“Sırada ne var Nico?” diye sordum, okul malzemeleriyle dolu plastik poşetleri neşeyle yanımda sallayarak.
“Hâlâ üniformalarımızı almamız gerekiyor, değil mi?” diye yanıtladı Cecilia, kucağındaki ders kitabını sanki bir bebekmişçesine şefkatle tutarak.
“Ölçülerimiz alınalı henüz iki saat bile olmadı. Orayı son durağımız yaparız,” dedi Nico. Başını elindeki küçük not defterine eğdi. “Sırt çantası ve hesap makinesi almamız lazım.”
Üçümüz şehrin kaldırımında gayet rahat bir şekilde ilerliyorduk. Sokaklar eski ve çarpıktı; üzerlerinden geçen yayaların ağırlığıyla yerinden oynayan, sallanan parke taşlarıyla doluydu. Donuk binalar, kasvetli ve gri gökyüzüyle bütünleşerek üzerimize çökecekmiş gibi yükseliyordu. Yeni dinen yağmur, bölgenin o her zamanki kirli kokusunu taze bir toprak kokusuyla değiştirmişti; bakımsız sokakların çukurlarında ise su birikintileri toplanmıştı.
Arcastead, hiçbir açıdan hoş veya çekici bir şehir değildi. Yine de şu anda etrafımdaki her şey en azından katlanılabilir geliyordu. Arka sokaklardaki çöp kutularının arkasına gizlenen evsizlerden tutun da, kazara çarpan her yayanı tutuklamakla tehdit eden asık suratlı askerlere kadar... Normalde gördüğüm ve nefret ettiğim her şey, bu yerin her ayrıntısı nedense gözüme sevimli görünüyordu.
Öğrencilik hayatımıza başlamak için gereken tüm malzemeleri almayı bitirdiğimizde güneş çoktan batmıştı. Arcastead’in dış mahallelerine doğru ilerledikçe hem devriye gezen askerler hem de sokak lambaları seyrekleşmeye başladı; bu da bizi daha tetikte olmaya zorladı. Nico ve ben, olası hırsızlardan veya çocuk kaçıranlardan kaçabilecek kadar bölgeyi iyi biliyorduk ancak yanımızda Cecilia varken yetimhane yolundaki o yürüyüş çok daha gergin bir hal alıyordu.
“Okula gideceğin için heyecanlı mısın Cecilia?” diye sordu Nico, bu gergin sessizliği dağıtmak istercesine kısık bir sesle.
Cecilia kaşlarını çatıp bir an düşündü ama sonunda, son zamanlarda daha sık görmeye başladığımız o gülümsemeyle başını salladı. “Tedirginim ve korkuyorum ama evet, heyecanlıyım.”
Tam lafa girecekken zayıf bir hışırtı dikkatimi çekti. Poşetteki okul malzemelerini karıştırıyormuş gibi yaparak arkamıza kaçamak bir bakış attım; bir gölgenin ara sokağa süzüldüğünü gördüm.
“—Değil mi Grey?” Nico koluma hafifçe dürttü.
“Ha?” Başımı kaldırıp ona baktım.
“Amma daldın ha,” diye çıkıştı Nico. “Buralardan yüzlerce kez geçtiğimizi biliyorum ama yine de böyle hayallere dalmak tehlikeli.”
Ensemi kaşıyarak mahcup bir şekilde gülümsedim. “Kusura bakma.”
“Ben de tam Cecilia’ya, başına bir şey gelirse bizim burada olacağımızı söylüyordum,” dedi Nico.
Nico’nun diğer tarafında yürüyen Cecilia kıkırdadı; o sırada zayıf bir ses daha duydum.
Sırtımdan aşağı bir titreme indi. Kalbim, sanki göğüs kafesimden kurtulmaya çalışıyormuş gibi küt küt atıyordu. Birdenbire nefes alışımın fazlasıyla farkına vardım; filmlerde ana karakter korktuğunda duyulan o sığ ve kesik nefeslerin aynısıydı bu.
Korku içindeydim. Nedenini bilmiyordum ama içgüdülerim bana kaçmamı, buradan defolup gitmemi söylüyordu.
Göz ucumla bir şeyin hareket ettiğini gördüm; hızlıydı, titrek sokak lambasının ışığında çakan bir parıltı gibi... Ve dünya bir kez daha etrafımda yavaşlamaya başladı.
Yana doğru atılıp Nico ve Cecilia’yı kirli sokağa doğru ittim.
“Kaçın!” diye kükredim; o sırada gölgelerin arasından başka bir merminin namluya sürülme sesini duydum.
Nico her ne kadar irkilip şaşırsa da çabuk toparlandı. Poşetleri bırakıp serseme dönen arkadaşımızı yakındaki ara sokağa çekti.
Sanki vücudumun kontrolü başka birindeydi; içgüdüsel bir hareketle eğilip Cecilia’nın ders kitabını kaptım. Kalın kapaklı kitabı göğsüme doğru kaldırmamla, çarpan nesnenin gücüyle geriye doğru sendelemem bir oldu.
Hızla aşağı baktığımda, ders kitabına saplanmış şırıngaya benzer bir nesne gördüm. İğnenin içindeki berrak sıvı, hızla kitabın sayfalarına sızıyordu.
Bu bir mermi değildi, buna emindim. O an Müdür Wilbeck ile hayvanat bahçesine gittiğimiz gün canlandı zihnimde. Bu, hayvanları uyutmak için attıkları o iğnelerden biriydi.
İğneyi kitaptan hızla çekip çıkardım ve ara sokakta Nico ile Cecilia’nın peşine düştüm.
Arkamdan sert bir ses emirler yağdırdı. “Peşlerine düşün! Erkeklere ne yaparsanız yapın umurumda değil, sadece kızı canlı yakalayın.”
“Koşmaya devam edin!” Kaçarken sesim aşınmış taş duvarlarda yankılanıyordu; paslı yangın merdivenlerinin altından eğilip geçiyor, çöp kutularının üzerinden atlıyordum.
Arkadaşlarıma yetişmem uzun sürmedi, bu da peşimizdeki alçakların bize yakında ulaşacağı anlamına geliyordu.
Nico iyiydi ama koşarken aldığı sıyrıklar ve çizikler yüzünden bacaklarından ve kollarından kan sızıyordu. Metal çöp tenekelerini devirdim, atılmış kutuları tekmeledim; onları yavaşlatmak için elime geçen her sert nesneyi peşimizdekilerin üzerine fırlattım.
“Yetişecekler…” diye hırıldadı Nico. Nefesi kesilmek üzereydi.
“Neden peşimizdeler?” diye soludu Cecilia. Tüm enerjisini ve odağını bir şeye takılıp düşmemeye harcıyordu.
Başımı salladım. Adamın söyledikleri dışında hiçbir fikrim yoktu. “Nico, o eldiven hâlâ yanında mı?”
“Olmalı— Dur, ciddi olamazsın—”
“Başka bir yol biliyor musun?” diyerek sözünü kestim, sesime sabırsızlık sinmişti.
Nico’nun işaretiyle dar bir sokağa sola kıvrıldık. Peşimizdekilerin ayak sesleri, bize yaklaştıkça daha da yükseliyordu.
Nico gönülsüzce ceketinin ceplerini yokladı. Eldiveni bulup bana uzatacakken Cecilia onu elinden kaptı.
“Cecilia?” diye bağırdı Nico.
“B-ben yaparım,” diye kekeledi Cecilia, siyah tüylü eldiveni eline geçirirken.
Kızın bu ani cesareti karşısında şaşkına dönüp az kalsın bir kıyafet yığınına takılıp düşüyordum. “Bu çok tehlikeli! Üstelik hâlâ ki enerjini kontrol edemiyorsun!”
“Adamın az önce bağırdığını duyduk,” dedi Cecilia soluk soluğa. “Beni öldürmeyecekler, değil mi?”
Destek bekleyerek Nico’ya baktım ama o da verecek bir cevap bulamadı.
Kısık sesle bir küfür savurup elimdeki şırıngayı daha sıkı kavradım.
“Pekala. Nico, bir planın var mı?”
Arkadaşımın gözleri, her zaman düşünürken yaptığı gibi kısıldı. “Şuradan sağa dönüyoruz,” diye fısıldadı.
Omzumun üzerinden arkaya baktım; siyahlar içindeki iki adam aramızda altı metre bile bırakmamıştı.
Eski bir restoranın arkasındaki geniş sokağa hızla saptık. Koşmaya devam edeceğimizi sanmıştım ama Nico kolumdan tutup beni durdurdu.
“Cecilia, sanki ayağın takılmış gibi yüzüstü yere kapaklan. Grey, benimle gel,” diye tısladı Nico ve beni bir grup metal çöp kutusunun arkasına çekti.
Kalbim bir davul gibi güm güm atıyordu; o kadar sesliydi ki peşimizdekiler duyacak diye korktum.
Siyahlı iki adamın köşeyi dönüp durması sadece birkaç saniye sürdü.
Sağdaki adam bileğine doğru konuştu. “Efendim, kız görüş alanımızda.”
“Kız düştü, oğlanlar da onu terk etmiş gibi görünüyor. Müdahale izni?” dedi diğeri.
Birkaç ay önce Nico ile beni soymaya çalışan o serserilerin aksine, bunlar bariz birer profesyoneldi. Temkinli adımlarla Cecilia’ya doğru ilerlediler ancak bizi şaşırtacak şekilde, o çekingen ve sessiz arkadaşımız bir anda feryat figan ağlamaya başladı.
“Çocuklar! Beni bırakmayın!” diye feryat ederek emekleyip kaçmaya çalıştı. “Lütfen!”
Sağdaki adam alaycı bir tavırla başını sallayıp güldü. İleri atılıp Cecilia’nın bacağına bastı.
Cecilia acıyla çığlık atınca dişlerimi sıktım ama bu sefer Nico benden bile daha öfkeli görünüyordu. Gözlerindeki o sert ifade beni bile ürküttü.
İzin isteyen adam birkaç adım geride beklerken, diğeri eğilip Cecilia’yı montunun arkasından tutarak ayağa kaldırdı.
Diğer bileğini kaldırıp iletişim cihazına konuştu. “Onu aldık.”
Cecilia bu fırsatı sonuna kadar değerlendirdi. Bir hışımla dönüp eldivenli elini adamın suratına yapıştırdı.
Boğazından tiz bir çığlık koptu. Kontrolünü kaybettiği diğer zamanlardaki gibi, içinden bir ki patlaması fışkırdı. Ancak bu sefer o dizginlenemez enerjinin bir kısmı kolundan eline doğru akmıştı. Siyah eldivenden çakan bir elektrik akımı, o karanlık sokağı aydınlattı.
Cecilia’yı yakalayan adam çığlık bile atamadı. Vücudu kasıldı ve Cecilia kendisini onun pençesinden kurtarırken, adamın bacaklarının arasındaki zeminde bir ıslaklık oluştu.
Nico kolumu sıktı ve harekete geçtik. Nico yara almamış adamın bacaklarına dalarken, ben göğüs kemiğini hedefledim.
O ışık patlamasının adamın dengesini bozacağını ve kavgayı hemen bitirebileceğimizi düşünmüştüm ama saldırımıza tepki verecek kadar çabuk toparlanmıştı.
Bir yana çekilerek Nico’nun hamlesinden kurtuldu ve arkadaşımı tekmeleyerek uzaklaştırdı; o sırada sağ kolunu bana doğru savurdu. Hamleden geri çekilerek kurtuldum, ardından açıkta kalan boğazına vurmak için yaklaştım ama o başını öne eğdi. Sol eli korkutucu bir hızla boynuma atıldı.
Adamın soğuk eli boğazımı kavrayıp beni havaya kaldırınca boğulur gibi oldum.
“Potansiyelin var çocuk,” diye sırıttı, beni yüzüne yaklaştırarak. “Burada ölecek olman yazık.”
Bu mesafeden—bir kol boyundan bile daha yakınken—adamın yüzünü ilk kez net bir şekilde görebildim. Burnu ve ağzı bir maskeyle kapalıydı ama önemi yoktu: Skarlı sol gözü kahverengi, sağ gözü ise yeşildi. Onu nerede olsa tanırdım.
Görüşüm kararıyor, gücümün çekildiğini hissediyordum ama tüm bunlara rağmen paniğe kapılmadım.
Bana yardım edebilecek herhangi bir yüce güce dua ederek, elimdeki şırıngayı adamın boynuna sapladım.
“Ne—” diye nefesi kesildi ve beni bırakarak yere yığıldı.
Vakit kaybetmeden hemen baygın haldeki Nico’yu uyandırdım ve Cecilia’nın ayağa kalkmasına yardım ettim.
“Başardık,” diye fısıldadı Cecilia, destek almak için bana yaslanırken. Bacakları soğuktan değil, korkudan titriyordu ve yanakları gözyaşlarıyla ıslanmıştı.
“İyi iş çıkardınız millet,” diye mırıldanırken Nico, Cecilia’nın diğer kolunu destek için omzuna attı.
“Evet, başardık.” Başımı salladım. “Hadi, gidelim. Diğerleri gelmeden buradan uzaklaşmamız lazım.”
“Bizi öldürüp uzağa kaçsanız iyi edersiniz bücürler.”
Hızla arkama döndüğümde, bir gözü kahverengi diğeri yeşil olan adamın yerde kıvrandığını gördüm.
İlacın etkisiyle dili dolaşarak, “Gidecek hiçbir yeriniz yok,” diye mırıldandı. “Buna bizzat emin oldum.”
Nico, Cecilia’nın dengesini sağlamak için kolunu daha sıkı kavrayarak, “Hadi gidelim, Grey,” diye üsteledi.
Yetimhane yolunda hiçbirimiz konuşmadık. Uzaktan yükselen siren çığlıkları dışında sokaklar bile sessizdi. Sanki başımıza gelenleri, hiç yok yere öldürülmeye çalışılışımızı kabul etmek istemiyorduk. Sadece önüme bakmaya çalışıyordum. Bunun yerine yakında yeni bir şehirde okula başlayacağımızı düşünmek istiyordum. Yeni okul gereçleri almamız gerekecekti ama olsun, sorun değildi. Yetimhaneye vardığımızda ve Müdire Wilbeck bizi Arcastead’den çıkardığında her şey düzelecekti.
Cecilia birkaç blok sonra kendi başına yürüyebilmeye başladı; eskiden onu saatlerce baygın bırakan Ki patlamalarından sonra bu büyük bir gelişmeydi.
“Yardım için teşekkürler,” diyen Cecilia, siyah eldiveni –ya da ondan geriye kalanı– çekinerek Nico’ya uzatıp sessizliği bozdu. Arkadaşımın yaptığı şok eldiveni, Cecilia’nın Ki yüklemesi yüzünden bir yün yığınına dönmüştü. “Eldivenin için üzgünüm.”
“Dert etme.” Nico, eldiven kalıntılarını yırtık ceketinin cebine tıkıştırıp dişlerini göstererek bana baktı. “En azından senin sayende neler yapabildiğini görmüş oldum. Grey’in hiçbir faydası dokunmadı.”
Dilimi Nico’ya doğru çıkarıp böbürlenerek, “İstediğin kadar dalga geç, bugün hepinizi kurtaran bendim,” dedim.
Nico’nun beklenmedik bir ciddiyetle cevap vermesi beni şaşırttı. “Haklısın. O kavgada hiçbir işe yaramadım.”
Göğsüme bir suçluluk sancısı saplanırken, “Hey, sadece şaka yapıyordum,” dedim.
Cecilia onu teselli etmek için araya girdi. “Nico, onlardan kaçabilmemiz sadece senin eldivenin sayesinde oldu.”
“Evet!” diyerek hızla ona katıldım ve önlerinden yürümeye başladım. “Bahse girerim okula gidince çok daha fazla, hatta daha iyi araçlar ve silahlar yapmayı öğreneceksin!”
Nico’nun asık suratı bu sözlerimizle aydınlandı. Şok eldiveninin kalıntılarını çıkarıp sıkıca kavradı; gözlerinde yeni bir ateş yanıyordu. “Önce yeni malzemeler almamız gerekecek. Müdire Wilbeck küplere binecek!”
Cecilia’nın yüzü, müdirenin o ciddi ve çatık kaşlı halinin başarılı bir taklidine büründü. “Hatta bizi yarın sabah onları bulmamız için oraya geri bile gönderebilir!”
Arkamda ikisi birden kahkahalara boğuldu. Bu anın tadını çıkarmalarına izin verdim. Yaz geceleri genelde ılık olurdu ama bu geceki sıcaklık bir farklıydı. Hava kuruydu ve gitgide ağırlaşan bir yanık kokusu geliyordu... Neden?
Köşeyi dönüp yetimhanenin olduğu sokağa girdiğimde cevabımı buldum.
Arkamdaki Nico ve Cecilia yaklaşsa da ayak sesleri yankılanıyor, sesleri sanki çok uzaklardan geliyormuş gibi boğuklaşıyordu.
Aniden, o kahverengi ve yeşil gözlü adamın sözleri zihnimde çınladı: “Gidecek hiçbir yeriniz yok.”
Adımlarım olduğu yerde kilitlendi. Gözlerimi yere kadar yanan yetimhanenin görüntüsüne diktim. Polis arabaları, itfaiye kamyonları ve ambulanslar yuvamızın önünde toplanmıştı.
Ve sonra onu gördüm.
Bir sedyede taşınıyordu. Bir sağlık görevlisi yüzünü örtecek şekilde üzerine bir branda seriyordu ama onu gördüm. Müdire Wilbeck’i gördüm.
Nico ve Cecilia’yı geride bırakıp koştum. Çevreyi emniyete alan polisleri atlatıp sağlık görevlilerini kenara ittim.
Etrafımdakiler bağırıyordu ama ne dediklerini duyamıyordum. Tek duyabildiğim, kulaklarımda gümleyen kanımın sesiydi.
Müdire Wilbeck’in üzerindeki brandayı çekip attım.
Kan; her yer çok fazla kan içindeydi.
Gözleri kapalıydı. Neden kapalıydı ki?
Onu sarstım. Uyanması gerekiyordu.
Nico, Cecilia ve ben kötü adamların saldırısına uğramıştık ama kurtulmuştuk. Şimdi her şeyin yolunda olması gerekiyordu.
Onu çok sert sarstım. Kolu sedyenin kenarından cansızca sarktı. Gözleri hâlâ kapalıydı.
Eller beni yakalamaya çalışıyor, kelimeler etrafımda sonbahar yaprakları gibi uçuşuyordu ama hepsi o adamın zihnime kızgın bir demir gibi kazınan sözlerinin gölgesinde kaybolup gitti.
“Gidecek hiçbir yeriniz yok.”
ARTHUR LEYWIN
“Arthur!”
Gözlerim hızla açıldı; yanaklarımdan gözyaşları süzülüyordu.
Hâlâ her şey bulanıktı ama şatodaki odamda olduğumu anlayabiliyordum. Nefeslerim hâlâ kesik ve düzensizdi, sol elim yumuşak ve sıcak bir şeyi sıkıca kavrıyordu.
“Arthur,” o tanıdık, huzur veren ses bana tekrar seslendi.
Gözlerimde birikmeye devam eden yaşları kırpıştırarak başımı çevirdim.
Yanımda, elimi tutan kişi Tessia’ydı. Onun da gözleri kıpkırmızıydı ve gözyaşlarıyla ıslanmıştı.
“Tessia?” Sesim kuru ve çatallı çıkmıştı. “Neden ağlıyorsun?”
“Aptal.” Gözyaşları yanaklarından süzülürken gülümseyip bir kahkahayı bastırdı. “Aynı şeyi ben de sana sorabilirim.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.