Sınırlar ve Keşifler

Antrenman ortaklarımdan ne beklediğimi ben de tam bilmiyordum. Bu istek son dakikada aklıma geldiği için, kafamın bir köşesinde kaledeki sıradan askerlerden birkaçıyla eşleşeceğimi düşünmüştüm.

Kalenin sakinlerini güvende tutmak amacıyla buraya görevlendirilmiş epey büyücü vardı. Birçoğunun oldukça yetenekli olduğunu daha ilk zamanlarda fark etmiştim; dolayısıyla antrenman için her biri makul birer seçenek olabilirdi.

Fakat her birinin güçlü olduğu her halinden belli olan üç kıdemli ismin, Kathyln ve yüzünde ukala bir gülümsemeyle duran Virion ile birlikte antrenman alanında beklemesi beni tamamen hazırlıksız yakaladı.

“Ah, geldin demek!” Virion hızla ayağa kalkıp elimdeki kutuyu aldı ve yere bıraktı. Ardından beni gruba doğru yönlendirdi. “Seni herkesle tanıştırmak istiyorum.”

Omzumun üzerinden geriye baktığımda, Emily’nin sanki oğlunu cepheye uğurlayan bir anne gibi bana el salladığını gördüm.

Virion, eliyle Kathyln’ı işaret ederek, “İkinizin zaten tanıştığını biliyorum,” dedi. “Ama adet yerini bulsun; asil Glayder Hanedanı’ndan Prenses Kathyln. Bu da onun koruyucusu, Hester Flamesworth.”

Saçlarını arkada sıkı bir topuz yapmış yaşlı kadın, resmi bir selamlamayla başını eğdi.

Şaşkınlıkla, “Flamesworth mü?” diye ağzımdan kaçırdım.

Kadın, sesindeki hafif gururla, “Ah, demek ailemi tanıyorsun,” dedi.

“Evet, aslında oldukça iyi bilirim,” diye yanıtladım. Soyadı dikkatimi çekmişti ama zihnimde uyanan soruları bir kenara bırakıp prensese odaklandım.

“Seni görmek güzel bir sürpriz Kathyln, ama burada ne yapıyorsun?” diye sordum.

Hester, “Prenses Kathyln, buz elementinde uzmanlaşmış, şu anda koyu sarı çekirdek aşamasında olan başarılı bir büyücü,” diyerek araya girdi. “Komutan Virion benden antrenmanınızda size yardımcı olmamı istedi General Arthur, ancak benim asli görevim her koşulda prensesin güvenliğini sağlamak. Burada birlikte bulunarak her iki amacı da aynı anda gerçekleştirebiliriz.”

Kathyln’a baktım, başıyla beni onayladı. “Usta Varay ile ara sıra yaptığım antrenmanlar dışında pek bir işim yoktu, ben de yardım etmek istedim.”

Yüksek bir taş sütunun üzerinde oturan aksi bir cüce, “Bir prenses ve bir şövalye. Klasik ikili,” dedi. Yüzünün alt yarısını kaplayan gür beyaz sakalının ortasından fırlayan büyük, kemerli burnunu kaşıdı. Gördüğüm çoğu cüceye kıyasla uzundu ama bu durum oturduğu yüksek yerin yarattığı bir göz yanılması da olabilirdi. Yine de kesin olan bir şey vardı: Vücudu tamamen kastan ibaret gibiydi. Kolları ve göğsü sertleşmiş, belirgin kas kütleleriyle doluydu. Büyük, nasırlı eliyle elimi kavradığında gayriihtiyari irkildim.

Kavrayışını hiç gevşetmeden, “Tanıştığımıza memnun oldum, genç General. Ben Buhndemog Lonuid, ama herkes bana Buhnd der,” dedi. Beni tartmak için mi yoksa genç ve muhtemelen kibirli bir mızrak üzerinde üstünlük kurmak için mi bunu yapıyordu bilmiyordum ama her halükarda selamına aynı sertlikte bir sıkışla karşılık verdim.

Küçük bir çocukken Sylvia’nın ejderha iradesini miras alarak geçirdiğim uyum süreci, göründüğümden çok daha güçlü olduğumu gösteriyordu. Hayatımın neredeyse tamamını elimde bir kılıçla geçirmiş olmam da eklenince, bu sakallı kas yığını karşısında bile geri adım atmayacak durumdaydım.

Bıyığı hafifçe kıvrıldı, muhtemelen gülümsüyordu, ve elimi bıraktı. “Fena değil. Hiç fena değil.”

Virion, “Dikkatli ol Buhnd. Çocuk sadece güzel bir yüzü var diye mızrak olmadı,” dedi. “Arthur, bu kaba herif uzun yıllardır yakın bir dostumdur. Böyle göründüğüne bakma, toprak elementi büyüsünde tam bir dahi sayılır. Ondan çok şey öğreneceğine garanti veririm.”

Buhnd öfkeyle, “Görünüşümün nesi varmış?” diye çıkıştı. “Memlekette kadınların gözdesi olduğumu bilmeni isterim.”

Virion umursamaz bir tavırla, “Kimse görünüşüne kötü demedi,” dedi. “Bu kadar alıngan olmayı bırak.”

İçimdeki onca soruya rağmen sessizliğimi koruyarak ikisinin atışmasını izledim.

Çıplak gözle bile neredeyse seçilebilen o yoğun gümüş aurasından, Buhnd’un son derece güçlü biri olduğu açıkça anlaşılıyordu. Eğer Virion ile bu kadar yakınlarsa, Rahdeas yerine neden onun cüce temsilcisi olarak seçilmediğini merak ettim.

Son yaşananlar göz önüne alındığında, Virion’un Buhnd’u bir dostu olarak tanıtmasının, ona karşı duyabileceğim şüpheleri yatıştırmak için olduğu belliydi. Yine de daha önce hiç görmediğim bir cüceyle karşılaşmak beni tetikte tutuyordu.

Sanırım bu beni ön yargılı yapıyor, diye düşündüm, kendi içimdeki bu belirgin güvensizlikten rahatsız olarak.

Bu dünyada ırklar arasındaki farklar eski dünyama kıyasla çok daha belirgindi ama hiçbir zaman insanları dış görünüşlerine veya doğdukları yere göre yargılayan biri olmamıştım. Ancak cücelerin büyük bir kısmının düşmanlarımızla iş birliği yaptığını görmek ve bizzat güçlü bir cüce tarafından ihanete uğramak, o adil yaklaşımımı epey zorlamıştı.

Bakışlarım, henüz tanıştırılmadığım tek kişinin attığı gürültülü ve huysuz esnemeyle o yöne kaydı.

Bu esneme sanki bir işaretmiş gibi Virion konuşmaya başladı. “Arthur, bu Camus Selaridon. Kendisi bir—”

Camus onun sözünü keserek, “Çocuğun adımdan fazlasını bilmesine gerek yok. Buraya onunla dövüşmeye geldim. Bunun dışındaki her bilgi gereksiz,” dedi.

Virion’un böyle terslenmesi beni şaşırttı. Ne de olsa bu kıtanın tüm askeri gücünün lideriydi. Virion’un istifini bozmayan ifadesini görünce sesimi çıkarmadım ama baş başa kaldığımızda komutana Camus’nün tam olarak kim olduğunu sormayı kafama koydum.

Bu gizemli kıdemlinin gösterişli bir selamlamadan etkilenmeyeceğini tahmin ederek sadece başımı eğdim, kendimi tanıtırken bir yandan da onu daha yakından inceledim. Omuzlarına dökülen uzun, gümüş sarısı saçları darmadağındı, alnını ve gözlerini kapatıyordu. Saçlarının arasından sivri kulakları görünüyordu, bu da onun elfe benzediğini ele veriyordu. Ancak tanıdığım çoğu elfin aksine, dış görünüşüne hiç özen göstermemişti; hatta üzerinden yayılan kokuya bakılırsa kişisel temizliğini de pek umursamıyordu.

Virion aradaki sessizliği bozarak, “Pekala!” dedi. “Önümüzdeki birkaç hafta boyunca birbirinizi çok iyi tanıyacağınızdan eminim. Burada kalıp izlemeyi çok isterdim ama ne yazık ki vaktimi dağ gibi evrak işleriyle geçirmek zorundayım!”

Komutanımız, omuzları eskisinden biraz daha çökmüş bir halde, yorgun bir iç çekişle antrenman odasından ayrıldı.

Virion’un gidişinin ardından odada bir anlık sessizlik oldu, ben de bu süreyi etrafı incelemek için kullandım.

Burası öyle abartılı bir yer değildi; sadece yaklaşık elli metre uzunluğunda ve otuz metreden geniş olmayan, mana ile güçlendirilmiş metal duvarlar ve tavanla çevrili geniş bir toprak alandı. Sol köşede küçük bir gölet vardı, bunun dışında karşı duvardaki kapıdan başka hiçbir şey yoktu. Tamamen antrenman için ayrılmış boş bir alandan ibaretti.

Emily hararetle bize el sallıyordu, ben de dikkatimi ona verdim.

Alnındaki teri silerek, “Kurulumu büyük ölçüde bitirdim. Antrenmana başlamadan önce üzerinden geçmek istediğim birkaç şey var,” dedi.

İçeri taşıdığım devasa ahşap kutunun içinden çıkan ekipmanlara baktığımda, ne kadar tanıdık göründüklerine şaşırdım. Yaklaşık bir kol boyunda, üzerinde göstergeler ve düğmeler bulunan metal bir paneldi. İki yanındaki kristaller hariç, eski dünyamdaki bir geminin antik kontrol merkezini andırıyordu. Kristallerden biri büyük ve şeffaftı, diğeri ise maviye çalan daha küçük bir kristaldi.

Panelden çıkan bir grup kablo antrenman odasının duvarına, daha doğrusu duvara monte edilmiş büyük bir diske uzanıyordu. Daha önce baktığımda pek dikkat etmemiştim ama bu metal diskler duvarın orijinal yapısına ait değil gibiydi. Duvara sonradan gömülmüş gibi duruyorlardı ve aralarında eşit boşluklar vardı.

Emily neredeyse kutunun içine bodoslama dalarak, “Ah! Bir şey daha var,” diye bağırdı. Dışarıya deri bir zırh parçası çıkardı ancak bu parçalar, paneli duvara bağlayan kabloların aynısıyla birbirine bağlanmıştı. Göğüs zırhı olduğu anlaşılan parçanın alt orta kısmına, metal panelin sağ ucundakiyle aynı mavi renkte bir kristal yerleştirilmişti.

Emily deri zırhı kucağına alıp bana doğru yürüdü. “Bayan Emeria, bunu General Arthur’a giydirmeme yardım eder misiniz?”

Alanis başıyla onayladı, “Tabii ki,” dedi. Kendimi oldukça tuhaf görünen bir kıyafetin içinde buldum.

Bu zırh, koruyucu bir giysiden ziyade bir tür duyu alıcısına benziydi. Antrenman boyunca eldivenleri, göğüs zırhını, kol ve bacak bantlarını ve ayakkabıları giymek zorundaydım.

Emily göğüs zırhını, üzerindeki mavi kristal tam olarak mana çekirdeğimin bulunduğu göğüs kemiğimin üzerine gelecek şekilde ayarlayarak, “Harika. Çok yakıştı!” dedi.

Pek ikna olmamış bir tavırla, mahcup bir şekilde, “Teşekkürler,” diye mırıldandım. Zırh kaba görünüyordu ama yumuşak ve esnek olduğu için hareketlerimi kısıtlayacağından endişelenmeme gerek yoktu.

Kathyln ve üç kıdemli, bu sıra dışı ekipmanı büyülenmiş gibi sessizce izlediler. Sonunda Buhnd sessizliği bozdu. “Peki, tüm bu oyuncakların amacı tam olarak nedir?”

Emily gözlüğünü düzelterek konuştu. “Sürprizi bozmak istemiyorum ama ufak bir ön bilgilendirme yapmak sanırım fena olmaz. General Arthur kıtamızda bir istisna; bilinen tek dört elementli büyücü kendisi. Mana yönlendirmesindeki çoğu alanda mükemmel olsa da element büyüsünü kullanma konusunda bir tıkanma noktasına ulaştığını fark ettim.”

Kathyln, “Peki ya asuralarla yaptığı antrenmanlar?” diye sordu.

“O daha çok yakın dövüş odaklı teknik bir eğitimdi,” diye yanıtladım. “Birkaç teknik kaptım ama Emily haklı; bugünlerde fazlasıyla buz ve yıldırım büyüsüne bel bağlıyorum. Hepinizle antrenman yaparak, kontrol edebildiğim tüm elementleri daha iyi kullanmayı öğrenmeyi umuyorum.”

Buhnd sakalını sıvazladı, ardından hafifçe ürperdi. “Anlıyorum, anlıyorum. Diğer tek bir elementi kullanmayı düşünmek bile benim başımı ağrıtmaya yetiyor. Üstüne bir de buz ve yıldırım kullanabilen dört elementli bir büyücü olmak… öğğ.”

Hester, muzipçe gülümseyerek araya girdi. "General Arthur’un zihni sizinki kadar sınırlı olmadığı için her şeyi kolayca öğreneceğinden eminim."

Buhnd öfkeyle başını çevirdi. "Ne dedin sen, ihtiyar kadın? Benim zihnim sonuna kadar açık!"

Ateş büyücüsü sadece başını sallamakla yetindi.

"Hadi ama, lütfen." Emily metal levhayı taşıyıp yanımıza, yere yavaşça bıraktı. "Tartışmak yerine, her biriniz ellerinizi şuraya koyup berrak kristale biraz mana aktarabilirseniz çok sevinirim. Bu sayede cihazı çalıştırabiliriz." Metal levhanın sol ucunu işaret ediyordu.

Hester ve Buhnd, ilk kimin başlayacağına karar vermek ister gibi birbirlerine baktılar. O an Camus öne çıktı ve avucunu kristalin üzerine yerleştirdi.

"Böyle, değil mi?" Birden vücudundan kopan devasa bir kasırga, koruyucu bir kalkan gibi etrafını sardı.

Emily bu ani rüzgarla çığlık atıp sırtüstü yere kapaklandı. Geri kalanımız ise yerimizde sağlam durmayı başarmıştık. Şiddetli fırtınanın Camus’nun kristal üzerindeki elinde toplandığını izledik. Saydam taş griye büründü ve bir an sonra tüm panel mırıldanarak çalışmaya başladı. Göstergeler çılgınca dalgalandıktan sonra sabitlendi.

Buhnd homurdandı. "Gösteriş budalası."

Gözlerimi panele dikmiştim. Odadan bir anda uğultular yükselince, refleks olarak bedenimin etrafında bir mana kalkanı oluşturdum.

"Sadece cihaz çalışıyor, korkmayın," diyerek bizi yatıştırdı Emily. Diğer büyücülerin de hemen savunma pozisyonu almasına bakılırsa, onlar da en az benim kadar şaşırmıştı.

"Sıra bende," dedi Hester, sakin adımlarla öne çıkarken.

Elinin kristale koyduktan sonra tek bir kelime fısıldadı. "Yan."

Bedeninden alev alev yanan bir cehennem fışkırdı, kırmızı cübbesi tamamen ateşten örülmüş gibiydi. Ayaklarının altındaki toprak kavruldu ama alev dalgalarından biri bana doğru yalayıp geçtiğinde hiç sıcaklık hissetmedim. İçten içe hayrete düşmüştüm. Kaba bir güç gösterisi gibi görünen bu hamle, aslında elementini ne kadar kusursuz kontrol ettiğinin kanıtıydı.

Metal panel bu kez biraz daha yavaş bir sesle yeniden uğuldadı. Belki de bana öyle gelmişti ama Hester’ın hafifçe dilini şaklattığını duyar gibi oldum.

"Şimdi sıra bende!" diye haykırdı Buhnd. Parmaklarını çıtlattıktan sonra elini, eski şeffaf haline dönmüş olan kristalin üzerine koydu.

Kısa bir sessizlik anı yaşandı, ardından ayaklarımızın altındaki zemin sarsılmaya başladı. Sakallı cücenin etrafını parlak sarı bir aura sararken, yerdeki küçük taşlar havada süzülmeye başladı.

"Şey, Kıdemliler, heyecanınızı anlıyorum ama... bu bir yarışma değil," diye mırıldandı Emily, sesi de sallanan zemin kadar titreyerek.

"Gerçek bir erkek için her şey bir yarışmadır." Buhnd sırıttı. O konuşurken toprak yarıldı, ayaklarının altından çatlaklar uzandı ve sarı aura elinde toplandı.

Panel titreyip o tanıdık sesi çıkardı, ardından kristal Buhnd’un aktardığı manayı çekip sisteme iletti.

Kaslı cüce memnuniyetle homurdanarak geri çekilirken Emily, kıdemlilerden birinin cihaza zarar verip vermediğini anlamak için düzeneği incelemeye koyuldu.

"Prenses Kathyln," diye seslendi. "Lütfen siz de deneyin. Sanırım biraz daha güç yeterli olacaktır."

Prenses başıyla onayladı, siyah saçlarından bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırdı ve o da manasını yönlendirdi. Kathyln’in yüzündeki gergin ifadeden, kıdemliler arasındaki bu sessiz meydan okumadan geri adım atmaya hiç niyeti olmadığını hemen anladım.

Ortamdaki sıcaklık hissedilir derecede düştü ve prensesin etrafında bir sis tabakası dönmeye başladı. Yakınındaki bazı taşlar çoktan donmaya başlamıştı ki, buz taneleri yarı saydam yılanlar gibi şekil almaya başladı. Buzdan yılanlar havada süzülüp koluna dolandı ve avucunun altındaki kristalin içinde kayboldu.

Emily’nin düzeneği büyük bir coşkuyla vınladı, berrak kristalin içinde renkler birbirine karıştı.

Mucit birkaç düğmeyi çevirdi, şalterleri indirdi ve ardından renklenen kristali klik sesi duyulana kadar döndürdü.

Emily sabırsızlığını gizlemeye gerek duymadan, "Şimdi çalıştırıyorum," diye ilan etti.

Kristali, panelin içine tamamen gömülene kadar aşağı doğru bastırdı. Mananın kalın kablolardan geçip duvardaki metal çubuklara doğru akışını neredeyse görebiliyordum. Herkes, çok renkli mana iplikçiklerinin bir çubuktan diğerine fırlayarak, tüm duvarları bal peteği şeklinde sarana kadar katlanarak yayılmasını izledi.

Buhnd odanın duvarlarına ve tavanına bakarken boynunu uzatıp fısıldadı. "Bu da ne böyle..."

"Aynı sensörler zemine de gömülü," dedi Emily gururla. "Şimdi, tüm bunların ne olduğunu açıklamadan önce, General Arthur, sanırım Bayan Emeria’nın yapması gereken bir şey var."

Eğitim asistanıma döndüm. "Alanis?"

Elindeki not tahtasını kenara bırakıp bana doğru yürüdü. "Çok sürmez, General Arthur. Lütfen elinizi bana verin."

Merakla eldivenimi çıkardım ve bağlı olduğu kabloyla sarkmasına izin verdim. Alanis iki eliyle elimi nazikçe kavradı ve gözlerini kapatarak mırıldanmaya başladı.

İşini bitirdiğinde gözlerini aniden açtı. Gözlerinin pembe ve mavi renkli olduğuna emindim ama şimdi bana baktığında parıldayan gümüş rengine bürünmüşlerdi. Etrafında hafif yeşil bir aura belirdi ve beni de kaplayacak şekilde yayılmaya başladı.

"Lütfen bir an kıpırdamadan durun, General Arthur," dedi, sesi yankılanıyor gibiydi. Gümüş renkli gözleri hızla sağa sola, yukarı aşağı hareket etti. Beni dikkatle inceledi, sonunda yeşil aurası söndü ve gözleri eski renklerine geri döndü.

"Tarama tamamlandı," diyerek not tahtasını aldı ve çılgınca bir şeyler yazmaya başladı.

"Bu neydi şimdi?" diye sordum. Elfin tuttuğu elim hala karıncalanıyordu.

Alanis başını kaldırıp konuşacak gibi oldu ama Emily hafif bir gülüşle araya girdi. "Her şeyi sonra anlatacağız. Şimdilik eğitime başlasak nasıl olur?"

Buhnd kollarını sallayarak, "Hanımefendi haklı!" diyerek onayladı. "Bu kadar süre hareketsiz durmaktan eklemlerim kireçlenmeye başlamıştı."

Hester gözlerini devirdi. "Bunun pek mümkün olduğunu sanmıyorum ama cüceyle aynı fikirdeyim. Prenses Kathyln bana sizden çok bahsetti, General Arthur. Onun bu yüksek övgülerini gerçekten hak edip etmediğinizi görmeyi çok istiyorum."

Kathyln, koruyucusunu hafifçe geriye iterek, "O kadar da değil," diye mırıldandı hemen.

Gülümseyerek onu ve üç kıdemliyi odanın ortasına kadar takip ettim. Beni aralarına alacak şekilde, birbirlerinden yaklaşık on metre uzaklıkta konumlandılar. Prenses arkadaki göletin yakınında durdu; solunda Buhnd, sağında ise sessizliğini koruyan Camus vardı. Hangisine arkamı döneceğime karar vermeye çalışırken zihnim hızla çalışıyordu. Vücudumda akan adrenalin, damarlarımdaki manayla birleşti. Ağzımın kuruması ve şakağımdan süzülen soğuk ter, içinde bulunduğum durumu bana en net şekilde özetliyordu.

Dördünün birden yaydığı baskı sırtımdan aşağı bir ürperti gönderdi ama yüzümdeki gülümseme daha da genişledi. Dudaklarımı yaladım ve savunma pozisyonu aldım. "Başlayalım."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.