Ağaçların arasından süzülen bir ışık huzmesi, havada hafifçe kavis çizerek hedefine, yani kafamdan daha büyük olmayan ahşap bir direğe doğru hızla ilerledi. Mana oku direğin tam ortasına saplanıp arkasında boydan boya bir delik bırakarak yok olurken etrafa tatmin edici bir küt sesi yayıldı.
"Mükemmel atış!" diye alkışlayarak bağırdım.
Kız kardeşim bu övgüye reverans yaparak karşılık verdi, dudaklarında gururlu bir gülüş belirdi. "Biliyorum!" dedi kibirli bir edayla.
Devasa yoldaşı Boo'nun üzerinden aşağı süzüldü. Boo, o sırada tembelce sırtüstü yatmış, göbeğini güneşe dönmüştü. Ellie adımlarını sektirerek Sylvie ile yanımıza geldi ve benim yoldaşımı kucağına aldı. "Nasıl buldun Sylvie? Etkilendin mi?"
"Çok etkilendim," diye cevap verdi Sylvie. Nazik sesinde belirgin bir yorgunluk vardı.
"Sylvie henüz iyileşme aşamasında Ellie," diyerek kardeşimi uyardım.
Kız kardeşim beyaz tilkiyi kıvrılıp yattığı mindere yavaşça geri bıraktı. "Üzgünüm Sylvie."
Saraya döneli henüz iki gün olmuştu. Sylvie daha dün bilincine kavuşmuştu ama şaşırtıcı bir hızla toparlanıyordu. Virion ve konseyin geri kalanı, önümüzdeki iki ay boyunca bana eşlik edecek dört büyücüyü bir araya getirmekle uğraşırken, ben de kız kardeşimle vakit geçiriyordum.
Annemle babamın ve İkiz Boynuzlar'ın saldırıya uğradığı gerçeğini Ellie'den bir sır gibi saklıyordum. Bir yanım onun bunu bilmeye hakkı olduğunu söylese de diğer yanım onu olabildiğince uzun süre bu acıdan uzak tutmak, hiçbir şeyden habersiz kalmasını sağlamak istiyordu.
Bencil bir ağabeyin bencilce bir arzusuydu işte.
"Peki, Boo hareket halindeyken de bu kadar isabetli atışlar yapabiliyor musun?" diye sordum dişlerimi göstererek gülerek. Gözlerimi hala yerde boylu boyunca uzanmış uyuklayan mana canavarına dikmiştim.
Ellie bu laf sokmama hemen surat astı. "Öğğ, henüz değil. Helen bana gösterdiğinde her şey o kadar kolay görünüyordu ki ama Boo hareket ederken daha tek bir düzgün atış bile yapamadım. Zaten bu sakar da sanki beni sırtından atmaya çalışıyormuş gibi koşuyor, onun da etkisi var."
Ayı benzeri yaratık, bu suçlamayı reddedercesine derinden homurdandı.
"Bal gibi de öyle yapıyorsun!" diye terslendi kardeşim ve yayını almak için eğildi.
Silaha uzanırken gözüm eline takıldı. Parmakları nasır bağlamıştı. Sürekli kullanmaktan henüz sertleşmeye fırsat bulamamış az sayıdaki boşlukta ise yeni yeni su toplamış yaralar göze çarpıyordu.
"Günde ne kadar pratik yapıyorsun El?" diye sordum.
Kız kardeşim cevap vermeden önce biraz düşündü. "Zamanın nasıl geçtiğini pek anlamıyorum ama antrenman yaparken güneş çoktan batmış oluyor. Yani, sanırım bir altı yedi saat kadar?"
Gözlerim hayretle açıldı. "Her gün mü?"
Ellie sadece omuz silkti. "Galiba."
"Peki ya derslerin? Arkadaşlarınla oynamak?"
"Saraydaki dersler haftada sadece bir gün oluyor. Verdikleri ödevleri de zaten bir günde bitiriyorum," diye yanıtladı. Bir an duraksadıktan sonra devam etti. "Arkadaşlar konusuna gelirsek, bilmeni isterim ki okulda gayet popülerimdir."
"Öyle mi?" dedim tek kaşımı kaldırarak.
Dik dik bakışlarım karşısında daha fazla dayanamayıp pes etti. "Ne yapayım, konuştukları şeyler zerre ilgimi çekmiyor! Bir insan nasıl hiç susmadan saatlerce sadece erkeklerden ve kıyafetlerden bahsedebilir ki?"
"Yaşıtların arasında büyüye ilgi duyan birkaç çocuk mutlaka vardır," diyerek üsteledim, bir yandan da gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Bu sohbetin yakın zamanda bitmeyeceğini anlayan kız kardeşim bir sandalye çekip oturdu. "Şey, aslında birkaç kişi vardı ama uyanmış olduklarında aileleri ya saraydan taşındı ya da çocukları büyük şehirlerdeki yatılı büyü okullarına gönderdi."
Bu sarayda üst düzey bir büyücü tarafından eğitilme şansına, Ellie'nin sahip olduğu bağlantılar olmadan çok az çocuk erişebilirdi. Savaşın kapıya dayanma tehlikesine rağmen ailelerin, çocuklarının yeni şekillenen çekirdeklerini nasıl kullanacaklarını öğrenmelerini istemeleri son derece anlaşılır bir durumdu.
Kız kardeşimin yayının kirişiyle oynamasını izlerken dikkatli bir ses tonuyla sordum: "Sen de bir büyü akademisine gitmek ister miydin?"
"Tabii ki," dedi hiç tereddüt etmeden. "Ama senin, annemin ve babamın benim için çok endişeleneceğini biliyorum."
Kardeşimin bu sözleri içimi sızlattı. Henüz on iki yaşındaydı ama kelimeleri, onun yaşında bir çocukta görmeyi hiç istemeyeceğim bir olgunluk barındırıyordu. Kendi deneyimlerimden, erken yaşta büyümenin ne demek olduğunu çok iyi biliyordum. Kız kardeşimin sadece arkadaşının doğum günü partisinde ne giyeceğini dert eden, dünyadan habersiz masum bir çocuk olarak kalmasını istemem de bencilce arzularımdan bir diğeriydi.
Düşüncelerimi bir kenara itip ona şefkatle gülümsedim. "İlk fırsatta annemle babamla konuşup seni bir okula gönderme konusunu açacağım."
Ellie'nin gözleri parladı. "Gerçekten mi?"
"Tabii eğer izin verirlerse, başına bir şey gelmesin diye yanına bir koruma vermem gerekir. Sürekli birinin gözetimi altında olmanın can sıkıcı olduğunu biliyorum, bu yüzden yanında rahat edeceğin birini bulmaya çalışırım ama..."
Sözümü bitirmeme izin vermeden üzerime atıldı, kollarını boynuma dolayarak bana sıkıca sarıldı. "Teşekkürler ağabey!"
"Hemen çok fazla ümitlenme," dedim, beni öyle sıkıyordu ki sesim nefes nefese, boğuk bir hırıltı gibi çıkmıştı.
"Çok geç artık!" diye kıkırdadı. Beni bırakıp yayını yerden aldı. "Şu burnu havada soyluları alt etmek istiyorsam daha çok çalışmam gerekecek."
Açık gökyüzünün ve çimenlik alandaki sabah çiyinin o tatlı kokusunun tadını çıkararak heyecanlı bir seyirci gibi onu izlemeye devam ettim. Ellie, uzaktaki hedeflere inanılmaz bir isabet oranıyla mana okları göndermeyi sürdürdü. Yay kullanma konusunda Helen Shard kadar ustalaşması için önünde daha çok uzun bir yol vardı ama onun, İkiz Boynuzlar'ın liderinin bile yanına yaklaşamayacağı kendine has bir gücü vardı.
Ellie henüz bir elemente karşı yatkınlık geliştirememişti, bu yüzden sadece saf mana okları atabiliyordu. Bu yatkınlığı geliştirmesi için ona yardım edememek üzücüydü, çünkü bu tamamen kendi içsel farkındalığına bağlı bir durumdu. Yine de onun bu gelişimini ve büyümesini izlemek heyecan vericiydi.
Düşüncelerin sanki kendi çocuklarının olmasını istiyormuşsun gibi bir izlenim veriyor.
Sylvie’nin zihnime aniden sızan sesi beni irkiltti.
"Çocuk mu?" diye sesli bir şekilde tepki verdim. Bu çıkışım kardeşimi de şaşırttı.
Ellie’nin fırlatmak üzere olduğu mana oku rotasından çıkıp gökyüzüne doğru süzüldü ve saray bariyerine çarpmadan önce havada dağıldı. "Ne dedin?"
"Hiç, bir şey yok," diyerek gülümsedim. Kardeşim arkasını döner dönmez yoldaşıma öfkeyle baktım.
Sylvie minderinde kıpırdandı, o kurnaz tilki suratıyla bana eğlenir gibi bakıyordu.
Uykuna geri dön, diye zihnimden homurdandım.
Ellie'nin tekrara binen hareketlerini izlemeyi sürdürdüm. Kendi kendine fısıldıyor, iki parmağının arasında yarı saydam bir ok şekillenirken yayını geriyor, nişan alıyor ve fırlatıyordu.
Daha çok aşina olduğu ok türlerinde büyü sözlerini söyleme aşamasını atlıyordu ancak bazen manayı doğru şekilde biçimlendirebilmek için nasıl bir ok istediğini sözcüklerle tarif etmesi gerekiyordu. Otuzuncu oku fırlattığında, Boo’nun bu gürültüye rağmen sırtında Ellie varken nasıl bu kadar rahat uyuyabildiğine hayret ettim.
"General Arthur?" arkamdan gelen bir ses bana seslendi.
Gözlerimi hemen sesin geldiği yöne çevirdim. Karşımda elinde bir pano tutan, orta yaşlı bir elf kadın duruyordu. Üzerinde, önceki dünyamdaki laboratuvar önlüklerini andıran beyaz bir giysi vardı. Ancak asıl dikkatimi çeken şey gözlerinin rengi, daha doğrusu renkleriydi. Göz bebeklerinin etrafını parlak pembe bir halka çevreliyor, irisin dış kenarlarına doğru ise bu renk canlı bir maviye dönüşüyordu.
Ona dik dik baktığımı fark edince, muhtemelen resmi bir selamlaşma beklediğimi düşünerek önümde hafifçe eğildi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.