Sınırların Ötesinde

Yukarı baktığımda, üzerini kaplayan buz tabakası yavaş yavaş eriyen Varay ile göz göze geldim. Normal formuna geri dönüyordu.

Varay elini uzatarak, "İyi düelloydu, General Arthur," dedi.

Elini tutup beni ayağa kaldırmasına izin verdim. "Beklediğim gibi, aramızda hâlâ ciddi bir fark var."

Varay dürüstçe, "Eğer o formda daha uzun süre kalabilseydin, beni alt etme ihtimalin vardı," diye itiraf etti.

Kıyafetlerimin tozunu silkelerken, "O formu kendi gücüm olarak görmüyorum, sadece ödünç alınmış bir güç," dedim. "Buz elementinde epey ustalaştığımı sanıyordum ama bugün seni gördükten sonra kendimden şüphe etmeye başladım."

Varay, kız kardeşim ve bizi izleyen diğerlerinin olduğu tarafa doğru yönelmeden önce yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

Biz grubun yanına döner dönmez, her ne hikmetse birbirlerine altın para veren büyükler, Bairon ve Virion, Varay ile yaptığım antrenmanda neleri yanlış yaptığıma dair beni soru yağmuruna tutmaya başladılar. Hepsinin bir fikri, verecek bir tavsiyesi vardı.

Hester söze ilk giren oldu. "Ateş büyüleriniz güçlü fakat her birinde gereksiz miktarda mana harcadınız."

Buhnd hemen lafa atladı. "Doğru. Toprak büyüsü kullanmanın çok daha faydalı olacağı pek çok an vardı ama sen yine alışkın olduğun, kendini rahat hissettiğin niteliklere sığındın."

Benimle konuşan herkesle göz teması kurmaya çalışırken kafam dönmüştü. Tam o sırada Alanis araya girdi. "Kıdemliler. General Arthur için en doğrusunun, bu konuyu daha sakin bir ortamda ve sırayla konuşmamız olduğunu düşünüyorum."

Virion da ona katıldı. "Aynı fikirdeyim. Şöyle bir toplanalım da genç generalimizin nerede hata yaptığını masaya yatıralım."

Çok geçmeden kendimi, Buhnd'un taştan var ettiği bir sandalyede, sınıf arkadaşlarıyla grup etkinliği yapan bir çocuk gibi bir çemberin içinde otururken buldum. Ama bu çemberdeki sınıf arkadaşlarım, muhtemelen bu kıtanın en güçlü ve en nüfuzlu figürleriydi.

Ellie ve Boo da sessizce çemberimize katıldı. Geri kalan herkes, son dövüşümde daha iyi yapabileceğim şeyleri tek tek önüme sermeye başladı.

Camus, "Rüzgarı büyülerini güçlendirmek için kullanman iyi bir fikirdi ama bunu çok yüzeysel uyguladın," diye açıkladı. "Mesela, rüzgarı sadece yıldırım mızrağını ileri itmek için kullanmak yerine, neden tüm büyünün etrafına entegre etmedin? Böylece, çok fazla mana harcamadan büyünün deliciliğini artıracak bir dönme kuvveti yaratabilirdin."

Elf kıdemlinin bu analizini kafamda tartarken başka bir ses yükseldi. Konuşan Bairon'du.

Sert bir ses tonuyla, "Yıldırıma şekil vermek, elementin doğası gereği ateşe şekil vermekten çok daha zordur," dedi. "Ateşi delici bir şekle sokup üzerini yıldırımla kaplamak çok daha verimli bir saldırı olurdu."

Bana yardım etmesine şaşırarak, "Tavsiye için... teşekkürler," dedim. Aynı tarafta olduğumuzu biliyordum ama ne olursa olsun kardeşini acımasızca öldüren kişi bendim.

Lucas ona yaptığım her şeyi ve hatta daha fazlasını sonuna kadar hak etmişti, orası kesindi; ama bu durum, Bairon'un ailesine karşı yaptıklarımdan ötürü bana kişisel bir kin beslemesine engel olmuyordu.

Varay, "Ben de sadece bir noktaya değinmek istiyorum," dedi. "Buz üzerindeki kontrolün iyi, ancak rakibin olarak benim açımdan bakıldığında, buz büyünün sadece dikkat dağıtmak için kullanıldığı çok netti. Eminim Prenses Kathyln de bunu fark etmiştir."

Prenses başıyla onayladı. "Mutlak Sıfır büyüsü hariç, buz üzerindeki hakimiyetinin büyük kısmı, rakibin dikkatini daha güçlü olan yıldırım büyülerinden başka yöne çekmeye yarıyor."

Gerçekten bu kadar tahmin edilebilir mi olmuştum?

Varay, aklımdan geçenleri okumuş gibi ekledi: "Hızın ve büyüleri ardı ardına sıralama yeteneğin bu açığı kapatıyor, fakat uzayan bir savaşta bunun yenilgine yol açacağından şüpheleniyorum."

"Tavsiyelerinizi aklımda tutacağım. Teşekkürler." Gözlerimi Kathyln'e çevirerek ekledim: "İkinize de."

Virion bu fırsatı kaçırmadı, tahta oturağından kalkıp ellerini birleştirdi. "Pekala, böldüğümüz için kusura bakmayın. Antrenmana devam edin, Arthur. Senden beklentilerim çok yüksek, özellikle de savaş alanından uzak kalıp kendine vakit ayırdığın bu dönemde gelişimini merakla bekliyorum."

Komutan, elleri arkasında çıkışa doğru yönelmeden önce bana göz kırptı. İki mızrak da iki yanından onu takip etti. Büyük kapılar arkalarından kapanana dek arkalarından baktım.

Emily derin bir nefes alarak, "Çok yorucuydu," dedi.

Kız kardeşim, Boo'nun tüylü sırtına kendini bırakırken ekledi: "Aynı odada iki mızrak ve Komutan Virion varken nefes alacak yer kalmıyor."

"Üç mızrak," diye düzelttim. "Kardeşinin de bir mızrak olduğunu biliyorsun herhalde."

"Yani, sen her şeyden önce benim ağabeyimsin." Elini sallayarak beni geçiştirdi.

Oturduğum yerden kalkıp sızlayan uzuvlarımı esnettim. "Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum."

Kathyln gözlerini yere indirerek, "Bugünlük antrenman bitti mi?" diye sordu.

Emily panele doğru yürüyüp göstergelerden birini dikkatle inceledi. "Aslında, antrenmana devam etmek isterseniz içeride hâlâ az önceki savaştan kalan bol miktarda mana depolanmış durumda."

Buhnd oturduğu yerden fırlayarak, "İşte bu güzel bir plan!" diye bağırdı. "O dövüşü izledikten sonra kemiklerimi esnetmek için can atıyorum. Küçük bir maça var mısın, prenses?"

Kathyln hevesle başını salladı ve cüce kıdemlinin peşinden antrenman alanının diğer ucuna doğru ilerledi.

Kız kardeşim esneyerek, "Ben yukarı çıkıyorum," dedi.

"Odana kadar sana eşlik etmemi ister misin?" diye sordum.

Ellie, Boo'nun heybetli gövdesini patpatlayarak başını iki yana salladı. "Benim yanımda Boo var, gerek yok."

Gülümseyerek başımı salladım. "İyi geceler."

Gözleri yarı kapalı bir halde bana hafifçe selam durdu. "İyi geceler kıdemliler. İyi geceler Emily. İyi geceler Bayan Emeria. Ve iyi geceler, Mızrak Arthur."

Hafifçe güldüm. "Seni gidi ukala."

Kız kardeşim masumca gözlerini kırpıştırıp odadan çıktı. Geride sadece Emily, Alanis ve kalan iki kıdemli kalmıştı.

Alanis, "Kız kardeşiniz sizden çok farklı, General Arthur," diye yorum yaptı.

Elimde olmadan gülümsedim. "Kesinlikle daha çok babama çekmiş."

Elf asistan, gözlerini Kathyln ve Buhnd'un silüetlerine dikerek, "Siz de daha çok annenize mi benziyorsunuz?" diye sordu.

Ben de düelloya başlamadan önce ekipmanlarını ayarlayan ikiliyi izledim. "Emin değilim. İkisinin bir karışımı olduğumu düşünmek hoşuma gidiyor."

Hester, "İkisine de benzemeyecekseniz başka kime benzeyeceksiniz ki?" diye sordu.

Daha iyi bir cevap veremediğim için sadece omuz silktim. Tam o sırada arkamızdan bir esneme sesi duyuldu.

Omzumun üzerinden geriye baktığımda, uyanık kalmakta zorlanan Emily'nin kafasının öne doğru düştüğünü gördüm.

"Emily," diye seslenmemle yapay yapıcı irkildi.

Sanki harıl harıl çalışıyormuş gibi hemen panelindeki düğmelerle oynamaya başladı. "Uyumuyorum ben!"

"Kimse uyuyorsun demedi zaten," dedim. "Ama belki de biraz dinlenmelisin."

Alanis, "General Arthur haklı," dedi. "Sizi izleye izleye cihazın nasıl çalıştırılacağına dair temel bilgilere hakim oldum."

Yapay yapıcı kocaman esneyip gözlüklerini düzeltti. "Teşekkürler ama sorun değil. General Varay ve Arthur'un son savaşındaki eser verilerini toplayıp karşılaştırmam gerekiyor."

"Lafı açılmışken, son birkaç gündür kıdemlilerle yaptığım antrenmanların verilerini bize hiç göstermedin," dedim.

Camus da gözlerini Kathyln ve Buhnd'un düellosundan çekerek, "Ben de bunu merak ediyordum," diye ekledi. "Kendi büyülerimin nasıl bir sonuç verdiğini görmeyi çok isterim."

Emily, "Evet, elbette. Ancak sayılar, bağlam dışı olduklarında pek bir anlam ifade etmeyecektir," diye açıkladı. "Şu anda birkaç akademideki asistanlarım bu eserin daha düşük seviyeli versiyonlarını test ediyorlar. Öğrencilerinden kayıtlar alıyorlar, böylece karşılaştırma yapabileceğimiz geniş bir veri tabanımız olacak."

"Ah, yani bu ölçüm sistemi daha çok diğer büyücülerle kıyaslama yapmak için tasarlandı, öyle mi?" diye sordum.

Yapay yapıcı heyecanla başını salladı. "Kesinlikle! Tabii ki buradaki büyücülerin kendi aralarındaki değerlerini karşılaştırabilirim. Ancak elimizde daha fazla veri olsaydı genel ölçümler konusunda kendime daha çok güvenirdim."

Camus'un dudakları yukarı doğru kıvrıldı, gözleri gümüşi sarı kaküllerinin arkasında gizliydi. "Acaba biz yaşlılardan hangimiz en güçlüyüz?"

Çok geçmeden iki kıdemli hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tatlı bir tartışmaya tutuşurken, ben de bakışlarımı yeniden Kathyln ve Buhnd'a çevirdim.

Düello sona ermek üzereydi. Kathyln'in nefesi neredeyse tamamen tükenmişti, Buhnd ise neredeyse hiç terlememişti bile. Etrafları buz ve toprak kazıklarıyla sarılmıştı, yerde küçük kraterler oluşmuştu ama yorgunluk dışında ikisinde de gözle görülür bir yara yoktu. Prenses en sonunda başını eğip selam verdiğinde düello bitti.

Camus aniden bana dönerek, "Bu yaşlı elfle biraz kemiklerini esnetmeye var mısın?" diye sordu. "Sana bir şey göstermek istiyorum."

Mana havuzum neredeyse tamamen boşalmıştı ve uzuvlarım sızlıyordu ama kıdemli merakımı uyandırmayı başarmıştı. "Elbette. Tabii Hester için bir sakıncası yoksa."

Kathyln'in koruyucusu umursamaz bir tavırla, "Beni hesaba katmayın," dedi. "Ben burada durup ikinizi uzaktan izleyeceğim."

Antrenman odasının diğer ucuna doğru yürürken Buhnd ve Kathyln'in yanından geçtik. Prensese elimi uzatıp beşlik çakmasını bekledim. Ancak aldığım tek karşılık, ellerimin arasına kendi ellerini utangaçça koymadan önceki kafa karışıklığı dolu bakışları oldu.

Bir prensesin bu kadar samimi, sıradan bir selamlaşmayı bilmesini beklediğim için kendime kızıp gülmemi bastırdım.

Camus merakla bana bakarak, "İşiniz bitti mi?" diye sordu.

Hâlâ elimi tuttuğunu ancak şimdi fark ettiğim Kathyln, hızla elimi bırakıp oradan uzaklaştı.

Camus ile aramızda birkaç adım mesafe bırakarak karşılıklı durduk. Uzuvlarımdaki ağırlık bağlarını sıkılaştırıp başlamak için kendimi hazırladım.

Camus duruşunu alçaltıp açık avcunu bana doğru uzattı. "Başlamadan önce, tam buraya, avcuma bir yumruk atmanı istiyorum."

"Ne?"

"Bir yumruk. Tam buraya, senin için açtığım avcumun içine."

Şaşkınlıkla, "Sadece düz bir yumruk mu?" diye sordum.

"Geliştirilmiş bir yumruk. Düşmanlarına savuracağın cinsten." Bacaklarını biraz daha açtı. "Hadi, hazırım."

"Pekala." Omuz silkip aramızdaki mesafeyi kapattım. Ayağımı uzattığı elinin tam altına sabitleyip kalçamı, belimi, omzumu ve kolumu tek bir akıcı hareketle döndürdüm. Mana, tek bir damlası bile boşa gitmeyecek şekilde yumruğumla eş zamanlı olarak yukarı doğru aktı; net, patlayıcı bir güç ortaya çıkardı.

Yumruğum Camus’nün avcuna çarpmadan hemen önce, sanki elimi yoğun bir katran tabakasından geçirmeye çalışıyormuşum gibi tuhaf bir hisse kapıldım. Kendi yumruğumun yavaşladığını, ardından neredeyse hiç ses çıkarmadan, usulca yaşlı adamın açık avcuna indiğini gördüm.

Yaşlı elf yumruğumu kavrayıp el sıkışıyormuşuz gibi yukarı aşağı salladı. "Merhaba."

Elimi hızla çekip kurtardım. "Bu da ne?"

Kıdemli elf, "Zeki çocuksun, çözersin," diye cevap verdi.

Hiçbir şey olmamış yumruğuma dik dik bakarak az önce yaşananları kafamda tarttım. İlk şaşkınlığım geçtikten sonra, yumruğumun etkisini hafifletmek için rüzgarı kullandığını tahmin etmek pek zor olmadı. Gel gelelim, elinin etrafında neredeyse hiçbir mana dalgalanması hissetmemiştim.

Camus, "Henüz çözebildin mi?" diye sordu.

Düşünceli bir şekilde kaşlarımı çattım. "Bir şekilde yumruğumu yavaşlatmak için rüzgarı kullandın."

Kıdemli elf, kafa karışıklığı yaşamamdan bariz bir keyif alarak, "Cevap için biraz fazla genel olmadı mı sence?" dedi. "Geçtiğimiz birkaç gün boyunca içimde bir şüphe vardı ama General Varay ile yaptığın düello beni tamamen emin etti."

Bir adım geri çekilerek, "Bunu tekrar deneyebilir miyiz?" diye sordum.

Avcunu yeniden bana doğru kaldırdı. "Tabii."

Ona tekrar yumruk attım ama sonuç aynı oldu. Rüzgarı tam olarak nasıl kullandığını anlamaya çalışarak bir kez daha vurdum, yine başaramadım.

Sesime yansıyan öfkeyle, "Bir kez daha," dedim.

Temel mana teorisine göre, benzer nitelikler çarpıştığında mana miktarına bağlı olarak birbirlerini zayıflatır ya da tamamen sıfırlarlardı. Çocukken okuduğum sayısız kitaptan birinden öğrendiğim bu teoriyi hatırlayarak, yumruğumu rüzgar niteliğindeki mana ile güçlendirdim.

Amacım Camus’nün tekniğini dağıtmak olmadığı için mana miktarını sınırlı tuttum. Tekrar vurduğum sırada bu kez hissettim. Basıncı.

Yumruğum, çıkardığı tok bir sesle hedefini buldu ve elf bir adım geri çekilmek zorunda kaldı.

İncinen elini ovuşturarak, "Hızlı kaptın," dedi.

"Hava basıncını kullandın!" Heyecanla gülümsedim. "Yumruğumu yavaşlatmak için benim etrafımda bir vakum yarattın ve kendi avcundaki hava basıncını artırdın."

Kıdemli elf başını yana eğdi. "Garip terimler kullanıyorsun ama işin özünü kavramış gibisin."

"Bu harika bir şey! Bunu yapmayı nasıl akıl ettin?" Heyecanımı gizlemekte zorlanıyordum.

Bu dünyanın bilimsel gelişimi, geldiğim yerin fersah fersah gerisindeydi. Buna rağmen Camus, hava basıncının gelişmiş bir ilkesini sadece kendisinde değil, rakibinde de kullanarak böylesine güçlü bir etki yaratmayı başarmıştı.

Neden bunu ben düşünemedim, diye sordum kendi kendime. Bu bilgi içimde vardı ama onu bu dünyanın bu kadar önemli bir alanında kullanmayı akıl edememiştim.

Camus’nün sesi beni gerçekliğe döndürdü. "Muhtemelen 'Bunu neden daha önce düşünemedim' diye hayıflanıyorsun, değil mi?"

Başımı kaldırıp baktım. "Evet, tam olarak öyle."

Camus, "Zaten en başından beri şüphelendiğim şey buydu," dedi. "Hester, Buhnd, prenses ve ben sadece buradayız çünkü her niteliğin içine girmek istiyordun. Sihrimizi nasıl kullandığımızdan ufak tefek şeyler kapıp bunları kendi tarzına uydurmayı umuyordun, değil mi?"

"Aşağı yukarı öyle," diyerek onayladım.

Kıdemli elfin sesi sertleşti. "İşte sorun da burada başlıyor. Senin tarzın o kadar saldırıya odaklı ki, savunma yaparken elinin altındaki sayısız niteliği kullanmak aklına bile gelmiyor. Tabii o bariz duvar örme yöntemini saymazsak."

"Rüzgarı hep bir bıçak ya da hortum olarak düşündün. Toprağı bir mızrak ya da duvar olarak gördün. Oysa bu element niteliklerinde gerçekten ustalaşmak, onların doğasındaki o ince detayları bilmekten geçer. Bu detaylar her zaman gözle görülmeyebilir ya da düşmanını öldürmeye yönelik olmayabilir." Camus, her zamanki alaycı tavrını bir kenara bırakarak beni azarlıyordu. "Buhnd’un prensesle yaptığı düello sırasında yerdeki o izleri incelediğini gördüm. Onların neyden kaynaklandığını biliyor musun?"

Bariz cevap bir saldırının açtığı çukurlar olurdu ama durumun öyle olmadığını bildiğim için başımı iki yana salladım. "Hayır, bilmiyorum."

"Toprak büyüsünde usta olanlar, rakiplerinin saldırı gücünü altlarındaki zemine yönlendirebilirler. Bunu kusursuz yapmak, saldıran kişinin fiziksel darbesini neredeyse tamamen sıfırlar."

Cevap veremeden öylece kalakaldım.

Camus omzuma dokundu. "Resmi olarak benden daha üst bir konumdasın, bu yüzden sana ders vermek haddimi aşmak olabilir ama yine de şunu söyleyeyim. Elementleri kullanma biçimin iyi, hatta harika. Ancak büyülerini ve saldırılarını sürekli ya rakibine zarar vermek ya da ondan sıyrılmak için kendini güçlendirmek üzerine kuruyorsun. Bire bir düellolarda bu işe yarayabilir ama karşı karşıya kalacağın savaşlar her zaman böyle olmayacak. Burada çok az zamanımız var, o yüzden her anın hakkını verelim."

Böyle azarlanmayalı uzun zaman olduğunu fark ettim. Ağzımda buruk bir tat bıraksa da, beni kendime getirmişti. Haklı olduğunu biliyordum.

Camus elini uzatarak gülümsedi.

"Haklısın. Teşekkür ederim, Camus." Elini sıkıp jestine karşılık verdim.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.