OLFRED WAREND
Kıdemli Rahdeas yanıma gelip eve bebek yaşta bir insan erkek çocuğu getirdiğini söylediğinde hiç şaşırmadım. Onun ne kadar yardımsever olduğunu biliyordum; ne de olsa ben de o iyilikten nasibimi almıştım.
Beni üst mağaraların o acımasız sokaklarından kurtarmış, kendi evinde bana aş ve barınak vermişti. Kendi kanındanmışım gibi davranarak bana okuma yazma öğretmiş, büyüye olan doğal yeteneğimi keşfettikten sonra mana manipülasyonunun temellerini bile belletmişti.
Ancak o zamanlar bile temkinliydim. Bir evim ya da ailem olmadan büyümek, bana herkese karşı şüpheyle yaklaşmayı öğretmişti. Zihnimin bir köşesinde, bu adamın beni bir gün satmak için besleyip büyüttüğü düşüncesi kemirip duruyordu. Fakat durum hiç de öyle çıkmadı.
Yıllar mutlulukla akıp geçti ve şüphelerim çoktan buharlaşıp gitti; artık kendimi onun oğlu olarak görüyordum. Başkent Vildoral’da bulunan Toprakdoğan Enstitüsü’nden en iyi büyücülerden biri olarak mezun olduktan sonra, kraliyet ailesinin muhafızı olmak üzere eğitilmek için seçildim.
Greysunder hanedanı açgözlüydü ve kendi ırklarına bile tepeden bakıyorlardı; her zaman insanlardan ve elflerden aşağı görülmekten şikayet ederlerdi. Yine de kral ve kraliçeye sadakatle ve en derin saygımla hizmet ettim; Rahdeas bana böyle öğretmişti.
Kraliyet ailesine adanan onca yılın ardından, bir sonraki iki Mızrak’ın seçileceğine dair söylentiler duydum ve kısa süre sonra adaylardan biri olduğum ortaya çıktı. İlk başta özel turnuvadan çekilmeyi planlamıştım; eğer hayatımı birine adayacak olsaydım, bu Rahdeas’tan başkası olamazdı.
Rahdeas kararıma saygı duymuştu; ta ki eve Elijah ismini verdiği o çocuğu getirdiği güne kadar. Bir insan bebeğiyle yolunun nasıl kesiştiğine dair tek bir detay vermeden, Rahdeas benden bir Mızrak olmamı ve cüce halkını bir general olarak temsil etmemi, kraliyet ailesiyle o ruh bağını kurup onlara sadakatle hizmet etmemi istedi. Hayatımı geri dönülemez bir şekilde Greysunderlara bağlamak istemediğimi söyleyerek itiraz ettim ama Rahdeas bunun sadece geçici olacağına, sonunda yine ona bağlı kalacağıma dair sarsılmaz bir güvenle beni ikna etti.
Kraliyet muhafızlığı yaptığım dönemde, Greysunderların Darv kurulduğundan beri iktidarda olduğunu öğrenmiştim; yine de Rahdeas bir şekilde onların çöküşünü garanti edebiliyordu.
O, bir baba ve kurtarıcı olarak saygı duyduğum adamdı. Krala itaatsizlik etsem bile, Rahdeas’a asla karşı gelmezdim.
Bir on yıl daha geçti. İnsan çocuk Rahdeas’ın gözetimi altında büyüdü ve tarihte ilk kez Mızraklar halkın önünde şövalye ilan edildi.
Rahdeas nazikti ama halkına duyduğu sevgiye rağmen düşüncelerini kendine saklayan bir adamdı. Greysunderlarla olan ruh bağımın kalıcı olmadığını söylerken ne kastettiğini ya da aramızdaki bağları neden o çocuktan bir sır gibi sakladığını bana hiç anlatmadı. Bu çocuğun cücelerin kurtarıcısı olacağını ona tam olarak kimin söylediğini de asla açıklamadı.
"Sessizsin, Olfred," dedi Rahdeas geniş dairesel odanın diğer ucundan. Beni geçmişin derinliklerinden çekip şimdiki ana döndürmüştü. "Bir sorun mu var?"
"Bir şey yok, efendim." Gözlerimi pencereden ayırıp beni büyüten adama döndüm.
"Olfred, sana yalnızken bana Rahdeas demeni söylemiştim," diye azarladı beni usulca. "Hadi gel, otur da şu yaşlı adamla bir şeyler iç."
"Ben de yaşlandım artık." Karşısına oturdum ve bana uzattığı kadehi aldım.
"Ayın manzarası muhteşem, değil mi?" dedi kadehinden büyük bir yudum alarak. Kadeh, koca elinin içinde küçücük kalıyordu.
"Öyle," diye onayladım.
"İnsanların ve elflerin ne kadar cahilce bir yanılgısı var; sırf yer altında yaşıyoruz diye mağaraları binalara tercih ettiğimizi sanıyorlar. Darv’ı sürekli döven o dayanılmaz fırtınalar varken, yüksek kuleler ve binalar inşa etmememizin sebebinin tercihimiz değil de imkansızlığımız olduğunu hiç mi düşünmediler?"
Başımı salladım ve içkimden bir yudum alırken pencereden dışarı baktım. "Cahillik, yanlış varsayımlara ve yorumlara yol açar."
"Çok doğru. Ama değişim zamanları kapıda." Rahdeas sol gözünün üzerinden geçen yarayı dalgınca parmağıyla takip etti. "Vakit geldi, evladım."
Masanın üzerinden uzanıp nazikçe bileğimi tuttu, sonra elimi kendi ellerinin arasına aldı. "Zihnini bulandıran bir şüphe ya da tereddüt var mı?"
"Hiç yok... Baba." Bu kelime bana yabancı gelmişti. Onu hep öyle düşünmeme rağmen bunu hiç yüksek sesle söylememiştim. Fakat vaktim dolmadan önce bunu demezsem pişman olacağımı biliyordum.
Rahdeas’ın göz kenarları nazik bir gülümsemeyle kırıştı, elimi sıkıca tuttu. "Güzel, güzel. Tek pişmanlığım, halkımızın zaferini görecek kadar burada olmayacak olman. Keşke o asura yerine bana bağlı olsaydın."
Başımı iki yana salladım. "Bazı şeyler değiştirilemez. Ama bilmeni istediğim bir şey var."
"Nedir o?"
"Halkımız için olan emellerini biliyorum ama bunu onlar için yapmıyorum. Ben sokaklardayken beni hor gören, beni dövenler yine bizim halkımızdı. Tüm bunları hiç tereddüt etmeden yapabiliyorsam, tek sebebi senin bunu arzuluyor olman; bunu bilmeni istiyorum."
Rahdeas gözlerini yumarak yavaşça başını salladı. "Güzel evladım. Çok güzel."
ARTHUR LEYWIN
Yatağımın kenarına oturdum, saçımı tutan tokayı çıkardım. Bağım, tekrar uykuya dalmadan önce hafifçe hıhlayarak beni gecenin sessiz huzuruyla baş başa bıraktı.
Tess’in sesi zihnimde yankılanıyor, kelimeleri önceliklerimle çatışıyordu.
"Sana seni sevdiğimi tekrar söylemek için," diye mırıldandım kendi kendime. Bu hayatta gerçekten istediğim çok az şey vardı. Şöhret, güç ya da servet değil; önceki hayatımda bunlara fazlasıyla sahip olmuştum. Asıl istediğim —bu savaşı verme sebebim— Grey olarak yapamadığım bir şeydi: Sevdiklerimle birlikte yaşlanmak. Bunun için her türlü düşmana, asura olsun ya da olmasın, karşı durmaya hazırdım.
Yine de her şeyi boş verme dürtüsüyle savaşmakta zorlanıyordum. Bazen Tess’i ve ailemi yanıma alıp Canavar Koruları’nın ucuna kaçma isteği ağır basıyordu.
Bencillik, her adımımı sorgulamama neden oluyordu.
Bu senin savaşın değil, Arthur.
Bacakların sakat kalmanın eşiğinde, vücudun yara bere içinde; yetmedi mi?
Yine halkın için savaşıyorsun. Bunu son hayatında da yaptın ve bak sonun ne oldu.
Tess’i neden sürekli kendimden uzaklaştırdığımı, ona neden hep bahaneler uydurup "sonra" diyerek geçiştirdiğimi anladım.
Korkuyordum.
Onu içeri alırsam, bencilliğimin kontrol edilemez hale gelmesinden korkuyordum; gerçekten sevdiğim o birkaç kişiyi kurtarmak uğruna tüm Dicathen’ı feda etmekten korkuyordum.
Düşünceler arasında kaybolmuşken zaman akıp geçti ve farkına bile varmadan, henüz aşağıdaki bulutların ardında gizli olan güneş, ufuk çizgisini canlı bir turuncuya boyadı.
Dün geceki etkinlikte giydiğim o lüks kıyafetleri çıkarıp rahat bir gömlek ve yelek giydim. Pantolonumun paçalarını botlarımın içine soktuktan sonra omuzlarıma kalın bir pelerin attım. "Gitme vakti geldi, Sylv."
Sylvie’nin parlak sarı gözleri yavaşça açıldı. Yataktan atlayıp yanıma geldi ve boynumdaki o büyük yarayı gizlemek için sürdüğüm özel kremi izledi. ‘Ben hazırım.’
Aşağı inmeden önce kız kardeşimin odasına uğradım ve kapısını çaldım. "Ellie, ben ağabeyin."
Kapı açıldığında kız kardeşim esniyordu; saçlarının bir tarafı kabarmış, diğer tarafıysa yatmıştı. Arkasında, yatağın yanına boylu boyunca uzanmış olan Boo duruyordu. Ayı bize tek gözüyle bir bakış atıp uykusuna geri döndü. "Ağabey? Ne ol—"
Cümlesi yarıda kesildi, kıyafetlerime bakakaldı. "Yine mi gidiyorsun? Zaten mi?"
Gözlerime pek yansımayan, zoraki bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. "Yakında dönerim." Diyerek kardeşimi kollarıma aldım.
"Yakında dönmene gerek yok, sadece canlı dön yeter." Beni sıkıca sardıktan sonra geri çekildi, diz çöküp Sylvie’ye sarıldı. Kardeşim genişçe gülümsedi ama gözyaşları çoktan göz pınarlarında birikmeye başlamıştı.
Kül kahverengi saçlarını dağıttım. "Söz veriyorum."
Sylvie ile birlikte merdivenlerden indik; ışınlanma odasına giden koridorun başında bizi neşeli bir Mica ve asık suratlı bir Olfred karşıladı.
Dimdik duruşuna rağmen ancak omuzlarıma gelen o aksi, yaşlı cüce hemen benden yüzünü çevirip koridorda ilerlemeye başladı. "Kapılar yerine uçarak seyahat edeceğiz," dedi omzunun üzerinden.
General Mica ise aksine, keyifle yanımda yürüyordu. O küçük, pürüzsüz yüzündeki gülümsemeye bakılırsa, bir savaşa değil de pikniğe gidiyor sanılırdı.
"Mica sonunda seninle bir göreve çıkacağı için çok heyecanlı," dedi General Olfred’in peşinden giderken. "Diğer Mızraklar senin hakkında konuşup duruyor, gerçi hepsi iyi şeyler değil."
"Kendinden hep üçüncü şahıs olarak mı bahsedersin?" diye sordum.
"Çoğu zaman; neden? Mica’ya aşık mı oluyorsun yoksa?" Göz kırptı. "Mica böyle görünebilir ama Mica senin için biraz fazla yaşlı."
"Ne büyük kayıp," dedim, sesimdeki alaycı tonu gizleyemeyerek.
"Hadi acele edin," diye gürledi General Olfred; iniş odasının önündeki nöbetçiler kapıları ardına kadar açmıştı. "Bu yolculukta harcadığımız her an, halihazırda devam eden savaşlardan uzak kaldığımız bir an demek."
İçerideki zanaatkarlar ve işçiler bizi görünce işlerini bırakıp selam durdular. Ancak bir kişi, yüzünde masum bir gülümsemeyle bize doğru yürüdü.
"Kıdemli Rahdeas," diyerek onu selamladı General Olfred. Derin bir saygıyla eğilirken, Mica ve ben sadece başımızla selam verdik.
"Mızraklar." Rahdeas’ın gülümsemesi derinleşti, sol gözündeki yara izi iyice kıvrıldı. "Baskınım için kusura bakmayın; sadece hepinizi bizzat uğurlamak istedim."
"Bu bir onurdur," diye karşılık verdi General Olfred.
Rahdeas yanıma geldi, sessizce gözlerimin içine baktı. Bana gülümsediğinde, bu adamın bir hain olmamasını, ona karşı boşuna şüphelendiğimi dilemekten kendimi alamadım.
Elijah’ı koruyamamış olmanın pişmanlığı hâlâ içimi sızlatıyordu. Arkadaşımı kendi evladı gibi büyüten adamı suçlamak ve eğer şüphelerim doğru çıkarsa onu öldürmek zorunda kalacak olmak, ağzımda acı bir tat bırakıyordu.
Rahdeas iri elini nazikçe koluma koydu. "Önceki savaşın yorgunluğu hâlâ üzerindedir. Asuralar adına, umalım ki şüphelerin asılsız çıksın da bir an önce dönüp adamakıllı dinlenebilme fırsatı bul."
İfadesi ve tavırları samimi görünse de Rahdeas’ın sözleri sanki kılı kırk yararak seçilmişti. Yine de gülümseyerek karşılık verdim. "Evet, umalım ki öyle olsun."
Belki de ondan gereğinden fazla şüpheleniyorum diye geçirdim içimden. Ne de olsa Elijah’ı o büyütmüştü.
"Durum bu olsa bile, şu anki şüphelerini değerlendirirken bu duygusallığın seni etkilemesine izin vermemelisin," diye uyardı Sylvie.
Rahdeas kolumu bıraktı, Mızraklarına manalı bir şekilde başını sallayıp yolumuzdan çekildi.
Olfred, geniş odanın diğer tarafındaki portala doğru öncülük etti. "Hareket etmeye hazırız. Bulutların altına inme."
Mica araya girdi. "Senin bağın, Mica ve Olfred’e ayak uyduracak kadar hızlı mı?"
Gururlu Sylvie, küçümseyen bir tavırla hıhladı ve tam o anda devasa bir ejderhaya dönüştü. Kalenin zeminleri titrerken, bağımı daha önce görmüş olmalarına rağmen etraftaki işçiler içgüdüsel olarak geriledi.
"Üstesinden gelirim," diye gürledi Sylvie. Uzun kuyruğuyla beni yerden çekip alarak ensesine yerleştirdi.
Önümüzdeki duvar, asma köprü mekanizmasıyla aşağı inerek kaleden dışarı uzanan geniş bir kalkış iskelesine dönüştü.
Sylvie’nin koca gövdesine aniden çarpan çığlık gibi rüzgarlar beni neredeyse üzerinden savuracaktı. Çatı ve çoklu teraslar saydam bir mana bariyeri ile korunuyordu ancak biz, altı bin metreyi aşan bir rakımda rüzgarın tüm şiddetine maruz kalmıştık.
Seslerimiz rüzgarda kaybolup giderken, General Olfred gitmemiz gereken yönü işaret etmekle yetindi. Ardından o ve Mica bulutların arasına dalarak havalandı.
Sabah güneşi iyice belirginleşip bulutların üzerine ruhani bir parıltı saçarken, bu manzaradan asla bıkmayacağımı düşündüm.
"Aynı fikirdeyim." Sylvie derin bir nefes alıp kanatlarını ardına kadar açtı. Gövdesini rüzgarın kollarına bırakarak iskeleden süzüldü. Bu yolculuğun sonunun nereye varacağını bilmeden, diğerlerini yakından takip etmeye başladık.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.