Yıkıntılar Arasında

Gözkapaklarım kurşun gibi ağırdı, aralamak için adeta birbirleriyle savaşıyorlardı. Etrafımdaki şeyleri hemen seçemedim; görüşüm uykunun mahmurluğuyla bulanıklaşmıştı. Netleştirebilmek adına birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım. Yakınlardan bir yerden hafif bir inilti yükselince diğer yanıma döndüm.

Burnumun ucu yumuşak bir şeye temas etti. Henüz netleşmeye başlayan görüşüm yeniden bulanıklaştı. Yüzüme sıcak bir nefes çarptı. Bedenimi hissetmeye çalışarak hafifçe geriye çekildim.

Mica tam yanımda yatıyordu. Yan dönünce burun buruna gelmiştik. Yüzünde zorla bastırdığı alaycı bir gülümseme vardı, tek kaşını kaldırdı. "Günün birinde böyle bir şey yapmaya kalkışacağını zaten biliyurdum."

Yüzümün kızardığını hissederek doğrulmaya çalıştım fakat bu ani hareket başımı döndürdü, gözlerimi yeniden kapatmak zorunda kaldım. "Bedenime ne oluyor böyle..."

"Of, açlıktan ölüyorum..." dedi Ellie hemen yanı başımdan. "Ne kadar kaldık orada? Midem kendi kendini yiyip bitirmiş gibi hissediyorum."

Boo, alçak ve kederli bir gürültüyle karşılık vererek aynı durumda olduğunu net bir şekilde ifade etti.

Anlık baş dönmesi geçince gözlerimi tekrar açıp ayağa kalkabildim. Mica dirseklerinin üzerinde doğrulmuş, etrafa bakınmaktaydı. Lyra ise Mica’nın diğer yanında bir top gibi kıvrılmış, başını ellerinin arasına almıştı; yüzü alev kırmızısı saçlarından oluşan bir perdenin arkasına gizlenmişti. Ellie benim yanımdan Boo’nun yanına emeklemiş, yüzünü ayının kalın kürkünün içine gömmüştü.

Alçak tavanlı, kısa bir koridordaydık. Bembeyaz ve süssüz duvarlarda, bir önceki bölgede geçit olarak kullandığımız kapıların tıpatıp aynısı olan düz, siyah dikdörtgenler sıralanmıştı. Zihinlerimiz kapana kısılmışken bedenlerimiz bu taş zeminde öylece yatıp kalmıştı.

"Herkes iyi mi? Başka bir yan etki hisseden var mı?" Tekrar tekrar ölmenin getirdiği yan etkilerden bahsediyordum aslında ama son cümlemi bilerek dışımdan söylemedim.

"Başım yumurta gibi ikiye yarılacak ve içinden korkunç bir şey doğacakmış gibi hissediyorum," diye mırıldandı Lyra, saçlarından ve kollarından ördüğü kozanın içinden.

"Belki de içine yaratık kaçmıştır," dedi Mica, Alacryalı kadına bakıp burnunu bükerek. "O çirkin şeylerden biri beyninden dışarı tırmanacak birazdan. Onu hemen gebertmeliyiz, yoksa..."

Lyra kendini toparlayıp hızla doğruldu, oturduğu yerden Mica’ya gazap dolu bir bakış attı. "Hiç gerek yok, teşekkürler. Sadece susuz kaldığımı düşünüyorum."

Ayağa kalkıp kapılardan birine yaklaştım. Yüzeyi yansımamı görebileceğim kadar pürüzsüz ve parlaktı ancak içinde ne bir aether ne de Duyu sayesinde Mana varlığı sezebildim. Elimle dokunduğumda pürüzsüz ve soğuktu ama en ufak bir tepki vermedi. Omuz silkerek arkamı döndüm, bölgenin çıkış portalını aramaya başladım.

Koridorun en sonundaki kapkara bir kemer, yalın beyaz taşların arasında keskin bir tezat oluşturuyordu. İlk bakışta kemerin içinde herhangi bir portal görünmüyordu fakat ona doğru birkaç adım attığımda hava dalgalandı; koyu, yağlı bir portal titreşerek belirdi.

"Bedenlerinizi uyandırın. Bir şeyler yiyip için," dedim diğerlerine göz ucuyla bakarak. "O son yıkıntıdan sonra, bunda neyle karşılaşacağımız konusunda artık pek emin olamıyorum."

Yoldaşlarımın bunu ikinci kez duymasına gerek yoktu; hepsi açlıktan ve susuzluktan kırılıyordu. Erzaklarını çıkarırken aralarında hafif bir uğultu yükseldi ancak çok geçmeden tek duyulan ses, birkaç günlük yolculuk yemeğini tek oturuşta silip süpürürken çıkardıkları hırslı çiğneme sesleri ve katılaşmış eklemlerinden gelen gıcırtılar oldu.

Bu sırada zihnimin çarklarını dönmeye bıraktım, dördüncü djinn yıkıntısında bizi nelerin bekliyor olabileceğini düşündüm. Yine de bu durum faydadan çok huzursuzluk veriyordu; tek umudum son kilit taşının hâlâ yerinde duruyor ve djinn muhafızının aktif kalmış olmasıydı.

'Dördüncü kilit taşı nasıl bir kavrayış barındırıyor acaba?' diye mütefekkire daldı Regis, çekirdeğimin etrafında süzülürken. 'Bir bakalım... Aroa’nın Ağıdı zaman boyutuyla ilgiliydi, değil mi? Bir nesne üzerindeki zamanın tahribatını geri sarma yeteneği. Duyu ise mana parçacıklarını görmeni sağlıyor, bu da mananın —ve aslında aether’ın— nasıl çalıştığını anlamana yardım ediyor. Peki aralarındaki bağ ne?'

Omuz silktim, ardından kaslarımdaki sertliği gidermek için boynumu iki yana esnettim. Dürüst olmak gerekirse bu ikisinin birbiriyle nasıl uyuştuğunu ya da bu yeteneklerin Kader’i anlamaya nasıl kapı araladığını çözebilmiş değilim. Sylvia’nın mesajının peşinden Relictombs’ta bunca zaman geçirdik ama nedenini anlamaya bir adım bile yaklaşamadık.

Yoldaşlarım ziyafetlerini bitirince teker teker portalın önünde yanıma geldiler.

İlk gelen Lyra oldu. Ona sorgulayan gözlerle baktığımda ellerini savunurcasına kaldırdı. "İyiyim, gerçekten. Savaşta bile belirli bir yaşam standardına alıştığımı kabul ediyorum ama beynimi canavarlar istila etmiş falan değil." Yemekten kalanları boyut yüzüğüne yerleştiren Mica’ya kırgın bir bakış fırlattı.

"En azından senin bildiğin kadarıyla öyle," dedi Mica gıcık bir gülümsemeyle, mırıldanarak bir melodi tuttururken.

Pusula'yı çıkarıp portalın hedefini sabitlemek için kullandım; böylece gruptan kimse Relictombs’un rastgele bir köşesine savrulmayacaktı. Derin bir nefes alıp adıma bastım.

Dördüncü yıkıntının dış kısmına geçerken yine o beyaz koridorlardan birine adım atacağımı sanıyordum ama kendimi çökmüş ve yanmış enkaz yığınlarının arasında bulunca afalladım. Etrafı süzmeye henüz fırsat bulamadan Lyra yanımda belirdi, hemen ardından da Ellie geldi. Bir an sonra, boş bir koridorun sonundaki nispeten küçük, temiz bir alanda tıkış tıkış toplanmıştık. Önümüzdeki moloz yığını ilerlememizi engelliyordu.

"Burası bir öncekine hiç benzemiyor," diye fısıldadı Ellie.

'Şunlar... pençe izi mi?' diye düşündü Regis, dikkatimi iri bir taş parçasına çekerek.

Taşa derinlemesine kazınmış üç çizginin üzerinde parmaklarımı gezdirdim, altındaki beyazlığı ortaya çıkarmak için üzerindeki kurumu sildim. Başımı kaldırdığımda o tanıdık, steril aydınlatma düzeneklerini gördüm. "Doğru yerdeyiz ama sanki burası... saldırıya uğramış."

Mica elini şlakk diye tek bir hareketle salladı; yolu kapatan molozlar kuma dönüşüp parçalanmış zemindeki çatlaklardan aşağı süzüldü. Duvarların ve tavanın çöken kısımları, arkasındaki garip manzarayı gözler önüne serdi: Yangın ve pençe izleriyle kaplanmış som kayaçlar.

Dikkatli adımlarla ilerlerken diğerlerine ikinci yıkıntıdaki deneyimimden bahsettim; Caera, Regis ve ben ulaştığımızda orası çökmek üzereydi. Fakat burada yaşanan şey çok daha farklı görünüyordu.

"Ejderhalar saldırmış olabilir mi?" diye sordu Ellie, botunun burnunu zemindeki derin bir yarığa bastırarak.

"İmkânsız, bildiğim kadarıyla," diye yanıtladım. Asuraların Relictombs’a giremediğini açıklayarak devam ettim.

Bir an sonra koridorun sihri bizi yakalayıp ileriye doğru sürükledi. Çökmüş koridor gözden kayboldu, kendimizi kristal kapının önündeki boş bir alanda bulduk.

Kapı harabeye dönmüştü.

Siyah kristal parçaları etrafa saçılmıştı, bastıkça ayaklarımızın altında çatırdıyorlardı. Kapıdan geriye kalan şey ise pürüzsüz siyah yüzeyinden dışarı fırlayan sivri kristal kümeleriyle dolu, yamuk yumuk, pürüzlü bir enkazdı. Birkaç saniyede bir kalp atışı gibi titreşiyor, saçılan tüm parçalara hafif bir dalgalanma gönderiyorlardı.

'Bu hiç iyiye işaret değil.'

Öne çıkıp elimi portalın üzerine koydum. Eskiden kristaller bana yol vermek için daima yana kayardı. Şimdiyse sert, kımıldamaz duruyorlardı. Keskin. Tehlikeli.

Aroa’nın Ağıdı godrune’u, içine aether yüklememle altın renginde parıldadı; aevum zerreleri tenimden süzülüp bozulmuş kristal yapıya akmaya başladı. Güç dalga dalga içeri doldu, her bir girintiyi doldurup kapıdan dışarı taşarak portaldan kopmuş her bir kristal parçasına temas etti.

Zaman geriye sarınıyormuşçasına, yerdeki gevşek parçalar havalanıp kapıya doğru geri fırladı. O pürüzlü, parçalanmış kenarlar düzleşti. Yapıya yeniden akışkan bir hareket geldi ve elim içeri doğru kaydı. Önceki portallarda olduğu gibi, kristaller bana geçit açmak üzere pürüzsüzce yana kaydı.

Omuz üzerinden arkama baktım. Diğerleri ne yapacağını bilemez bir hayranlıkla beni izliyordu. "Hemen arkamdan gelin. Dışarıda oyalanmayın." Ardından kendimi portalın içine bıraktım.

Dış odayı yıkan her neyse sihrin kendisini de bozmuş olmasından korkuyordum ancak geçişim sorunsuz oldu. Bir an sonra kendimi yine şaşırtıcı bir ortamın içinde buldum.

Ruhani duvarlar, zemin ve tavan, sisli beyaz çizgilerle etrafımda hayali bir odanın taslağını çiziyordu. Bu soyut alanın altında beklenen yapı duruyordu: Merkezdeki kaide, üzerinde süzülen aether kristali ve etrafında dönen, yoğun bir sihirle uğuldayan halkalar. Hareketi gözlerimle takip ederken farkında olmadan tuttuğum nefesi dışarı bıraktım.

"Çalışıyor," dedim kendi kendime. Rahatlama hissi, omuzlarımdaki ve gözlerimin arkasındaki gerginliği silip süpürdü.

Diğerleri teker teker belirdi. En arkadan gelen Mica içeri adım atıp portal gözden kaybolduğu an yumruğuma aether odakladım.

Boş odanın soyut kabuğu, sert bir rüzgardaki yırtık bulutlar gibi dağıldı; bizi som taş tuğlaların üzerinde bıraktı. Lyra hayal kırıklığıyla dilini şaklattı, Ellie’nin ise kirişi gererken yayından gelen gıcırtıyı duydum.

Mica dönen halkalara yaklaştı, bir elini kaldırıp gözlerini kapattı. Yüzünde meraklı, neşeli bir gülümseme belirdi. "Şey... şarkı söylüyor."

Fakat benim odağım başka bir yerdeydi.

Güçlü bir aether varlığı oda içinde temkinli adımlarla ilerliyor, etrafımızda turlar atıyordu. Çok yaklaşmaktan kaçınıyor, yoldaşlarımdan biri hareket ettiğinde mesafesini korumak için rotasını değiştiriyordu. Tavrı değişirse anında bir silah oluşturmaya hazır şekilde, gözümün ucuyla onu takip ettim.

"Eee... şimdi ne olacak?" diye sordu Ellie, odanın dış kenarında dolanırken parmaklarını duvardaki ufalanan taşların üzerinde gezdirerek.

"Bekleyeceğiz," diye yanıtladım dalgınca.

Mica ile Lyra bakıştı, ikisi de gerildi. Bir an sonra, gizlenen figür somutlaşınca ikisi de yerinden sıçradı.

"Korkmayın," dedim hızla, saldırmalarını engellemek için elimi kaldırarak. Yansımaya zarar veremeyeceklerini biliyordum ama testi bozacak bir şey yapmalarından endişeleniyordum.

Cin projeksiyonu yüzünde eğlenen bir tebessümle bize baktı. Ten rengi soluk bir lavantayı andırıyordu. Daha önce gördüklerim gibi yüzü hariç her yeri büyü formlarıyla kaplıydı. Başının tepesi keldi, arkasından omuzlarına doğru beyaz bir saç perdesi iniyordu. Bu çıplak kafa derisinde bile büyü formlarının izleri kazılıydı.

"Soğukkanlılığını takdir ettim," dedi bir an sonra. "Beni senin hissedip yanındakilerin hissedememesi ilgi çekici. Anlaşılan üzerinde zaten bir cinin izini taşıyorsun. Temasa geçtiğin ilk kalıntı ben değilim."

Saygıyla hafifçe eğilerek karşılık verdim. "Hayır, daha önce üç ayrı kalıntıdan bir şeyler öğrendim. Ama birinin bana sunabileceği bir kilit taşı kalmamıştı. Sende bir tane olduğunu umuyorum."

Cinin menekşe rengi gözleri içten gelen bir ışıkla parıldadı, bakışları derinleşti. "Anlıyorum. Şimdiye kadarki yolculuğun oldukça tuhaf ve... talihsiz geçmiş. O halde daha fazla vakit kaybetmeyelim, testine geçelim."

Etraflarımızdaki yıkıntılar bir an içinde silindi, yerini bambaşka bembeyaz bir boşluğa bıraktı. Yoldaşlarım yok olmuştu. Çekirdeğimin içinde emniyette duran Regis bile kayıplara karışmıştı.

Cin süzülerek önüme geldi. Elleri arkasında birleşmiş, duruşunu sağlamlaştırmıştı. "Duyuların, reflekslerin ve farkındalığın zaten sınandı. Anlamlandıramadığım şartlar altında, asi bir cinin acı dolu özü tarafından dövüş konusunda bile eğitilmişsin. Sonra da Taşmezar'ın tasarımındaki bir hata yüzünden kendini daha fazla geliştirme fırsatı elinden alınmış. Gerçekten çok talihsiz."

Bir süre sessiz kaldı fakat o ürkütücü gözlerini benden bir an olsun ayırmadı. "Görünüşe göre Taşmezar amacına ulaşmakta başarısız oldu."

İtiraz etmek için ağzımı açtım ama duraksadım. Cinin sözlerini kafamda tarttım. "Bir kilit taşının kaybolmasından daha fazlasını kastettiğini biliyorum," dedim, bu bembeyaz boşluğu işaret ederek. "Ama nasıl başarısız oldu ki? Bütün bunların amacı neydi zaten?"

Yine o ezberlenmiş "Bu bilgi bu kalıntının kapsamında yer almamaktadır," cevabını duymayı bekliyordum. Bu yüzden yanıt verince şaşırdım.

"Taşmezar dediğiniz bu yapı, medeniyetimizin hem mana hem de eter üzerine biriktirdiği kolektif bilgelikten başka bir şey değil. Yaşayan bir kütüphane, kavrayabildiğimiz her şeyi barındıran çok boyutlu bir ansiklopedi. Anladığımız her şey burada saklı ve her bir bölüm..."

Lafını bölmek istemesem de tutamadım kendimi. "Bölüm mü?"

"Sizin bölge dedikleriniz," diye devam etti. "Her biri sandığın gibi bir sınav değil, eterin farklı bir yönünü kavramanı sağlayacak birer ders aslında. Bu yapıyı inşa ederken kullandığımız araçları anlamak için bölümler arasında ilerlemek yeterliydi. Kusursuz bir çözüm olmadığını biliyorduk ama bu becerileri gelecek nesillere aktarmanın tek yolu buydu."

"Pasifist bir halk için cinler yarattıkları bu yeri fazla kanlı korumuş," diyerek araya girdim. Yoldaşlarımın gözümün önünde defalarca ölüşünün hatırası tazeliğini koruyordu. "Burası bir kütüphaneyse, o korkunç canavarların ne işi var?"

Cin gözlerini kaçırdı. Yumuşak yüz hatlarından adeta bir duygu seli geçti. "Taşmezar'ın büyük kısmı medeniyetimiz çökerken inşa edildi. En büyük ve son eserimizi korumaya çalışan halkımızın bilinçaltından sızan bir... karanlık vardı. Biz cinler burada güvenle hareket edebilirdik. Bilgimizi devralacak kişinin de bunu çözebileceğini ya da bu korumaları aşacak kadar güçlü olacağını biliyorduk."

"Ama halkınız..." Gerisini getiremedim. Bu programlanmış zihnin ne kadarını bildiğinden emin değildim.

"Yok oldu, biliyorum." Çenesi kenetlendi, bir an için başını öteye çevirdi. Tekrar bana baktığında gözlerinde gazap değil, derin bir keder vardı. "Ejderhalar anlamak istemedi... Anlayamazlardı da. Bu yüzden medeniyetimizi yakıp yıktılar, izimizi dünyadan silmeye çalıştılar. Ama işte, cinlerin güçlü bir soyundan gelen biri duruyor karşımda. Demek ki tamamen başarılı olamamışlar."

Bu kalıntı diğerlerine kıyasla sorularıma cevap vermeye çok daha yatkın göründüğü için şansımı zorladım. "Kezess Indrath'ın gücünü bizzat gördüm. Ama halkınızın başardığı bunca şeye rağmen..." Çevremizdeki beyazlığı gösterdim. "...nasıl yok olduğunuzu hâlâ kavrayamıyorum. Bilginiz bu yere kazıyacak kadar kıymetliyse, hayatta kalmak için neden savaşmadınız?"

"Bunun cevabı ne basit ne de tatmin edici," dedi cin, yorgun bir iç çekerek. "Belki bu test anlamana yardımcı olur. Belki de olmaz. Bilmen gerekenden çok daha azını biliyorsun, kavrayışın sığ kalmış. Bu kadar az şey anlayıp yine de bu kadar ilerleyebilmiş olman senin adına büyük bir başarı Arthur Leywin, ama bizim tasarımımız adına tam bir fiyasko."

Ne diyeceğimi bilemediğimden ses çıkarmadım.

Cinin yüzündeki tebessüm bu kez daha içtendi. "Yine de karamsarlığa kapılma. Sen öngöremediğimiz bir değişkensin. Yaşlı bir cine umut vermeye yetiyorsun. Seni artık amacından alıkoymayacağım. Kendini hazırla. Bu test, Taşmezar'da şimdiye kadar karşılaştığın hiçbir şeye benzemeyecek. Başlayalım."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.