ZİNCİR VE GAZAP

Kasvetli boştuk rüzgârı her yönden üzerime çöktü; hem gözlerimi kör ediyor hem de kulaklarımı sağırlaştırıyordu. Kalbimin delice çarpan ritminden ve bileklerime basan soğuk metalden başka hiçbir şey hissedemiyordum. Sahile vuran dalgaların o her zamanki fısıltısı bile bu rüzgârın arasında yitip gitmişti.

"Siz ikiniz, yolculuk için tempus bükümünü paketleyin." Büyünün boğduğu Wolfrum’un sesi uzaktan, güçbela duyuluyordu. "Geri kalanlar buraya gelsin. Büyüyü kaldıracağım. Silahını alıp bariyerin dışına çıkarın. Tırpan Dragoth Vritra yakında burada olur."

Karanlık çalkalandı; sanki rüzgârla savrulan bir girdaba dönüştü. Üzerimdeki baskının hafiflediğini hissedince yüzümdeki ifadeyi düzelttim; Wolfrum’a çırpınışlarımı izleme keyfini yaşatmaya hiç niyetim yoktu.

Boşluk rüzgârı büyüsü dağıldığı an, güçlü eller kollarıma yapıştı ve sırtıma sivri bir şey saplandı.

"Ne kadar da sönük bir son," diye mırıldandı Wolfrum, beni süzerek. "İtiraf etmeliyim ki gençken sana bir nevi hayrandım. Şimdiyse sebebini hiç bilmiyorum."

Çenemi kaldırdım; ne rahatsız edici bakışlarından ne de sözlerinden ürktüm.

"Yine de Dragoth için epey kıymetli bir ganimetsin. Birazcık... teşvikle Seris’in planları hakkında bize anlatacağın çok şey vardır herhalde, ha?"

Beni tutan büyücülere karşı koymadım, kollarımı gevşetip kendimi bıraktım. "Hiçbirinizkini kurtarmaya yetmeyecek şeyler," dedim, sesimdeki titremeyi bastırarak.

Wolfrum’un arkasında, tepedeki güneşin altında küçük ve parlak bir şey parıldadı. Kaslarımdaki gerilimi hissettim.

Mana dalgalandı ve oradan simsiyah bir ışık huzmesi fırladı. Manayı sezen Wolfrum, son anda ruh ateşiyle bir bariyer çağırmaya çalışarak şaşkınlıkla geriye döndü. Ancak ruh ateşi oluşturduğu bariyerin hemen üstünden geçip boynuzlarından birinin tabanına çarptı.

Kulakları sağır eden bir çatlama sesiyle boynuz parçalandı ve kuma doğru savruldu. Wolfrum’un gözleri gazapla açılırken acı içinde uludu.

"Destek kuvvetler!" Büyücülerden biri büyüsüne hazırlanırken kolumu bıraktı.

Sırtımdaki sivri nesne geri çekildi; beni tutan tek bir büyücü kalmıştı. Dirseğimi arkaya doğru savurup burnuna geçirdim, kafasını geriye fırlattım ve hamle yapıp elinden kurtuldum.

Kılıcım ayaklarımın dibinde, kumların üzerinde yatıyordu; prangalar vurulurken elimden düşmüştü. Kılıcı ayağımın ucuyla yakalayıp yukarı doğru sektirdim; kabzası kuma saplanırken al kılıcın sivri ucu dosdoğru göğe baktı.

İkinci bir mana patlaması yaşandı ancak bu kez ruh ateşi mızrağı Wolfrum’un bir metre kadar solundan geçti. Bariyerini teğet geçip kılıcıma çarptı. Al çelik, siyah bir ruh ateşine büründü.

Manasız kalan tüm gücümü toplayarak zincirleri yanan kılıcın sivri ucuna doğru savurdum ve o an her şey aynı anda gerçekleşti.

Etrafımdaki dört büyücü, bir yandan saldıranı aramak için çevreye bakınırken bir yandan da kaçmamı engellemeye çalışarak bağrışıyordu. Wolfrum iki elini birden kaldırmıştı; bir elinden alevli bir bariyer yayılıyor, bana doğrulduğu diğer elinde ise boşluk rüzgârları girdap gibi dönüyordu.

Bilekliğime önceden yüklediğim kısıtlı manayı kullanarak iki gümüş parçayı daha serbest bıraktım. Parçalar etrafımda dönmeye başladı ve kara ateşten mızraklar fırlattı. Wolfrum şimşek hızıyla tepki vererek büyülerini değiştirdi; bunları kül rüzgârı ve ateşten bir girdaba dönüştürüp üzerindeki saldırı yağmurunu yuttu.

Kılıcımın ucu pranga zincirlerinin bir halkasından içeri girdi. Kılıcın kabzası kumun derinliklerine batıp aşağı doğru savurduğum darbenin şiddetini emdikçe nabzım hızlandı. Sonra derinlerdeki sert bir şeye takılıp çakıldı.

Alevler işlenmiş çeliği kemirdi ve zincirler parlak bir kıvılcımla patlayarak parçalandı.

Soğuk ve keskin bir şey kalçamı çizip geçti; öne doğru fırlayıp al kılıcı kumdan çektim ve hareket halindeyken arkama doğru savurdum.

Çelik saplı bir mızrak, aceleyle attığım bu darbeyi blokladı.

Sonunda etrafımı saran Redwater büyücülerine net bir şekilde bakabildim: Bir Büyübozan, iki Büyücü ve bir Saldırgan.

Büyücülerin ikisi de ellerinde ateş tutuyordu. Saldırgan, hücuma geçmek için mızrağını döndürmeye başlamıştı bile. Büyübozan güvenli bir mesafeye çekilirken kumlar metal disklere dönüşüp onları korumak için havaya yükseldi. Güçlü büyücülerdi; manaya olan duyularım geri geldikçe güçlerini hissetmeye başladım. Mana izleri nişan taşıdıklarını gösteriyordu fakat Seris bizimkilere rünlerini gizlemelerini tembihlemişti, bu yüzden emin olamıyordum.

Wolfrum’un etrafındaki girdap bariyeri dışarı doğru patladı.

Kılıcımın boyunca ruh ateşi çağırıp toprağa sapladım. Etrafımda ateşten bir bariyer belirdi.

Kayalıktan aşağı inerken "kaybettiğim" üçüncü yörünge parçası Wolfrum’un yanından süzülüp diğer ikisine katıldı; bariyerin hemen dışında pozisyon alırken manaları birbiriyle rezonansa girdi. Hem ruh ateşine hem de esere odaklanmakta zorlanarak dişlerimi sıktım.

Şok dalgası çarptığında, parçalar bunu engellemek için bir mana darbesi fırlattı. Tam bir saniye dayandıktan sonra dengelerini kaybedip arkama doğru savruldular. Kılıcımdan yayılan ruh ateşi bariyeri titredi, çatladı ve ardından alev alarak söndü; ben de darbenin şiddetine karşı kendimi hazırladım. Ancak Wolfrum’un büyüsünden geriye kalan güç, sadece saçlarımı hafif bir rüzgâr gibi dalgalandırmaya yetti.

Büyücüler birkaç metal diskin arkasında toplanmıştı ve Büyübozan buram buram terliyordu. Wolfrum’un kendi adamlarını bile tek saniye düşünmeden yok etmeye razı olduğu açıktı.

"Bu halinle Vritra kanı taşıyanların partilerine bir daha pek kabul edileceğini sanmıyorum," dedim doğrulup kılıcımı onun kırık boynuzuna doğrultarak. Bileklik manamı çekti ve üç yörünge parçası tekrar yerini alıp savunma pozisyonunda etrafımda süzülmeye başladı.

Wolfrum kırık boynuz kökünü elleyerek hırladı. "Demek gerçek gücünü gizleyen tek kişi ben değilmişim. Tahmin etmeliydim. Boynuzlarını da mı gizliyorsun? Kolundaki şu bileklik mi yoksa..." Dövüş sırasında gömleğimden dışarı fırlayan kolyeme kilitlendi. "...boynundaki şu küçük ıvır zıvır mı? Bir illüzyon mu? Tam da Seris’e yakışacak bir hareket. Devam et, gerçekten kiminle dövüştüğümü görmek istiyorum. Eski günlerin hatırına göster bana."

"Bir Vritra kucağına oturmayı seçmiş olman ne üzücü," dedim al kılıcın boyunca tekrar ruh ateşi çağırarak. Kılıç kara alevlerle çalkalandı. Diğer büyücüler Wolfrum’un emrini bekleyerek geride duruyordu. Artık uzaktaki teknenin sahilde hızla kürek çekilerek ilerletildiğini görebiliyordum. "Eğer Seris’in sana öğretmeye çalıştıklarını gerçekten dinleseydin, çok daha fazlası olabilirdin."

Wolfrum duruşunu düzeltirken iki elinde de kara ateşler çağırdı. "Senden çok daha fazlasını öğrendiğimi göreceksin." Ardından askerlerine kükredi: "İşini bitirin. Gerekirse öldürün."

Mızraklı Saldırgan öne fırladı. İki ateş oku onu takip ederek yanlarından geçti ve havada kavis çizdi. Uzakta, tempus bükümünden sorumlu iki adamdan biri, Seris’in bariyerindeki deliğin üzerine devasa, şeffaf bir mana paneli ördü. Bir Büyücı olan diğeri ise havayı kirletip onlara giden yolu geçilmez kılmak için asidik, yeşil bir sis bulutu çağırdı.

Yörünge parçalarından fırlatılan iki ruh ateşi çizgisi, gelen ateş oklarıyla çakıştı. Ruh ateşi diğer büyüleri yakıp yok etti. Üçüncü bir ışın doğrudan Saldırgan'ı hedef aldı. Metal disklerden biri onu korumak için önüne atlasa da ruh ateşi diski delip geçti. Yine de Saldırgan hızlıydı, çoktan sıyrılmıştı. Buna rağmen alevler Büyücülerin ayaklarının dibini kavurarak geriye sıçramalarına ve sıradaki büyülerini kesmelerine neden oldu.

Arkamda Wolfrum iki elini birden öne uzattı; boşluk rüzgârının sürüklediği bir ruh ateşi selini üzerime saldı.

Saldırgan'ı karşılamak için öne fırladım. Mızrağı şimşek hızıyla iki, üç, dört kez uzandı. Adımımı bile bozmadan her darbeyi savuşturdum; silahımı saran ruh ateşi mızrağı öyle bir yaktı ki beşinci kez hamle yaptığında elinde sadece hurdaya dönmüş çeliğin kısa bir parçası kalmıştı. Savunmasız kaldığını çok geç fark etti; kılıcımın keskin ucu zırhlı üniformasını, manasını, etini ve kemiğini zahmetsizce yardı geçti.

Kılıcımın izinden iki Büyücüye doğru siyah ateşten bir hilal fırladı. Parlak sarı alevden mermiler bana doğru yağdı; birkaç tanesi tenimi dağladı. Bütün metal diskler ruh ateşini bloklamak için pozisyon aldı ama yeterince güçlü değillerdi. Yanından bile geçemezlerdi. Kara ateş önce bariyerleri, ardından arkalarındaki Büyücüleri yuttu; mermi yağmuru anında kesildi.

Büyübozan arkasını dönüp kaçmaya başladı. Sırtına odaklanarak üç yörünge parçasına abandım; sanki bir tetiğe basar gibi üç kara alev ışınını gövdesine sapladım. Bedeni parçalanarak yere yığıldı.

Rünlerimden birine mana pompalayarak topuklarımı itecek bir rüzgâr çağırdım; Wolfrum’un ruh ateşi sırtımı yalarken hızımı artırdım.

Su nitelikli manadan oluşan asidik sis bulutunun dosdoğru içine dalmaktan başka çarem yoktu. Sis, bedenimi kaplayan manaya çarptıkça cızırdayıp patlıyordu. Bariyerin diğer tarafında, tempus bükümünün önündeki kayalıkta duran Büyücü ellerini salladı; bulut yoğunlaşarak yapışkan yağmur damlalarına dönüştü ve korumamı yakmaya başladı.

Hem rüzgâr büyüsüne hem de yörünge parçalarına odaklanabilmek için kılıcımı saran ruh ateşini serbest bıraktım. Bariyerin ötesindeki iki büyücüyü hedef aldım. Büyübozan'ın kurduğu bariyeri delen iki ateş mızrağı, büyücülerin göğsünde kocaman birer delik açtı. Son parça ise Wolfrum’un dikkatini dağıtma umuduyla körlemesine arkaya ateş etti.

Cahilce kabararak gelen cehennemin içinde onun ruh ateşinin benimkiyle çakıştığını hissettim. Arkama bakma riskini göze aldığımda, büyüsünün tüm dehşetini ilk kez gördüm.

Ağzı ardına kadar açık, gözleri ölüm gibi kapkara, altı metre uzunluğunda ruh ateşinden bir kuyruk sürükleyen devasa, dumanlı bir kafatası üzerime doğru geliyordu. Yörünge parçasının saldırıları kafatasının açık ağzında kayboluyor, Wolfrum’a ulaşamıyordu bile.

Açılan boşluğa doğru atıldım. Yol temizken durup savaşmanın âlemi yoktu. Hele ki bir Tırpan üzerime çöküyorken hiç yoktu.

Geçidin hemen üzerindeki havada koyu renkli bir mana damlası yoğunlaştı. İçinden süzülen karmaşık boşluk rüzgarı çizgileri aşağı doğru kıvrıldı, yere temas ettiği anda geçidi kapatan bir kasırgaya dönüştü.

Doğrudan rüzgarın üzerine koştum. Bir yandan da koruyucu küreleri geri çağırıyor, rüzgar nitelikli mana ile her adımımda daha da hızlanıyordum. Küreler bilekliğimdeki yuvalarına oturdu; tam kılıcım yeniden ruh ateşiyle tutuştuğu anda bilekliğe güç veren manayı ve odaklanmayı serbest bıraktım.

Kılıcımla havayı yararken, Seris'in bariyerini açık tutmak için kurdukları eseri ruh ateşinin kesip geçtiğini hissedince içimi bir zafer heyecanı kapladı. Metal, erimiş tereyağı gibi akıp gitti ve kemer çöktü. Etrafındaki kalkan içe doğru esneyip büküldü.

Görüş alanımın kenarında, üzerime çöken büyünün karanlığının beni sarmalamaya başladığını görebiliyordum.

Kendimi rüzgarla sarmalayıp öne fırladım. Olabildiğince küçülüp aerodinamik bir şekil alarak bir ok gibi ileri atıldım.

Kalkan etrafımda kapandı.

Boşluk rüzgarı kasırgası beni anında içine çekip kendi rüzgar manamı zahmetsizce yardı. Kendi etrafımda fırıldak gibi dönerken duyularım bir anlığına altüst oldu, ardından kasırga beni fırlatıp attı.

Dengemi toparlayıp bedenimi döndürdüm. İki ayağımın üzerine çömelerek, bir elimi destek almak için kuma bastırıp karaya indim.

Denizin elli metre açığında, ışınlanma eseri suya gömüldü. Kasırgayla havaya savrulmuş, rüzgarın ivmesi kaybolunca da suya çakılmıştı. Onunla birlikte benim de yüreğim ağzıma geldi.

"Seni biraz olsun rahatlatacaksa söyleyeyim Caera Hanım, ışınlanma eserini zaten biz programlamamıştık," dedi Wolfrum kalkanın diğer tarafından. "Buradan asla ayrılamayacaktın."

Ona tek kelime bile etmedim. Artık benim için bir tehdit oluşturmuyordu. Fakat yaklaşan gemi…

Gemi artık o kadar yakındı ki içinden yayılan o canavarca mana imzasını hissedebiliyordum. Ben bakarken bile, bu mesafeden bile devasa görünen bir karaltı güverteden yukarı yükseldi. Oniks boynuzları parıldayarak üzerime doğru fırladı.

Işınlanma eserinin suyun altına gömüldüğü yerden yayılan dalgalara odaklanarak, koşarken kılıcımı kınına soktum ve kayalıklar boyunca ileri atıldım. Aniden ani bir mana dalgalanması oldu. Ayaklarımın altındaki kayalar yarıldı, bir geminin güvertesi gibi altımdan kaymaya başladı. Ayaklarımın etrafını saran rüzgar nitelikli mana olmasa, sivri kayaların üzerine yüzüstü kapaklanacaktım.

Doğrudan havaya basıp kendimi yukarı fırlattım, açık denizin üzerine doğru süzülüp kurbağalama dalış pozisyonu aldım. Suya çarptığımda, durmaksızın kabaran dalgaların derinliklerine doğru süzüldüm. Dondurucu soğuk tenimi ısırdı; suyun sürükleme kuvveti saçlarımı ve kıyafetlerimi çekip beni alıp götürmekle tehdit ediyordu.

Deniz tabanını tarayarak ışınlanma eserini aradım fakat taban kumsaldan itibaren dik bir açıyla derinleşiyor, aşağı indikçe daha da kararıyordu.

Manayla görüşümü güçlendirip karanlığın içini süzdüm, örs şeklindeki o eseri aradım. Bir mil bulutu zemini kaplamıştı fakat bu bulutun içinden hafif bir mana sızıntısı geliyordu. O noktaya odaklanıp tüm gücümle kürek çektim. Tırpan'ın mana imzasının her saniye daha da yaklaştığının fazlasıyla farkındaydım.

Bir akıntı yaratmak için rüzgar nitelikli mana kullandım ve yüzen mili öteye ittim. Işınlanma eseri yumuşak topraktan dışarı fırlamış, yarısı çamura batmıştı. Üzerinde boşluk rüzgarının bıraktığı onlarca çizik vardı; tıpkı vücudumun her yerine yayılmış olan kabarık yaralar gibi.

Lütfen çalış, diye düşündüm. Tırpan'ın gölgesi suyun üstünden gelip geçerken gözümün ucuyla onu görebiliyordum.

Wolfrum'un eseri çalıştırmama konusunda yalan söylediğinden emindim. Yalan söylemiyor olsaydı çenesini tutamazdı. Benimle laf yarıştırıp beni orada tutmaya çalışıyordu. Wolfrum gelip kalkan açılana kadar tuzaklarını kuramazlardı ve diğer büyücülerin eseri hazırlamasını engellemek şüphe uyandırırdı.

En azından öyle umuyordum.

Işınlanma eserinin etrafındaki toprak aniden hareketlendi. Toprağın içinde mana kabardı ve avucunda eseri tutan siyah demirden devasa bir el şekillendi. Altımda beliren ikinci bir el yukarı doğru fırlayıp bana çarptı ve beni karanlık suların içinde savurdu. Yediğim darbenin şiddetiyle vücudumdaki her bir kemik sızlarken dudaklarımdan kabarcıklar döküldü. Ben daha ne olduğunu anlayamadan el beni yakalayıp sıktı. Ciğerlerimdeki son havayı da söküp alırken ağzımdan daha fazla kabarcık yükseldi.

İki el de yüzeye doğru çıkmaya başladı fakat gözlerimin önünde uçuşan ışıklar yüzünden onları zar zor görebiliyordum.

Son gücümü toplayarak ellerimi beni hapseden kan demirine bastırdım. Gözlerim hafifçe kapandı. Bende var olan, giriştiğim her şeyin üstesinden gelebileceğimi söyleyen o özgüveni aradım. Fakat çaresizlik onu bastırıyordu. Ben de öfkeme sığındım.

Zihnim boşaldı. Mana hariç her şey silindi; kanımda, kalbimde ve çekirdeğimde yanan ruh ateşi hariç. Ona sarıldım. Bütün varlığımla onu yakaladım, gücümün her damlasını toplayıp dışarı ittim.

Ellerimden siyah alevler boşaldı. Su, yok oluşun etkisiyle çılgınca kaynamaya başladı. Ruh ateşi kan demirini kemiriyordu. Altımdaki el titredi. Metal erimeye, beni sıkan pençe gevşemeye başladı.

Rüzgardan bir hortum okyanus suyunu coşturdu, beni dev elin pençelerinden söküp alarak doğrudan diğer ele ve avucunda tuttuğu ışınlanma eserine doğru fırlattı. Ele çarptım, kalın metal parmakların altında sıkışmış olan esere ulaşmak için çabaladım.

Elin yüzeyinden dikenler fırladı. Acıyı hissettim, suyun içindeki kırmızı izleri gördüm ama yaralarımın ne kadar ağır olduğuna bakacak vaktim yoktu. Bocalayan parmaklarım denetim mekanizmasını buldu.

Yukarıdan gelen su şapırtısını duymaktan ziyade hissettim. Yerçekimine kapılmış gibi başım yukarı kaydı.

Tırpan Dragoth Vritra'nın kaslı bedeni, bir mermi gibi suyu yararak aşağı iniyordu. Gözleri yakut gibi parıldıyordu ve hızı yüzünden boynuzlarının arkasından beyaz bir iz süzülüyordu. Bir elini sıkıca yumruk yapmıştı, diğer elini ise sanki bir sineği ezecekmiş gibi geriye çekmişti. Aurasının ezici baskısı kalbimi durdurmaya yeterdi ama iliklerimdeki sıcaklığı çekip alan şey yüzündeki o saf gazap oldu.

Yanımdaki kan demirinden yumruk daha da sıkı kapandı. Işınlanma eserinin yüzeyi çökmeye başlarken metal metale sürtünüp çığlık attı.

Titreyen ellerimle eseri çalıştırdım.

Dünya benden koparıldı ya da ben dünyadan koparıldım. Ciğerlerimde hava kalmamıştı. Bütün bedenim acıyla patladı. Süreç başarısız oldu sandım. Çok uzun sürüyordu. Her yer karanlıktı.

Bedenim ıslak ve ağır bir şekilde taşa çarptı fakat zaten ciğerlerimde çıkacak hava kalmamıştı. Nefes almaya çalışarak, sızlayan gözlerimi açmaya zorladım; ne zaman kapattığımı bile hatırlamıyordum. Ne gördüğümü anlayamıyordum. Ellerim göğsüme gitti, bedenim çaresizce oksijen arıyordu. Sonunda derin bir nefes alabildim.

Yanağıma bastırılan sert ve sivri bir şeyi silikçe fark ettim. Bir mızrak. Kımıldamadan, gözlerimi mızrağın uzun sapı boyunca onu tutan adama doğru kaydırdım. Loş ışıkta koyu görünen sarı saçlar ve yeşil gözler seçebildim.

"Kımıldama Vritra, yoksa seni yere çivilerim," dedi adam. Sesinde gök gürültüsünü andıran sert bir ton vardı.

Sesinin tonu, silueti ve çevresi; acı ve yorgunlukla birleşip zihnimde çorbaya döndü. Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım, dikkatimi kendi bedenime yönelttim. Aldığım her nefeste kaburgalarımın kırıldığını hissettiren derin bir acı saplanıyordu. İki bacağıma, böğrüme ve sol kolumun iç kısmına kan demirinden dikenler saplanmıştı. Yine de tüm bu yaralar yüzeyseldi, zamanla iyileşirdi.

Ölmeyecektim.

Tabii bu Dicathenlı tehdidini savurmaya devam etmezse.

"Ben sizin düşmanınız değilim," dedim, adamın gözlerinin içine bakarken sesimi sakin tutmaya çalışarak. Başkaları da yaklaşmıştı. Tıknaz yapılarına bakılırsa cüceydiler. Umarım bu doğru yerde olduğum anlamına geliyordu. "Benim adım Yükseksoylu Denoir Hanesinden Caera. Buraya aramak için..."

"Sen bir Vritra'sın," diye sözümü kesti adam. "Burada ne aradığını tahmin edebiliyorum." Kaşlarını çatıp yaralarıma odaklandı. "Yine de bize saldıracak durumda görünmüyorsun."

Göğsümdeki ve kaburgalarımdaki acı yüzünden yüzümü buruşturmamaya çalışarak derin bir nefes aldım. "Lütfen. Mızrak Arthur Leywin'i getirin. Beni tanıyor. Sizi temin ederim ki..."

"Arthur burada değil," dedi sarışın adam. İçimi rahatlatan bir hamleyle mızrağı geri çekti. Yine de hâlâ çekirdeğime doğrulmuş durumdaydı ama en azından artık tenime batmıyordu. "Bir casusun Vildorial'e sızması için oldukça uygun bir zaman. Özellikle de kendisini bize zarar veremeyecek kadar zayıf ve yaralı gösteren bir casus için." Yüzünü ekşitti. "Kafatasından fırlayan iblis boynuzları olmayan birini göndermek belki daha akıllıca bir plan olurdu."

Bir anlık şaşkınlıkla normalde boynumda asılı duran kolyeye uzandım.

Gitmişti.

Yerden kalkmaya yeltendim fakat mızrak boynumun kenarına bastırıldı. İki elimi birden havaya kaldırdım. "Gerçekten size ya da buradaki kimseye zarar verme niyetim yok. Arthur benim arkadaşım. Ben..." Sözlerimi yuttum. Tırpan Seris ile birlikte çalıştığımı az kalsın ağzımdan kaçırıyordum fakat bu bilginin nasıl karşılanacağından emin olamazdım. "Alacrya'da zaman geçirdi, bunu biliyor olmalısınız. Tanıştık, birlikte seyahat ettik. Eğer izin verirseniz..."

"Söyledim ya," diyerek lafımı bir kez daha kesti adam. "Arthur burada değil. Belki onun bir arkadaşısın. Belki de yalancı bir iblissin. Ne olduğunu kesin olarak öğrenene kadar zindanda bekleyeceksin." Geri çekilip mızrağıyla işaret etti.

Yavaşça ayağa kalktım. Bedenimdeki onlarca yara sıcak ve keskin bir acıyla alevlendi; dişlerimi sıkıp derin bir nefes çektim.

"Mana bastırıcı prangaları getirin!" diye emretti adam.

Ağır zırhlı bir cüce kucağında bir çift prangayla şangır şungur yanımıza yaklaşınca, durumun absürtlüğü karşısında neredeyse kahkaha atacaktım. Zaten Alacrya'dan kalma kırık kelepçelerle bağlı olan bileklerimi öne uzattım.

Cüce bileklerime merakla baktı. “Şey… Zaten bir çift takıyor General Bairon. Ama Dicathen yapımı gibi durmuyor.”

Sarışın adam kelepçelerimi incelerken mızrağının ucu kırık metallere çarptı, tok bir ses çıkardı. General Bairon…

Cüceye beni her halükarda prangalaması için işaret ettiği sırada, “Sen Mızrak Bairon Wykes'sın,” dedim. Soğuk metali bileklerimin etrafına geçirdiği sırada ekledim: “Söylediğim gibi, ben Arthur'un dostuyum.”

“Ben de öyleyim,” diye karşılık verdi. Mızrağın ucunu ancak cüce prangaların sağlamlığını onaylarcasına başını salladığında üzerimden çekti. “Ancak ben aynı zamanda Dicathen'ın koruyucusuyum, sense düşmanlarımızın eşkâlini taşıyorsun. Sözlerinin doğruluğu kanıtlanırsa senden özür dilerim. Ama o zamana kadar bir tutsaksın.”

Mızrak Bairon prangaları tutup yaralarımı kısaca süzdü. “Bir iyileştirici çağırın. Bir hücrede manasız bırakılırsa kan kaybından ölecek gibi duruyor.”

Cücelerden biri selam verip hızla uzaklaştı. Mızrak beni zincirlerimden çekerek zıt yöne doğru ilerletti. Cüce denizi geçmemiz için ikiye ayrıldı; bazıları arkamızdan sıraya girdi, bazılarıysa devasa bir mağaranın kenarından kıvrılarak çıkan yolda beni sürükleyişini izledi.

Sakin kalmaya çalışarak, “Ona haber gönderebilir misin?” diye sordum bir süre sonra. “Burada olma sebebim çok acil ve…” Mızrak Bairon durup tepeden tırnağa bana bakmak için döndüğünde sesim kısıldı.

“Dicathen'da ne aradığını anlat.”

Tereddüt ettim, burun delikleri öfkeyle genişledi.

“Ben de öyle tahmin etmiştim. Sadece Arthur ile konuşacaksan korkarım beklemek zorundasın. Ona mesaj gönderemem.”

“Ama neden?” Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz cevabı anladım. “O Kadim Zindanlar'da.”

Bu sözüm Mızrak'ın kaşlarının kalkmasına neden oldu. “Tek bir detayı bile doğrulamayacağım. Ancak bu şehrin savunmasız olmadığını bil. Şu anda sadece benim iyi niyetim sayesinde hayattasın. En ufak bir hainliğe kalkışırsan o iyi niyet biter.”

Gözlerimi kırpıştırdım. Bu Dicathen büyücüsünün patavatsızca açık sözlü olmasında… tazeleyici bir şeyler vardı. “Anlaşıldı.”

Vildorial'ın manzarasını ve insanlarını seyrederek Mızrak Bairon'ın peşinden uzun yolu tırmandım. Cücelerin arasında tek tük insanlara ve hatta elf olduğunu düşündüğüm birkaç kişiye rastladım. Yeraltında olmasına rağmen şehirde basık ya da klostrofobik tek bir hava yoktu. Aksine, güzelliği karşısında büyülenmiştim. Binaların ve evlerin mağara duvarlarına oyuluş biçimi; taş sütunlara sabitlenmiş ya da uzun zincirlerden sarkan devasa kristallerin yaydığı ışık huzrelerinin mağara duvarlarından yansıyıp gece gökyüzündeki yıldızlar gibi parıldaması; hatta şehir halkının —çoğu büyücü bile değildi— bana bakarkenki o sert, korkusuz duruşu ve bakışlarının ister istemez boynuzlarıma kayması… Bütün bunlar inkâr edilemez bir sağlamlık ve güç taşırken, aynı zamanda inanılmaz derecede büyüleyiciydi.

Mağaranın en üst seviyesini kaplayan bir tür taş kaleye doğru gittiğimizi sanıyordum ama kapılarına varmadan önce beni duvara gömülü sade fakat ağır bir demir kapıdan içeri soktu. İşte o anda mekân bütün çekiciliğini yitirdi.

İçerideki koridor dar ve basıktı. Biz geçerken birkaç cücenin hazırola geçtiği bir muhafız karakolundan geçip süssüz koridor dizisine çıktı. İki taraf da hücrelerle doluydu.

Mızrak Bairon beni hapishanenin içinden geçirip girişten en uzak, en derindeki hücreye kadar götürdü. Kapıyı açıp girmem için işaret etti. Hiç itiraz etmeden girdim. İdeal bir durum değildi ama aramızda düşmanlık yaratmanın tam da sırası değildi. Zamanla, Arthur hemen dönmese bile bu Mızrak'ı ya da belki de elflerin veya cücelerin liderlerini onlara zarar verme niyetimin olmadığına ikna edebileceğimden emindim.

Demir kuşaklı ağır meşe kapı tok bir sesle kapandı. Mana bastırıcı prangalar yüzünden hissedemesem de hücrenin büyüyle korunduğuna ve kilitlendiğine emindim.

Hücrenin kendisi son derece sadeydi. Yerde üzeri saman dolu bir şilte ve üstüne katlanmış tek bir yün battaniye duruyordu. Karşı köşedeki kovayı görünce yüzümü buruşturdum.

Mızrak Bairon kapıdaki parmaklıklı pencereden, “Bu imkânların bir soylunun standartlarını karşılamayabileceğinin farkındayım,” dedi. “Ama sarayda normalde soylulara ayrılan daha konforlu hücreler, Vritra klanının işgali yüzünden evsiz kalan ailelerle dolu.”

Çenemi sıktım, öfkemi bastırmak için dişlerimi gıcırdattım. Ancak ona dönmeden önce yüz ifademi düzelttim ve duygusuz bir maske takındım. “Aynen öyle: Vritra klanının işgali. Benim halkım yüzlerce yıldır onların boyunduruğu altında acı çekiyor, sizinkilerse henüz bir yıldır. Onlar benim için de en az sizin için olduğu kadar düşman, sana söz veriyorum.”

Mızrak'ın kaşları düşünceli bir ifadeyle çatıldı. “Göreceğiz.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.