Dönüşü Olmayan Yol

Bir saat sonra, tamamladığım eserleri boyut yüzüğüme tıkıştırıp koridorda aceleyle ilerledim. Anka kuşunun hapsedildiği hücrelere inen merdivenlere ulaştım. Merdivenler her zamanki gibi boştu ama en alt basamağa gelip kapıya vardığımda geçidin mühürlendiğini gördüm.

Kapının yanındaki siyah taşa kristal bir panel monte edilmişti. Belirli mana imzalarını algılayan bu düzenek, sadece tanıdığı bir imza bulduğunda kapıyı açıyordu. Asamın ucunu panele dokundurup farklı güçlerde, çeşitli mana türlerini sırayla akıtmaya başladım; böylece farklı mana imzalarını taklit ediyordum. Burada çalışan araştırmacılardan birini tanıyor olsaydım işim çok daha kolay olurdu. Yine de böyle bir kilit, dört elementli bir büyücüye karşı koyacak şekilde tasarlanmamıştı. Birkaç dakika sonra, çekim gücünün devre dışı kalmasıyla panel mırıldandı ve kapı kendiliğinden açıldı.

"Tırpan Nico?"

Kapıdan geçmek üzereyken donakaldım. İçeride, bir masanın etrafında toplanmış sıradan bir oyun oynayan dört muhafız oturuyordu. Diğer ikisi odada volta atıyordu ama beni görünce adımları yarıda kesildi. Odada çalışan yarım düzine araştırmacı ve nakşedici vardı. Hepsi bir anda mezar sessizliğine bürünerek kaskatı kesildi; muhtemelen çekirdeğim kırıldıktan sonra beni muayene eden o iki kişinin başına gelenleri hatırlamışlardı.

Doğrularak muhafızlara dik dik baktım. "Burada ne arıyorsunuz? Kaytarıyor musunuz? İsimlerinizi derhal söyleyin. Görevi ihmalden sizi silah ustasına rapor ettireceğim ve kırbaçlatacağım. Ve siz," diyerek araştırmacılara döndüm, "bu seviyeyi hemen boşaltın. Şimdi, gidin!"

Oturan dört muhafız, selam durmak için aceleyle ayağa kalkarken sandalyelerini devirdi. "Ama T-Tırpanım, buraya biz görevlendirildik. Yeni bir nöbet değişimi," dedi içlerinden biri, telaştan dili damağına dolanarak.

Araştırmacıların yarısı kapıya doğru birkaç kararsız adım atmıştı ki muhafızın konuşmasıyla durakladılar.

"Bu seviyede görevli olmayan hiç kimseyi içeri almamamız gerekiyor," dedi diğerlerinden daha az sarsılmış görünen yaşlı bir muhafız. Rütbeli subay olduğunu tahmin ederek doğrudan ona yöneldim. Bir an duraksadıktan sonra, "Tırpanlar bile olsa," diye ekledi. "Bu emir doğrudan Yüce Hükümdar'dan geldi. İsterseniz gidin onunla..."

Daha sözünü bitiremeden, hamle yaptım. Çekirdeğim eski gücünde olmasa da sıradan büyücüleri her türlü katlıyordum. Adamı zırhının yakasından yakalayıp havaya kaldırdım. "O zaman Yüce Hükümdar'a gidip içeri daldığımı hemen rapor etmeni tavsiye ederim. Yolumdan çekilmezseniz hepinizi öldürürüm. Sadece çekip giderseniz, onun duyacağı öfke ve size vereceği ceza, hayatınızı kaybetmenizden daha hafif olacaktır."

Adamı yere bırakıp kapıya doğru ittim. Yere kapaklanacak kadar sert olmasa da dengesini kaybettirip birkaç adım tökezletecek kadar güç uygulamıştım. Adam kendini toparladığında odadaki tüm gözler ona çevrildi. Durumu uzun uzun tarttıktan sonra, "Tamam beyler, dışarı," dedi. Diğerleri hemen hareketlenmeyince bağırdı: "Hemen!"

Herkes panik içinde odadan geri çekilme telaşına düştü. Nakşediciler işlerini yarım bıraktı, araştırmacılar projelerini terk etti, muhafızlar da onları kapıdan çıkarmak için acele ettirdi.

Son birkaç kişinin de odadan çıkışını izlerken muhafızların varlığını ve bunun ne anlama geldiğini düşündüm. Laboratuvar çalışanlarından Agrona'nın kulağına haber gitmesinin yirmi, belki otuz dakika süreceğini tahmin ediyordum; ancak muhafızların varlığı, alacakları cezadan ne kadar korktuklarına bağlı olarak bu süreyi kısaltabilir ya da uzatabilirdi. Yine de sonuç değişmeyecekti. Agrona çok erken gelirse her şey mahvolurdu ama planımdan vazgeçmeye niyetim yoktu.

Basit bir mana tespit eseri çıkarıp kapı kasasının iç kenarına sabitledim ve çalıştırdım. Ardından koridor boyunca koşarak anka kuşunun hücresine ulaştım. Kalıntıları hâlâ bileklerinden asılı halde orada bırakılmıştı. Cecilia'nın Leydi Şafak'ın manasını emişini kendi gözlerimle izlemiş olmasaydım, şu anki büzüşmüş ve çökmüş bedeni tanıyamazdım.

Gözlerimi kaçırdım. Anka kuşu yüzünden burada değildil.

Birkaç hücre ileride, Kiros'un sanki beni bekliyormuş gibi mana kalkanıyla korunan hücresinden bıkkın gözlerle dışarı baktığını gördüm.

Lafı hiç uzatmadan, "Bilgiye ihtiyacım var," dedim ve gözlerimi Hükümdar'a diktim.

Vereceği tepki, zihinsel durumu hakkında bana çok şey anlatacaktı. Başarılı olmak istiyorsam onu doğru tartmalıydım.

Kiros burada, zincirlenip kapana kısılmış halde o kadar da heybetli görünmüyordu. Göbeğinin çevresindeki o heybetli cüsse erimiş, mermer grisi teni sararıp solmuştu. Üzerindeki tüm o süsler ve takılar olmadan çok daha sıradan duruyordu. Ama zaten kolları iki yana açılmış, bileklerine çiviler çakılmış halde zincirlenmişken kim korkutucu görünebilirdi ki?

Grey görünürdü. Zihnime üşüşen bu düşünceyi dişlerimin arasında ezmek ister gibi çenemi sıktım. Gözlerini bana diken ama soruma henüz yanıt vermeyen Kiros'a bir adım daha yaklaştım.

"Agrona'nın Miras hakkındaki planları ne, ne biliyorsun?" diye hırlayarak sordum.

Kiros çenesini kaldırıp burnunun ucundan bana bakarak elinden geldiğince kabardı. "Tırpan olsan ne yazar, bir aşağılık benimle nasıl böyle konuşmaya cüret eder?"

Sadece gözlerimi kırpmadan ona baktım. Bir an sonra tüm o sahte cesareti söndü ve adeta pıstı.

"Miras, mana üzerinde mutlak kontrol sağlayabilen bir varlık. Diğer asuralara karşı kullanılacak bir silah." Omuz silkmeye çalıştı ama zincirliyken bu sadece zavallıca bir debelenmeden ibaret kaldı. "Bana her zaman çocuk masalı gibi gelmişti."

"Bunu yapabilir mi?" diye atıldım hemen. "Asuraları yok edebilir mi, Kezess Indrath ve ejderhaları yenebilir mi? Bu güce sahip mi?"

Homurdandı. "Henüz değil. Ama belki bir gün. O kadar uzun yaşarsa tabii."

"Peki görevini tamamladığında? Agrona'nın o zaman ne planı var?" Bu soruyu sormayı planlamamıştım ama Kiros'un bu kadar açık konuşması beni şaşırtmıştı. Cecilia için duyduğum korku bir anda diğer tüm endişelerimi bastırarak öne çıktı.

Kiros, kalkanın iç yüzeyine doğru balgamlı bir tükürük fırlattı. Tükürük cızırdayarak bir anda buharlaşıp gitti. "Yüce Hükümdar planlarını kendine saklar. Sonrası için bir planı varsa bile bunu Vritra klanının geri kalanıyla paylaşmaya değer görmedi." Küçümseyen bakışı yerini sinsi bir alaycı gülümsemeye bıraktı. "Ama bir iddiaya girecek olsam, bir savaştan sonra çoğu silaha ne oluyorsa ona da aynısının olacağını söylerdim. Ya bir sergiye kaldırılırlar ya da eritilip daha yararlı bir şeye dönüştürülürler, değil mi?"

Zihnimde beliren düzineyle panik dolu soruyu bastırdım. Bunun konumuzla alakası yok, aptal, diyerek kendimi azarladım.

"Peki ya böyle bir sonucu engellemek isterse? Miras, doğrudan Agrona'nın kendisine... önleyici bir darbe indirmek isterse?" Her kelimeyi özenle seçiyor, her heceyi tartar gibi konuşuyordum. "Belki sen de yeterince işe yararsan, bu hücrenin dışında bir geleceğin olabilir."

Kiros daha sözümü bitirmeden başını iki yana sallamaya başlamıştı; boynuzları havayı yararak bir o yana bir bu yana gidip geliyordu. "Aklını kaçırmışsın sen. Yüce Hükümdar'ın o zihin kurcalamaları senin beynini yakmış evlat. Ama..." Kiros sustu, düşünceli bir tavır takındı. "Belki de, yanında ben olursam bir şansı olabilir. Beni serbest bırak, kıza Agrona'nın kafasını almasında yardım edeyim."

Zihnimde çınlayan hafif bir mana sinyali, Cecilia'nın merdivenlerden henüz çıktığını ve bu katın girişine yerleştirdiğim cihazın önünden geçtiğini haber verdi. Zaman kalmamıştı.

Nişanımı etkinleştirerek mananın akışını takip ettim ve kalkanın çalışmasını sağlayan birçok bağımsız parçayı birbirinden yalıttım. Duvarın içinde, mana kristallerinden gelen gücü kalkana dönüştüren bir dizi yuva bulunuyordu. Kendi manamı nişanım aracılığıyla kalkana ve oradan da bu yuvalara doğru ters yönde akıtmaya zorladım. Güç anında yuvalardan birine aşırı yükleme yaptı; bu da diğerlerinde zincirleme bir arızaya yol açtı. Birkaç saniye içinde tüm düzenek statik bir çatırtıyla söndü ve bariyer ortadan kalktı. Kiros, artık açık olan hücresinden bana açgözlü gözlerle bakıyordu.

"Bana söz ver," dedim aceleyle. "Ona yardım edeceğine söz ver."

"Tabii, tabii, söz veriyorum. Bir Hükümdar olarak şerefim üzerine," dedi, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle. "Hadi çabuk ol da çöz beni."

Hızlıca hareket ederek kelepçeleri zorlayıp açtım. Kiros, bileğinin içindeki çivi oynadıkça acıyla kıvrandı; ona durması için uyarıcı bir bakış attım. Rünlerle kaplı çiviyi yavaşça bileğinden çekip çıkardım. Bunu yaparken, bedenimle Kiros'un görüş açısını kapatarak yeni yaptığım eserlerden birini, yara henüz iyileşmeden hemen oraya, aynı yaranın içine dikkatlice sapladım.

"Kahretsin, dikkat etsene. Acıyor," diye sızlandı Kiros.

Eser, orijinal çividen biraz daha kısa ve inceydi. İçeri girip çivi tamamen çıkar çıkmaz, Kiros'un bileğindeki et kendi kendini onarmaya başladı.

İkinci eseri avcumun içine gizleyerek arkasına geçtim ve aynı işlemi diğer bileğine de uyguladım. Ardından çok daha hızlı bir şekilde ayak bileklerindeki kelepçeleri çözdüm.

Son zinciri de serbest bıraktıktan sonra geriye doğru bir adım attım.

Kiros belini esnetip omuzlarını kütürdeterek inledi. Sonra, neredeyse zahmetsiz bir hareketle ters eliyle göğsüme öyle bir vurdu ki beni koridorun öbür ucuna fırlattı. Sırtımın kalkanlı hücrelerden birine çarpıp sektiğini hissettim, ardından yere yığıldım. Bir an için görüşüm bulandı; koridor, bana doğru yaklaşan Kiros'un gölgesiyle birlikte şiddetle sarsılıyordu.

Arkadaki karanlığın derinliklerinde, gümüşi renkli saçların oluşturduğu bulanık bir halenin köşeden kafasını uzattığını gördüm...

"Zavallı yaratıklar," diye mırıldandı Kiros, tepemde dikilip bana tepeden bakarken. "Yüce Hükümdar'ın neden size bu kadar sapkın bir ilgi duyduğunu..."

Kiros aniden arkasını döndü. Havalanmış, doğrudan bize doğru uçmakta olan Cecilia ile yüz yüze geldi.

"Belki de Lord Indrath'a kellelerinizi sunarsam Epheotus'a dönmeme izin verilir!" diye kükredi Kiros. Elleri sanki bir silahın kabzasını kavrayacakmış gibi havaya kalktı. Etrafında çalkalanıp kaynayan mana, yumruklarında şekilsiz bir kütle halinde yoğunlaştı. Ardından büyük bir gürültüyle patlayarak koridorda bir tsunami gibi çağladı.

Çarpan gücün etkisiyle yere savrulurken acıyla inledim. Gözlerimin önünde ışıklar uçuşuyordu.

Kiros, kendi başarısız büyüsünün tepmesiyle duvara fırlatılınca öfkeyle hırladı. Şok içinde ellerine bakakaldı fakat ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan Cecilia üzerine çullandı. Hapsedildiği için zayıflamış ve manası tükenmiş olsa da fiziksel açıdan Cecilia'dan fersah fersah üstündü. Devasa ellerini yumruk yapıp çömeldi, onun saldırısını doğrudan karşılamaya hazırlandı.

O anda koridordaki bütün bariyerler aynı anda yok oldu. Düzinelerce zincir, kollarına, bacaklarına, boğazına ve beline tutunabileceği her yere atılan metal engerekler gibi Kiros'un üzerine saldırdı.

"Hayır, bırakın beni! Emrediyorum size!" diye bağırdı Kiros, sesi çatlayarak.

Cecilia, Kiros'un önünde yere indi. Araya giren devasa bedenin arkasından bana bakabilmek için hafifçe yana eğildi. Yerde garip bir şekilde serilmiş dururken sadece ona bakmakla yetindim. Yaşayıp yaşamadığıma dair en ufak bir renk vermedim. Yine de manamı hissedebildiğini, ölümcül bir yara almadığımı bildiğini biliyordum. Ancak ne kadar öfkelenirse, başarılı olma ihtimalimiz o kadar artacaktı.

Kiros'un etrafında mana tekrar şahlandı. Bedeninden taşan güç nefesimi kesti fakat Cecilia istifini bozmadı. Bileklerine doğrudan yerleştirdiğim eserler yüzünden basilisk'in mana üzerindeki hakimiyeti son derece acemiceydi. İri yarı bedeninin her bir kası zincirlere karşı gerildi. Bükülen metal sesleriyle birlikte birkaç zincir koptu. Keskin çelik parçaları duvarlara ve tavana çarparak etrafa saçıldı. Ancak parçalanan her zincirin yerine iki tanesi daha fırlayıp onu sarmaladı.

"Ne yapmaya çalışıyordun Nico?" diye çıkıştı Cecilia, yine Kiros'un üzerinden bana bakarak. Cevap vermeyince dikkatini yeniden çırpınan Vritra'ya çevirdi. "Ona saldırmamalıydın. Size karşı hiçbir kötü niyetim yoktu Hükümdar Kiros. Agrona'nın size çektirdiklerini gördükçe üzülüyordum bile. Neden yaptınız bunu?"

"Bir... hata," diye boğulurcasına konuştu Kiros. Yoğun manayla yüklenen zincirler, sıcak bir ocakta unutulmuş metal gibi parlamaya başlamıştı. "Şimdi... anlayabiliyorum. Bırakın beni... onu öldürmenize yardım edeyim."

Nefesimi tuttum. Her şey bu ana bağlıydı.

Cecilia'nın yüzü karmaşık bir öfkeyle buruştu. "Ne?"

"Birlikte... Agrona'yı... öldürebiliriz..."

Cecilia dişlerini kenetleyip elini geriye çekerek havayı yardı. Keskin rüzgardan ve beyaz ateşten oluşan bir tırpan, basilisk'in boynuna ve göğsüne saplanarak bedenini yarı yarıya döndürdü. Yine de bu yara cildinde hafif bir çizikten fazlasını bırakmamıştı.

Cecilia zincirleri daha da sıktı fakat Kiros kışkırtıcı, tehlikeli bir kahkaha attı. Bir daha mana yönlendirmeye çalışmadan sadece kas gücüyle zincirlere yüklendi. Bir zincir daha koptu, ardından bir diğeri.

"Uzun süredir mahpus olan kurumuş bir anka kalıntısının canını emmeye gücün yetebilir küçük kız. Ama ben Vritra'yım! Bu toprakların, bu dünyanın Hükümdarıyım! Senin gücün henüz benim—"

Kiros'un sözü boğuk bir hırıltıyla kesildi. Mana, patlayan bir barajdan akan sular gibi bedeninden dışarı boşalıyordu.

Cecilia onun gücünü emiyordu.

Gülümsememi gizlemek için kendimi zor tuttum.

Kiros konuşmaya çalıştı ama başaramadı. Bedenini güçlü ve diri tutan mana çekildikçe, formu büzüşüp küçülmeye başladı. Beden küçüldükçe etrafındaki zincirler daha da sıkılaşıyordu.

Ayağa kalktım. Onu bağlayan zincir ağının etrafından dikkatlice dolanıp Cecilia'nın yanına geldim. Bütün vücudu tir tir titriyordu. Gözünün kenarından kızıl bir gözyaşı gibi ince bir kan süzüldü. Mana parçacıklarını onun gibi göremiyordum ama bedeninin o basilisk manası denizine karşı nasıl zorlandığını iliklerime kadar hissedebiliyordum. Çekirdeğinde bu güce yer yoktu; bu yüzden mana her bir kasına, kemiğine ve organına doluyordu. Damarlarından tıpış tıpış taşan mana atmosfere karışıyordu ama onu bile yakalayıp geri çekiyordu. Sonunda derin bir nefes vererek işlemi bitirdi.

Tutuğumu bile fark etmediğim nefesimi dışarı bıraktım. "Cecil, iyi misin—"

Aniden bedeni pelte gibi yığıldı. Onu havada yakalayıp yavaşça yere yatırdım, yanağındaki kanı sildim. Bilinci kapanmıştı ama günlerce kesintisiz koşmuş gibi kalbi güm güm atsa da nefesi düzenliydi.

Doğru şeyi yapıp yapmadığımı sorgulayarak ona bakarken, zihninde yankılanan bir uyarı sesi başka birinin yaklaştığını haber verdi. Aynı anda, tüm seviyeyi pençeleriyle kavrayan devasa bir mananın aniden şahlandığını hissettim.

Hızla dönerek bütün zihnimi, irademi ve manamı bu işe odakladım; zincirlerden kan demiri dikenler yarattım. Kiros'un bedeninden kalanlar bu dikenlerle adeta patladı. Düzinelerce diken kurumuş etini parçalayarak onu tanınmaz, kanlı bir yığına çevirdi. Birkaç dikenin bileklerindeki narin eserleri parçaladığını, hapsolmuş mananın sızmaya başladığını hissettim.

Tıpkı ölen bir büyücünün bedenini terk eden son mana kırıntıları gibi.

Sonra korkunç bir hızla hareketsiz kaldım. Tamamen donmuştum, zihnim ve bedenim arasındaki bağ kopmuş gibiydi.

"Ne demek oluyor bu!" diye kükredi arkamdan Agrona. Dizginlenmemiş gazabı derimi kemiklerimden yüzecek gibiydi.

Bedenim ona doğru döndürüldü. Kızıl gözleri gözlerime kenetlendi. Büyüsünün duyargalarının beynimin içine sızdığını hissedebiliyordum.

"Ne oldu burada?" diye sordu, bu kez biraz daha sakin bir tonla.

Bedenim üzerindeki kontrolüm kısmen geri verilince yutkundum. Hâlâ hareket edemiyordum ama en azından gözlerimi kırpabiliyor ve konuşabiliyordum. "Cecilia beni aramaya geldiğinde Kiros ile konuşuyordum. Onun ihanet sözlerini duydu ve öfkeyle saldırdı. Kiros'un büyüsü onu bayılttı ama kendisi de yeterince zayıflamıştı. Daha fazla zarar veremeden onu yok etmeyi başardım."

Zihnimdeki duyargalar gezinerek, doğruluğunu teyit etmek için her bir cümlemi dürtükledi. Söylediğim her bir kelimenin doğru olduğuna kendimi inandırarak bu düşünceye sımsıkı sarıldım.

"Peki senin burada ne işin vardı?" dedi Agrona uzun bir sessizliğin ardından. Duyargaları daha da derine indi. "Bu seviyede görevli olanları neden tehdit ettin?"

Agrona'nın kırpmadığı gözleri altında huzursuzca kıvranma isteğiyle dolup taşarken, bedenimin kontrolünün bende olmamasına ilk kez şükrettim. "Korkuyordum. Bilmek istedim... Sormak zorundaydım. Gerçekten yapabilir mi diye. Onu beklediğiniz şeyleri yapabilir mi, diğer asura klanlarını yenebilir mi..."

Agrona'nın ince kaşları şaşkınlıkla havalandı. Ardından bakışları arkamdaki parçalanmış cesede kaydı. "Eee? Cevabını aldın mı?"

Başımı sallamaya çalıştım ama yapamadım. "A—aldım Yüce Hükümdar."

Bedenim üzerindeki baskı kalkınca çöktüm. Vücudum aynı anda hem çok hafif hem de tonlarca ağırlıktaymış gibi geliyordu ama en azından yine benimdi. Kiros'un savurduğu darbenin denk geldiği göğsümü ovdum.

Agrona öne doğru eğilip Cecilia'nın kendinden geçmiş bedenini yerden kaldırdı, onu bir çocuk gibi kucağına aldı. Bana arkasını dönerken sordu: "Kiros'un manasından içti mi Nico?"

Gözlerimi onun üzerinden ötelere, bu dünyanın çok uzağına diktim. Zihnimde yeni, bambaşka bir dünya hayal ettim. O alternatif dünyada Cecilia o manayı içmemişti. Görebiliyordum. Hem de çok net. Bütün varlığımla gördüğüm bu şeye inanmaya zorladım kendimi. "Hayır, Yüce Hükümdar."

Agrona, Cecilia'yı koridorda taşırken hafifçe mırıldandı. Köşeyi dönmeden önce arkasına, benden öteye, cesede doğru baktı. Hiç şüphesiz Kiros'un manasından kalan son kırıntıların da yokluğa karışıp gittiğini görüyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.