Geçmişin Kırıntıları ve Ak Çekirdek

Baş hakemlerin dizildiği, rakiplerimle kapıştığımız ana stadyuma tepeden bakan yüksek platforma gözlerimi diktim. Sıranın tam ortasında uzun boylu, alımlı bir kadın oturuyordu; alev kızılı saçları bukleler hâlinde sırtına dökülüyordu. Vahşi bir aslanı bile sindirecek kadar keskin gözlerini merakla üzerime dikmişti. Diğer hakemlerse kendi aralarında maçın sonucunu fısıldaşıyordu.

Kendi kendime, bu kadar tartışacak ne var ki, diye düşündüm. Birinci tümen seçmelerine katılan İkinci Tümen adayı rakibim, hemen arkamda kendinden geçmiş hâlde yatıyordu; sağlık görevlileri de sedyeyle ona doğru yaklaşıyordu.

Hakemler tartışmaya devam ettikçe içimi kötü bir his kapladı. Beni Birinci Tümen'e mi yükselteceklerine yoksa Üçüncü Tümen'de mi tutacaklarına karar vermeye çalışıyor olmalıydılar.

Göz ucuyla Nico ve Cecilia'yı görebiliyordum. Tıpkı bu akademiye ilk geldiğim zamanki gibi hırsla kararı bekliyorlardı... Çok çalışmanın adil sonuçlar getireceğine hâlâ inandığım o eski günlerdeki gibi.

Asırlar gibi gelen bir sürenin ardından, bıyıkları fazla titizlikle taranmış kel ve yaşlı bir adam —muhtemelen dökülen saçlarını örtbas etmek için bıyığına bu kadar özeniyordu— dikkatleri üzerine çekmek için boğazını temizledi. "Er Grey, soyadı yok. Karşılaşmanız etkileyiciydi, özellikle de sergilediğiniz dövüş sanatları takdire şayandı. Ancak turnuva boyunca sergilediğiniz ki kullanımı son derece zayıftı. Bazı temel ilkelerden yoksun olduğunuz ortada ve bunların üzerinde durulması gerekiyor. Bu nedenle Er Grey, Üçüncü Tümen'in Birinci Sınıfı'na yükseleceksiniz."

Öfkemi bastırmak için kendimi zor tutarken kanımın damarlarımda kaynadığını hissedebiliyordum. Hakeme ve bu köhne akademi sistemine saldırmamak için yumruklarımı sıktım, dişlerimi gıcırdattım, ayak parmaklarımı büktüm.

Tam o sırada tüm arenada bir kahkaha tufanı koptu. Az önce içimi yakan gazap, şaşkınlıkla kafamı kaldırıp kahkahalarla gülen kızıl saçlı hakeme baktığımda bir anda sönüverdi. Kadının bu tavrı karşısında şaşkına dönen sadece ben değildim. Diğer hakemler de şok, öfke ve utanç karışımı ifadelerle başlarını çalışma arkadaşlarına çevirdiler.

Son turun sonucunu sessizce bekleyen seyirciler de bu beklenmedik gelişmenin sebebini anlamak istercesine kendi aralarında uğuldamaya başladı.

Kızıl saçlı hakem nihayet sakinleşip gözünden akan bir damla yaşı sildi. "Kusura bakmayın. Hakem Drem'in çocuğa 'temel ilkeleri gözden geçirmesi gerektiğini' söylerken kafa bulduğunu sandım."

Bu sözler üzerine, Hakem Drem olduğunu tahmin ettiğim bıyıklı adamın kel kafasının tepesine kadar kıpkırmızı kesildi. "Leydi Vera," dedi yaşlı hakem, aralarındaki yaş farkına rağmen ürpertici bir saygıyla. "Her yıl düzenlenen bu değerlendirme düellolarının kutsallığı çerçevesinde davranışınız hiç kabul edilebilir—"

"Hayır," diyerek lafını kestip attı kızıl saçlı kadın. "Asıl kabul edilemez ve acınası derecede zavallıca olan şey, soylu bir aileden gelmiyor diye bu çocuğu engellemeye çalışmanızdır."

Kadının bu doğrudan saldırısına hiç hazırlıklı olmayan Hakem Drem, cümle kurmaya çalışırken bocaladı. "Ne— Nasıl cüret... Ben asla böyle bir—"

"O zaman Er Grey'i Birinci Tümen'den daha aşağı bir yere koymayı nasıl açıklayacaksınız?" diye söze girdi Leydi Vera yeniden. Bu noktada, kadının yaşlı hakeme karşı sergilediği bu açık saygısızlığı arkalayacak ya büyük bir fiziksel güce ya da sağlam bir siyasi nüfuza sahip olmasını umuyordum.

Hakem Drem toparlanmaya çalışarak tekrar öksürdü. "Daha önce de belirttiğim gibi, Er Grey'in ki kullanımı yetersiz—"

"Yanlış." Kadın yine lafını ağzına tıkınca yaşlı hakem öfke ve utançtan adeta patlama noktasına geldi. "Çocuğun ki kullanımı, Birinci Tümen'deki İkinci Sınıf öğrencilerinden bile en az bir seviye yukarıda. Sizin ki kullanımında 'yetersiz' dediğiniz şey, aslında onun düşük ki seviyesini hayranlık uyandırıcı bir şekilde telafi etmesinden ibaret."

Kürsünün arkasında oturan diğer hakemlerin rütbesi Hakem Drem'den daha düşük olmalıydı; zira başından beri yaptıkları tek şey sessizce Leydi Vera, Hakem Drem ve benim aramda mekik dokumak olmuştu.

"Leydi Vera," dedi yaşlı hakem dişlerinin arasından. "Konuya dair görüşleriniz için minnettar olsam da ben yaklaşık yirmi yıldır hakemlik yapıyorum. Bu alanda kazandığım saygınlığa hürmeten, lütfen bana hak ettiğim saygıyı gösterin."

Leydi Vera oturduğu masanın üzerinde parmaklarını tıkırdatarak bir an düşündü, sonra başını salladı. "Pekala. Kararınıza saygı duyacağım, Hakem Drem."

Ancak daha bu duruma hayal kırıklığı duymaya bile fırsat bulamadan Vera'nın silüeti gözlerimin önünden kayboldu.

Ne oluyoruz—

Tepemde belirip hafif bir sesle yere indi. Her şeye gözlerimle tanık olmama rağmen, iki katlı bir bina yüksekliğini benim kaldırımdan inmem kadar rahat bir şekilde atlamış olmasına inanmakta hâlâ güçlük çekiyordum.

"Yumurcak. Bıyıklı Hakem'in dediği gibi yine Üçüncü Tümen'de kalacaksın ama senin kişisel akıl hocan olmama ne dersin?"

Bir an düşündüm; hatta tanık olduğum şeyin gerçek olup olmadığını teyit etmek için Nico ve Cecilia'ya dönüp baktım. Bu kadının kim olduğunu bilmiyordum ama sergilediği kendinden emin duruş ve az önce o mesafeyi katetmek için kullandığı —seçkin askerlerin bile denemeye cesaret edemeyeceği— muazzam hareket becerisi, bu riski almama yetti.

Gözleri fal taşı gibi açılmış hakem sırasını ve şaşkına dönmüş kalabalığı görmezden gelerek uzattığı eli tuttum. "Teklifinizi kabul ediyorum."

ARTHUR LEYWIN

Gözlerimi açtığımda rüyamın bittiği andaki gibi elim öne doğru uzanmış hâlde yerde yatıyordum. Ancak elimde Leydi Vera'nın narin eli yerine Uto'nun boynuzunu sıkıca kavramıştım.

Daha önce tekinsiz, simsiyah bir mücevher gibi parıldayan boynuzun mat gri dış yüzeyi şimdi çatlaklar ve kıymıklarla doluydu.

Bu pozisyona nasıl geldiğimi boş gözlerle sorgularken aniden her şeyi hatırladım. Yıldırım çarpmış gibi ayağa fırladım. Uyandığımdan beri ilk kez etrafıma bakındım; hâlâ odamda olduğumu ve odanın nispeten tek parça kaldığını görünce rahatladım. Pencereye baktığımda dışarısı hâlâ karanlıktı, yani sadece birkaç saattir baygındım.

Duyularımı içime yönlendirip mana çekirdeğime odaklandım. Çekirdeğim artık gümüşi bir parıltıya sahip değildi; onun yerine beyaz bir güneş gibi etrafa ışık saçıyordu.

"Başardım," diye fısıldadım, inanamayarak. Çekirdeğime birkaç dakika boyunca odaklanmaya devam ettim; çoğunlukla attığım bu atılımın getirdiği o yeni, yabancı hisleri sindirmeye çalışıyordum. İçimdeki kuruntulu taraf sadece hayal görmediğimden emin olmak istiyordu.

Hayal değildi. Artık beyaz çekirdekli bir büyücüydüm.

Büyük bir sevinçle bedenime bir mana dalgası gönderdim. Mananın akışı pürüzsüz ve neredeyse anlıktı. Alanis'in benim için yazdığı not defterini okuma fırsatı bulamamıştım ama içimden bir ses ölçümlerinden bazılarını güncellemesi gerekeceğini söylüyordu.

Ara vermeden elimi avcum yukarı bakacak şekilde uzattım ve manaya şekil vermeye başladım. Nispeten kolay bir şeyle işe koyulup saf manadan küçük bir küre oluşturdum. Bu, koşudan önce ısınma hareketleri yapmaya benziyordu.

Ardından daha karmaşık egzersizlere geçtim. Mana küresini büyüttüm ve olabildiğince hızlı bir şekilde küçülttüm. Sonra küreyi iki küçük parçaya böldüm. Elimin üzerinde süzülen bir düzineye yakın mana küresi oluştuğunda, atmosferdeki ateş elementi mana parçacıklarını birleştirerek bazısını tutuşturdum, diğerlerini ise dondurdum. Egzersize başladıktan birkaç dakika sonra, avcumun etrafında dönen onlarca farklı elemental küreye sahip olmuştum.

Tüm bu süreç boyunca yüzümde geniş bir tebessüm vardı; bunu ancak yanaklarıma kramp girmeye başladığında fark edebildim.

Bu manipülasyon egzersizlerinin yüzlerce varyasyonu vardı ve hepsi büyücülerin doğal büyü konusunda uzmanlaşmasına yardımcı olmak için tasarlanmıştı. Doğal büyü, tek bir anlama gelen birden fazla isimle anılırdı: Yapmak için işaretlere veya sözlere ihtiyaç duyulmayan büyü.

Xyrus Akademisi'ndeki başlangıç derslerinde öğretilen büyülerin çoğu durağan büyü etrafında şekilleniyordu. Bunlar, tutarlı ve kolay bir şekilde yeniden üretilebilmesi için varyasyonları ve kullanımları sınırlandırılmış büyülerdi. Birçok büyücünün kullandığı —ve bugün hâlâ kullanmaya devam ettiği— işaretler ve sözler, manayı istedikleri büyüye dönüştürürken bilinçaltlarına yol göstermeye yarıyordu. Bunun olumsuz yanı ise bu işaret ve sözlerin rakibe açıkça, 'Hey, sana bir ateş topu fırlatacağım,' demesiydi. İşini bilen her büyücünün bu tür durağan büyüleri savuşturması oldukça kolaydı.

Geçmiş hayatımdan gelen mana anlayışım sayesinde küçük yaşlardan itibaren doğal olarak kavradığım doğal büyüyü yapmak ve kontrol etmek çok daha zordu. Kolumun tek bir hareketiyle rakibime bir rüzgâr bıçağı fırlattığım her an, beynim şekli, boyutu, hızı, yörüngeyi, açıyı ve geri kalan her şeyi doğru ayarlayabilmek için büyüye yüklediğim manaya dair ayrıntılı talimatlar veriyordu.

Beyaz çekirdek seviyesine ulaşmak umduğum kadar muazzam bir his yaratmamıştı ama kesinlikle büyük bir adımdı; önceki çekirdek seviyelerine kıyasla çok daha büyük bir atılımdı.

Mana üzerindeki kontrolüm ve hassasiyetim gözle görülür şekilde artmıştı, sanki beyaz çekirdeğe geçişim zihinsel kapasitemi de etkilemiş gibiydi.

Geçmişte Mızraklar'ın büyü hünerlerini sergilediği birkaç anı hatırladım. Olfred'in tüyler ürpertici derecede canlı magma golem yapabilme yeteneği ve Mica'nın yerçekimi gibi soyut bir element üzerindeki üstün kontrolü, bu şüphemi destekleyen iki örnekti. Alea'yı bir kenara bırakırsam, Aya'nın dövüştüğünü görme fırsatım hiç olmamıştı. Bairon, yıldırımı usta bir zanaatkarın elinden çıkmışçasına detaylı görünen devasa bir mızrağa dönüştürebiliyordu ve daha yakın zamanda Varay'ın tamamen buzdan yapılmış ejderhasıyla yüz yüze gelmiştim.

Bütün Mızraklar'ın mana manipülasyonunda bu kadar usta olmasının sebebi bu muydu yani?

Aklıma başka bir düşünce daha takıldı: Uçmak.

Normalde yetkin bir şekilde uçabilmek, bedenine ve çıkardığın manaya sürekli dikkat kesilmeyi gerektirirdi. Üstelik tüm bunlar olurken zihnini dövüşmek gibi tamamen farklı bir işe odaklamak zorundaydın.

Uçma yeteneğine sahip çoğu büyücünün bile buna yeltenmemesinin sebebi tam olarak buydu. Sırf havada kalabilmek için bütün odağını harcaman gerekiyorsa uçmanın ne anlamı vardı ki? Harcanan mana da az buz değildi hani.

Mana manipülasyonu bu kadar zahmetsiz hale geldiyse, Seçkinler'in benimle laflarken ya da büyü yaparken bile nasıl bu kadar rahat uçabildiklerini şimdi daha iyi anlıyordım. Sınırlarımın nereye uzandığını görme arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Hemen eğitim odasına inip birkaç teorimi test etmek için sabırsızlanıyordum; özellikle de neler yapabileceğimi görmek adına Diyar Kalbi'ni etkinleştirecek olma fikri beni acayip heyecanlandırıyordu. Fakat tam o anda kafamda keskin bir ağrı belirdi ve beni düşüncelerimden söküp aldı.

‘Arthur! Bir şeyler oluyor…’

Sylvie’nin sesi zihnimde çınladı ama boğuk ve bozuk geliyordu.

Sylvie? Ne oldu, neyin var?

Ona zihnimden defalarca seslendim ama hiçbir yanıt alamadım. Coşku ve heyecan yerini anında yoğun bir endişe ile korkuya bıraktı. Kendini kapattığı küçük eğitim odasına giden merdivenleri koşar adım indim.

Kapının soğuk metal kolunu çevirdim ama kilitliydi. “Sylvie, geldim! Beni duyabiliyor musun?”

Ses yok.

Sadece sıkıştığını umarak kapıyı daha sert salladım. Sıkışmadığını anlayınca kilit mekanizmasını etkisiz hale getirmek için topuzun hemen yanına bir yumruk geçirdim. Kapıyı itip içeri adım attım ama karşılaştığım manzara yüzünden olduğum yere çakılıp kaldım.

Loş odanın arka tarafında, sade ve siyah bir cübbe giymiş, gözleri fal taşı gibi açılmış küçük bir kız duruyordu. Kafasının iki yanından belirgin bir şekilde çıkan iki tane siyah boynuz vardı.

İlk başta illüzyon gördüğümü sandım.

Yetersiz ışıklandırmayı ve etrafa düşen gölgeleri suçladım; gözlerimin bana oyun oynadığını düşündüm. Fakat yaklaştıkça kız başını kaldırdı ve göz göze geldik. O an anladım.

“Sylvie? Sen misin?”

Kızın dudaklarında huzursuz bir gülümseme belirdi; parlak topaz sarısı gözlerinde korku ve heyecanın izleri okunuyordu. “Selam, Arthur.”

İkimiz de öylece kalakaldık. Ne yapacağımızı, ne söyleyeceğimizi ya da nasıl tepki vereceğimizi bilemiyorduk. Gözlerime inanamıyordum. Karşımda sekiz ya da dokuz yaşlarından büyük göstermeyen bir kız duruyordu. Ejderha formunun karın altındaki o soluk buğday renginde, kat kat kesilmiş uzun saçları vardı. Daha yakından bakınca, bu dağınık saçların gerçek telden ziyade yumuşak tüyleri andırdığını fark ettim.

Kâkülleri alnının yarısını bile kapatmadığı için küçük yüzü tamamen ortadaydı. İnceleyen bakışlarım karşısında yuvarlak sarı gözlerini huzursuzca kaçırdı.

Sonunda zihnime bir mesaj gönderdi. ‘Daha ne kadar öyle dik dik bakacaksın?’

Hazırlıksız yakalandığım için irkildim; sözlerin kendisinden ziyade, o sözlere sarılmış duygulardan dolayı irkilmiştim.

Eskisinin aksine, zihnim aracılığıyla iletişim kurarken hissettiği duyguları artık doğrudan sezebiliyordum. Rahatsız olduğunu ve utandığını ama aynı zamanda heyecanlı ve endişeli olduğunu anlayabiliyordum. Zihnimde bana ait olmayan duyguları deneyimlemek çok garipti; daha önce hiç böyle hissettirmemişti. Sylvie en fazla, hissettiklerini belli edercesine bana tek bir baskın duygu aktarabilirdi ama bu… daha daha derin bir şeydi.

“Üzgünüm,” dedim yüksek sesle. “Hâlâ olan biteni sindirmeye çalışıyorum. Tam olarak ne yaşandı?”

“Bana verdiğin boynuzdaki muhafızın manasını emdikten sonra, annemin beni gizlemek için koyduğu ve seninle dedemin bahsettiği o mührü sonunda kırabildim.” Çocuksu sesi ile kurduğu cümleler arasındaki uyumsuzluk beni afallattı ama anladığımı belirtircesine başımı salladım.

“Yani mührü kırarak Asuralar'ın bürünebildiği insansı formun kilidini açmış mı oldun?”

“Evet,” dedi küçük ellerine bakarak. “Doğrusunu istersen, bedenimdeki değişimleri tam olarak inceleme fırsatım olmadı. Bu yüzden şu anda ne olduğunu eksiksiz anlatamıyorum ama—”

Sylvie aniden sendeledi, dengesini yeniden sağlamadan önce neredeyse öne doğru düşüyordu.

“Sylvie? İki misin?” diye sordum endişeyle.

Sylvie bir an için donup kaldı. Ne olduğunu kestiremediğim için temkinli adımlarla ona doğru ilerledim. Yavaşça başını kaldırıp bana baktı.

Ancak bu kez gözlerimiz tekrar kesiştiğinde, iliklerime kadar ürperdim. Görünüşü aynıydı, hiçbir şey değişmemişti ama varlığı, tavrı ve bakışları tamamen başkalaşmıştı. O kadar ki gayriihtiyari bir adım geri çekildim.

‘Sylvie’ duruşunu dikleştirdi, sanki esnetiyormuş gibi boynunu iki yana salladı.

“Ah, ah,” dedi sesini temizleyerek. “Beni duyabiliyorsun, değil mi?”

Kaşlarımı kaldırdım, nasıl cevap vereceğimi bilemiyordum.

“Bu jestini evet olarak kabul ediyorum,” dedi umursamaz bir edayla.

“Sen kimsin?” diye sordum, gözlerimi kısarak.

‘Sylvie’ bıyık altından gülümsedi; bu ifade o çocuksu yüzde son derece yapay duruyordu. “Bağlantı nihayet kurulduğunda aynı odada bulunmana minnettarım. İşleri çok daha kolaylaştırıyor.”

“Kim. Sin. Sen?” diye tekrarladım.

Alaycı gülümsemesi genişleyerek yerini bir sırıtışa bıraktı. “Agrona.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.