nin Arkasındaki Yüz

Yüzümdeki bütün kanın çekildiğini hissedebiliyordum ama yine de istifimi bozmadım. Bu durumu öylesine, alelade bir şeymiş gibi dile getirse de Syl... Yani Agrona, vereceğim tepkiyi pürdikkat süzüyordu. Daha birkaç dakika önce masum ve şaşkın bakan o iki parlak sarı göz, şimdi canlı bir yakut kırmızısına dönmüş, sarsılmaz bir özgüven ve otorite saçıyordu. O an karşıma geçip başka bir gezegenden gelmiş, biçim değiştirebilen zeki bir yaratık olduğunu söylese bile ona inanmak zorunda kalırdım.

Sözlerinin üzerimde en ufak bir etki bıraktığını belli etmeyerek elimle hafif bir hareket yaptım ve aynı anda çoklu büyülerimi harekete geçirdim. Kapı gürültüyle kapandı, ardından girişi tamamen kapatacak kalınlıkta taş bir blok zeminden fırladı. Hemen akabinde ikimizin etrafını saran uğultulu bir rüzgâr katmanı filizlendi; odadan dışarı tek bir sesin bile sızmasını engelleyecek bir bariyer kurmuştum.

"Sen onun bedenini kontrol ederken Sylvie güvende mi?" diye sordum.

"Sylvie... güzel isimmiş." Agrona, kelimenin tadını çıkarır gibi derin bir nefes aldı. "Evet, seninle bu şekilde iletişim kurmak için kullandığım şey, o henüz bir yumurtayken içine yerleştirdiğim zararsız bir büyüden ibaret. Sylvie sadece uyuyor."

Yerden iki taş sandalye yükseldi. Oturup Agrona’ya da aynısını yapmasını işaret ettim.

Agrona sandalyesine kurulup arkasına yaslandı, hâlinden gayet memnun görünüyordu. "Misafirperverliğin ve soğukkanlılığını koruduğun için teşekkürler. Beni öldürmeye çalışmadığın zaman iletişim kurmak çok daha kolay oluyor."

"Yoldaşımın bedenini ele geçirmiş durumdasın. Bu formdayken sana zarar vermek pek akıl kârı olmaz," diye karşılık verdim gayet sakin bir tonla.

Omuz silkti. "Zaten dişe dokunur bir direnç gösteremezdim. Bu hâldeyken hiçbir mana sanatını kullanamıyorum ama neyse, konuyu saptırmayayım. Bu iletişim yönteminin kusurlarından çok daha önemli şeyleri konuşalım mı artık?"

Aramızdaki süren rüzgâr alanının hafif ıslık sesi dışında, saniyeler tam bir sessizlik içinde akıp gitti. İkimiz de gözlerimizi birbirimize dikmiştik.

Bir yandan bu ani olay zincirine mantıklı bir açıklama getirmeye çalışırken, bir yandan da durumdan sonuna kadar nasıl yararlanabileceğimi hesaplıyordum. Zihnim son sürat çalışıyordu. Sonuçta bir savaşın ortasında düşman lideriyle baş başa, sakin bir görüşme yapma fırsatı her gün insanın ayağına gelmezdi. Ancak ister tüm bunlara inanmakta hâlâ güçlük çekmemden olsun, ister sakin maskemin arkasında Sylvie için duyduğum endişenin beni kemirmesinden... Bir türlü mantıklı bir düşünce zinciri kuramıyordum. Bu yüzden o, Sylvie’nin kontrolünü ele geçirdiği andan beri zihnimi kurcalayan tek soruyu sordum.

"Bağlantıyı kurduğunda tesadüfen aynı odada olmamızdan memnun olduğunu söylemiştin. Neden özellikle beni aradın?"

"Yerinde bir soru. İlk ve en bariz nedeni: Yönetiminizdeki kişilerin çoğunun, küçük bir kız çocuğu kılığında kendi evlerine sızmamı pek hoş karşılamayacağını biliyorum. Bana inandıklarını varsaysak bile, bu kıtanın en 'güvenli' yerine bu kadar kolay sızabilmiş olmam ödlerini koparırdı," diye yanıtladı. "Gerçi... verecekleri tepkiyi görmek eğlenceli olabilirdi."

"İkinci nedeni ne?"

Öne doğru eğildi ve sırıttı. "Çünkü bu kıtada ilgimi çeken tek kişi sensin."

Bunu beklemiyordum. Yüzlerce, belki de binlerce yıllık asi bir asura klanının lideri bende neyi ilgi çekici bulmuş olabilirdi ki? Her neyse, bu durumun sonunun iyiye alamet olmadığı kesindi.

Yüzümdeki ifade onu ele geçirmiş olmalı ki asura birden kahkahayı bastı. "Korkma, birdenbire üzerine atlayıp seni yere serecek ve arzularıma alet edecek değilim. Zevklerim aniden o yöne kaysa bile, bu formdayken böyle bir şey biraz uygunsuz kaçar, değil mi?"

Kıtalararası savaşın arkasındaki sözde dahi beyin karşısında gözlerimi devirdim. Kişiliğini çözmek, neye uğradığımı anlamak imkânsızdı.

"Hayal ettiğimden çok daha tuhaf birisin... Neredeyse sosyal biri gibi," diye mırıldandım.

Agrona eğlenerek kaşını kaldırdı. "Beni ipek pelerinler içinde, dünyayı ele geçirmeye and içmiş kasıntı bir diktatör olarak mı hayal etmiştin yoksa?"

"Sayılır."

Yüzüne ciddi bir ifade takınarak tekrar öne eğildi. "Şey..."

Ardından yüzünde bir tebessüm belirdi. "Kısmen haklıydın!"

Yine arkasına yaslandı, sanki rahat bir oturuş pozisyonu bulamıyor gibiydi. "Bu sevimli tavırlarımın seni kanatmasına izin verme. Benim de hedeflerim, hırslarım ve halkıma topluluk içinde gösterdiğim bir yüzüm var. Ama kişiliğime gelecek olursak... Ahlak anlayışlarını ve toplumsal kurallarını keyiflerine göre değiştiren siz aşağılıkların arasında nesiller boyu yaşadıktan sonra, sürekli ağırbaşlı ve kültürlü görünmeye çalışmak tam bir eziyet. Mesela, daha birkaç yüzyıl önce benim kıtamda bile halka açık işkenceler ve idamlar gayet sıradan şeylerdi. Hatta millet yanına atıştırmalık alıp bunu ücretsiz bir eğlence gibi izlerdi. Şimdi ne mi oldu? Şaşırtıcı bir şekilde bu onlara dehşet verici gelmeye başladı."

Elini önemsemezce salladı. "Aşağılıkların sürekli değişen doğru ve yanlış algılarına göre onları çekip çevirecek adamlarım var zaten."

Vay canına, amma da konuşuyordu. Yine de bu saçmalamalarının içinde epey bilgi saklıydı. Alacrya askerleriyle karşılaştığımda gördüklerimden ve açıkçası Uto ile o cadı gibi kaçık Vritra’lara dayanarak edindiğim ön yargılardan yola çıkarak, düşman kıtanın Vritra’nın emirlerini yerine getirmek için köleleştirilmiş aşağılıklarla dolu, korkunç bir çorak ülke olduğunu hayal etmiştim.

Fakat Agrona’nın az önce söylediklerine bakılırsa Alacrya, vatandaşlarını gerçekten umursayan liderlere sahip, gelişmekte olan sıradan bir kara parçasına benziyordu.

"Şu anki yüz ifaden var ya..." Parmağıyla beni işaret etti. "O sinir bozucu, hoşnut kalmış şaşkınlık ifadesi... Alacrya’daki aşağılıkları gerçekten umursuyor olmamı garipsedin, değil mi?"

"Yani, asuraların bana anlattıklarına göre, Epheotus’tan sürülmeden önce bile aşağılıklar üzerinde deneyler yapıyor, onlarla üriyordun," diye belirttim.

Kızmasını, en azından sinirlenmesini bekliyordum ama aksine yüzü kasvetli bir hal aldı. "En iyi yalan, sadece yarısı anlatılmış gerçeklerdir. Kezess ve onun şu yalakası Windsom, tüm bunları neden yaptığımı sana hiç anlatmadı, değil mi?"

Demek Lord Indrath’ın ilk adı Kezess’miş, diye not ettim zihnimde. Sonra cevap verdim: "Diğer asuraları devirebilecek güçte bir ordu kurmak içindi, değil mi?"

"Sana sadece bu kadarını mı anlattılar?" Agrona gözlerini devirdi, parmaklarıyla sabırsızca sandalyenin kolçağına vurdu. "Arthur, bir sabah uyanıp da ırkdaşlarıma karşı soykırım yapmaya karar verdiğimi mi sanıyorsun?"

"Sunsan da sunmasan da, arkasına sığındığın hiçbir gerekçe yapmaya çalıştığın şeyi haklı çıkarmaz," dedim kararlı bir sesle.

Dudak büktü. "Kezess ve emrindekilerle aynı zihniyete sahip olacağını az çok tahmin etmeliydim."

Sinirlenerek sordum. "Ne demek istiyorsun?"

"Diyelim ki bu kıtada magic kullanamayan biri olarak yaşadın. Bugün tanıdığın herkes sana ne kadar farklı davranırdı, hiç düşündün mü? O tanıdığın kraliyet aileleri var ya... Yüzüne bile bakmazlardı. Xyrus’taki arkadaşların? Onlarla asla tanışamazdın; büyük ihtimalle sadece kendi sosyal sınıfından olan haydutlarla ve çiftçilerle arkadaş olurdun. Ailen mi? Pekala, seni gerçekten seven tek kişiler onlar olabilirdi ama bu durum yeteneksizliğin yüzünden içten içe hayal kırıklığına uğramayacakları anlamına gelmezdi."

Tek kaşımı kaldırdım. "Ve... bu kurgusal kişinin seninle bir empati kurması mı gerekiyor?"

"Basilisklere genel olarak diğer ırklar arasında zaten pek iyi gözle bakılmazdı. Ama bir de kendi klanının ve ailendin, kontrol edemediğin o küçücük yeteneğin yüzünden seni aşağıladığını hayal et. O kabaca ve kibirle seni onaylayan Lord Indrath bile zamanında benimle aynı havayı solumayı değersiz görüyordu," diye tükürürcesine konuştu Agrona. Parmakları hırsla sandalyenin kolçağını kazıyordu.

"Yani daha da güçlenmek uğruna sayısız 'aşağılığın' hayatıyla acımasızca oynamayı kendince haklı mı buldun?" diye çıkıştım.

Başını yana eğdi. "Üzerine bastığın karıncalar için gözyaşı döker misin?"

Midemde bir gazap alevi parladı ama ses tonuna ve yüz ifadesine bakılırsa beni aşağılıyor gibi durmuyordu. Aşağılık ırkların gerçekten de birer böcekten farksız olduğuna yürekten inanıyordu.

"Seninle mantıklı bir konuşma yapabileceğimi düşünmek saflıkmış," dedim.

Agrona gururlu bir gülümsemeyle kollarını iki yana açtı. "O deneyler sayesinde başardığım şeyler sadece bana değil, Alacrya’daki aşağılıklara da fayda sağladı. Öyle bir raddeye geldi ki artık bana tapıyorlar. Korkudan değil, hürmetten. Onların gözünde ben bir kurtarıcıyım."

"Kurtarıcı mı?" Yine alayla güldüm. "Halkının atalarını katlettiğinizi ve onlara işkence ettiğinizi unutsunlar diye hafızalarını mı sildin, ne yaptın?"

"Katletmek ve işkence etmek... Sözlerindeki o acılığı buradan bile tadabiliyorum Arthur," dedi, incinmiş gibi bir ifade takınarak. "Neden olsun ki? Ben sadece kendi türümün doğuştan gelen yeteneklerini güçlendirmek için elimizin altındaki çok sayıda aşağılıktan faydalandım. Eminim o deney denekleri, onları değerlendirdiğim için müteşekkirdir. Sonuçta hayal bile edilemeyecek bir şeyi başardım. Onların fedakarlıklarının ödülünü toplamak için yaşayanlar, yine onların mirasçıları, ailelerinin gelecek nesilleridir."

Yüzündeki o küstah ifadeye bir tokat patlatmak istiyordum ama bu egoist manyak, yaptığı şeyin doğru olduğuna gerçekten inanıyordu.

"Gelecek nesiller için başardığın ve Alacrya sakinleri üzerinde onlarca yıldır yürüttüğün deneyleri önemsiz kılacak kadar harika olan o şey neymiş?" diye sordum, oyununa ayak uydurarak.

"Bu soruya başka bir soruyla cevap vereceğim," diyerek elini salladı. "Dicathen’deki büyücülerin büyücü olmayanlara oranının yaklaşık yüzde bir olduğunu biliyorum. Peki, Alacrya’da bu oran kaçtır dersin?"

Sessiz kaldım.

Agrona sırıttı. "Beşte bir."

"Beş... beşte bir mi?" diye kekeledim.

"Senin standartlarına göre de akıl almaz bir şey, değil mi?" Bana göz kırptı.

"Başardığın şeyin etkileyici olduğunu kabul edeceğim ama nüfusun bu kadar büyük bir kısmı büyücüyken, sana hâlâ kin besleyenlerin birleşip isyan etmesinden korkmuyor musun?"

Agrona bir anlığına sessizce yüzüme baktı, ardından kahkahayı bastı.

"Demek... şaka yapmıyordun," dedi yüzümdeki ifadeyi görünce, kahkahalarının arasından. "Daha önce de söylediğim gibi, halkım ister genlerimi taşısın ister tam kan birer aşağılık olsun, bana tapar. Onlar için tasarladığım o sistemli uyanış süreci sayesinde birçoğu, sıradan hayatlarını kolaylaştırmak için manadan faydalanabiliyor."

Kuşkuyla yüzüne baktım. "Bütün bu zamanı ve çabayı Alacrya halkının iyiliği için mi harcadığını söylüyorsun yani? Asuralardan bir şeyler duydum ama olaylara bakış açıları epey çarpıtılmış olduğu için bunu bir de senin ağzından duymak istiyorum. Tüm bunların arkasındaki asıl amacın ne?"

"Ooo, geldik mi kötü adamın uzun bir tirada başlayıp haince planlarını dürüst kahramana açık ettiği kısma?" diye karşılık verdi neşeyle, parmak uçlarını birbirine bastırarak.

Başımı iki yana salladım. "Sen delisin."

"Delilik göreceli bir kavram," dedi hiç istifini bozmadan. "Soruna gelince, sana hiçbir şey anlatmaya niyetim yok."

"Az önce benimle ilgilendiğini söylemiştin," diyerek üsteledim, belki ağzından bir laf alabilirim diye. "Bunu benden yardım istediğin için söylediğini sanmıştım ama amacını gizlediğin sürece senin tarafına geçmemi beklemen saçmalık."

Agrona arkasına yaslandı. "Şu küçük sohbetin ardından hemen benim tarafıma geçmeni beklemiyordum zaten. Bütün bunları anlatma sebebim, savaştan kendi isteğinle çekileceğini ummam."

"Ne? Neden ben—"

Agrona elini kaldırdı. "Hemen kestirip atmadan önce iyi düşün. Şimdilik bu savaşta epey muhafazakar bir yol izledim; sivilleri işime yarayacakları için gereksiz kayıplardan kaçındım. Ancak bu durumun hep böyle süreceğini sanma."

Gözlerini üzerime dikti. "Şimdiye kadar hayatta kalmayı güç belâ başardın ama bu daha başlangıç. İstatistiksel olarak bakarsak, tarafının bu savaşı kazanma ihtimali nedir? Peki ya her şey bittiğinde ailenin ve sevdiklerinin hâlâ nefes alıyor olma ihtimali?" Bir an duraksadı, ardından devam etti: "Gizlenebilirsin, Alacrya'ya sığınabilirsin... Ordumun karşısına dikilmediğin sürece ne yaptığın umurumda değil. Bunun garantisini ver, ben de senin ve sevdiklerinin kılına bile dokunulmayacağının garantisini vereyim."

İçimden bir sesin bu teklife çekilmediğini söylesem yalan olurdu. "Benim bunu yapmamdan ne kazanacaksın? Saklanmamı ya da Alacrya'ya gitmemi istemen açıkça hayatta kalmamı istediğin anlamına geliyor. Neden? Senin tarafında değilsem, senin için bir tehdit değil miyim?"

"Nasıl algılandığımdan ya da bugün bulunduğum yere gelmek için yaptıklarımızdan bağımsız olarak, müttefiklerin zorla kazanılacağına inanmam. Eğer seni yanımda görmek istiyorsam, bunu tehditlerle yapmaya çalışmam."

İkimiz de bir süre sessiz kaldık. Bir yanıt vermemi bekliyordu ama ne diyeceğimi bilemiyordum. Reddhetmek istiyordum, kesinlikle reddetmeliydim. Fakat her nasılsa, sözleri zihnimde o kadar büyük bir ağırlık oluşturmuştu ki beni gerçekten düşünmeye zorluyordu.

"Gerçekten düşünüyor gibisin," dedi. "Bunun için küçük bir teşekkür olarak, merak ediyor olabileceğin birkaç şeyi seninle paylaşacağım." Agrona, Sylvie'nin bedeninin üzerindeki siyah elbisenin kırışıklıklarını düzeltti. "İlk olarak... Ailen kısa süre önce Sur'daki birliklerinize erzak taşırken saldırıya uğradı, değil mi?"

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.