Zihindeki Çatlaklar

İçimdeki güç, kendini tırnaklayarak ve vurarak dışarı vururken, engel olamadığım nöbetlerle tüm bedenim sarsılıyordu. Altımda, sonunda kendi yatağım olarak kabul ettiğim küçük karyola tahta döşemelere vurarak çatırdıyor, ahşap iskeleti ateşe atılmış çam iğneleri gibi çıtırdıyordu. Gözlerimi kapatamıyordum; odadaki süssüz duvarlara dikilmiş gözlerim, benim irademle değil, kafamın sarsılıp sıçradığı yönlere doğru savruluyordu.

Göğsümün iç kısmına öfkeli yumruklar atılıyor gibiydi. Bir an için, bu gücün etimi yararak dışarı çıkmaya çalıştığından emindim. Sonra odamın ağır demir kapısının arkasından gelen sesleri duydum. O an, o dehşet verici hissin sadece midemi bulandıran bir ritimle çarpan kendi kalbim olduğunu anladım.

Bağırmak, uzak durmalarını, yaklaşmalarının imkânsız olduğunu söylemek istedim. Bu seferki çok fazlaydı. Havada her yöne savrulan, keskin ki zerrelerini görebiliyordum.

Ama kapı açılıyordu ve ben sıkışan boğazımdan tek bir nefes bile geçiremiyordum.

Açılan kapının kadrajında, Okul Müdürü Wilbeck ve yanındaki birkaç kişiyi seçebildim. Biz çocukların arkasını toplayan iri yarı adam Randall, odamın içinde kırbaç gibi savrulan enerjiden gözlerini korumak için bir elini siper etmiş, öne doğru eğilmişti. Duraksadı ve tam öne doğru bir adım atacakken, ondan çok daha küçük bir figür önünden sıyrılarak odaya daldı.

Nico, diye düşündüm; kalbim aynı anda hem korku hem de minnetle sıkıştı.

Nico, Randall’ı göğsünden vuran bir ki patlamasından sıyrıldı. İri adam havalanıp arkasındaki duvara çarptı.

“Yapamazsın!” dedim, kelimeler kenetlenmiş dişlerimin arasından zorlukla döküldü. “Z-zarar göreceksin.”

Ama yanlış bir şeyler vardı. İster odayı yıkıp geçen ki fırtınası yüzünden olsun, ister zayıflayan algımdan kaynaklansın; Nico bulanıklaşmaya başlıyordu. Daha doğrusu Nico, etrafını saran bulanık bir hareyle odadaki en net, en canlı şey olarak kalırken çevresi seçilmez oluyordu. Odaklanmaya çalıştım ama o harenin içine bakmak kafamı korkunç şekilde ağırtıyordu.

Nico bana doğru emekliyor, elini uzatıyordu. Doğrudan ona bakamadığım için kafamı çevirdim ama onu hâlâ gözümün ucuyla görebiliyordum. Nico’nun kristal netliğindeki görüntüsü ile o bulanık hare, iki ayrı resme dönüştü.

Biri Nico’ydu; tertemiz ve net. Krizimin salıverdiği ki fırtınasının içinden geçerken yüzünde kahramanca bir ifade vardı.

Diğeri, yani bulanık olan resim ise bizim yaşlarımızda bir oğlandı. İçinde kabaran ki yüzünden çaresizlikle kıvranan yüzünden oluk oluk ter akıyordu.

Yatak parçalandı; kuş tüyleri, kumaşlar ve ahşap iskeletin iri parçaları havaya uçuşup minyatür bir kasırgaya yakalanmış gibi etrafımda dönmeye başladı. Havalandığımı hissettim. İki oğlan da havalanmıştı; Nico bir yana, bulanık oğlan diğer yana çekiliyordu. Birkaç saniyede bir üst üste binip tek bir figüre dönüşüyor, sonra tekrar ayrılarak baş aşağı yuvarlanıyorlardı.

Sonra oda parçalanmaya başladı, ardından yetimhane... Ki fırtınam büyüdükçe büyüyor, dünyanın katmanlarını birer birer soyup her şeyi çıplak bırakıyordu.

Nico ve bulanık oğlan birden kendilerinin onlarca kopyasına bölündü. Her biri, bir çiçek dürbününden süzülen ışık gibi hafifçe farklıydı. Kar taneleri gibi dökülmeye, üst üste binen sahnelere, hayatımdan kesitlere —hatıralara— süzülmeye başladılar. Her bir anı yan yana oynatılıyordu; hâlâ net ve seçilebilir olan Nico, hemen arkasında bir gölge gibi hareket eden bulanık karaltıyla aynı hareketleri yapıyordu.

Gözlerim aniden açıldı.

Öne doğru eğilip içimde biriken baskıyı serbest bıraktım. Bir görevli tam zamanında yüzümün altına bir kova itti de midemdekiler oraya döküldü. Biri saçlarımı okşayarak yumuşak, rahatlatıcı sesler çıkardı.

“Yüksek Hükümdar’a haber verin, uyandı,” dedi yakındaki görünmez bir ses sakince.

Rüya bittiğine göre, uyanan zihnim ikili hatıralar arasındaki boşlukları hissedebiliyordu; beynimde, Agrona’nın orijinal anılarımın yerine ürettiklerini koyduğu yerleri. Ancak bunları kabullenmek bile açık bir yaraya parmak basmak gibiydi ve zihnimi bomboş bırakan yeni bir kusma dalgasını tetikledi.

Grey, diye düşündüm; zihnimin gözünü perdeleyen sisin arasından anıların bağlamı sızıyordu. Hayatımda o kadar çok Grey vardı ki... Nico ile doldurulmuş ya da üzeri örtülmüş o kadar çok boşluk...

Yeni bir kusma krizini tetikleyen mide bulandırıcı bir panik dalgasıyla, ilişkimizin çok daha sonraki dönemlerine, bu beden üzerinden bakıldığında hiç tam olarak kabullenemediğim zamanlara ait anılarımı taramaya çalıştım; bulacaklarımdan dehşet duyuyordum.

Ama... Onlar el değmemişti. Gerçekti. Sevgimiz gerçekti.

Yorgun, ağrıyan bedenimden mide bulantısı çekilmeye başladığında arkama yaslanıp gözlerimi kapattım. Sadece dudaklarımı ve çenemi temizlemek için bir bezle uzanan siyah saçlı görevliye kısa bir bakış atabildim.

“Tamam tatlım, sadece rahatlamana bak,” dedi hafif bir Vechoria aksanıyla.

Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum; düşüncelerim bilincimin iç dünyasında sürüklendikçe tüm bütünlüğümü kaybediyordum. Gerçek ve yapay anılar arasındaki fay hatlarını, bir dilin eksik bir dişin boşluğunu hissettiği gibi hissedebiliyordum. Doğrudan bir yönlendirme olmaksızın zihnim anıdan anıya koşuyor, kendi derinliklerini keşfediyor, algımdaki bu kaymanın haritasını çıkarıp anlamlandırmaya çalışıyordu.

İster bir dakika ister bir saat sonra olsun, yanımda boğucu bir varlık belirdi ve kendine yer açmak için diğer her şeyi öteledi.

Gözlerim aralandı. Agrona yatağımın baş ucundaydı; hem endişe hem de kaygı ifade eden hafif bir kaş çatmayla bana bakıyordu.

“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu, kızıl gözleri benimkilere kilitlenmişti. “En iyi doktorlarım ve şifacılarım seni görmeye geldi, bedensel olarak bir zarar görmediğini söylüyorlar.”

“İyiyim,” diyerek onu temin ettim, kelimeler boğazımı tırmalayarak çıkmıştı. Başının üzerinde uzanan boynuzları hafifçe eğildiğinde, “Gerçekten,” dedim. “Bana zarar vermedi.”

Elleri arkasında kenetlenmiş olan Agrona, tamamen hareketsiz bir şekilde sordu: “Cecilia, bana o hücre bloğunda ne aradığını anlatabilir misin?”

Kaşlarımı çattım, yüzüme sıkıntılı bir ifade yerleştirip ayaklarıma baktım. “Beni bağışla Agrona. Orada olmamam gerektiğini biliyorum ama...” Agrona’nın büyüsünün duyargaları zihnimi kurcalamaya başladığında duraksadım. Bilincimin yumuşak dokusunu yoğuran parmaklar gibi düşüncelerimi tarıyor, doğrunun ve yalanın peşine düşüyorlardı. Ama...

“Devam et,” dedi hâlâ kıpırdamadan.

“Nico’nun görevlisi Draneeve yanıma geldi... Nico’nun tuhaf davrandığını, Hükümdar Kiros’un ihtiyacımız olan bilgilere sahip olduğu fikrine takıntılı hale geldiğini söyledi. Sene sormaktan korktuğu bir şeymiş. Draneeve, Nico’nun Hükümdar’ı sorgulamak için gizlice aşağı indiğini söyleyince ben de peşinden gittim.”

Konuşurken zihnimin yarısını o arayıcı büyüde tutuyordum. Düşüncelerimin izlediği yolu takip ediyor, kelimeler henüz dilime ulaşmadan, kafamın içinde şekillenirken onları okşuyordu. Bu hissi daha önce yüzlerce kez tatmıştım ama o an bir şeyler farklıydı.

“Hemen yanına gelip sana haber vermeliydim,” diye itiraf ettim, gözlerimin kapanmasına izin vererek. “Kiros beni öldürmeye çalıştı.”

Güçlü parmaklar çenemi kavradı ve başımı hafifçe çevirdi. Gözlerimi açtığımda doğrudan Agrona’nın yüzüne bakıyordum. “Evet, vermeliydin. Nico sorularını doğrudan bana sormayacak kadar aptaldı, sen de onu kurtarmak için peşinden gidecek kadar aptaldı. Bu bir zayıflık; burada, Taegrin Caelum’da bile sana zarar vermek isteyenlerin kolayca kullanabileceği bir zayıflık. Eğer gerçekten benim için bu savaşı kazanmak ve kendi orijinal hayatlarınıza dönmek istiyorsanız, onu güvende tutmalısın.” Agrona’nın burnu tiksintiyle hafifçe büzüldü. “Özellikle de kendinden korumalısın. Bu da onun tasmasını kısaltmak anlamına gelebilir.”

“Evet, belki de,” dedim belirsiz bir tonla.

Agrona ile bu tür konuları konuşmayı her zaman zor bulurdum. Gerçekte hiç de öyle değilken, her şeyi çok basitmiş gibi gösteriyordu. Nico hassastı, özensizdi ve kahramanlık yapmaya meyilliydi. Gittikçe artan gücüm yüzünden kendisini giderek daha fazla arka plana atılmış hissettiğini biliyordum; bu başa çıkmakta çok zorlandığı bir şeydi. En güçlü ya da en önemli kişi olmak istediğinden değil, beni güvende tutmak istediği için böyleydi.

“O nerede?” diye sordum, uyanıp Nico’yu göremediğimde bunun ne anlama gelebileceğini aniden idrak ederek. “Nico nerede?”

Agrona anlayışlı bir gülümsemeyle parmaklarını saçlarımın arasında gezdirdi. “Kiros ile yaşanan olayları daha net anlayana kadar geçici olarak kapatıldı. Hemen seni görmeye gelmesi için serbest bırakılmasını sağlayacağım. Bedeninin zarar görmediğini bildiğime göre, artık seni dinlenmeye bırakıyorum.”

Arkasını dönüp gitmeye yeltendi, durdu, sonra bana geri baktı. “Yine de sana sormam gereken bir soru daha var.” Sesi hafif, meraklı, neredeyse umursamazdı. “Kiros seni öldürmeye çalıştığında onun manasından hiç emdin mi?”

Zihnimdeki arayıcı duyargalar hâlâ oradaydı ama daha önce fark etmediğim şeyi nihayet anladım: Çekinerek hareket ediyor, mana kullanımını sınırlıyordu.

Bu bir nezaket mi yoksa başka bir şey mi, diye merak ettim. Zihinsel büyüsünün, dikkatli kullanılmadığı ve yeterli kontrole sahip biri tarafından icra edilmediği takdirde ne kadar tehlikeli olabileceğini bana daha önce söylemişti.

Bu farkındalık olmasaydı, yaptığım şeyi yapacak cesareti bulabileceğimi sanmıyordum.

“Hayır Agrona. Bunu yasaklamıştın. Neredeyse canıma mal olacak olsa bile Hükümdar’dan hiç mana almadım.”

Kaşlarının arasında oluşan ince çizgi, hislerinin dışarı vuran tek belirtisiydi. Başını salladı, boynuzlarındaki süsler şıngırdadı. Gideceğini sandım ama bunun yerine bana doğru dönüp eliyle kaval kemiğime hafifçe vurdu. “Bedenindeki ankanın kalan manasını özümsemeye odaklanmalısın. Çekirdeğin Entegrasyon’a yaklaşıyor, bunu hissedebiliyorum.” Vahşi bir gülümsemeyle dişlerini gösterdi. “Sıradanlar arasında nesillerdir bunu başaran ilk kişi sen olacaksın.”

Sessiz kaldım. Beynimdeki büyü duyargaları çekilmişti ve Agrona’nın gerçek niyetini okuyamıyordum.

"Entegrasyon, sizin gibi alt ırkların biyolojisine has tuhaf bir durum," diye mırıldandı Agrona. Yanımdan öteye, duvarın ardında sadece kendisinin görebildiği uzak bir vizyona bakıyordu. "Bir asura için böyle bir şey hayal bile edilemez. Gücümüz arttıkça çekirdeklerimiz de büyür. Bir asura ne kadar uzun yaşarsa, o kadar güçlenir. Boyut olarak değil, etki ve güç olarak. Yine de garip bir şekilde, hâlâ bir şeylerle sınırlandırılmış durumdayız."

Duraksayarak sordum. "Ne gibi bir sınırlama?"

Agrona normalde böyle basit sohbetlere girmezdi; sözlerinin arkasında daha derin bir amaç olduğundan emindim.

"Bana kalırsa Entegrasyon, büyü anlayışında yeni bir seviyenin kilidini açmanın anahtarı. Müritlerim arasında bunu başarmak için on yıllardır uğraşıyorum ama fazlasıyla elverişsiz olduğu kanıtlandı. Ancak senin Miras olarak rolün, benim harcadığım zamanın yalnızca küçük bir kesrinde seni bu eşiğe getirdi. Gerçekten olağanüstü. Asuraların neden sınırlandırıldığını sordun, açıklayayım." Kaval kemiğimdeki elinin baskısı sertleşti. "Gücümüz var ama gelişmiyoruz. Siz alt ırklar ise böcekler gibi çoğalıyorsunuz. Her nesil değişiyor, atalarının kabuğunu soyup yeni bir şeye dönüşüyor. Değişimde fırsat vardır, fırsatta ise güç."

"Böcekler gibi mi?" diye sordum. Bu pek de hoş olmayan benzetme karşısında neredeyse eğlenmiştim.

Agrona elini umursamazca salladı. "Entegrasyon seviyesine ulaştığında, işte o zaman Miras olarak tam gücüne kavuşabileceksin. O zamana kadar, küçük aksiliklerin ilerlemeni bozmasına izin verme. Dünün yenilgisi, yarının zaferine yön veren bir derse dönüşür."

Dikleşti ve zengin mor renkteki gömleğinin kumaşını düzeltti. "Bizim gibi varlıklar en küçük bir dersi bile kaçırma lüksüne sahip değiller, Cecil. Her şeyi özümsemeli, her dersi içselleştirmeli ve sonra öğrendiklerini bir silaha dönüştürmelisin. Anlıyor musun?"

Gerçekten anlayıp anlamadığımdan emin olamayarak yanağımın içini ısırdım ama bir an sonra başımla onayladım.

"Dinlen öyleyse ve dediklerimi düşün," deyip uzaklaştı. Ancak o gittiğinde tek başıma kaldığımı, tüm görevlilerin ve şifacıların beni terk ettiğini fark edebildim.

Bedene geri çekilip yatağa kurulduum. Yatak odamın sıradan tavanına dik dik bakarak her nefesi derin ve düzenli bir şekilde alıp vermeye zorladım kendimi. Agrona'nın özümseme, içselleştirme ve Entegrasyon hakkında söylediği her şeye rağmen, düşüncelerimin onun kulak ardı ettiğim tavsiyelerinden sıyrılıp Nico'ya kaydığını hissettim.

Agrona'nın neler yapabileceğini her zaman biliyordum. Duygularımı yatıştırdığında ya da onun anılarını gömmeme yardım ettiğinde, ne yaptığımızın farkındaydım. Kendi önceki hayatımın anılarına erişimimi bile benim bilgim dahilinde kısıtlamıştı; belirli şeyleri bana açıklamadan önce yeterince güçlenmemi beklemişti.

Ama tüm bunlar benim korumam içindi ve çoğu zaman da benim ısrarımla olmuştu. Ya da ben öyle sanıyordum. Nico ve Agrona'nın bu anıların bazılarını değiştirmeyi, Grey'in yerine Nico'yu yerleştirmeyi neden gerekli gördüklerini bir türlü kavrayamıyordum. Nico ile olan ilişkimin büyük bir kısmı—en güzel parçaları bile—gerçekti. Ama onu gözümde büyütmüşler, daha... kahramanca göstermeye çalışmışlardı.

Ve Grey'i hayatımdan adeta silmişlerdi. Sırf ondan nefret etmeme yardım etmek için mi?

Buna hiç gerek yoktu. Ondan sadece Nico adına nefret ediyordum—gerçi göğsümde büyüyen duyguyu incelerken, hissettiğimin nefret olmadığını kabul etmek zorundaydım. Nico'yu gazabından kurtarmak için onu öldürme kararlılığıma sıkı sıkıya tutundum. En azından bu hâlâ gerçekti. Onu yok etmek için ondan nefret etmeme gerek yoktu.

Bunu ve daha pek çok şeyi düşünürken gözlerim giderek ağırlaştı ve uykuya daldım.

Gözlerimi daha yeni kapatmışım gibi geliyordu ki kapıya vurulan hafif bir darbe beni tekrar uyandırdı.

"Cecilia?"

Yüzüme uykulu bir gülümseme yayıldı. "Gel."

Mandal tıkırdadı ve Nico odaya girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapattı, sonra yatağın ayakucuna doğru ilerledi; gözleri benim dışımda her yerde geziniyordu. Bir kolundan destek alarak kaskatı bir şekilde oturdu ama bana dokunmamaya özen gösterdi. Aramızdaki sessizlik, ortam rahatsız edici bir hal alana kadar büyüdü.

Dayanamayacak noktaya geldiğimde, "Sana kötü mü davrandılar?" diye sordum. "Eğer öyleyse ben—"

"Hayır," diye yanıtladı gecikmeyle, sesi kısıktı. "Sen... nasıl hissediyorsun?"

Kucağına bakarken yüzünün profiline baktım. Solgundu—yani, her zamankinden daha solgundu—ve içine kapanık bir ifadesi vardı. Parmakları huzursuzca bacağının kenarında geziniyordu. Bedeninin kendi üzerine çöküşüne rağmen gergindi de. Bir şeylerin ters gittiği açıktı.

"İyiyim, gerçekten. Sadece, şey..." Zorlukla yutkundum. "Ona yalan söyledim Nico. Bunu bana sen yaptırdın. Onu dışarı çıkarıyordun ama nedenini anlamıyorum. Lütfen bana bunu neden yaptığımızı söyle."

Nico bana baktı ama bu sadece anlık bir bakıştı. "Üzgünüm, Cecilia." Sessizleşti, yanağının içini çiğnediğini görebiliyordum. Sessizlik o kadar uzun sürdü ki cevap vermeyeceğini sandım ama sonra tekrar konuşmaya başladı. "İyi olmana gerçekten sevindim. Kiros'un böyle bir şey yapacağını tahmin etmeliydim. Zarar görmeni istemedim, sadece düşündüm ki, şey, o belki—gerçekten bilmiyorum bile—eğer sen... um..." Gerisini getiremedi, boğazını temizledi ve sonra gerçekten bana baktı.

Yatakta doğrulup bacaklarımı altıma alarak bağdaş kurdum ve ona doğru eğildim. "Draneeve gelip bana haber vermeyi akıl ettiği için şanslısın. O olmasaydı sen—sen..." Draneeve'den bahsettiğimde Nico'nun yumruğu battaniyemin kumaşını sıktı. "Bunun acısını ondan çıkarmaya kalkma, Nico Sever. Draneeve sayesinde hayattasın."

"Hayır, senin sayende hayattayım," diye kenetlediği dişlerinin arasından konuştu. "Draneeve bir hain. Ne yaptığından haberin bile yok."

"Senin yaptığından daha mı kötü? Benim yaptığımdan?" diye tersledim. Nico kendi içine çekilince öfkeme yenik düştüğüme hemen pişman oldum. "Sadece... kavga etmeyelim, olur mu? Özür dilerim."

Hızla başını salladı. "Biliyorum. Ben de." Tekrar konuşmadan önce uzun süre gözlerimin içine baktı. "İyi hissettiğinden emin misin? Değişen bir şey... var mı? Bilirsin, basiliskin manasıyla ilgili," diye ekledi alelacele.

Anılarımı birer birer çözüyormuş gibi hissetmem dışında mı? demek istedim ama kendimi tuttum. Nico'nun Agrona'nın yaptıkları, yaptığı değişiklikler hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğunu bilmemin hiçbir yolu yoktu ve sormaya da dilim varmıyordu.

Sonra, kendi aptallığımı fark etmenin getirdiği o rahatsız edici duyguyla, Nico'nun zihninin de tıpkı benimki gibi manipüle edilmiş olabileceği gerçeğiyle irkildim. Sadece, Agrona'nın büyüsünü kıracak bir yolu olmadığından, o hâlâ o sahte anıların içinde kapana kısılmış durumdaydı. Bu konu hakkında konuşma konusundaki tereddüdüm bir anda mantıklı bir önseziye dönüştü; zira önce bir zemin hazırlamadan çift anılara dikkat çekmek Nico'dan her türlü tepkiyi doğurabilirdi. Öfke krizine girebilir, programlanmış bir tepkiyle doğrudan Agrona'ya koşabilir ya da tamamen zihinsel bir çöküş yaşayabilirdi.

Agrona sizi düşman etmek için zihnindeki Grey'i de mi değiştirdi? diye düşündüm. Yoksa sadece zaten hissettiğin nefreti alıp körükledi, iyi zamanları budayıp geriye sadece kötüleri mi bıraktı? Agrona neşterli bir cerrah gibiydi; kesiklerinde ve çentiklerinde dikkatliydi. Ama işine geldiğinde gücünü bir balta gibi kullanabileceğinden hiç şüphem yoktu.

"Cecilia?" diye sordu Nico.

Düşüncelerimin derinliklerine daldığımı fark ederek gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. "Sadece... kendimi kontrol ediyordum sanırım. Ama hayır... içimde büyük bir değişim hissetmiyorum. Belki Sehz-Clar etrafındaki kalkanı manipüle etmeyi kolaylaştırır? Yani, anka manası yardımcı olacaksa, basilisk manası daha da iyi olmak zorunda, değil mi?"

Nico'nun yüzünden aynı anda birkaç duygu geçti, sonra kendini topladı. "Evet, tabii ki. Her işte bir hayır vardır, değil mi?" Gülümsemeye çalıştı ama bu zayıf ve acı dolu bir çabaydı. "Neden Agrona'ya söylemedin?" diye sordu aniden, beni hazırlıksız yakalayarak.

"E-emin değilim..." diye geveledim, geriye yaslanıp başımı duvara koydum.

Nico pozisyonunu düzeltti, yatağa daha kurulup doğrudan bana döndü. "Ve bilmediğini mi düşünüyorsun? Yalanları hissedebiliyor... bence neredeyse zihin okuyor."

Başımı salladım, daha önceki gözlemlerimden emindim. "Bir nedenden dolayı kendini tutuyordu. Sanırım canımı yakmaktan korkuyordu."

Nico alayla güldü ama ben hızla uzanıp bileğini tuttum. "Hayır, dinle. Onun elinden çok çektiğini biliyorum Nico ve bunun için çok, çok üzgünüm. Ama o bizi önemsiyor, bu dünyayı ve ötesindeki kendi dünyasını da. İçinde derinlere kök salmış, sarmalayıp sakladığı bir tutku, nezaket ve yalnızlık var, var olduğunu biliyorum. Tıpkı söylediği şeyi yapabileceğini bildiğim gibi... bize birlikte bir hayat verebilir, gerçek bir hayat, kendi bedenlerimizde, kendi dünyamızda."

Her şeye rağmen bunun gerçek olduğunu biliyordum. Agrona insanüstü bir zihne sahipti ve başkalarının ahlaksızca görebileceği şeyler yapıyordu ama onu alt varlıkların ahlakıyla yargılamak adil değildi. Zihnim bana aitti, herhangi bir yabancı büyüyle değiştirilmemişti, sadakatimi veya ilgimi talep eden hiçbir dış etki yoktu ve Agrona ile bu dünya hakkındaki hislerim değişmemişti.

Keşke Nico ve Agrona anılarımı değiştirmeyi, o şeyleri benden saklamayı gerekli görmeselerdi ama bu sahte anılarda gördüğüm hiçbir şey sonucu değiştirmiyordu. Grey'e karşı hislerim belki de fark ettiğimden daha karmaşıktı; değiştirilmiş anılarımdaki varlığının hayaletiyle başa çıkmak daha kolaydı, daha basitti ve bunun hepimiz için, hatta benim için bile neden daha tercih edilebilir olduğunu anlayabiliyordum. Ama Grey benim önceliğim değildi.

Konuşmaya devam etmek için ağzımı açtım ama kelimeler boğazımda tıkandı. Yeni bir anı su yüzüne çıktı ama tıpkı rüyamdaki gibi iki ses tek bir sesmiş gibi konuştuğundan, iki kişi aynı rolü oynadığından—biri net, diğeri soluk bir hale gibi—onu anlamlandırmakta zorlandım. Bu, Agrona'nın benim için kilidini açtığı son anıydı ve onu tekrar yaşarken—şimdi hem sahte hem de gerçek anıyı bir arada tutarak, biri diğerinin üzerine bindirilmiş halde—gözlerim yavaşça yuvalarından fırladı, nefesim sığlaştı ve zayıfladı.

“Cecilia? Cecil! Ne oldu, neyin var?”

Omuzlarımda hissettiğim eller, hafif bir sarsıntı, yüzüme çarpan sıcak bir nefes…

“Y-yok bir şey,” diye kekeledim. Kendimi toparlamakta zorlanıyordum. Şu anı ve zihnimdeki iki ayrı anıyı aynı anda bir arada tutamıyordum. “Sadece… her şey bir anda üzerime çöktü sanırım.”

Nico gergince siyah saçlarını karıştırarak yataktan fırladı. “Tabii ki, öyle demek istememiştim… Ben çıkayım. Dinlenmen gerek.”

Gözlerimi açık tutmak ve dolan yaşları engellemek için çabalarken Nico’nun son bir kez yüzümü incelediğini fark ettim. Ardından veda bile etmeden arkasını dönüp odadan fırladı.

Yana doğru devrilip bir top gibi kıvrıldım. Şimdiki zamanın görüntüsünü dışarıda bırakmak için gözlerimi sıkıca yumdum; zihnimdeki o bölünmüş anının göz kapaklarımın arkasında akıp gitmesine izin verdim.

Anıda, Agrona’nın kurguladığı o sahte gerçekliğin altında, Grey’e söylediğim o acımasız, iğrenç sözleri dinledim. Onunla dalga geçmiş, aşağılamıştım, tıpkı onun bana yaptığını sandığım gibi oyuncak etmiştim onu… Ancak en sonunda, kılıcı bedenimi delip geçtikten sonra dahası da vardı. Sahte anı silinip gittiğinde, arkasına gizlenmiş olan asıl gerçeklik netleşti.

Kılıcının ucu göğsümü delip geçerken kanım ellerine ve kollarına aktı. Bütün ağırlığımla üzerine yüklendim, aramızda sadece kılıcının kabzası kalmıştı. Kollarımı ona doladım, neredeyse bir sarılış gibiydi.

“Özür dilerim Grey. Başka… yolu… yoktu,” dedim. Kan akciğerlerimde köpürüyor, dudaklarımı boyuyordu.

Kılıcı bıraktı, bedenim ona doğru yığıldı. “N-ne—neden?”

“Ben… yaşadığım sürece… Nico tutsak kalacak… bana karşı kullanılacak.”

Geriye doğru sendeledi, ben de üzerine devrildim; bu hareket kılıcını içime daha da derine sapladı. Acıyla nefesim kesildi ama bunu neredeyse hiç hissetmedim. Bedenimin büyük kısmı zaten buz kesmişti.

“Hayır… hayır, bu olamaz…” diye kekeledi Grey.

Anı tamamen kararıp yok olana kadar beni kollarında tuttu, titriyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.