Soğuk Metal ve Karanlık Gölgeler

CAERA DENOIR

Sandaerene’deki komuta merkezimizin, Seris’in Aedelgard’daki villasıyla uzaktan yakından alakası yoktu; o zarafetten ve güzellikten tamamen yoksundu. Seris, Yüce Hükümdar’ın araştırma tesislerinden birine el koyup burayı ana karargâhımız haline getirmişti. Fakat bu steril binada insanı iliğine kadar üşüten bir şeyler vardı. Nereye baksanız soğuk metalden ve o metalden bile daha soğuk, beyaz ışıktan başka bir şey görünmüyordu.

Hızlı adımlarla günlük toplantılarımızı gerçekleştirdiğimiz merkez salona doğru ilerlerken, ızgaralı zemin kasvetli ve ruhsuz bir yankıyla çınlıyordu. Her şey gibi soğuk metalden yapılmış olan kapı, yaklaştığımı sezerek mana imzamı algıladı ve boğuk bir sürtünme sesiyle yana kaydı.

Toplantı odasının içi de dışarıdaki koridordan farksızdı. Ortadaki devasa masa bir toplantı masasından ziyade laboratuvar tezgâhını andırıyordu; etrafındaki sandalyeler ise sanki insan rahat etmesin diye özel olarak tasarlanmıştı. Duvarda kristal izleme panelleri sıralanmıştı. Ortadaki ana ekranda Merkez Hakimiyet’ten yapılan canlı yayın akıyor, sağdaki ve soldaki daha küçük ekranlarda ise farklı bölgeler gösteriliyordu. Ekranların birinde batarya odasıyla Hükümdar Orlaeth’in tutulduğu hücreyi, bir diğerinde ise Rosaere şehrinin hareketli bir panoramik görüntüsünü tanıdım.

“Erkencisin.”

Sola dönüp duvara yaslanmış bankta oturan, başını duvara dayamış Cylrit’i görünce, “Sen de yataktan çıkmışsın,” diye karşılık verdim. “Kalkmaman gerekiyordu.”

Soluk gri yanağını sıvazlayıp uzamaya başlamış kirli sakallarını kaşıdı. “Biraz daha o yatakta yatarsam gerçekten ölebilirim.”

Gözlerimi devirdim. “Bütün erkekler cidden bebek gibisiniz, değil mi? Muhafızlar bile.”

Kaşları hafifçe havalandı. “Orasını bilemem. Çirkin Yaratık yüzünden çekirdeğim neredeyse parçalanıyordu, buna rağmen gayet iyi toparlandığımı düşünüyorum.”

Tam o sırada ikimiz de odanın karşı tarafındaki kapıya döndük; oldukça güçlü bir mana imzasının yaklaştığını hissetmiştik. Kapı aynı sessiz, sürtünmeli sesle kenara çekildi ve Seris içeri adım attı. Cylrit saygıyla eğilmek için banktan toparlandı, ben de ona eşlik ettim.

Seris selamımızı bir el hareketiyle geçiştirdi. “Cylrit. Emirleri dinlemeyen bir muhafız işime yaramaz. Şifacılarımız çekirdeğinde kalıcı bir hasar olmadığına ikna olana kadar dinleneceksin.”

Tavrını, ses tonunu ve beden dilini okumaya çalışarak Tırpan’ı dikkatle inceledim. Yüce Hükümdar ve ordusuyla olan mücadelemiz pek de umduğumuz gibi gitmiyordu. Son zamanlardaki kayıplarımızın getirdiği baskının Seris’in omuzlarına çöktüğünden emindim ama dışarıya en ufak bir renk vermiyordu.

Cylrit tekrar banka çökerken, “Küstahlığımı bağışlayın Tırpan Seris,” dedi. “Fakat Doktor Xanys beni taburcu edeli henüz yarım saat bile olmadı.”

Seris masanın etrafından dolanıp telepatik alanın kapsama alanının hemen dışında durarak ekranların karşısına geçti. Yayında, zincirlere vurulmuş ve ağızlarına metal tıkaçlar takılmış uzun bir kadın ve erkek kafilesi kayıt eserinin önünden geçiriliyordu. “Truacia’nın Soylu Sülalesi Akula.”

Akula sülalesi, Truacia dışına yapılan kaçakçılık operasyonunun bir parçasıydı; hem kendi madenlerinden gümüş hem de Vechor’dan getirilen silahları taşıyorlardı.

Cylrit ekrana ekşi bir ifadeyle bakarak, “Kaybettiğimiz sevkiyata onların sülalesinden kimse atanmamıştı,” dedi. “Bir hata yapmış olmaları muhtemel ama birinin onları satmış olması da aynı derecede olası.”

Suçluluk hissimi kabul ederek ama içinde boğulmayarak sessizliğimi korudum.

Akula sülalesini bu işe sokan bendim. Bir bakıma, şu an başlarına gelenlerin sorumlusu bendim. Ama bu yükü tek başıma omuzlayamazdım; bu bir savaştı. Her iki tarafta da acılar ve kayıplar yaşanacaktı. Yine de, Akula sülalesinin en genç üyesi, henüz on bir yaşında bile olmayan bir kız çocuğu, kıpkırmızı yanaklarından yaşlar süzülerek kayıt eserinin önünden yürütüldüğünde gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.

Fakat Seris, hepsinin idam edileceğini bile bile onlar için sessiz bir saygı duruşunda bulunarak izlemeye devam etti. Analistler, operatörler, Odaklayıcılar ve komutanlarla oda dolup taşana kadar, diğerleri ikişer üçerli gruplar halinde gelmeye başlasa bile gözlerini yayından ayırmadı. Her yeni gelenle birlikte ayaküstü selamlaşmalarla yükselen mırıltılar kısa sürede bıçak gibi kesildi.

Ancak herkes toplandığında Seris arkasını yayına döndü. Onun arkasında, kalanlarımız tutukluları taşıyan arabaların kayıt eserinden uzaklaşmasını izledik.

“Raporlar?”

Tereddütle geçen o tek anda öne çıktım. “Maylis —Matron Tremblay— bağlantı kurdu. Aramoor’daki yüksek değerli varlıklarımızın başarıyla başka yere nakledildiğini doğruladı.” Bütün gözler bana döndü; bazılarında kuşku, bazılarında umut vardı. “Çok kıl payı oldu. Muhafız Mawar ile çıkan çatışmada birkaç büyücü kaybettik ama şu ana kadar oradakilerin kimlikleri deşifre olmamış gibi görünüyor.”

Saha komutanlarımızdan biri, “Yüce Hükümdar’ın birlikleri giderek daha da saldırganlaşıyor,” dedi. “Ve sadece bize karşı da değil. Halkın gözünde çabalarımızı itibarsızlaştırmak için sivillere şiddet uyguluyorlar.”

Soylu Redwater sülalesinden bir mühendis söze girdi. “Bölgeler arası seyahatleri, en azından soylular arasındakileri takip ettiklerine inanıyoruz.”

Kalıbalık toplantı odasından bir başkası, “Nasıl?” diye sordu. Kimin söylediğini seçemedim.

Mühendis, “Henüz emin değiliz,” diye itiraf etti. “Ancak kritik noktadaki varlıklarımızın hareketlerine verdikleri tepkisel tepkileri yeterince gözlemledik. Bunu yaptıklarından eminiz.”

Bu açıklama üzerine salonda hafif bir fısıltı koptu ama birkaç saniye içinde yeniden sessizlik sağlandı.

Seris, o projede yer alan kişileri arayarak odayı gözleriyle taradı. “Kalkana yapılacak bir sonraki saldırı planlarımız hazır mı?”

Soylu Ainsworth sülalesinden bir Odaklayıcı boğazını temizledi. “Bu son aksiliğe rağmen, sülalemiz üzerine düşeni yapacak. Bu sabah soylu beyimizden planınıza… olan bağlılığımızı doğrulayan bir mesaj aldım.”

Odaklayıcı kadının duraksayarak konuşması, Seris’in onlardan istediği şeyden pek de memnun olmadığını gösteriyordu. Aslında, özellikle Hector’un Mawar yüzünden neredeyse canından olmasından sonra bu işe devam etmeyi kabul etmelerine ben de oldukça şaşırmıştım. Ancak gururlu bir adamdı; böyle ölümden dönme tecrübeleri ya insanın iradesini kırar ya da onu çelikleştirirdi. Belli ki o ikinci gruptandı.

Başka bir mühendis, “Malikanede gerekli değişiklikler yapıldı,” diye ekledi. “Geniş çaplı bağlantıyı test etmek elbette… zor. Ancak Soylu Ainsworth sözünü tutarsa, yaptığımız işe güveniyoruz.”

Odaklayıcı kadın çenesini dikleştirdi ve burnunun ucundan mühendise baktı. “Biz üzerimize düşeni yapacağız. Sonu görünüşe göre Akula sülalesiyle aynı kadere çıksa bile.”

Giderek tırmanan gerilime rağmen konu yön değiştirdi ve benim rolümün kapsamı dışında kalan bir dizi teknik detaya odaklandı. Tüm dikkatimi vermeye çalışsam da ince detayların çoğunu kaçırdım.

Kapılardan biri kayarak açıldı. Pek çok göz geciken kişiye kaydı ama konuşmanın akışı kesilmedi. Soylu Redwater sülalesinden Wolfrum, bu kadar çok bakışın altında ürkmüş bir rokayaratığı gibi donakaldı, gözleriyle odayı taradı. Beni görünce gerginliği biraz olsun yatıştı ve duvardan hizalanarak durduğum yere doğru geldi.

Sessizce başımızla selamlaştık, ardından her ikimiz de dikkatimizi nihayet önceki konudan uzaklaşan konuşmaya verdik.

Aedelgard’daki Yükselenler Cemiyeti başkanı, “Geçen hafta içinde kalkanın sınırları dahilinde kaydedilmiş beş iniş gerçekleşti,” dedi. Soylu Torpor sülalesinden Anvald, geniş omuzlu, kel ve sert bakışlı bir adamdı. “Toplamda on altı yükselen. Hepsiyle mülakat yapıldı, kayıtları tutuldu ve Rosaere’deki kalkanın ötesine bırakıldılar. Hiçbiri Sehz-Clar’a ulaşmak gibi özel bir amaçla hareket etmiyordu.”

Sehz-Clar’ın batı yarısındaki az sayıdaki iniş geçidi sıkı koruma altındaydı. Seris, kalkan henüz çekilmeden önce bile bu geçitlerden çıkan trafiği izliyordu. Agrona’nın bölgeye ajan sokmaya çalışmadığından emin olmak için şimdi de izlemeye devam ediyorduk. Geçitleri yok etmek elbette mümkündü ama Seris, Agrona’nın bunları bize karşı bir silah olarak kullanabileceğine dair kanıt elde edene kadar, yeniden inşa edemeyeceği hiçbir şeyi kırmak istemediğini söylemişti.

Grey ile çıktığım maceralarda gördüklerimden sonra, birkaç iniş geçidinin Kalıntılartürbesi’nin geleceği için pek bir önem taşımayacağından emindim ama bu konuda tartışmaya girmemiştim. Zaten ikinci seviyenin dışındayken belirli bir iniş geçidini hedeflemek neredeyse imkansızdı.

Yükselenler hakkında birkaç ek soru soruldu ve ardından toplantı diğer konulara geçti.

Analistlerden biri, bölgemizin tükettiği gıda miktarı ile üretilen ve içeriye kaçırılan miktar üzerine bir rapor sunmaya başlamadan önce, “Doğu Sehz-Clar ve Etril’den gelen ikmal hatlarımızı yeniden değerlendirmemiz gerekiyor,” dedi. Bu gerçekten endişe verici bir sorundu. “Bu gidişle büyük şehirler üç hafta içinde sivillere gıda satışını kısıtlamak zorunda kalacak. Küçük kasabalar darbeyi bir altı hafta daha hissetmeyebilir ama iki ay içinde sokaklarda açlıktan ölen insanlar görmeye başlarız.”

Seris’in strateji danışmanlarından biri, “Kıyılarda çok fazla göz var,” dedi. “Kıyı boyunca —Vechor ya da Etril’den— gelmeye çalışan son dört gemi yakalandı ve batırıldı. Rosaere’nin altındaki araştırma tünellerinden bazılarını genişletmeyi denedik ancak gereken mana kullanımı dikkat çekti. Kalkanların etrafından dolanmak için kullanılmasını önlemek adına yaptığımız her şeyi, hatta daha fazlasını çökertmek zorunda kaldık.”

"Merkez Hâkimiyet bu kadar sıkı gözetlenmiyor," dedim bir anda aklıma gelen fikirle. Odadaki herkes aynı anda dönüp bana odaklandı. "İsyandan kaynaklanabilecek olası bir ekonomik çökmeye karşı önlem aldığımızı iddia edebiliriz. Yüksek kansoyluların erzak stokladığı bahanesiyle oradaki müttefiklerimize erzak sevkiyatı yapabiliriz. Merkez Hâkimiyet ile Sehz-Clar arasındaki sınırın yakınlarında doğan bir nehir var. Bu nehir öncelikle Sehz-Clar’dan Cargidan’a mal taşımak ve ardından tüm bölgeye dağıtmak için kullanılıyor. Ancak yüksek kansoylular arasında eğlence için de sıkça tercih edilen bir rota."

Analist hemen karşı çıktı. "Kıyı kadar sıkı gözetleniyor olmasın sakın? Merkez Hâkimiyet’e kaynak aktarmak çocuk oyuncağı sayılır ama o kaynakları buraya indirmek yine aynı engellere takılacaktır."

Seris sunduğumuz fikirleri tartarken birkaç saniye derin düşüncelere daldı. "Sandaerene etrafındaki tünel ağı ve yeraltı laboratuvarları oldukça geniş. Doğrudan Vritra’nın Kursağı’nı çevreleyen kayalıkların tabanına uzanan bir tedarik hattı açmaya başlayın. Son on mil kadar olan kısım için soysuz işçiler tutun. Böylece kazının dışarıdan tespit edilme riskini en aza indirmiş oluruz. Tünel sistemi, Leydi Caera’nın bahsettiği nehrin tam karşısındaki denizden çıkmalı."

Salondakilerden birkaçı bu emri not etmek için aceleyle hareketlendi.

"Bu sırada, gelen yiyeceklerin Merkez Hâkimiyet, Vechor ve Etril’deki yüksek kansoylu müttefiklerimize dağıtılmasını organize edin. Tedarik hatları için birden fazla rota belirleyin. Mallar bir yüksek kansoyludan diğerine aktarılıyormuş izlenimi verin. Bizimle bağlantısı olmayan birkaç yüksek kansoyluyu da bu işe dâhil etmemiz gerekecek. Aniden erzak stoklamaya başlayanların sadece bizim müttefiklerimiz olmadığından emin olun." Seris’in dudakları belli belirsiz bir tebessümle seğirdi. "Halkın, Agrona’nın bu isyanı bastırma yeteneğini sorgulamaya başladığını açıkça hissettirin."

Konuşma bir kez daha ayrıntıların tartışıldığı bir zemine kaydı. Her grubun temsilcisi sorular soruyor, diğerleri ise ortaya çıkan yeni sorunları çözmek için öneriler sunuyordu. Seris herkesi azat etmeden önce bu durum neredeyse yarım saat boyunca devam etti. Salondakiler konuşulan detayları hemen uygulamaya koymak için aceleyle dışarı çıkmaya başladı.

Ben de kapıya doğru yönelmiştim ki Seris gözleriyle beni durdurdu. Bizim işimizin henüz bitmediğini net bir şekilde hissettirmişti. Cylrit’in yanına yerleşip kalanların da çıkmasını bekledim. Kapılardan birinden çıkmak için sıraya girmeyen tek kişi Wolfrum’du. Bu durum merakımı cezbetse de nedenini birazdan öğreneceğimi biliyordum.

Son kişi de dışarı çıkıp kapılar arkalarından kapandığında, Seris hafifçe rahatladı. Gözlerini bir an için Cylrit’e dikip sadık yardımcısını süzdü, ardından dikkatini bana ve Wolfrum’a çevirdi.

"İpler kopma noktasına geldi," dedi kalçasını masaya yaslayıp kollarını göğsünde birleştirerek. "Taegrin Caelum’dan gelen haberlere göre Agrona, Miras’ı kalkanımıza tekrar saldırması için hazırlamaya başlamış."

Cylrit yavaşça ayağa kalktı. "Kalkanı delerse hazır olacağız."

Seris kaşını milimetrik bir hareketle kaldırdı. "Elbette olacağız. Ancak bir karşı saldırı da şart. Artık anlatıyı değiştirme zamanı geldi."

Gerilimin tırmanmasına izin verirken hepimiz sessizce bekledik. Wolfrum parmakları gerginlikle seğirirken alt dudağını ısırdı, Cylrit ise bir heykel gibi kımıldamadan duruyordu.

"Grey’e kendi evini düzene sokması için zaman tanıdık," dedi Seris gözlerimin içine bakarak. "Şimdi ona ihtiyacımız var. Agrona’nın sümen altı edemeyeceği, herkesin gözü önünde kazanılmış kesin bir zafer gerek bize. Ve onu geri getirmeniz için sizi gönderiyorum."

"Onu—" Sözümü kesip manidar bir bakışla Wolfrum’a döndüm.

Seris başıyla onayladı. "Sorun yok Caera. Wolfrum’a güvenebilirsin. O da benim adamlarımdan biri."

Zihnimde kısa bir kafa karışıklığı yaşandı, ardından kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı. "Başka bir Vritra soyundan gelen koruma altındaki genç mi?"

Wolfrum cılız bir tebessüm kondurdu yüzüne. "Herkes benden ümidini kestiğinde Leydi Seris elimden tuttu. V-Vritra kanım tezahür etmediğinde... yani, ona çok şey borçluyum."

Akıl hocama döndüm, bu gerçek karşısında ne hissedeceğimi bilemeyerek, "Neden bana söylemedin?" diye sordum.

"Kızılsu kanıyla olan bağı kesin bir sır olarak tutulmalıydı," dedi Seris. Sesinde ne bir özür emaresi ne de bir açıklama yapma gereksinimi vardı. "Bundan sadece Cylrit’in haberi vardı. Başka bir güvenceye ihtiyacın yoktur umarım?"

Dikleştim, birdenbire Wolfrum’a hâlâ nasıl baktığımın farkına vardım. Eskiden tanıdığım, insan içine çıkmaktan ödü kopan o çocuğun, şimdi karşımda duran bu tedirgin adama dönüşürken Seris tarafından eğitildiğini hayal etmek zordu. Ancak benim geçtiğim türden bir eğitim ve hazırlık sürecinden geçtiyse, göründüğünden çok daha fazlasına sahip olmalıydı. En azından, takdir ettiğim gizli bir gücü vardı.

"Güzel," dedi Seris bir an sonra. "Çünkü Dicathen’e seninle birlikte geliyor."

Wolfrum’un yüzü kireç gibi oldu. "Öteki kıtaya mı?"

"Kişisel uzun menzilli tempus warp’umu hazırlamaları için önden bir ekip gönderdim. Grey —yani Arthur— Vildorial adlı yeraltı şehrini mesken tutmuş durumda. Cüceler Dicathen’deki savaş yüzünden ağır bir bölünme yaşadı, orada gerilim muhtemelen hâlâ yüksektir. Sıcak bir karşılama beklemeyin. Arthur’u bulamazsanız Virion Eralith, Mızraklar’dan Bairon Wykes, Varay Aurae veya Mica Earthborn ile ya da şehrin yönetimini elinde tutan cüce klanı hangisiyse onunla konuşabilirsiniz."

Wolfrum’un fal taşı gibi açılmış gözleri bana çevrildi, ağzı hafifçe aralıktı. Anlaşılan Seris’in diğer çömezi bu yükün altında biraz ezilmiş gibiydi.

"Arthur’un —Grey’in— yakında Alacrya’da olmasını istiyorum," diye devam etti Seris. "O... yalnızca ailesini korumaya odaklanmış durumda. Sonunda evine döndüğü için oradan tekrar ayrılmaya pek niyetli olmayabilir. Onu ikna et."

Çenemi kenetledim. "Elbette Orak Seris. Ona güveniyorum..." Doğru mu söylüyordum? İster istemez kendimi sorgulayınca duraksadım. Hemen ardından ekledim: "Doğru olanı yapacağına güveniyorum."

Seris masadan doğruldu ve geldiği kapıya doğru ilerledi. "Düşün önüme öyleyse. Kıyıya gitmek için bir tempus warp kullanacaksınız, orada sizi öncü ekipten biri karşılayacak." Duraksadı, ardından ekledi: "Ne kadar anlamı var bilmiyorum ama Caera... ben de ona güveniyorum."

Wolfrum ve ben Seris’in peşine takıldık, arkamızda sessiz ve kasvetli bir Cylrit bıraktık. Araştırma merkezinin ana tempus warp odası, birkaç ofisin arasına gizlenmiş ve bir muhafız karakoluyla korumaya alınmıştı. Seris’in tek bir kelimesiyle görevli cihazı programlayıp geri çekildi.

Tempus warp’un mat metalinin önüne geldiğimizde Seris, "Vildorial’e vardığınızda Dicathenlilere neler yaşattığımızı sakın unutmayın," dedi. "Düşmanca tavırlarına karşı sabırlı olun. Fırsat verirseniz, Agrona’nın tasvir ettiği gibi medeniyetsiz, çökmüş bir kıta olmadıklarını göreceksiniz. Ayrıca Alacrya’yı bir saldırgan olarak değil, asuraların komplolarına kurban gitmiş eşit bir mağdur olarak görmeyi öğrenmelerinin önemli olduğuna inanıyorum."

"Anladım," diye yanıtladım. Wolfrum da beni tekrar etti.

"Öyleyse gidin."

Görevli tempus warp’u aktifleştirdi. Büyünün beni kavradığını, uzayın derinliklerinden çektiğini hissettim. Saniyeler içinde küçük bir sığınağa ulaştık. Zeytin yeşili deri zırh giymiş genç bir kadın, üzerinde kurulduğu tabureden fırlayıp selam çaktı. Gözleri önce Wolfrum’a kaydı, ardından tekrar bana kilitlendi.

"Leydi Caera, efendim. Uzun menzilli warp kalkanın hemen diğer tarafına kuruldu. Lütfen beni takip edin." Ve hemen harekete geçti.

Wolfrum ve ben çelik kapıdan çıkıp onu takip ettik. Belki yarım mil ötede ve yüzlerce fit aşağıda kalan kıyıya doğru uzanan dik, kayalık bir patikadan aşağı inmeye başladık. Kalkanın tabanı, gökyüzünden kıvrılarak inip kayalık bir kumsalın kumuna ve taşına saplandığı yerde seçilebiliyordu. Burasının Sehz-Clar’ın kuzeybatı kıyısı olduğunu hemen tanıdım.

"Yani, Seris’in buradaki operasyonlarında epeyce kilit bir rol oynadın, değil mi?"

Wolfrum’a baktığımda bana gergin bir tebessümle karşılık verdi. Gevezelik etmeye çalıştığını anladım. Yüksek Lord Frost ve diğerleriyle yapılan kısa toplantı bir yana, Wolfrum’u birkaç yıldır görmemiştim; üvey annem ve babam beni diğer Vritra kanı taşıyan evlatlıklarla verilen partilere zorla götürmeyi bıraktığından beri görüşmemiştik. Çocukken ilişkimiz dostaneydi ama diğer Vritra kansoyluların hiçbiriyle yakın bağlar kurmamıştım.

"Yaptığı şeyi destekliyorum," diye yanıtladım bir an sonra.

"Evet ama... sana güvendiği açık. Bütün kararlarına dâhil gibisin."

Elde olmadan güldüm ama sesimde en ufak bir mizah kırıntısı yoktu. "Hepsine değil anlaşılan."

"Sen... kızgınsın."

Dudağımı ısırdım, anında bir suçluluk hissettim. Wolfrum’un hayatının ne kadar zor geçtiğini ve bizim gibilerin ona nasıl davrandığını çok iyi biliyordum. "Özür dilerim. Kızgın değilim aslında. Sadece... Seris’le olan ilişkin... beni şaşırttı, hepsi bu."

Kaşları ciddi bir ifadeyle çatıldı. "Konuları birbirinden ayırmada çok iyidir. İlginç bir durum, biliyor musun?"

"Nedir ilginç olan?" diye sordum, askeri dikkatle takip ederken dik bir kayadan aşağı atlayarak.

"Düşünme, planlama ve uygulama şekli... Doğrudan Yüce Hükümdar’dan alınmış dersler. Ama onun kendi silahlarını ona karşı kullanıyor. Bu... neredeyse şiirsel."

Durup omuzumun üzerinden Wolfrum’a baktım. Dik yamaçtan aşağı inen patika daraldığı için geride kalmıştı. Yüzünde garip, neredeyse efkar dolu bir ifade vardı.

"Hadi ama, daha epeyce yolumuz var ve kalkan delip geçme penceremiz..." Rehberimiz eliyle gözlerini siper edip güneşe baktı. "Kahretsin, sadece yedi sekiz dakika kaldı. Geçit sadece otuz saniye açık kalıyor, acele etmemiz lazım."

Gevşek taşların üzerinde kayarak veya birkaç ayaklık falezlerden aşağı atlayarak yamaçtan aşağı koşturmaya başladı. Peşinden seğirttim, arkamdaki Wolfrum’un adımlarını dinleyerek ayak uydurduğundan emin olmaya çalıştım. Hiçbir zaman pek çevik biri olmamıştı zaten.

Kayalık tepe, kumsalla buluşmadan önce dik bir uçuruma dönüşüyordu. Rehberimiz bizi uçurumun kenarına oyulmuş dik taş merdivenlere yönlendirdi.

"Peki, bu Yükselen Grey... ya da Dicathen’in Mızrak’ı Arthur Leywin ile karşılaştığımda neyle karşılaşmayı beklemeliyim? Onu iyi tanıyor gibisin."

Keskin bir virajı dönerken bakışlarımı yeniden Wolfrum’a kaydırdım. Ses tonuyla hiç örtüşmeyen bir yoğunlukla, farklı renkteki gözlerini dikmiş bana bakıyordu.

“Onu tarif etmek zordur,” dedim, hissettiğim huzursuzluk giderek artarken. “Karşılaştığında ne demek istediğimi anlayacaksın.”

Yamaçtan aşağı inerken içimde birikip duran o rahatsızlığı ancak şimdi idrak edebiliyordum. Ne hissettiğimi çözemediğim için bu duyguyu zihnimin ücra bir köşesine itmiştim. Ama şimdi, bana öğretildiği gibi her şeyi en başından değerlendirmeye başladım. Tepeden aşağı inerken sorduğu o son sorudan geriye doğru giderek, huzursuzluğumu tetikleyen o bilinçaltı ayrıntıyı aradım.

Topuğum gevşek bir taşa takılınca iki basamak birden kaydım. Düşmemek için elimi kayaya dayadığım anda Wolfrum’ın yumruğu kolumu kavradı ve beni dengede tuttu. Tam o sırada kolumdan gümüş rengi bir şey kayıp düştü. Sert taştan sekip uçurumdan aşağı yuvarlandı ve kumsalın kenarını kaplayan bodur çalıların arasında kaybolup gitti.

Ağzımdan bir küfür kaçtı.

"Değerli bir şeye benziyordu," dedi Wolfrum, doğrulmama yardım ederken.

"Öyleydi," diye mırıldandım keyifsizce.

Aşağıdan seslenen asker başını iki yana salladı. "Onu arayacak vaktimiz yok. Tabii zaman penceremizi neden kaçırdığımızı Orak Seris Vritra'ya açıklamak istemiyorsanız."

Sadece başımı sallamakla yetindim. Bir dakika kadar sessizlik içinde yürümeye devam ettik. "Şeyi düşünüyordum," diyerek sessizliği bozdum. Beni sabahtan beri neyin rahatsız ettiğini nihayet kavramıştım. "Sen de Seris ile savaş eğitimi alıyordun, değil mi? Adımların hatırladığımdan çok daha sağlam. Hani hepimizin katılmaya zorlandığı o danslar..." Omuzlarımın üzerinden gözlerinin içine baktım, dudaklarıma beceriksiz, yarı bastırılmış bir tebessüm yerleştirdim. "Değişmişsin. O sakar tavırların... hepsi bir gösteriden ibaretti, değil mi? Bir maskeli balo?"

Omuzlarını dikleştirirken hafifçe silkti ama adımlarını hiç aksatmadı. "Denoirlar ile üstlendiğin rolden pek farklı sayılmaz, öyle değil mi? İnsanlar senden bir şey bekler ve Seris de sana onların görmek istediği şeyi göstermeyi öğretti. Benim hakkımda bir an bile düşünen olursa, tek hatırladıkları her fırsatta kendini rezil etmeyi başaran o sakar, ürkek Vritra kanlı çocuk olur. Benden sadece bunu bekliyorlar, bu yüzden öyle olduğuma onları ikna etmek çocuk oyuncağıydı. Seris bana hafife alınmanın içinde büyük bir güç barındığını öğretti."

İçimi çektim. İkimizin de aynı Orağın tezgahından geçtiğini kendime hatırlatınca rahatlamıştım. Seris’in Wolfrum’ı yanıma katmış olmasına aniden sevinmiş, neler yapabileceğini merak etmeye başlamıştım. Eğitimleri hakkında bir şeyler sormak için ağzımı açtığım sırada, rehberimizin bastığı bir başka küfürle sözüm kesildi.

Kadın asker son basamaklardan aşağı atladı, beş metre aşağıdaki kuma gürültüyle indi. Doğrulur doğrulmaz kumsalda koşmaya başladı ve arkasından gelmemiz için eliyle işaret etti. "Şu çizgileri görüyor musunuz? Vakit geldi. Zaten geç kaldık!"

Kalkanın üzerinde yukarıdan aşağıya doğru uzanan, çatlakları andıran dikey çizgiler belirmeye başlamıştı. Dışarıda, suyla kumun birleştiği o pürüzsüz şeridi bölen kayalık bir uzantının üzerinde birkaç kişi bizi bekliyordu. Rehberimiz, çizgilerin yerde birleştiği noktaya doğru koşarken ıslak kumları havaya savuruyordu.

Bacaklarımı mana ile güçlendirip uçurumdan aşağı atladım. Yandaki havada altı metrelik bir mesafe katettikten sonra yumuşak bir iniş yaptım, çizmelerim kuma gömüldü. Bir an sonra Wolfrum da yanıma indi ve ikimiz de askeri takip etmek için acele ettik.

Kalkan, alçak bir elektrik vızıltısıyla ikiye ayrılarak üç metre genişliğinde ve dört buçuk metre yüksekliğinde bir geçit açtı.

Aniden yeşil bir ışık parladı.

Bir mana patlaması rehberimizi ayağını yerden keserek tam üzerime doğru fırlattı. Tamamen içgüdüsel bir refleksle kadını havada yakaladım ama bunu yapmam için geçen o tek bir saniyede birden fazla büyü daha savruldu. Kalkanın ötesinde bekleyen grubun yarısı, neye uğradığını anlamadan üzerlerine yağmur gibi yağan ateş mermileri ve asitle yere serildi. Her şey daha başlamadan bitmişti.

Genç asker kucağımda çırpınıyor, omuzlarının üzerinden arkaya bakabilmek için kıvranıyordu. Gözleri dehşetle açılmıştı, nefesleri kesik kesikti.

Saldırganlar çoktan kalkandaki yarığa doğru seğirtmeye başlamıştı bile.

Wolfrum hemen yanımda duruyordu, neredeyse bana değecekti. Ama yarıkta durup bir eserin parçaları gibi görünen nesneleri yere fırlatmaya başlayan büyücülere bakmıyordu. Doğrudan bana bakıyordu.

"Karşı koymazsan senin için daha iyi olur. Seni zarar görmeden ele geçirmek tercihimizdir," dedi. Gözlerindeki o yoğunluk karanlık bir özgüvene dönüşürken sesi de tamamen değişmişti.

"Şu an kazanma şansını hesapladığını biliyorum ama..." Wolfrum’ın bedeni dışa doğru genişledi, boyu uzadı ve kasları belirginleşti. Kafasından kısa, sivri ve simsiyah boynuzlar filizlendi. "Emin ol, gireceğin bir savaş sadece yaralanmanla ya da ölümünle sonuçlanır."

Kucağımdaki askeri hâlâ tutarak ondan bir adım uzaklaştım. Kadının sol tarafında kırmızı bir leke büyüyordu.

Vritra kanı ortaya çıktı ama bunu gizliyordu. Benim gibi.

Kalkan açıklığının altında, üzerlerinde kıvrımlı kırmızı bir nehir sembolü taşıyan büyücüler, siyah metal çubuklardan oluşan bir kemer kurmuşlardı. Tepelerinde, kalkandaki çizgiler otuz saniyelik zaman penceresi doldukça silinip gidiyordu. Çizgiler kaybolduğunda kalkan, kurulan eserin etrafında esnedi. İki güç birbiriyle çakışarak çınlayan bir vızıltı çıkardı ama yarık kapanmadı.

Düşünmek için zamana ihtiyacım vardı. Wolfrum’ın ne kadar güçlü olduğunu bilmem imkansızdı ve bire karşı yedi kişiydik; bu yüzden bir dövüşün nasıl sonuçlanacağından emin olamıyordum. Ne yapmaya çalıştıklarını daha iyi anlamam gerekiyordu. "Ne zamandır hainlik yapıyorsun?"

Wolfrum üzerime doğru yavaşça yürüyordu ama bu soruyu değerlendirmek için duraksadı. "Ne derse desin, ben hiçbir zaman Seris’e ait olmadım. Hem bir isyana ihanet ediyorsan, bu seni sadık yapmaz mı?"

Kızılsu askerlerinden biri, elinde şakırdayan bir çift kelepçeyle koşarak yanımıza geldi. Wolfrum kelepçeleri zincirinden tutup görmem için havaya kaldırdı. Mana bastırıcı kelepçeler.

"Seris’in bana kendisini gözetlemem için gereken tüm araçları vermiş olması tam bir ironi tabii," diye devam etti Wolfrum kelepçeleri sallayarak. "Herkes onun çok zeki olduğunu sanıyor ama kanımın uyandığından onun bile haberi olmadı."

"Burburnu dönen bir gemi var!" diye bağırdı Kızılsu büyücülerinden biri. Kayalık uzantının üzerinde durmuş, gözüne dayadığı dürbünle denizi tarıyordu. "Beş dakika!"

Wolfrum bana doğru bir adım attı. "Hadi, şunları takalım. Orak Dragoth buraya geldiğinde aptalca bir şey yapmaya yeltenmeni istemem."

Kucağımdaki askerden sessizce özür dileyerek onu kumlara bıraktım.

Wolfrum bileğimi yakalamak için üzerime atıldı ama kendimi geriye doğru bir taklayla fırlattım. Tekrar ayağa kalkarken kılıcımı boyut yüzüğümden çektim. Ancak Wolfrum çok hızlıydı, hâlâ tam tepemde bitiyordu. Kılıcımı yolundan savurmak için kuzuni alevlerle kaplı yumruğunu bir balyoz gibi aşağı indirdi. Darbenin momentumunu kullanarak saldırının etrafından döndüm ve kılıcımı bacaklarının arkasına doğru geniş bir kavisle savurdum.

Gövdesini havaya fırlattı, iri bedeni zarif bir ters taklayla dönerken birkaç adım öteye indi.

Arkamdaki büyücülerin büyülerini hazırlamaya başladıklarını hissettim.

"Karşı koymak doğru bir hamle olmasa da, neye muktedir olduğunu görmeyi gerçekten merak ediyorum Caera," dedi Wolfrum, kendinden emin bir merak edasıyla. "Seris sana çok güveniyor."

Kelepçeleri başının üzerinde döndürüp bana doğru fırlattı. Bir kement gibi dönerek üzerime geldiler.

Bu rastgele atıştan sıyrılmak ya da darbeyi savuşturmak için ayaklarımı kuma mümkün olduğunca sağlam bastım.

Etrafımdaki hava aniden sertleşti; kör edici, kısıtlayıcı ve simsiyah bir rüzgar sarmaşığına dönüştü. Boşluk rüzgarı, diye düşündüm zayıf bir anımda. Büyüsüyle yönlendirilen kelepçeler bileklerime hızla geçerek ellerimi önümde birleştirdi.

Kelepçeler manamı içime kilitlerken, gücümün sönüp gitmesinin verdiği o mide bulandırıcı his bedenimdeki her bir hücreye yayıldı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.