Üçüncü cin harabesinden ayrıldığımızdan beri geçtiğimiz dördüncü geçit olan bu son geçitten diğerlerinin teker teker kayboluşunu izlerken, Sylvia’nın zihnime kazıdığı zihinsel haritayı düşündüm. Doğru bölgeyi ayırt ettiğimden emin olsam da içimdeki bu his hâlâ çok garipti. Zihnimdeki diğer tüm imgelerin aksine, ki hepsinde bölgede beni neyin beklediğine dair belirsiz bir his bulunurdu, bu resim tamamen boştu; elle tutulamayan, bomboş bir levhadan farksızdı.
Henüz temizlediğimiz bölgeye göz ucuyla bir bakış attım. Tuzaklarla ve canavarlarla dolu, insanı boğan dar bir kaleydi. Tehlikeliydi ama ne yapılması gerektiği netti. Bu geçidin ardındaki bilinmezlik ise içime bir huzursuzluk düşürüyordu.
Geçidin kendi içinde nazikçe dönen ışığı beni anın gerçekliğine döndürdü. Karşı tarafta her ne bekliyor olursa olsun, kız kardeşim bensiz çoktan oraya varmıştı. Bunu aklımdan çıkarmayarak ben de arkasından adımımı attım.
Gözlerimi açtığımda kendimi bir hiçliğin ortasında buldum. Gerçek anlamda hiçbir şey yoktu. Her yönde zifiri bir boşluk. Üstelik yalnızdım. Kız kardeşime seslenmeye çalıştığımda boğazımdan tek bir ses bile çıkmadı. Aşağıya bakmaya çalıştım ama ne alt vardı ne üst, ne de ben.
Tıpkı Relictombs’a ilk adım attığım anki gibi hissettiriyordu. Bu duygudan hiç hazzetmemiştim.
"En azından hâlâ ben varım," dedi Regis’in sesi zihnimde. "Her neredeysem artık... İkimiz de var değilsek ben hâlâ senin içinde sayılır mıyım?"
Derken, eski Dünya filmlerinin başındaki bir sahnenin yavaşça belirmesi gibi, mekân gözlerimin önünde somutlaşmaya başladı.
Camsı, siyah bir zeminin üzerinden Mica, Boo ve Ellie’ye bakıyordum. Yalnız bir şeyler yanlıştı. Sanki karanlık bir camın üzerindeki yansımaları gibi düzleşmişlerdi; hareketleri katı ve doğallıktan uzaktı.
"El," dedim. Sesim boğuk ve yarım yamalıktı.
Yanıt olarak dudakları kıpırdadı. Dudaklarından adımı okudum ama sesini duyamadım.
Buradan çıkmam lazım, diye düşündüm. Öne doğru sürüklendiğimi hissettim ve hemen ardından ayaklarım sert bir zemine bastı.
Geriye döndüğümde bir bedenim olduğunu fark ettim ve geldiğim yere baktım. Arkamda, bastığım zeminin hemen sınırında, yaklaşık iki metre boyunda ve bir metre genişliğinde pürüzsüz bir mana dikdörtgeni havada süzülüyordu. Birkaç adım solunda tıpki bunun gibi bir şekil daha vardı. Lyra, onun yüzeyinden merakla dışarı bakıyordu.
Ellie’nin sesini duydum; uzaklardan gelen yalvaran bir fısıltı gibi adımı söylüyordu.
Lyra’dan bakışlarımı çekip diğer panellere doğru yürüdüm. Dış hatları dışında fiziksel bir kapıyla alakaları olmasa da zihnimde bunlara kapı adını verdim. "Sorun yok," diyerek kız kardeşimi rahatlatmaya çalıştım ve elimi kapının yüzeyine bastırdım. O da elini kaldırıp benimkiyle aynı yere koydu. "Sadece buradan çıkmayı düşün, yeter."
Başını salladı, yüzü sertleşti, panik hali yavaşça silindi. Hiçbir şey olmayınca kaşları konsantrasyonla çatıldı ama hâlâ kapının içindeydi.
Regis yanımda belirdi, alev alev yanan yelesini salladı. "Bir şeyler ters gidiyor." Kapıyı kokladı, nefesi pürüzsüz yüzeyde buğulandı. "Belki de bu işin bir püf noktası vardır."
"Aether," dedim, Regis’in haklı olduğunu anlayarak. Kapılar aether parçacıklarıyla sarılıydı. Elimi hâlâ kapıya basılı tutarken parmak uçlarımdan aether akıttım.
Ellie anında yanımda belirdi, rahatlamayla omuzları çöktü. "Öğğ. Hiç hoş bir his değildi."
Kapılar bana ayna bölgesini hatırlatmıştı. Granbehl ailesinin başına gelenleri hatırlayarak Boo, Mica ve son olarak Lyra’yı da aynı yöntemle dışarı çıkarmak için acele ettim.
Aralarından her birini bir süre gözlemledim ama Ada’nın ruhu ele geçirildiğindeki gibi davranışlarında herhangi bir artçı etki ya da gariplik sezilmiyordu. Kendi kapılarından dışarı adım attıklarında arkalarında hiçbir yansıma ya da görüntü kalmamıştı.
Hepsi kurtulup da gerçekten kendilerinde olduklarına ikna olunca, dikkatimi tekrar etrafımıza verdim.
Ötesindeki karanlıktan neredeyse ayırt edilemeyen pürüzsüz, siyah bir zeminde duruyorduk. Boo, korumacı bir tavırla böğrünü Ellie’ye yaslamış, küçük gözleriyle hiçliğe bakıyordu.
Mica omuzlarını dairesel hareketlerle esnetip boynunu kütletti, yüzünde huzursuz bir ifade belirdi. "Kötü hissettiriyor... Nasıl anlatacağımı bilemiyorum."
Lyra eğilip parmaklarını pürüzsüz zeminde gezdirirken, "Evet, atmosferde tuhaf bir his var," dedi. "Sanki yerçekimi veya hava yanlış gibi... ya da biz yanlışız." Baktığı yerden kalktı. "Bu mana. Saf, yoğunlaşmış mana. Fiziksel bir arazi falan değil burası." Gözleri uzaklarda bir noktayı süzdü. "Bu bir platform. Şurada, karanlıktaki o hafif ton değişimini görüyor musunuz?"
İşaret ettiği yere geçtim. Haklıydı. Boşlukta süzülen, yaklaşık altı metreye altı metre kare şeklinde bir platformun üzerinde duruyorduk. "Göremediğimiz başkaları da olabilir," diyerek gözlerimi kıstım ve başka platform izleri arayarak gözlerime aether yükledim. "Belki de körlemesine yol almamız gerekiyordur. Şunu yapabilmem lazım..."
God Step yeteneğimi etkinleştirdim ama hiçbir şey olmadı. Görüşümde hiçbir aether yolu aydınlanmadı ya da varlığını bana hissettirmedi; dahası, etrafımdaki fiziksel dünyaya dair o genişlemiş doğuştan gelen altıncı duyumu da hissetmiyordum. Tanrı rünü parlamıyordu bile. Sanki uykudaydı, erişilemez bir yerdeydi. Onu hiç hissedemiyordum.
Regis hayal kırıklığıyla dilini şaklattı. "Destruction için de durum aynı. Orada duruyor ama... yok gibi."
Bunun ne anlama gelebileceğine dair en ufak bir fikrim olmadan Realmheart’a aether gönderdim. Tanrı rünü parıldadı, zemini oluşturan mana parçacıkları rengârenk ateş böcekleri gibi ışıldamaya başladı. Platformumuzun manası ve boşlukta süzülen birazcık kalıntı atmosferik mana dışında, Realmheart bana başka hiçbir şey göstermedi.
Ama en azından çalışmıştı.
Tekrar kapılara dönerek, az önce Lyra’yı kurtardığım en yakındaki kapının pürüzsüz yüzeyinde elimi gezdirdim. Cilalanmış obsidyen gibi pürüzsüz ve ipeksi bir hissi vardı ama yüzeyinde statik bir karıncalanma hissediliyordu. "Eğer aether sizi bu şeylerden çekip çıkardıysa..."
Kapının içine az miktarda aether akıttım.
Mide bulandırıcı bir kaymayla bakış açım birdenbire değişti. Birden kendimi arkadaşlarıma ve onların şaşkın ifadelerine bakarken buldum.
"Sorun yok," dedim. Sesim yine su altındaymışım gibi tuhaf çıkıyordu. Bu kapıların bölgeyi geçmekle bir ilgisi olduğuna emindim ama amaçları henüz netleşmemişti. "Sadece düşünmek için bir dakikaya ihtiyacım var."
Bakış açım sabitti; ne yana kayabiliyor ne de yukarı aşağı bakabiliyordum. Hiç hareket edemiyordum. Bölgede ilk belirdiğim an gibi, sanki bedenim yokmuş gibiydi. Bu kapıdan sadece arkadaşlarımı, platformu ve diğer kapıları görebiliyordum.
Diğer kapılar fikri beni bir an duraksattı. Ya bunlar gerçekten birer kapıysa, diye düşündüm. Sadece düşünerek bir kapıdan dışarı adım atmıştım. Belki de...
Ellie’nin içinden çıktığı kapıya odaklandım ve zihnimden geçirdim: Şu kapıdan geçmek istiyorum.
Tıpkı daha önceki gibi öne doğru sürüklenmeye başladım. Bir an için, kendi kapımda olduğu gibi Lyra’nın kapısının önünde belireceğimi sandım ama bunun yerine süzülmeye devam ettim; düşüncelerimin yönünde ilerledikçe hızım hafifçe arttı.
Birkaç saniye sonra tekrar platforma adım attım ama bu sefer Ellie’nin kapısından çıkmış ve arkadaşlarımın arkasında kalmıştım.
Boo şaşkınlıkla böğürerek huzursuzca olduğu yerde debelendi. Ellie ise nefesini tutup "Arthur!" diye çığlığı bastı. Birkaç kararsız adım attı ama Boo araya girip geniş kafasıyla onu geriye doğru itti. Panikle etrafına bakındı; gözleri üzerimden geçip gitti, durdu, sonra hızla bana döndü. Elini kalbinin üzerine koydu ve yüzü yumuşadı. "Beni ölümüne korkuttun!" diye söylenmesi diğerlerinin de arkalarına dönmesine sebep oldu. Boo’nun derinden gelen endişeli homurtusu da kız kardeşimin bu sitemini pekiştirir gibiydi.
Lyra, platformun kenarına dizilmiş siyah dikdörtgenleri süzerek, "Bunu nasıl yaptın?" diye sordu.
Hızlıca ne yaptığımı ve teorimi anlattım.
"Yani bu... kapıların bizi bölgede hareket ettirebileceğini mi düşünüyorsun?" diye sordu Mica. Kaşlarını kaldırıp sağına soluna bakındı, engin boşluğu işaret etti. "İyi de nereye gideceğiz?"
Lyra platformun kenarına kadar gidip hiçliğe dik dik bakarak, "Dışarıda başka platformlar ve kapılar olmalı," diye üsteledi. "Mantıklı olan tek şey bu."
"Eğer bu cinlerin bulmacalarından biriyse," dedim düşünceli bir tavırla, "mutlaka tasarlanmış bir çözümü vardır."
Elimi kapının soğuk yüzeyine dayayarak bir aether dalgası daha gönderdim ve kendimin onun içine çekildiğini hissettim.
Bu kez tam karşımda duran şeyle dikkatimin dağılmasına izin vermek yerine, platformumuzun etrafındaki boşluğa odaklandım. Gözlerimi kırpmadan uzaya bakarken bir şey dikkatimi çekti. Sağ tarafımda, epeyce uzakta ve bizim birkaç metre altımızda, açıma giren iki kapılı ikinci bir platform vardı.
"Buldum," dedim, o uzaktaki kapıdan geçmeyi düşünmekten kendimi zor tutarak. Diğerlerini arkada bırakıp gitmek, özellikle de kapıları kendi başlarına kullanamıyorlarsa, oldukça sorumsuzca bir hareketti. "Regis, düşüncelerimdeki yönü hissedebiliyorsun. Platformu görebiliyor musun?"
Regis kenara kadar tırıs gitti, işaret ettiğim yöne baktı. "Orada hiçbir şey yok."
Ellie parmağını düşünceli bir şekilde dudağına vurarak, "Belki de sadece kapının içindeyken görünüyordur?" diye sordu.
Lyra, Regis’in baktığı doğrultuyu takip edip uzaklara odaklanarak, "Bunu öğrenmenin tek bir yolu var, Regent Leywin," dedi.
Tereddüt ettim ama sadece bir anlığına. Diğerlerini arkada bırakmak hoşuma gitmese de izlenmesi gereken yol son derece net görünüyordu. Bir düşünceyle, görebildiğim iki kapıdan soldakine doğru boşlukta süzülmeye başladım. Önceden olduğu gibi ilerledikçe yavaşça hızlandım ama pek de hızlı sayılmazdı. İkinci platforma yaklaştıkça içimde tuhaf bir kötü his büyüyordu; ancak bunun Relictombs’un bir oyunu mu yoksa içgüdülerimin beni görünmeyen bir tehlikeye karşı uyarması mı olduğundan emin değildim.
Yeniden sert bir zemine adım atana kadar yirmi saniyeden fazla zaman geçti. Bölgenin nereden geldiği belirsiz, yayvan ışığı bu çok daha küçük platformu aydınlatıyordu. Onu neden en başında göremediğimi merak etmekten kendimi alamadım.
"Ah, hey, seni görebiliyoruz," diye seslendi Regis zihnimden. "Sen gelmeden tam bir saniye önce o platform birden beliriverdi."
Arkamı dönüp baktığımda diğerlerini zar zor seçebiliyordum. Yaklaşık yüz metre ötedeki platformun kenarında duruyorlardı ve aralarında en çok dikkat çeken tabii ki Boo'ydu.
Yoldaşlarımla benim aramda uzanan karanlık, gölgelerin içinde süzülen başka gölgeler gibi vıcık vıcık kıpırdanıyordu.
Gözümün bana bir oyunu sanıyordum, ta ki o karanlığın içinden dört parmaklı, pençeli bir el uzanıp platforma tutunana kadar. Pençeler katılaşmış mana zeminine saplandı. Ardından ikinci bir pençe belirdi. Çok yavaş bir şekilde cılız kollar belirmeye başladı ve iğrenç derecede sıska bir canavar, arkasındaki zifiri karanlıktan sıyrılarak hemen önümde gerçekliğe adım attı.
Pürüzsüz siyah derisinin altından çıkan kemikleri keskin çıkıntılar halinde parıldıyordu. Derisi, arkasındaki karanlıkla neredeyse bir bütündü. Düz yüzünde ne bir ağız ne de bir burun vardı; sadece yersizce dizilmiş dört adet göz göze çarpıyordu. Çömeldiği yerden yavaşça doğrulurken başımı kaldırıp ona bakmak zorunda kaldım. Canavar en az iki metre boyundaydı.
Gözlerini kırptı; her bir gözü diğerlerinden bağımsız, uyumsuz bir ritimle açılıp kapanıyordu. Sonra aniden öne atılarak pençelerini karnıma doğru savurdu.
Sol elimde bir eter bıçağı oluşturup hamlesine karşı adım attım. Canavarın pençeleri kaburgalarımın altından yan tarafıma saplandı; tenimi kaplayan eterik bariyeri tereyağından kıl çeker gibi yarıp geçti.
Kılıcım kemikli göğsüne saplandı, ardından boynunun kenarından yukarı doğru yararak çıktı. Yere devrilirken dört gözü de farklı yönlere kaymıştı. Zemine çarptığı anda, ayaklarımın altındaki platforma karışarak yok oldu.
Elimi yan tarafıma bastırıp yarayı kontrol ettim. Beklediğim gibi hızla iyileşiyordu. En azından bu güç hala işe yarıyordu.
"Biliyorsun, burada çok fazla boktan şey gördük ama bu yaratık bildiğin kabus gibiydi," dedi Regis zihinsel bağımız üzerinden.
"Bu ciddi bir sorun olacak," dedim kendi kendime, bu bölgenin önümüze çıkardığı engelleri düşünerek. Orada hâlâ her şey yolunda mı?
"Evet," diye onayladı Regis. O her zamanki lakayt tavrından eser yoktu.
Diğerlerinin yanına dönmek de aynı şekilde gerçekleşti: Uzayda bedenimi kaybetmişçesine süzülmenin verdiği o sarsıcı his, sanki o karanlığın kendisi canlıymış gibi dalgalanan gölgeler... Ve en sonunda başlangıç platformunda, Ellie'nin kapısından dışarı adım attım. Uzaktaki platformu aradı gözlerim ama çoktan kaybolmuştu.
"Bu iş biraz deneme yanılma gerektirecek," diyerek öğrendiklerimi diğerlerine anlattım.
Mica öne fırladı, kararlı ve ciddi bir ifadeyle bana baktı. "İlk ben gidiyorum."
Eter zerk ederek onu kapıdan kurtarmıştım, şimdi aynı yöntemle onu tekrar kapının içine sokmaya çalıştım. Mica'nın elini benim kullandığım kapıya bastırdım ve yüzeye hafif bir eter dalgası gönderdim.
Tam tahmin ettiğim gibi Mica platformdan kayboldu ve kendi hareketli bir portresiymiş gibi kapının içinde tekrar belirdi.
"Şimdi, diğer platformu görebiliyor musun? O kapılardan birinden çıkmayı düşün," diye talimat verdim.
Başını salladı ama hiçbir şey olmadı. Bildiklerimizi düşündüğümde sorunun eter olduğunu tahmin ettim. Kendi kendini serbest bırakamadığı gibi, bu şekilde hareket de edemiyordu. Ama bunun çözümünü zaten bildiğimi sanıyordum.
Uzaktaki kapıya odaklandığından emin olduktan sonra kapıya tekrar eter yükledim.
Mica bir an sonra tam önümde belirdi. Nerede olduğunu anlayınca önce ümitle kalkan yüzü hızla düştü. "İşe yaramadı."
Lyra kollarını kavuşturarak, "Belki de yeterince odaklanmadın," dedi.
Regis kısık sesle mırıldandı. "Ya da belki geçit cücelere karşı ayrımcılık yapıyordur." Bu laf kardeşimin kıkırdamasına sebep oldu.
Mica gözlerini kıstı ama hemen aralarına girdim. Bir kavgayla uğraşacak sabrım yoktu.
Boğazını temizleyip bana odaklandı. "Yüzde yüz odaklanmış durumdaydım. Başka bir şey olmalı. Ama Bay Her Şeyi Bilen Relictombs Profesörü denemek istiyorsa, buyursun."
"Her olasılığı değerlendirmekte fayda var," diyerek Lyra'ya öne çıkmasını işaret ettim.
Kapının içine kolayca geçti ama kapıya ikinci kez güç verdiğimde o da platformumuza geri adım attı. Bu durumun tek iyi yanı, biz başlangıç platformundayken başka hiçbir canavarın bize saldırmamış olmasıydı. Yine de bölgede ilerleme kaydetme konusunda tek bir adım bile atamamıştık.
"Orada başka platformlar olduğunu bildiğimize göre, neden doğrudan uçarak gitmiyoruz?" diye sordu Mica, platformun kenarına yaklaşarak. "Artık göremiyorum ama az önce oralarda bir yerdeydin."
Cevap beklemeden yerden havalandı ve karanlığa doğru uçtu. Platformumuzun dış kenarını geçtiği an, hiçlikten simsiyah pençeli bir kol belirdi ve boğazına sarıldı. İkinci bir kol yüzünü teğet geçerek koruyucu manasını zorlanmadan yardı, diğer iki kol ise ayak bileklerine yapıştı.
Zırhının arkasından tutup onu sertçe platforma geri çektim.
Yaratıklardan üçü de onunla birlikte platforma sürüklendi.
Elimi eterle kaplayıp boğazını sıkan yaratığın kafasının kenarına sert bir darbe indirdim. Diğerinden farklı olarak bunun gözleri yoktu; sadece testere gibi kenetlenmiş dişlerle dolu açık bir ağzı vardı. Kafatası çöktü, Mica'nın ve benim üzerime koyu renkli bir irin sıçradı.
Mica sert bir tekme savurarak diğerinin köprücük kemiğini un ufak etti. Üçüncüsüne ise nereden geldiği belirsiz iki ok saplandı; biri boğazına, diğeri ise tam ortada durmayan tek gözüne.
Mica kendisini tutuşumdan kurtardı, çekicini çağırıp etrafa savurmaya başladı.
Bir adım geri çekildim. O devasa çekiç, canavarların kalıntılarını saniyeler içinde ezip ıslak, siyah bir kemik yığınına çevirdi. Nefes nefese kalmış bir halde geriye çekildiğinde üç ceset de eriyip yok oldu.
Arkasını dönerken saçlarını yüzünden geriye itti. "Uçmak... pek iyi bir fikir değilmiş galiba."
Lyra kaşlarını kaldırıp bana bakarak, "Görünüşe göre kadimler bu bölgede ilerlemek için belirli bir yolun izlenmesini istemiş," diye mırıldandı. "Senin yolun. Ki kabul etmeliyim, geri kalanımız için bu oldukça talihsiz bir durum."
"Bir geçiş yolu olmalı," dedim kapılardan birinin önüne geçip ona dik dik bakarken. "Sadece onu bulmamız gerekiyor."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.