Hayatımın büyük bir kısmını nerede, nasıl davranmam gerektiğini öğrenerek; farklı durumlarda neyi, nasıl söyleyeceğimi ezberleyerek geçirmiş olmama rağmen, Claire’e verecek uygun bir cevap bulmakta hâlâ zorlanıyordum.
Herhangi bir özür dileme veya teselli etme çabası, sadece acıma belirtisi ya da duyarsızlık gibi görünecekti. Onun bir daha asla geri kazanamayacağı, bırakın geliştirmeyi, sahip bile olamayacağı hayatının o tek parçası hakkında, ben kendi ilerlememden şikayet etmişken; ona nasıl olur da her şeyin yoluna gireceğini söyleme cüretini gösterebilirdim?
Beklentimin aksine, Claire hafifçe kıkırdadı.
Kafa karışıklığımı fark edince, "Kusura bakma, sadece yüz ifaden komiğime gitti," diye açıkladı. "Seni tanımasam, az önce bir böcek falan yuttuğunu sanırdım. Endişelenme. Bu durumu büyük ölçüde kabullendim."
"Ama yine de..." diye mırıldandım.
Claire, başını sallayarak geçiştirircesine, "Önemli değil," dedi. "Amcama, Bladeheart Kılıç Enstitüsü’nde elimden geldiğince yardımcı olmayı planladığımı söyledim. Sanırım yeni askerler yetiştirmek, bu savaşta benim de katkı sağlama biçimim olacak."
Cevap veremedim, veremezdim. Ölümden dönen ve artık büyü yapamayan oydu; ama ben burada umutsuz bir halde dikilirken, havayı yumuşatmaya çalışan yine o oluyordu.
"Claire!"
Arkamızdan aniden gür bir ses yankılandı.
İkimiz de arkamızı döndüğümüzde, merdivenlerin başında Glayder ailesinin en büyük oğlunu gördük; kız kardeşi de hemen yanındaydı. Prens Curtis’in gözleri Claire’e kilitlenmişti; keskin kaşları endişe ve hüsranla çatılmıştı. Prenses Kathyln ise parıldayan beyaz bir elbise içindeydi; ifadesizliğiyle tanınmasına rağmen gözleri kıpkırmızıydı, ağlamaktan yaşlar süzülüyordu ve narin, solgun ellerini iki yanında yumruk yapmıştı.
Claire tek bir kelime bile edemeden, ikisi de aşağı koşup eski liderlerine sarıldılar.
Claire, nefes almakta zorlanarak, "Sizi gördüğüme ben de çok sevindim," diye inledi.
Prens Curtis onu serbest bıraktığında, ifadesi hâlâ endişe ve öfke karışımıydı. "Hepimizin ne kadar endişelendiğinden haberin var mı? Burada olman, iyi olduğun anlamına geliyor, değil mi?"
"Neler oldu?" diye sordu Kathyln.
Bir yere oturdum ve üçünün hasret gidermesini dinledim. Claire, bana anlattıklarının aynısını Curtis ve Kathyln’e de anlattı. Yüzlerinin kararmasını izlerken, muhtemelen benim de az önce tam olarak böyle göründüğümü düşündüm.
Claire, mana çekirdeğini kontrol edemediğini açıkladığında, Curtis de tıpkı benim gibi donakaldı, verecek bir cevap bulamadı. Ancak şaşırtıcı bir şekilde söze giren Kathyln oldu.
"Sen çok güçlüsün," dedi ve nemli gözlerini kaldırıp eski lideriyle göz göze geldi. "Böylesine büyük bir engeli aşabilmenin ve ileriye gülümseyerek bakabilmenin, bir mana çekirdeğinin renginden çok daha fazla şey anlattığını düşünüyorum."
Bu etkileyici sözlerden duygulanmıştım. Bakışlarımı çevirdiğimde, Claire’in prensesin cevabı karşısında kaskatı kesildiğini gördüm. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı.
Kendi tepkisine şaşırmış görünen Claire, avuçlarıyla yaşları aceleyle sildi ama gözyaşları durmak bilmiyordu. "Bu çok utanç verici. Ağladığıma inanamıyorum."
Prenses Kathyln ona tekrar sarılırken, Claire’in ağlayışını izlemek göğsümü sızlattı. Curtis bana dönüp başıyla selam verdi ama sessizliğini korudu.
Claire’in hıçkırıkları, kısa süre sonra kendi haline güldüğü kıkırtılara dönüştü. "Şu halime bakın. Az önce zar zor insan içine çıkacak gibiydim, şimdi ise gözü yaşlı, sümüklü bir enkaz oldum!"
"Kimin için iyi görünmeye çalışıyorsun ki?" diye takıldım, bu da üçünün de gülmesine yetti. İşte böylece aradaki buzlar erimişti.
Tekrar yanlarına yaklaştığımda Curtis, nazikçe başını sallayarak gülümsedi. "Prenses Tessia, sizi hemen selamlayamadığım için özür dilerim."
Kathyln de başını eğerek onu onayladı. "Prenses Tessia."
"Sorun değil," diyerek gülümsedim. "Bir zamanlar okul arkadaşı olduğumuzu düşünürsek, birbirimize karşı biraz daha rahat olabiliriz herhalde. Öyle değil mi, Curtis, Kathyln?"
Curtis sırıttı. "Haklısın. Ve evet, görüşmeyeli epey oldu, Tessia."
"Seni tekrar görmek güzel," dedi Kathyln, o kadar hafif bir gülümsemeyle ki bir an bunun bir seğirme olduğunu sandım.
Sonunda dördümüz yakındaki bir veranda masasına yerleştik. Hiçbiriyle özel bir yakınlığım yoktu ama ortak arkadaşımız Arthur sayesinde aramızda hızla bir bağ kuruldu.
Onun hakkında söyleyecek çok şeyleri vardı ve çok geçmeden, onun maceraları üzerine kahkahalar ve hikayeler paylaşmaya başladık.
"Her zaman çok kontrollü ve olgun görünür," dedi Claire. "Sonra bir bakıyorum, yemekhanede tabağındaki et için kendi binek hayvanıyla kavga etmek gibi tuhaf şeyler yapıyor."
"Bana anlatma bile. Onu on yıldan fazladır tanıyorum ama hâlâ ne düşündüğünü her zaman kestiremiyorum," dedim, aklım zindandaki tartışmamıza giderek.
Kathyln sordu: "Arthur küçükken nasıldı?"
Cevap vermeden önce bir an düşünmem gerekti. "Onu çok daha soğuk biri olarak hatırlıyorum. Herkesle arasına mesafe koyardı. Birlikte gülerken, birbirimizle şakalaşırken bile, onun tarafında her zaman bir çekince varmış gibi gelirdi. Tabii o zamanlar bir fikrim yoktu ama şimdi geriye dönüp baktığımda, Arthur düzgün bir insan olma yolunda çok uzun bir yol katetti."
Curtis, biraz mahcup bir ifadeyle, "Yine de ona gerçekten imrendiğim anlar oldu," diye itiraf etti.
"Çoğu gencin büyü ve dövüş konularında ona neden gıpta ettiğini anlayabiliyorum ama diğer konularda oldukça eksik," diye yanıtladım.
Claire haince sırıttı. "Peki bu konular hangileri olabilir? Belki de kadın kalbinden anlamak mı?"
"Aklımda spesifik bir şey yoktu!" dedim ve yanan yanaklarımı akşam karanlığı gizler umuduyla başımı çevirdim.
Claire başını sessiz prensese çevirdi. "En dişli aşk rakibin, duygularını itiraf bile edemiyor, Kathyln."
"Ne? Aşk rakibi mi?" diye haykırdı Curtis, o da kız kardeşine dönerek. "Kim? Arthur mu?"
Prensesin solgun yüzü öyle parlak bir kırmızıya döndü ki bir an bayılacak sandım. "Hayır! Yani, önemli değil. Bence Arthur, Prenses Tessia ile çok daha uyumlu."
"Öyle olmaz!" Claire dalga geçmeye devam ediyordu. "Savaşmadan pes edemezsin."
Curtis, kız kardeşine randevu için çok genç olduğu konusunda ders vermeye başlarken, Kathyln Claire’in söylediklerini inkar ediyor ve bana kısa, tedirgin bakışlar fırlatıyordu.
Ben de onlarla birlikte gülümsedim ama bir yandan da karşımda oturan prensese iyice bir baktım. Bir avuçla kapatılabilecek kadar küçük bir yüzde, uzun ve gür kirpikli, iri kara gözler. Süt gibi bir ten ve benim bile koruma içgüdümü tetikleyen narin, minyon bir vücut. Üstelik son derece yetenekli bir aykırı büyücü olması da cabası; hiçbir kusuru yoktu.
Acaba Arthur tatlı ve çekingen tiplerden mi hoşlanıyor?
"Tessia?"
Curtis’in sesiyle daldığım yerden sıyrıldım. "Ah, pardon. Başka bir şey düşünüyordum."
"Sorun değil. Sadece Arthur’un nerede olduğunu merak etmiştim. Onu buralarda hiç görmedim."
"Bu sabah onu görmüştüm," diye cevap verdim. "Hâlâ iyileşme aşamasındaydı, bu yüzden etkinliğe gelebileceğini sanmıyordum ama görünüşe göre burada olacak."
Kathyln’in ağzından "Arthur yaralandı mı?" sorusu dökülüverdi; bu tepki ağabeyini ve Claire’i de şaşırttı.
Başımı salladım. "Şimdi iyi. Güya kendi hatası yüzünden olmuş ama sanki bana her şeyi anlatmıyorlarmış gibi hissediyorum."
Curtis, "Arthur bir dövüş sırasında hata yapacak biri değildir," dedi. "Neler olduğunu merak ediyorum doğrusu."
"Biliyor musunuz..." dedi Claire aniden efkarlanarak, "Yaramı gerçekten kabullendim ama pişman olduğum tek bir şey varsa, o da bu savaşta Arthur’un yanında savaşamayacak olmamdır."
Curtis, "Onun savaşırken nasıl biri olduğunu ben de merak ediyorum. Eğer Xyrus’taki olaydaki gibiyse, görmeye değer olduğunu biliyorum," dedi.
Askerlerle birlikte Arthur’u o ceset dağının tepesinde bulduğumuz günü hatırladım. O anılar hâlâ tüylerimi ürpertiyordu. Arthur’un bir daha asla görmek istemeyeceğim bir parçasıydı o.
Gürültü seviyesindeki ciddi artıştan bir şeylerin başladığı anlaşılana kadar sohbetimize devam ettik.
"Sanırım ana salona dönme vaktimiz geldi," diye önerdi Claire ayağa kalkarak. Diğerlerimiz de merdivenlerden onu takip etmeye başladık ama aniden duruverdi.
"Bir sorun mu var?" diye seslendim. Merdivenlerin başında kaskatı kesilmişti ama yanına vardığımızda endişemin sebebi belli oldu.
Mithrilden yapılmış bir omuzluk ve tozluktan oluşan zarif bir zırh kuşanmış olan kişi Mızrak’tı; Varay Aurae, nam-ı diğer Sıfır.
Kathyln hemen eğilerek selam verdi. "Usta."
"General Varay," dedim selam vererek.
"İyi akşamlar." Keskin kahverengi gözleri Kathyln’den ağabeyine, oradan da bana kayarak başıyla onayladı. "Bu geceki etkinlik boyunca üçünüze eşlik etmek için buradayım. Tabii, Bayan Bladeheart da size katılabilir."
"Claire. İyi misin?" diye sordum onu hafifçe sarsarak.
Geriye doğru bir adım atıp çarpık bir gülümseme ile bana döndü. "E-Evet. Sadece, artık mana kullanamadığım için, General Varay’ın aurası —bastırılmış olsa bile— beni bir anlığına felç etti. Şimdi iyiyim," diye ekledi aceleyle yüzümüzdeki endişeli ifadeleri görünce.
İçeriye doğru yöneldik ama aklım Claire’de ve bizim her zaman doğal karşıladığımız, ancak onun artık yapamadığı her şeyde kalmıştı.
"Böyle bir yerde bile göze çarpıyorlar," diye mırıldandı birkaç adım ötedeki bir ses, beni düşüncelerimden çekip çıkararak.
"Onları gerçekten tamamen farklı bir standartta değerlendirmek lazım," diye fısıldadı bir başka ses, bu sefer daha yakından. "Ben de Kalberk’teki kızların güzel olduğunu sanırdım."
Arkadaşı, "Sen o hanım hanımcık tiplerden mi hoşlanıyorsun?" diye karşılık verdi. "Blackbend’deki kızların daha 'gönüllü' olduğunu duydum, ne demek istediğimi anlarsın ya."
Arkadaşı kıkırtısını eldivenli yumruğunun arkasına sakladı ama gözlerimin üzerinde olduğunu fark edince anında donakaldı. Onları tersleme isteğimi bastırdım; eskiden olsa muhtemelen bunu herkesin duyabileceği bir ses tonuyla yapardım ama bu yeni bir şey değildi ve bir sahne kurmaya değmezdi. Zaten attığım o öfkeli bakış, onu şimdilik susturmaya yetmişti.
General Varay’ın yanında; Curtis, Kathyln ve Xyrus olayından beri ortalarda görünmeyen gizemli Bladeheart çocuğuyla birlikte yürürken, her kafanın bize doğru döndüğünü söylememe gerek bile yoktu. Etrafıma baktığımda, soylu hanelerden adamların Curtis’e gözlerini diken kızlar gibi, belli etmemeye çalışarak yanlarındakileri dürttüğünü görebiliyordum.
Curtis ve Darvus’un kıyafet tarzları birbirine oldukça benziyordu ama ikisi bundan daha farklı görünemezdi. Darvus, arkaya doğru jölelenmiş saçları ve altına boğulmuş abartılı takımlarıyla bir soyludan ziyade şık giyimli bir haydudu andırırken; Curtis’in bir asilzade, hatta bir kraliyet mensubu olduğundan buradaki kimsenin şüphesi yoktu.
Gözlerini bize dikmiş soylularla dolu salonda ilerlerken, General Varay’ın yanımızda olmasına şükrediyordum. Yanımızda bir mızrak varken, en küstah soylular bile yolumuza çıkmaya cesaret edemiyordu.
Claire bana doğru eğildi. “Siz bu kadar ilgiye nasıl alışıyorsunuz? Gerçekten sinir bozucu.”
Gülümseyerek kulağına fısıldadım: “Sadece kendi ayaklarına takılıp düşmemeye çalış.”
“Harika.” Bakışlarını yere indirdi. “Şimdi nasıl yürüdüğüme odaklanmadan edemeyeceğim.”
Sahnenin önüne yaklaştığımızda, Konsey’in geri kalanıyla birlikte duvara karşı oturan ailemi gördüm. O an tüm salon aniden karardı.
Şaşkınlık dolu nefes alışlar ve kafa karışıklığı fısıltıları yükseldi. Ben güçlendiriciler gibi görüşümü keskinleştiremesem de kadim ağaç koruyucusuyla olan bağım duyularımı inanılmaz geliştirmişti; öyle ki Konsey üyelerinin birbirlerine attığı şaşkın bakışları bile seçebiliyordun.
Çoğu insan bunun etkinliğin bir parçası olduğunu varsaymış gibiydi. Salondaki gürültü yavaş yavaş dindi ve geriye sadece kıyafetlerin yumuşak hışırtısı kaldı.
Ahşap sahnede yankılanan ayak sesleri konuklar arasındaki heyecanı daha da artırdı. Ardından, sahnenin üzerinde süzülen bir aydınlatma eseri devreye girdi ve büyükbabamı bir ışık sütununun içinde ortaya çıkardı.
“Beklediğiniz için hepinize teşekkür ederim!” Otoriteyle çınlayan keskin sesi alkışları beraberinde getirdi ama ben sadece utançla inleyebildim.
Herkes bu gösterişli tavırlara bayılmış gibi görünse de ben bunları rüküş buluyordum. Bu savaş sırasında Dicathen’daki en yüksek otorite olan büyükbabam, rolüne uygun giyinmişti; altın işlemeli ve parıldayan siyah mücevherlerle süslü, zengin vişne çürüğü renginde bir cübbe kuşanmıştı. Saçları bile, muhtemelen ışıklandırmanın yardımıyla, inciler gibi parlıyordu. Ellerini arkasında kavuşturmuş, dimdik duruyordu.
Alkışlar dindikten sonra büyükbabam konuşmaya başladı. “Öncelikle buradaki herkesten özür dilerim. Bu etkinliğin amacı hakkında çok az şey söylendiğini biliyorum. Bu bilerek yapıldı; güvenlik için ya da emniyet için değil. Hayır, bu bugün buradaki her bir kişiyi şaşırtmak için yapıldı.”
Soylular, doğru duyup duymadıklarından emin olamayarak şaşkınlık içinde birbirlerine baktılar.
“Evet, doğru duydunuz,” diye kıkırdadı. “Şu zor zamanlarda bir sürpriz şeklinde gelecek güzel bir habere hepimizin ihtiyacı var.”
Çevremizdekilerden onaylayan mısıltılar yükseldi.
“Öyleyse, sizi yeterince beklettiğime göre, bu savaştaki zafere doğru ilk adımımızı size takdim etmeme izin verin! Bugün, düşman tarafın ana güçlerinden birini, bir hizmetkârı yok etmekten sorumlu olan kişiyi onurlandırmak için bir araya geldik!” Büyükbabam kenara çekilirken aşağıdan bir vınlama sesi yükseldi. Sahne ikiye ayrıldı ve bir buz mezarının içine hapsedilmiş korkunç bir figür yukarı çıkarıldı.
Sahneye en yakın olan soylular korkuyla birkaç adım geri çekildi, hatta zayıf olanlardan bazıları sendeledi.
Vritra’ya bakarken bir anlık dalgınlığa kapılmıştım ki birinin kolumu çekiştirdiğini hissettim. Arkama baktığımda Claire’in ayakta durmakta zorlandığını gördüm, yüzü ölü gibi bembeyazdı. “Claire?”
Arkadaşımın dik durabilmesi için aceleyle belinden yakaladım. “Daha geriye gitmek ister misin?”
“Hayır.” Başını salladı. “En azından buna dayanabilmem lazım.”
Onu bu kadar çaresiz görmek canımı yakıyordu; özellikle de bir zamanlar örnek aldığım biri olduğu için. Ama onu kendi haline bırakıp tekrar sahneye döndüm. Öldükten sonra bile bu kadar zehirli bir aura yayabildiği düşünülürse, hayattayken ne kadar güçlü olduğunu ancak hayal edebiliyordum.
Bu manzaraya hem hayranlık hem de dehşetle bakarken bir düşünce aklıma çarptı. Vritra buza hapsedilmişti ve bu buz o kadar etkiliydi ki soğuğunu buradan bile hissedebiliyordum. İçgüdüsel olarak General Varay’a baktım ama o da odadaki herkes kadar donakalmış görünüyordu.
Üstelik bakışları o şekli bozulmuş canavara dikili değildi.
Sahneye dikkatle baktım ve buzun içine hapsedilmiş hizmetkârın üzerine düşen ışık sütununun arkasındaki gölgelerde, arkadan gelen başka birini gördüm.
Onca yıldan sonra böyle bir şeyi beklemem gerekirdi ama bekleyememiştim. Arthur herkesin görebileceği şekilde ışığa doğru adımını attığında, ben de General Varay ve salondaki herkes gibi donup kalmıştım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.