Karanlığın Dişleri

Ulu Dağlar'ın ardında beliren şafağın ilk ışıkları seçilebiliyordu. Güneş, büyük kayalar ve parçalanmış tomrukların saçıldığı düz, çimenli bir ova olan açıklığa uzun gölgeler düşürüyordu.

Burası çok uzun zaman önce, bir çığ felaketi yaşanmadan evvel çevredeki ormanın bir parçasıymış gibi görünüyordu. Enkazın ve devrilmiş ağaçların gölgesinde biriken kar yığınları henüz tamamen erimemişti.

Uto, on-on iki metre kadar ötede durmuş, sabah esnetmesi yapar gibi kollarını sallıyordu.

Arthur. Sylvie’nin sesi büyük bir panik barındırıyordu.

Biliyorum, diye yanıtladım yün pelerinimi çıkarırken. Onunla daha önce dövüştüğümüz diğer muhafız arasındaki güç farkını şimdiden hissedebiliyorum.

“Bir düşmanı en çok neyin bilediğini bilir misin?” diye sordu Uto, ince ve uzun boynunu esneterek.

Cevap vermedim. Bunun yerine boyut yüzüğümden Şafağın Şarkısı'nı çıkarıp kınından sıyırdım.

“Bilmiyor musun? Bana kalırsa, intikam peşinde koşan bir düşman her zaman daha... iştahla saldırır,” diye yanıtladı umursamaz bir tavırla.

Etraftaki ışık yetersizliğine rağmen, kılıcımın camgöbeği rengindeki namlusu doğaüstü bir parıltıyla sarmalandı. Kırık ucun pürüzlü kalıntısını görmek hâlâ yüreğimi sızlatıyordu ancak bu hâliyle bile Şafağın Şarkısı'nın şu an için elimdeki en iyi silah olduğunu biliyordüm.

Uto’yla göz göze gelmek için gözlerimi diktim. “Bunun bir intikam savaşı olduğunu mu sanıyorsun?”

“Değil mi?” diye sordu, kırık boynuzuna vurarak bir adım yaklaşırken omuz silkip. “O elfi öldürenin ben olduğumu öğrendiğinde bayağı kudurmuştun.”

“Onunla karşılaştığımda zaten ölmek üzereydi,” diyerek ben de öne doğru bir adım attım. “Yani beni harekete geçiren şey pek sayılmaz intikam. Seni sadece ortadan kaldırılması gereken bir fazlalık olarak görüyorum.”

Uto kaşlarını çattı. “Bak bu hayal kırıklığı yarattı işte. Ben de yoldaşın, dostun, hatta belki de sevgilin için canını dişine takıp intikam almak isteyeceksin diye öyle heyecanlanmıştım ki... Dur, vazgeçtim; onun için biraz fazla gençsin. Tabii eğer o yaşta çocuklardan hoşlanan biri değilse...”

Sıska muhafız kendi kurduğu hayal dünyasında gevelenmeye devam etti, ardından aniden ellerini birbirine vurdu. “Aha! Elf ihtiyar! Onun o kıymetli torunu senin yaşlarında, değil mi? O aileyle bu kadar yakın olduğuna göre, o elf mızmızındansa kızdan hoşlanman daha mantıklı—”

Sıska muhafıza doğru savurduğum hilal şeklindeki buz bıçağı, önünde yerden biten siyah bir dikenin çarpmasıyla un ufak oldu. Mürekkep rengindeki metal dikenler darbenin etkisiyle donsa da sapasağlam kaldı.

“Gördün mü? İşte aradığım gazap ve sabırsızlık buydu.” Pişman olmuş gibi parmaklarını şıklattı. “Burada öylece senin gelmeni bekleyeceğime, o elf prensesini ya da senin ailenden birini öldürmeliydim.”

“Bittiyse başlayalım?” dedim dişlerimin arasından, kılıcımı saldırı pozisyonunda tutarak.

Uto sadece omuz silkti. “Şu küçük binek hayvanını da çağır bence. Alabileceğin her türlü yardıma ihtiyacın olacak.”

“Ortaya çık, Sylvie,” dedim yüksek sesle, gözlerimi muhafızdan ayırmadan.

Pelerinimin altından fırladı; daha önce hiç görmediğim kadar hırçın ve korkusuz görünüyordu. Kararlılığını zihnimde hissedebiliyordum; bu his, içimde çöreklenen o kaçınılmaz yenilgi korkusuna karşı beni dinç tutuyordu.

“Bu dövüşün şartlarının düşündüğüm kadar ateşli olmaması ne üzücü, ufaklık. İlk karşılaştığımızda bana fırlattığın o element patlaması var ya... İşte o bende derin bir iz bıraktı. Canını gerçekten yaktığımı, bunu kişisel algıladığını düşünmüştüm.” Uto derin, abartılı bir iç çekti. “Neyse ne. Bakalım beni en azından birkaç dakika eğlendirebilecek misin?”

Uto öne doğru bir adım attı ama az önceki gevşek yürüyüşünün aksine, etrafındaki alan aniden büküldü. Aurası havada neredeyse somut bir hal aldı ve attığı her adım yere titreşim dalgaları gönderdi.

Vakit kaybetmeden Realmheart'ı etkinleştirdim, Sylvie de ejderha formuna büründü.

“Bir wyvern mı?” diye sordu Uto, başını yana eğerek.

Sylvie’nin güçleri doğduğundan beri annesi tarafından mühürlendiği için sadece çok güçlü bir mana canavarı gibi görünüyordu, fazlası değil. Savaş başladığından beri temkinli davranmıştım ama bir muhafızın bile bunu anlayamamış olması içimi rahatlattı.

“Neden? Korktun mu?” diye üsteledim.

Buna karşılık küçümseyerek baktı, ardından sağ elini umursamazca salladı.

Realmheart etraftaki manaya olan yatkınlığımı artırdığı için, daha hiçbir şey göremeden önümdeki dalgalanmayı hissettim. Sylvie ve ben, altımızdan anlık bir hızla fırlayan siyah diken dalgasından kaçınmak için tam zamanında zıt yönlere atladık.

Az önce durduğumuz yer, şimdi devasa ve öfkeli bir kirpinin sırtını andırıyordu. İki metrelik dikenlerin her biri ölüm saçarak parıldıyordu.

“Silahını savur, ufaklık!” diye tükürdü Uto, avucunun ortasından büyük bir siyah zıpkın çıkarırken.

Şafağın Şarkısı'nı gövdeme yaklaştırıp kırık ucunu Uto’ya doğrulttum. Kolumda parıldayan rünler, etraftaki manayı toplamaya başladığımda içimi rahatlatan bir sıcaklıkla yandı.

Kılıcımın namlusu; buz, ateş, yıldırım ve rüzgarı aynı anda yüklememle birlikte göz alıcı bir renk dizisiyle parıldadı. Şafağın Şarkısı dışında hiçbir silah, içine yüklenen bu muazzam miktarda mana karşısında ayakta kalamazdı.

Hadi gidiyoruz! Yanımda Sylvie ile ileri atıldım.

Muhafıza doğru koşarken kılıcımı alçakta tuttum. Silahımın altındaki toprak, üzerinden geçen auranın etkisiyle paramparça oluyordu ama doğaya zarar vermek şu an en son dert edeceğim şeydi.

Uto da dişlerini göstererek gülüp ileri atıldı, zıpkın tutan kolunu geriye çekmiş, saldırmaya hazır bir yılan gibi bekliyordu.

Bir an sonra kılıcım onunkiyle buluştu ve çarpışmamızın yarattığı saf sarsıcı güçle dairesel bir dalga yayıldı. Şafağın Şarkısı'na yüklenen elementler dışarı fışkırdı ama Uto buna zahmetsizce direndi.

Silahlarımız hâlâ birbirine kenetlenmişken kaşlarını yukarı kaldırıp bana baktı. “Fena değil.”

‘Eğil,’ dedi Sylvie.

Söylediğini hemen yaptım. Ben yere çöker çökmez bineğim uzun kuyruğunu savurup tam böğrüne vurdu.

Uto havada uçarak yakındaki bir kayaya çarptı ve kaya darbenin etkisiyle un ufak oldu.

Döküntülerin yarattığı toz bulutu henüz dağılmamışken Şafağın Şarkısı'nı havada döndürdüm. Kılıcımdan çıkan çok renkli bir mana hilali, önündeki toz bulutunu yararak ilerledi.

Şok dalgası yerde derin bir yarık açıp Uto’nun etrafında büyük gürültülerle devrilen birkaç ağacı biçerken yer şiddetle sarsıldı.

‘Hâlâ hayatta,’ diye haber verdi Sylvie. Bir sonraki saldırısı için çoktan hazırlanmıştı.

Olası bir ani saldırıya karşı vücuduma daha fazla mana pompalayarak eğildim ancak bir karşı atak yerine, yerdeki çukurun içinden bir kahkaha yükseldi. Bir kez daha etrafımdaki mananın düzensiz dalgalanmalarını gördüm. Havadan ince dikenler fırlarken, birçok kaya ve devrilmiş tomruğun gölgesinden siyah metalden devasa sütunlar fışkırdı.

Bana doğru gelen ince dikenleri savuşturdum, her biri kollarıma sarsıcı bir güç iletiyordu. Bu sırada Sylvie de koyu gölgelerden fışkıran kalın sütunları bir kenara savuruyordu. Kalın pulları saldırıların çoğuna dayanmayı başardı ama Uto’nun bu ani ve yoğun yaylım ateşi ikimizi de yaraladı, her yerimizden kanlar süzülmeye başladı.

Bizi iyileştirme, diye emrettim Sylvie tam nefesine mana toplarken. En azından henüz değil.

Neyse ki dikenlerde zehir yoktu ama muhafızın bunları yoktan var edebilmesi neredeyse haksızlıktı.

Gelişmiş toprak büyücüleri bile saldırılarını fırlatmadan önce çevrelerindeki toprağa şekil vermek zorundaydı. Uto ise saldırılarını dilediği yerde anlık olarak var edebiliyor gibiydi.

“Daha fazlasını beklerdim, ufaklık,” diyerek içini çekti Uto, son saldırımla oluşturduğum toprak çukurundan dışarı çıkarken.

Arkamı kolla, diyerek Sylvie’ye mesaj gönderdim ve mana çekirdeğimden vücuduma daha fazla mana pompaladım. Realmheart formuna daha da derinlemesine girdikçe uzun saçlarımın beyaza döndüğünü görebiliyordum. Rünler daha karmaşık bir hal aldı ve sırtımdaki izin de yandığını hissettim. Etrafımdaki mana düşüncelerime boyun eğmek için can atıyor gibiydi. Çevremde dönerek normalde muazzam bir konsantrasyon gerektiren büyülere zahmetsizce dönüştü.

Şafağın Şarkısı gümüş rengi bir buz aurasıyla kaplandı, sol yumruğumdan ise siyah yıldırım kıvılcımları çakıyordu.

Uto kaşlarını çatmıştı ama ben üzerlerine çöküp aralıksız bir saldırı dalgası başlatınca düşünecek vakti kalmadı. Kristal kılıcım havada sadece gümüş çizgiler bırakarak bir buluta dönüştü. Kordri’nin yıllar süren eğitimimiz boyunca bana öğrettiği gibi yumruk, dirsek, diz ve tekmelerimi dövüşe kattım. Şafağın Şarkısı'nı her savurduğumda, darbe anında donup parçalanan siyah bir dikenle saldırımı engelliyordu. Bu sırada Sylvie hemen arkamda kalıyor, Uto’nun durmaksızın var ettiği siyah diken barikatını pençeleri ve pullarıyla parçalayarak ilerliyordu. Çok geçmeden etrafımız donmuş molozlar ve kesilmiş siyah metal dikenlerle doldu.

‘bu hiç iyi değil, Arthur. Biz dövüştükçe Uto’nun saldırıları daha da hızlanıyor ve güçleniyor,’ diye homurdandı Sylvie.

Gözlerimi, henüz tek bir yara bile almamış olan muhafızdan ayırmadım. Ne zaman bir darbe indirecek olsam, o bölgede siyah bir metal plaka oluşup onu koruyordu.

Vitesi artırmam gerekecek.

Kolumu saran kalın siyah yıldırım kıvılcımları isteğimle geri çekildi. Yıldırım büyüsünü içselleştirerek, nöronlarımı bu çıtırdayan enerjiyle güçlendirdim ve tepki süremi en üst düzeye çıkardım.

Tüm dünya yavaşlamış gibiydi. Duyularım neredeyse rahatsız edici derecede keskinleşmişti. Renkler canlandı ve Realmheart sayesinde görünen küçük mana parçacıkları harekete geçti.

Şafağın Şarkısı'nı bir kez daha savurdum ve Uto’nun hamlesinden kolayca sıyrıldım. Kılıcım tam Uto’nun açıkta kalan böğrüne saplanmak üzereyken, o şeyi gördüm.

Muhafızın normal zamanda anlık görünen siyah diken büyüsü, tam saldırımın vuracağı noktada hızla toplanıyordu. Darbemin yönünü anında yukarıya, tam kolunun altına doğru çevirdim.

Yeni hamleme tepki veren o tekinsiz mananın hareket ettiğini görebiliyordum. Ama yetişemedi. Başka bir darbe indirecekmiş gibi yapıp son anda hedef şaşırtarak yumruğumu doğrudan iman tahtasına geçirdim.

Muhafız aldığı darbeyle iki büklüm oldu. Ayakta kalabilmek için bir adım geri sendeleyen adamın ağzının kenarından, kan diyemeyeceğim kadar koyu renkli, ince bir sıvı süzüldü.

Saldırımın gerçekten hedefi bulmasına şaşırmıştım. Bir an duraksadıktan sonra yeni bir hamleyle tekrar ileri atıldım.

Gölgelerin içinde, Sylv! Diye çığlık attım zihnimden. O siyah dikenler sadece karanlık yerlerde ortaya çıkabiliyor. Bu yüzden gölgelerden saldırdığında büyüleri her zaman çok daha güçlü oluyor.

Uto’nun eli öyle hızlı hareket etti ki sadece bir karaltı görebildim. Göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Ruhun Kalbi formunda olmama ve Şimşek Dürtüsü duyularımı son sınırına kadar keskinleştirmesine rağmen, indirdiği darbeyi net bir şekilde seçemedim.

Yumruğu bana adeta bir tren gibi çarptı. Vücudumu koruyan yoğun mana tabakasına rağmen, bilincimin gidip geldiğini hissettim. Kendime geldiğimde yirmi metre kadar öteye savrulmuş, sırtımı parçalanmış bir ağaç gövdesine yaslamış halde buldum kendimi.

Sylvie, taze yaralarından süzülen kanlar siyah pullarını kaplamış halde Uto’yu durdurmaya çalışıyordu. Yetenekleri kilitli olduğu için, o üstün savunmasına rağmen Uto’ya ayak uydurmakta o da en az benim kadar zorlanıyordu.

Ayağa kalktım, Uto’yu atlatabilmek için bir kez daha Patlama Adımı kullanıp kullanmamayı tarttım kafamda.

Sylvie’nin keskin sesi düşüncelerimi bıçak gibi kesti. ‘Patlama Adımı’nı bir kez daha kullanırsan hayatının geri kalanında kötürüm kalırsın!’

Burada ölmekten iyidir, değil mi? Diye karşılık verdim, sesime sızan çaresiz öfkeyle.

‘Ona başvurmadan önce denenecek başka yollar var!’ Diye tıslayarak devasa gövdesini kıvırdı ve Uto’nun saldırısından sıyrıldı. Kanadıyla muhafızı savurduktan sonra doğrudan bana doğru atıldı. ‘Hazırlan!’

Durmaya niyeti olmadığını anlayınca sıçradım ve o daha yerden havalanmadan boynunun köküne tutundum. Neredeyse anında yüz metre kadar yükselmiş, gökyüzünün derinliklerine doğru tırmanmaya başlamıştık.

Planın ne?

‘Söylediğin gibi, mesele gölgeler. Karanlık olduğu sürece o metal dikenleri istediği her yerde var edebiliyor,’ diye açıkladı. Bu sırada dağın güneşi engellemediği bir yüksekliğe ulaşmıştık.

Parlak ışık gözümü alsa da Sylvie’nin ne yapmaya çalıştığını hemen kavradım.

Devasa bir gölgenin içinde savaşıyorduk!

‘Aynen öyle. Bu sayede saldırılarını dilediği yerden ortaya çıkarabiliyordu. Onunla burada dövüşürsek, saldırabileceği alanlar çok daha sınırlı kalacak.’

Yavaşça doğrularak Sylvie’nin sırtında ayağa kalktım. Onunla daha önce hiç bu şekilde birlikte savaşmamıştık. Eski dünyamda at üstünde savaşabilmek için saatlerce talim yapmam gerekmişti ve herhalde gökyüzünde uçan bir ejderhanın üzerinde dengede durmak, ona kıyasla çok daha zor olmalıydı.

Dengemi bulmaya henüz fırsat bulmuştum ki Uto elinde siyah bir mızrakla sadece birkaç adım üzerimizde belirdi.

Daha önce metal gibi parıldayan o gölge büyüsü mızrağı, artık büyülerine zemin hazırlamak için kendi bedeninin vurduğu gölgeye güvenmek zorunda kaldığından sönük görünüyordu.

Sylvie’ye zarar vermemeye dikkat ederek kendimi sırtından yukarı doğru fırlattım ve bedenimi dairesel bir kasırgayla çevreledim.

Şimşek Dürtüsü’nü bir kez daha etkinleştirerek doğrudan muhafızın mızrağına doğru atıldım. Sylvie haklıydı; gölgeler olmadan saldırıları her yönden gelemiyordu, yalnızca vücudunun güneşe arkasını dönen kısımlarından fırlayabiliyordu. Bedeninden yine siyah dikenler fırladı ama bunlar eskisi kadar sık ya da heybetli değildi.

“Epey kafan çalışıyor, yumurcak. Zayıf noktamı bulmana sevindim,” dedi Uto, rüzgarın uğultusu sesini boğuyordu.

Havada dövüşmek zordu. Uto gölge eksikliği nedeniyle kısıtlanırken, ben de uçamamamın getirdiği sınırlarla boğuşuyordum. Sylvie çevremde manevralar yaparak kendisinden destek alıp zıplayabileceğim bir zemin oluşturuyordu.

Çok yakınımda durmamaya çalış, Uto kendi bedeninin gölgesini kullanabilir, diye zihnen uyardım Sylvie’yi, yeni bir saldırı için atılırken.

Şimşek Dürtüsü’nün Ruhun Kalbi ile daha da güçlenen etkileri sayesinde bu savaşı kazanabileceğimizi düşünmüştüm. Uto’ya açmayı başardığım ufak yaralardan koyu renkli sıvılar sızıyordu fakat yüzündeki ifade beni huzursuz etti.

Az önce çılgınca bir keyifle dolup taşan o çehre, yerini sıkılmış, bezgin bir ifadeye bırakmıştı.

“Bu dezavantajıma rağmen hala tek bir dişe dokunur darbe bile indiremedin,” dedi, sesi oldukça donuktu. “Hayal kırıklığına uğradım.”

“Kusura bakma ama senin gözünü boyamak için dövüşmüyorum,” diye tısladım, havada dönerek. Şafağın Şarkısı’nın kırık ucu Uto’nun göğsüne saplandı. Kılıcın içinde biriken manayı serbest bıraktım; Uto’nun tüm bedeni aynı anda ayaz, ateş, yıldırım ve rüzgarla sarmalandı.

Birlikte hızla irtifa kaybetmeye başladığımızı hissederken kılıcımı bırakmadım. Bir an için başardığımı sandım. Onu öldürdüğümü düşündüm.

Ancak tam kılıcımın göğsüne saplandığı yerden siyah bir girdabın yükseldiğini gördüm. Saldırım, vücudunu saran sargıların büyük kısmını parçalamıştı ve altından adeta piercing benzeri metal metaller çıktı.

Gövdesinin ve uzuvlarının her yerinde küçük metal çiviler vardı ve dehşet içinde fark ettim ki, bu metal çivilerin her biri vücudunun çevresinde minik gölgeler oluşturuyordu.

Uto’nun boynuzu morumsu siyah bir ışıkla parlarken, vücudundaki sayısız çivinin oluşturduğu gölgeler tüm bedenine yayıldı.

Şafağın Şarkısı’nı Uto’nun göğsünden çekip çıkarmaya çalıştım ama bedenime ne kadar mana yüklersem yükleyeyim, onu oradan sökecek gücü kendimde bulamadım.

“Birlikte oynaştığımız şu kısacık sürede zayıf noktamı fark edebildiysen, bunu benim çok daha önceden akıl edemediğimi mi sandın?” Başını ve yüzünü tamamen örten, sadece boynuzlarını açıkta bırakan o siyah maskenin altından sesi boğuk çıkıyordu.

“Sylvie!” Diye bağırdım, kılıcımı bırakarak.

Dostum beni yakalamak için hemen pozisyon aldı ancak Uto’nun bedeninden aniden siyah bir diken fırladı.

Çekirdeğimden daha fazla mana çekerek sağ elimde buzdan bir zırh eldiven oluşturdum ve gelen siyah mermiye vurdum. Kaçınırsam darbenin Sylvie’ye geleceğini biliyordun, bu yüzden onu yana doğru savurarak yönünü değiştirmeyi seçtim.

Ya da öyle yaptığımı sandım.

Uto bana doğru bir parmağını salladı, sanki beni bir konuda uyarıyordu. Gölge maskesinin ardındaki yüz ifadesini göremiyordum ama o nefret dolu küçümseyen bakışını tüm iliklerimde hissettim.

Bir an sonra, tenimde keskin bir batma hissettim; tam altımdan yukarı doğru gelen bir şey vardı.

Bedenimin içindeki yıldırım nitelikli mana tekniği reflekslerimi uç noktaya taşırken ve çevremdeki o gizemli etere tutunurken, ejderha irademin birinci aşamasını etkinleştirdim.

Aevum, zamanın üzerindeki mutlak kontrol. Bu güçlü yetenek üzerinde henüz tam bir ustalığım ya da derin bir kavrayışım olmasa da, çevremdeki zamanı kısa bir süreliğine durdurmayı başardım. Leydi Myre, etere hükmedilemeyeceğini, sadece yön verilebileceğini söylemişti; fakat benim durumumda, sanki sadece Sylvia’nın bir zamanlar aevum üzerindeki o nüfuzuna tutunuyormuşum gibi hissettiriyordu.

Renkler altüst oldu ve çevremdeki mor eter parçacıkları şiddetle titredi. Uto, Sylvie ve hatta neredeyse sırtıma saplanmak üzere olan o siyah diken; her şey bir anda durdu. Uto’nun son saldırısı artık hareket etmediği için, yana doğru kıvrılarak darbenin tam gücünden kaçınmayı başardım.

Birinci aşama adını verdiğim Bozulma’yı serbest bırakmak, suyun altında boğulma noktasına gelene kadar nefesini tutup sonra aniden dışarı koyuvermek gibiydi. Yanımdan teğet geçen o dikenin yarattığı şok ve sersemlikle aklımı başıma toplamakta zorlandım.

Bedenim hızla aşağı doğru savruluyordu fakat tam Sylvie’nin sırtına indiğim sırada Uto tepki verdi. Gökyüzünde siyah bir yıldırım gibi süzülerek ikimize birden aynı anda vurdu ve bizi ölümcül bir düşüş sarmalına soktu.

Yere doğru adeta bir kuyruklu yıldız gibi çakılırken bilincim bir kez daha gidip geldi. Tüm bedenim tarifsiz bir acı içindeydi; neremin kırıldığını bile ayırt edemiyordum.

Acıdan çığlık atacak lüksüm bile yokken, büyü kullanarak kendimi ve dostumu korumak için çırpındım.

Tilki formuna geç! Diye seslendim zihnimden ama Sylvie sözümü dinlemek yerine bedenini bir top gibi büzerek beni kolları, boynu, gövdesi ve kanatlarıyla sardı. Beni daha da sıkı kavrarken karnının sıcaklığını hissedebiliyordum.

‘Bu darbeyi kaldıracak kadar manan kalmadı. En azından benim bedenim darbenin şiddetini biraz olsun yumuşatabilir.’

Budala, diye yanıt verdim. Zihnimdeki sesim bile fısıltı gibiydi.

Kendimi kaçınılmaz darbe için hazırladım ama o darbe hiç gelmedi; ya da ben hissetmedim. Kendime geldiğimde, derin bir kraterin tam ortasındaydım ve eskisinden çok daha bitkindim.

Sylv? Ayağa kalkmaya çalıştım ama bedenim beni dinlemedi.

Sylvie? Diye seslendim zihnimden bir kez daha. Cevap yoktu.

Zorlukla dönerken ağzımdan zayıf bir inilti döküldü. Sylvie’nin bedeni hala altımdaydı ama uzuvları iki yana serilmişti ve altımızdaki her yer, bazıları kırılmış, bazıları ise bedenine saplanmış siyah dikenlerle doluydu.

“Hayır.” Dostumu sarstım. “Sylvie. Uyan.” Daha sert sarstım.

“Bu hiç komik değil, Sylvie!” Yanı başımdaki bir dikene sürtünüp tenimi çizerek üzerinden yuvarlandım.

“Sylvie, lütfen!” Görüşüm bulanıklaştı ve kalbimin göğsümden fırlayacak gibi çarptığını hissettim.

İçimi kaplayan panik dalgası tüm acılarımı unutturdu. Çaresizce emekleyerek kolunu büyük bir siyah dikenden kurtarmaya çalıştım. Dişlerimi sıkarak hıçkırıklarımı tutmaya çalışırken, dostuma yardım etmenin bir yolunu bulmaya çabalıyordum.

“Eter,” diye fısıldadım nefes nefese, ellerimi gövdesine bastırarak. Çok zayıf bir ihtimaldi ama denemek zorundaydım.

Ruhun Kalbi’ni bir kez daha etkinleştirdim. Bedenimin her hücresi bu aşırı yüklenmenin acısıyla haykırdı ama dayandım. Görünür hale gelen mana ve eter parçacıklarını görerek, o mor tanecikleri bir şekilde Sylvie’nin bedenine yönlendirmek için çırpındım.

“Lütfen,” diye yalvardım.

Sylvie’nin çevresindeki mor eter parçacıkları, sanki benim bu çaresiz yakarışıma yanıt verircesine titremeye başladı. Yavaşça sarmallar çizerek pullarının arasından içeri süzüldüler.

Ne olacağını bilmiyordum. Sylvie beni eterle iyileştirebildiğine göre, belki kendisini iyileştirmek için de aynı şeyi kullanabilirdi.

Ruhun Kalbi’ni daha fazla açık tutacak gücüm kalmayınca dizlerimin üzerine çöktüm ve yüzümü Sylvie’nin boynunun köküne yasladım.

“İyi olacaksın,” diye fısıldadım. “İyi olmak zorundasın.”

Birkaç siyah diken Sylvie’nin bedenine ve uzuvlarına saplanmıştı ama onları çekip çıkaracak gücüm kalmamıştı. En azından topraktan kurtulur umuduyla yan tarafına saplanan siyah dikene vurmayı denedim.

Sertçe vurdum. Bir kez daha vurdum. Artık mana yoğunlaştıramayacak hale gelene ve eklemlerim kanayana dek yumruklamaya devam ettim.

Yakınlardan bir yerden, "Canavarın yaşayacak," diyen kadınsı bir ses duyuldu. Oldukça sakin ve olgundu.

Aya mıydı?

İçimdeki çaresiz bir umutla arkama dönüp yukarı baktım ama gelen o değildi. Bir kızdı, evet, ama Aya değildi.

Hem de hiç alakası yoktu.

Darv’daki mağarada gördüğüm o kızdı.

Tırpan. Üstelik... elinde Uto’yu tutuyordu. Adam cansız görünüyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.