Arthur duraksadı ancak kalabalık, onun yeniden konuşmasını sabırla bekleyerek sessizliğini korudu. “Mütevazı bir geçmişten geliyorum. Şu an bulunduğum konuma ailem ve bu yolda tanıştığım dostlarım sayesinde tırmanabildim. Artık bir mızrağım, hem de en genç olanıyım; fakat en güçlüsü değilim. Şu an biz burada konuşurken savaş meydanlarında çarpışan mızraklar güç bakımından benden çok daha üstünler. Yine de ben bile, Alacrya ordusunun sözde en yüksek güçlerinden biri olan bir mızrak muhafızını alt etmeyi başardım.”
Arthur bir kez daha duraksayınca kalabalığın arasından heyecanlı mırıltılar yükselmeye başladı. Konuşma tarzının tamamen bilinçli olduğunu o an anladım. Benden bir yaş küçüktü ve geçmişi göz önüne alındığında, topluluk önünde konuşma ya da halkla ilişkilerin incelikleri konusunda ne bir eğitim almış ne de buna hazırlanmıştı. Buna rağmen her nefesini, her kelimesini, her duraksamasını ve jestini kalabalığı avucunun içine almak için ustalıkla kullanıyordu.
“Gördüğünüz gibi, bu sözde kudretli güçle yaptığım savaştan hiçbir yara almadan kurtuldum; hatta bir soylu kalabalığının ortasında böyle çene çalacak kadar da sağlıklıyım,” dedi gülümseyerek. Bu sözleri etrafımdaki herkesten bir kahkaha tufanı kopardı.
Eldivenli ellerinden birini buzdan lahdin üzerine koydu ve bakışlarını konseyin oturduğu yöne çevirdi. “Bu sadece beni bu göreve layık gören konsey için bir sunu değil, aynı zamanda hepinizin evine götürüp halkıyla paylaşmasını umduğum bir hediye. Tabii mecazi anlamda.”
Arthur selam verip konuşmasını bitirdiğinde alkışlar ve kahkahalar havada uçuştu. Arthur sahneden inerken aydınlatma eserleri yeniden parladı ve büyükbabam onun yerini aldı.
“Lütfen Vritra’yı daha yakından incelemekten çekinmeyin. Umarım akşamın geri kalanından keyif alırsınız.” Bu sözlerle birlikte birkaç muhafız sahnede büyükbabamın yerini aldı; kalabalık ise gürültülü bir sohbete ve hareketliliğe boğuldu.
Sahneye ilk çıkan konsey üyeleri oldu. Şaşkınlıklarını gizlemeye çalışsalar da cesedi ilk kez gördükleri her hallerinden belliydi. Ailemin ve kıdemli Glayderların donmuş lahdi incelemesini izledim. Sadece cüce kıdemli Rahdeas mesafesini koruyordu ve yüzünde belli belirsiz bir gerginlik vardı.
“Prenses Tessia, cesede kadar size eşlik etmemi ister misiniz?” diye sordu General Varay. Keskin gözlerinde nadir görülen bir merak parıltısı vardı.
Mızrağı hayal kırıklığına uğratmak istemediğim için Curtis, Kathyln, Claire ve ben, soyluların şimdiden etrafını sarmaya başladığı donmuş Vritra’ya doğru onu takip ettik.
En öne ulaştığımızda, nöbet tutan askerlerin arasından süzülüp buzun içindeki cesedi inceledim. Vritra’ya çok uzun süre bakmak benim için zordu. Fiziksel özellikleri bakımından insana, daha doğrusu bir kadına benziyordu; ancak gözlerinin olması gereken yerdeki o iki boş çukura bakmak, içimi mana ile bile bastırılamayacak bir korkuyla dolduruyordu.
Claire cesedi tedirginlikle süzerken Varay’ın Vritra’yı her açıdan dikkatle incelemesini, ellerini buzdan lahdin üzerinde gezdirmesini izledim. Birden hatırladım.
“Claire.” Kolunu hafifçe çekiştirdim. “Burada bekle! Gidip Arthur’u getireyim!”
“Ne? Tessia, hayır—”
Claire’i duymazdan gelerek hızla sahnenin arkasına, perdelerin gerisine yöneldim.
“Bu alan yasak—” Sahne arkasında görevli kadın muhafız beni tanıyınca birkaç adım geri çekildi. “Prenses Tessia?”
Gülümseyerek hemen bir bahane uydurdum. “Büyükbabam onunla buluşmamı bekliyor.”
Muhafızın bakışları yanındaki dar merdivenlere kaydı. “General Arthur ve Komutan Virion, konseyin geri kalanı dahil hiç kimsenin bu merdivenlerden aşağı inmesine izin vermememi emretti,” dedi tereddütle.
“Biliyorum. Burada olduğumu konseye söylemememi de tembihlediler zaten,” diye yalan söyledim. “Şimdi lütfen, beni bekliyorlar.”
Kadın bir an daha duraksadıktan sonra başıyla onaylayıp kenara çekildi ve aşağı inmemi işaret etti.
Ona teşekkür etmedim; bu şüpheli görünürdü. Sadece başımla karşılık verip merdivenlerden aşağı inmeye başladım.
Merdiven boşluğu ancak bir kişinin sığabileceği kadar dardı ve sonsuz bir sarmal gibi aşağı uzanıyordu. Aydınlatma eserlerinin tasarımındaki ufak farklar olmasa, bu kadar uzun ve birbirini tekrar eden basamaklar insanı bir illüzyonun içindeymiş gibi hissettirebilirdi.
Aşağı indikçe rüzgar büyüsüyle adımlarımı sessizleştirdim. Yaptığımın yanlış olduğunu biliyordum; her ne kadar içeridekiler sadece Arthur ve büyükbabam olsa da, bu önemli meselelerin ne olduğunu ve neden konseyden bile sır gibi saklanması gerektiğini deli gibi merak ediyordum.
Kapalı kapıların arkasından gelen boğuk mırıltıları duyacak kadar yaklaştığımda büyümü kestim. Hem dedem hem de Arthur mana dalgalanmalarına karşı feci şekilde duyarlıydılar, bu yüzden kulak misafiri olmak istiyorsam sadece işitme duyuma güvenmek zorundaydım. Canavar içgüdümün uyumu sayesinde keskinleşen duyularım, ne konuştuklarını seçmemi sağladı. Seslerden anlaşıldığı kadarıyla zanaatkar Gideon da oradaydı.
“Kendini zorlama velet,” diye homurdandı büyükbabam.
“İyiyim. Büyü kullanmama gerek kalmadı, bu yüzden hissettiğim her şeyden çok fiziksel bir yorgunluk,” diye cevap verdi Arthur. Sesi sahnedeki halinden çok daha zayıf geliyordu. “Yine de bu macun epey boğucu.”
“Boynuna dokunmasan iyi edersin, yoksa etkisi çabuk geçer,” diye mırıldandı Gideon. “Parti sırasında yaralarının görünmesini istemezsin herhalde.”
“Haklısın,” dedi Arthur; sesi bir yay kirişi kadar gergindi. “Hala oraya geri dönmem gerekiyor.”
“Elbette gerekiyor. Etkinliğin yıldızı sensin,” diye yanıtladı dedem. “Konuşman yeterince ikna ediciydi, bu yüzden sonuna kadar kalmana gerek olmayabilir.”
“Güzel. Gideon, kayıt işi nasıl gitti?” diye sordu Arthur.
“Görüntüleri tam belirttiğin anlarda yakalamaya çalışmak tam bir baş belasıydı. Tetiğe bastığım anla görüntünün oluştuğu an arasında hala küçük bir gecikme var; dur, bunu not alayım da düzelteyim.”
“Odaklan Gideon,” diye çıkıştı Arthur sabırsız bir sesle.
“Bacaklarının parçalanıp sonra tekrar birleştirildiğini biliyorum ama bu bana ters davranman için bir bahane değil,” diye söylendi Gideon. “Neyse; Virion Vritra’yı ilk duyurduğunda, sonra Arthur ilk göründüğünde ve en son Arthur hiç yara almadığını söylediğinde Rahdeas’ın yüzündeki ifadeleri yakalamayı başardım.”
“Ver bakayım şuna,” dedi büyükbabam. “Rahdeas bu fotoğrafta neye bakıyor?”
“Neye değil, kime,” diye cevapladı Arthur. “Kalabalığın arasındaki General Varay’a bakıyor. Tessia’nın babasına, mızrağın kraliyet çocuklarına göz kulak olmasını ben önermiştim.”
“Yani Rahdeas, Vritra’yı öldürenin General Varay olduğunu mu sandı?” diye sordu Gideon.
“Dur bir dakika. Muhafızın cesedini bu yüzden mi dondurdun? Onun Varay olduğunu düşünmesi için mi?” Büyükbabamın sesi şaşkın geliyordu.
“Vritra’yı öldürenin ben olduğum ortaya çıkmadan önce, Alacrya ordusunun en güçlü birimlerinden birini öldürmek için en güçlü mızrağın gerektiğini düşünmesini istedim,” diye açıkladı Arthur.
“Her zaman bir bit yeniğin var, değil mi?” dedi büyükbabam, sesinde gurur dolu bir tonla.
“Rahdeas’ın, buzun içindeki Vritra’yı ilk gördüğündeki yüzüne bakın. Şaşkınlık içinde ve hemen Varay’a bakıyor,” diye belirtti zanaatkar. “Sonra şu görüntüye bakın; Arthur ortaya çıktıktan sonra ve Arthur’un, mızrakların en zayıfı olarak, hiçbir yara bile almadan o muhafızın canına okuduğunu duyurduğu an.”
“Şok ve öfke,” dedi büyükbabam. “Çoğu insan, en zayıf mızrağın Alacrya’nın o sözde güçlerinden daha kuvvetli olduğunu öğrenince şaşırır ve giderek sevinirdi.”
“Bu hala Rahdeas’ın aktif olarak Alacryalılara yardım ettiğini kanıtlamaz ama tüm bunlara karşı takındığı tavır hakkında bize iyi bir fikir veriyor,” diye ekledi Arthur. “Bir sonraki savaşta kesin olarak anlayacağız, o zaman...”
Arthur’un sesi kesildi. Artık hiçbirini duyamıyordum.
Lord Rahdeas Alacryalılara mı yardım ediyordu?
Daha fazlasını duymam gerekiyordu. Arthur bir sonraki savaşta tam olarak ne planlıyordu?
Biraz daha yaklaşmak için birkaç basamak daha indim ama hala ses gelmiyordu.
Kahretsin. Riskli olduğunu biliyordum ama Arthur’un zayıf düşmüş halinin çok azıcık büyü kullanmama izin vereceğini umarak şansımı denemeye karar verdim. Ancak daha hiçbir şey yapamadan tam önümde büyük bir mana dalgası patladı. İçgüdüsel olarak kollarımı yüzüme siper ettim.
“Demek kapımızın önünde gezinen küçük bir faremiz varmış.” Arthur’un sesinin artık burnumun dibinden geldiğini fark edince içim cız etti.
“Sürpriz,” dedim cılız bir sesle.
ARTHUR LEYWIN
Yakalandığını anladığında Tessia’nın yüzündeki o şaşkın ifadeyi görmek çok hoşuma gitmişti. Hemen arkamdaki Virion, kulak misafiri olanın kendi torunu olduğunu görünce dişlerinin arasından bir küfür savurdu.
“Biliyor musun, erkekler böyle gizli gizli dinleyen kızlardan pek hoşlanmazlar,” diye iğneledi Gideon.
Tess’in bakışları bir an bana kaydı, sonra hemen gözlerini kaçırdı. “Gizli gizli dinlemiyordum. Arthur’u aramak için buraya geldim, muhafız da beni kolayca içeri bıraktı.”
“Evet, eminim bırakmıştır,” diye yanıtladı Virion ve dördümüzü de kapsayan bir bariyer kurdu. “Şimdi söyle bakalım; ne kadarını duydun?”
“Yeterince,” dedi Tessia, ifadesi ciddileşmişti. “Lord Rahdeas gerçekten de...”
“Henüz emin değiliz,” diyerek sözünü kestim. “Şu ana kadar topladığımız bilgilere dayanarak bir varsayımda bulunmak veya harekete geçmek için henüz çok erken.”
Bakışları yere indi, boynu bükülmüştü. “Anlıyorum.”
“Üzerinden geçmemiz gereken başka bir şey var mı Virion?” diye sorarak omzumun üzerinden yaşlı elfe baktım.
“Bugünlük Rahdeas’ın kimyasını yeterince bozduk sanırım. İyi iş çıkardın velet,” diyerek onayladı Virion.
Tekrar Tess’e döndüm. “O halde, etkinliğin geri kalanında bana eşlik etmek ister misin?”
Önce bir şaşırsa da sonra yüzünde ışıl ışıl bir gülümseme belirdi. “Elbette!”
Merdivenlerden yukarı çıktığımızda bizi neşeli bir müzik, kahkahalar ve ardı arkası kesilmeyen kadeh sesleri karşıladı.
“Hava epey şenlenmiş,” dedim.
Tessia gayri ihtiyari koluma girdi. “Eğer böyle yapmazsam, görüş alanımdaki her soylu ya beni dansa kaldırmaya ya da bir şeyler içmeye ikna etmeye çalışacak,” diye açıkladı, başka yöne bakarak.
“Her soylu beyefendi, demek?” diye takıldım. “Benim o uysal çocukluk arkadaşım epey öz güven kazanmış bakıyorum.”
Tessia, yanımızdan geçerken kendisini selamlayan soylulara el sallarken, kolumu daha sıkı kavrayıp canımı yakacak şekilde çimdikledi.
Üzerimizdeki bunca göz varken acımı belli edemediğimden, sıradan bir hareketle ona doğru eğildim. Parmaklarını kolumdan kurtarırken kulağına, “Bakıyorum da eski Tessia hiç değişmemiş, yine şiddete başvuruyor,” diye fısıldadım.
Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirerek, “Çünkü senin gibi ağır kanlı birinde sadece şiddet işe yarıyor, General,” diye karşılık verdi.
Partinin geniş ve ferah alanında ilerlerken, Dicathen’in dört bir yanından gelmiş soylular tarafından sağdan soldan selamlanıyordum. Çocuksu maskaralıklarına rağmen Tess, akşam boyunca bana çok yardımcı oldu. Selam verip bir kadeh tokuşturmam gereken önemli konukları tek tek işaret ediyor, sadece samimi bir selamın yeteceği diğer isimleri de bir bir fısıldıyordu.
Eski hayatımdan bu tür etkinliklere alışkın olsam da, üç krallık arasındaki siyasi dengelere dair bilgim oldukça kısıtlıydı. Tess ise tam aksine, kimin gerçekten önemli olduğunu ve bu kişilerin karakter özelliklerini çok iyi biliyordu. Konuşmaları kimseyi kırmadan ustalıkla yönlendirip kısa keserek gecemi büyük ölçüde kolaylaştırdı.
Yanımda olmasının belki de tek dezavantajı, beni selamlayan pek çok hanımefendiye gülümseyerek karşılık verdiğim her an, bana yönelttiği o ters bakışlar ve gizli çimdikleriydi.
Görünüşe bakılırsa, nezaketimi sadece romantik bir ilişki ihtimalinin dışında kalan kişilere göstermem gerektiğini düşünüyordu.
“Ağabey!” diye seslendi Ellie kalabalığın arasından.
Etrafıma bakındığımda onu gördüm; bir arkadaş grubunun ortasında heyecanla el sallıyordu. Takmış olduğu bileziğin ışıltısı buradan bile seçilebiliyordu; onun ve annem için aldığım bir anka wyrm’ine ait pembe canavar çekirdeğiyle süslenmişti. Ben de el sallayıp onlara doğru yöneldim. Grubun yanına vardığımda, kız kardeşim beklenmedik bir şekilde kollarını belime doladı.
Şaşkınlıkla, “Ellie?” dedim.
Kabarık elbiseli, çift örgülü bir kız, Ellie’nin kolunu çekiştirerek, “O-gerçekten de senin ağabeyinmiş!” diye kekeledi.
Ellie, boşta kalan koluma da sarılıp göğsünü gururla kabartarak, “Kızlar, sizi ağabeyim Arthur ve Prenses Tessia ile tanıştırayım,” dedi.
Aşırı süslü, beyaz elbiseli ve kıvırcık saçlı bir kız, “Sizinle tanışmak bir onur, General Arthur! Prenses Tessia!” dedi.
Bir başka kız, bize biraz daha yaklaşarak heyecanla atıldı: “Kürsüde çok havalıydınız, General Arthur! O koruyucuyu yendiğinizde gerçekten hiç yara almadığınız doğru mu?”
Bu küçük kızların parıldayan bakışlarını üzerimde hissedince birden utandım.
Tess yerime cevap verdi: “Göründüğü kadar narin ve çıtkırıldım olsa da, aslında tüm Dicathen’deki en güçlü büyücülerden biridir kendisi.”
Küt saçlı ve fırfırlı elbiseli küçük bir kız kıskançlıkla, “Böyle bir ağabeye sahip olduğun için çok şanslısın,” dedi. “Benim büyük ağabeyim Xyrus’a girmeyi beceremedi, bu yüzden Carn Şehri’ndeki adı sanı duyulmamış bir akademiye gidiyor. Babam da ikinci ağabeyimi, başka bir soylunun kızıyla sorun çıkardığı için savaşa gönderdi.”
Kız kardeşimin arkadaşlarıyla dedikoduya geri dönüşünü sessizce izledim. Yaralarım için gözyaşı dökmesi ya da ebeveynlerimizin uzakta olması nedeniyle üzülmesi yerine, böyle gülüp eğlendiğini görmek içimi rahatlatmıştı.
Kardeşime bir kez daha sarıldıktan sonra, Tess ile birlikte grubun yanından ayrıldık.
Gülümseyerek, “Kız kardeşimin her tanıdığıyla beni tanıştırma ihtiyacı hissetmesi çok komik,” dedim. “Helstea Malikanesi’ndeki yedinci yaş günü partisinde bile bunu her bir arkadaşına tek tek yapmıştı.”
Tess kıkırdayarak koluma hafifçe tutundu. “Sadece ağabeyiyle hava atmak istiyor. Onun yaşındaki kızlar bile ellerindekilerle övünmeye ve dedikodu yapmaya bayılırlar. Ellie için de tek ağabeyi en büyük gurur kaynağı.”
“Pekala, etrafının sadece kızlarla çevrili olmasına sevindim.”
Tessia muzipçe, “Eminim kardeşin erkekler arasında da epey popülerdir,” diye takıldı.
Olduğum yerde kalakaldım. Dönüp kardeşime ve arkadaşlarına baktığımda, tam o sırada küçük bir grup soylu oğlanın onlara yaklaştığını gördüm.
Tess kolumu çekiştirdi. “Hadi ama, baskıcı olma.”
Gözlerim salonun arka tarafına, kalın bir kemiği kemiren büyük kahverengi ayıya kaydı. Boo, sanki bakışlarımı hissetmiş gibi zeki gözlerini bana dikti. Başımı hafifçe hareket ettirerek Ellie ve grubunu işaret ettim.
Boo başını çevirdi, erkek çocuk grubunu fark edince tek bir kez onaylarcasına başını salladı.
Ben de ona onay verdim.
Ne yapması gerektiğini biliyordu.
Tekrar önüme dönüp yürümeye başladığımda Tess, “Sen ne yapıyorsun?” diye sordu.
Arkamda gür bir kükreme ve küçük çocukların korku dolu çığlıklarını duydum. “Hiçbir şey.”
Birkaç soyluyu daha selamladıktan sonra müsaade isteyip bir sandalye buldum ve dinlenmek için kendimi bıraktım. Bacaklarım titremenin eşiğindeydi ama yine de ne kadar iyi iyileştiklerini görmek beni memnun ediyordu.
Tess, birini arıyor gibiydi; etrafımızdaki insanların üzerinden görebilmek için parmak uçlarında yükselip boynunu uzatıyordu.
Bir anda, “Burada bekle,” deyip kalabalığın içine daldı. Bir süre sonra yanında General Varay ile birlikte geri döndüğünü gördüm; yüzünde kederli bir ifade vardı.
Oturtuğum yerden kalkarak, “General,” diye selam verdim.
Varay, gözleriyle beni süzerken mesafeli bir tavırla, “General,” diye karşılık verdi.
Tess, “Çok üzgünüm Arthur,” dedi mahcup bir sesle. “General Varay onun gittiğini söyledi. Seni görmek istememiş.”
“Neden bahsediyorsun?” dedim. “Kim beni görmek istemedi?”
Tess derin bir iç çekti. “Claire Bladeheart. Bugün buradaydı.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.