CİNİN GÖZLERİNDEN

Açık renkli bomboş tuvalin üzerine yeşiller, maviler ve morlar sızarak renk kattı. Etrafımdaki dünya sulı boya gibi akıp gitti, belirgin şekillere bürünmeden önce vitraydan bir makete dönüştü. Kendimi koyu lacivert kumaştan yapılmış yumuşak bir minderde otururken buldum. Önümde, imal edildiği o yabancı ağacın döner halkalarını öne çıkaracak ustalıkla işlenmiş küçük, ahşap bir masa duruyordu.

Yumuşak beyaz taştan oyulmuş ve tanımadığım yanıp sönen açık mavi renkte bir malzemeyle kaplanmış üstü açık bir pagodanın altında, düzenli sıralar halinde dizilmiş iki düzine kadar benzer koltuk ve masa vardı. Zemin ortasındaki sığ bir oluktan berrak bir dere akıyor, oturma alanını ikiye bölüyordu.

Pagodanın kenarında dere, bir uçurumun kenarından aşağı yuvarlanırken daha büyük bir su kütlesiyle birleşiyordu. Ayağa kalkıp aşağıya bakmak için kenara doğru ilerledim. Şelaleden sıçrayan su damlacıkları, kayalıkların dibinden yayılan devasa şehri hafifçe gölgeliyordu. Yine de şehre odaklanmaya çalıştığımda, sis kayıp dalgalanıyor gibiydi ve şehre odaklanmamı engelliyordu.

"Bir illüzyon," diye fısıldadım. Çıkan ses bana ait değildi.

Aşağıya baktığımda kollarımın derisinin açık pembe olduğunu fark ettim. Büyü formları açıkta kalan cildimin çoğunu kaplıyordu. Ama bundan da öte, küçüktüm; bir çocuktum, insan bağlamında belki sekiz veya dokuz yaşına denk geliyordum.

Arkamdan biri, "Çok iyi," dedi.

Hızla döndüğümde bunun sadece cin kalıntısı olduğunu anladım. Saçları birkaç santim daha kısaydı ve daha az dökülmüştü ama bunun dışında aynıydı. Suyun fokurdadığı zeminden beş ila sekiz santim kadar yüksekte duran bir platformun üzerinde duruyordu.

"Lütfen otur." Test başladığında işgal ettiğim minderi işaret etti. Sessizce istediğini yaptım. Duruşunda ve ifadesinde bir şeyler değişti ama bunu okumak zordu. "Öğrenci, bireysel öğreniminizin geleceğini en iyi şekilde değerlendirebilmemiz için bugün yeteneğinizi ve bilginizi test etmek üzere buradasınız. Öncelikle, rica etsem mana ile eter arasındaki ilişki hakkında bildiklerinizi açıklar mısınız?"

Cine odaklanmadan önce kararsızca etrafıma bakındım. "Gerçekten mi? Test bu mu?"

Yüzünde hafif bir çatıklık belirdi ama bir an içinde geçti ve bana güven veren bir gülümseme verdi. "İlkel görünebilir, ancak öğrencilerimin bilgi ve yeteneklerini tam olarak anlayarak kendi yaşam eserlerinde potansiyellerini gerçekleştirmelerini sağlamak benim yaşam eserimdir."

Kendi kendime, "Savaş testlerini tercih ederdim," diye mırıldandım. Daha yüksek sesle, "Mana ve eter eşzamanlı olarak hem karşıt hem de işbirlikçi güçlerdir," dedim. "Kendilerine özgü belirleyici özelliklere sahip olmalarına rağmen, sürekli birbirlerine baskı yapar, birbirlerini şekillendirirler. Bana öğretilen benzetmede su ve fincan kullanılmıştı. Gerçekte, mana su gibiyse eter bir kırbaç veya matara olurdu, çünkü her ikisi de karşı tarafın uyguladığı uygun güçle değiştirilebilir, ancak bu benzetmenin de doğru olduğunu düşünmüyorum."

Durup düşündüm. "Hayır, daha uygun bir karşılaştırma eteri bir ok, manayı ise rüzgar olarak tanımlamak olurdu."

Cin hemen yanıt verdi, "Anlayışınız yüzeysel. Kaba," dedi ama düz ses tonunda hiçbir hoşnutsuzluk yoktu. "Eteri hem bir araç hem de bir malzeme olarak görüyorsunuz; kullanılacak ve yararlanılacak bir şey. Düşünceleriniz geçmiş deneyimlerinizin şiddetiyle bulanmış. Mana ve eter ikiz güçlerinin nasıl etkileşime girdiğine dair bu mekanik açıklama yüzeysel düzeyde doğru, ancak onları neyin ayırdığını anlamıyorsunuz."

İçimde beliren hafif öfkeyi bastırmaya çalışırken parmaklarım masanın yüzeyinde ritim tuttu. "Hatalarımı düzeltebilir misiniz o zaman?"

Cinin başı çok hafifçe yana döndü. "Ama hiç hata yapmadınız ki."

Dizim kendi kendine sallanmaya başladı. "Ama az önce dediniz ki—"

Cin bilimsel bir diplomasi edasıyla, "Gözlemlerimi dile getirdim. Yargıları değil, gerçekleri," dedi. "Amacım gelecekteki çabalarınızı yönlendirmenize yardımcı olmak. Yolunuz değişkendir, kaderci değil. Sonraki soru: Sadece şu anki gücünüz ve büyünüz göz önüne alındığında, ulusumuzun ilerlemesine nasıl katkıda bulunabilirsiniz?"

Cine dik dik baktım. "Ulusunuz mu? Ama..."

Zihnimde bir şeyler yerine oturdu. Tavrındaki değişim, sorularında ve yanıtlarında mevcut bağlamın olmaması... Bu konuşma sanki gerçekten de halkının soykırımından önce yaşayan bir cin çocuğuymuşum gibi gerçekleşiyordu. Bana Arthur Leywin olarak hitap etmiyordu; çok uzun zaman önce gerçek çocuklarla yapılan ve muhtemelen sık sık tekrarlanan bir diyaloğu yeniden canlandırıyordu. Bu test başka ne olursa olsun, aynı zamanda yok edilmelerinden önceki cin halkının kalbine doğrudan bir bakıştı.

Açık sözlü olmaya karar verdim. "Bir ansiklopedi kurmak yerine surlar inşa ederdim. Kalıntılarda gördüklerime dayanarak, tüm şehirlerinizi neden eterik aleme taşımadığınızı anlamıyorum. Kendinizi koruyabilirdiniz."

Cin başını salladı. "Yine şiddet. Siz—" Cin bocalamış, bir adım tökezlemişti. Bir elini başının kenarına bastırarak kendini platforma doğru bıraktı.

Ayağa kalkmaya yeltendim ama donakaldım. Bu testin bir parçası mıydı? Yoksa oyuna ayak uydurmayarak bazı parametreleri mi bozmuştum, yoksa kalıntının düşüncelerini mi karıştırmıştım? Bir an sonra yerime geri kurulurken, "İyi misiniz?" diye sordum.

O güzel uçurum tepesi manzarası eriyip gitti, renkler balmumu gibi aktı ve karardı. Ani değişimin getirdiği baş dönmesine karşı gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Birkaç saniye sonra gözlerimi tekrar açtığımda hâlâ oturuyordum ama diğer her şey değişmişti.

Koyu ahşap banklardan oluşan sıralar, arkasında üç kapüşonlu cinin oturduğu yüksek bir kürsüye bakıyordu. Binanın içi, solumdaki ve sağımdaki yüksek kemerli pencerelerle parlak bir şekilde aydınlatılmıştı. Onların içinden uzaktaki kayalıkları ve ince bir şelalenin tepesinde, açık mavi çatılı pagodayı görebiliyordustunuz.

Yükseklerdeki merteklerin arasında kuş benzeri yaratıklar neşeyle cıvıldayarak uçuşuyordu, ancak çevrenin ışığı ve neşesi orada bulunan birçok cine ulaşmıyordu.

Cin kalabalığına bakmaya çalışırken birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım, ancak huzursuzluk veya belki de hayal kırıklığı gibi belirsiz bir izlenim dışında yüz hatlarına odaklanamadım. Odada sadece kürsünün arkasındaki üç kişi ve odanın arka tarafında duran cin kalıntısı net görünüyordu.

Başkanlık eden cinlerden biri boğazını temizledi ve boynundaki bir büyü formu parlamaya başladı. Konuştuğunda, sesi sihirli bir şekilde yükseldi ve sanki tam yanımda duruyormuş gibi ses seviyesi artmadan odayı doldurdu. "Adilşehir Zhoroa'nın Yasal Organı olan bu konseyi toplama ihtiyacının doğması nadir ve üzücü bir durumdur. Bugün davalının suçlarını ele alıyoruz: Yaşam eserini terk etmesi ve düşmanca araçlar tasarlamak için eteri bozması. Gelenek olduğu üzere, önce davalının eylemlerini açıklamasına izin vereceğiz."

Yüksek Salon'daki deneyimimi hatırlayarak Yargıçlar, diye düşündüm. Burası bir mahkeme salonu.

Bütün gözler bana döndü. Bu yeni sahneye ani geçişle neye uğradığını şaşıran biri olarak bir cevap oluşturmakta zorlandım.

Yanımda duran çivit mavisi cüppeli bir cin elini omzuma koydu ve bana güven veren bir gülümseme verdi. "Sadece doğruyu söyle. Unutma, buradaki herkes anlamak için can atıyor."

İşlemediğim suçlar için yargıcın suçlamalarını kavramaya çalışarak yavaşça, "Ama belki de ben anlamıyorum," dedim. Bu test içinde test işlemi açıkça bir amaca hizmet ediyordu ve yanıtım sadece beklenmekle kalmıyor, farkında olmadığım bir ölçütle değerlendiriliyordu. "Bu suçlamalar gerçekten suç mu? Beni sonsuza dek aynı işe... yaşam eserine... bağlayan şey nedir? Fikrimi değiştiremez miyim?"

Üç yargıç kapüşonlarının altından başlarını salladılar ve ardından ortadaki figür tekrar konuştu. "Davalının tek yanıtı bu mu?"

Testin amacını kavramaya çalışırken duruma hakim olmaya başladım. "Bir yaşam eseri terk edilemez, sadece yön değiştirebilir," dedim. "Eteri bir 'düşmanlık aracı' olarak kullanmama gelince, hiçbir savunma yapmıyorum ve özür de dilemiyorum. Eterin kendisi yıkıcı bir biçim almaya oldukça hevesli. Eterin bu şekilde kullanılması amaçlanmasaydı, Yıkım Fermanı gibi bir şey neden var olsun ki?"

Ortadaki yargıç öne doğru eğildi ve kukuletasının altındaki gölgeler derinleşti. "Ulusumuzun, elimizdeki o doğal unsurları kendi yıkıcılığımızın yanı sıra onların yıkıcılığını da bastırmak için kullanması medeniyetin görevi değil midir? Ateş yakabilir, su boğabilir, doğaları gereği böyledir ve yine de onları sırf bu amaçla kullanmayı yanlış olarak adlandırırız, değil mi?"

Fütursuzluğumdan hemen pişman olarak, "Sizi yakmaya çalışan kişi size aynı şeyi yapmaya kararlı bir düşmansa belki de yanlış değildir," diye cevap verdim. Bir şekilde testte başarısız olma riskini göze almak istemiyordum. "Demek istediğim, kendimi savunmak için mutlaka bir harçlık, bir pay olmalı." Bir fikir yakaladım ve bununla devam etmeye karar verdim. "Sonuçta, Kalıntılar'ı koruyan korkunç ve şiddet dolu eterik yaratıklar gördüm. Grotesk canavarlar, ölümcül tuzaklar, korkunç savaş araçları. Ve hepsi de cinlerin bilgisini korumak için yaratılmış. Bilgiyi korumak kabul edilebilir de canları korumak neden değil?"

Yargıç, "Sorulara sorularla cevap veriyorsunuz ve bunu yaparken savunmanızı bizim yapmamızı istiyorsunuz," dedi. "Öyle olsun. Müzakere edeceğiz."

Aniden mahkeme salonu döndü. Baş döndürücü his bir saniyeden az sürdü ve durduğunda bakış açım değişmişti.

Kendimi kürsünün arkasında, diğer iki yargıçla yüz yüze otururken buldum. Biri sanki az önce konuşuyormuşuz gibi, "Ya sen?" diye sordu. "Bu dava hakkındaki hükmün nedir?"

Düşünmek için zamana ihtiyacım vardı; bilhassa dönüp kürsünün ardından sanığa doğru baktım. Çivit mavisi cübbeli cin hâlâ oradaydı ama yanında mor tenli, vücudu pürüzlü büyü formlarıyla kaplı yabancı biri oturuyordu. Gözlerinde isyan ateşiyle doğrudan bize bakıyordu. İllüzyon o kadar gerçekçiydi ki tüm bunların aslında yaşanmadığını kendime hatırlatmakta zorlanıyordum. Bu adamın hayatı ağzımdan çıkacak sözlere bağlı değildi; çünkü gerçekten yaşamışsa bile çok uzun zaman önce ölmüştü.

“Hukuk her zaman adalet demek değildir,” diye yanıtladım. “Görünüşe göre bu cin sadece doğru olduğuna inandığı şeyi yapmış. Bir gün sizin torunlarınız da bu ana dönüp bakacak ve ona hak verecek.”

“Cinler beş bin yıl boyunca bilginin barışçıl bir şekilde edinilmesi üzerine kurulu bir medeniyet inşa etti,” diyerek açıkladı ortadaki yargıç. “Hastalık, açlık, şiddet... Bunların hepsi hasta bir uygarlığın belirtileridir. Bizim en büyük başarımız mana veya eter sanatlarındaki gelişimimiz değil, medeniliğimizdir. Dış güçlerin bunu elimizden almasına izin mi verelim? Kendimizi düşmanlarımızın seviyesine indirirsek, zaten en baştan kaybetmişiz demektir. Kanunlarımızın bu şekilde yazılmış olmasının sebebi budur. Yargı Organı’nın bugünkü kurul başkanları olarak, hem kanunları korumakla hem de hem yüce şehrimizin hem de geniş birliğimizin iyiliğini gözetmekle sorumluyuz. Öyleyse, hükmün nedir?”

Başımı sallamaktan kendimi alamadım. “Eylemlerini haklı buluyorum.”

Diğer iki yargıç başlarıyla onayladı. Ardından mahkeme salonunu koyu gölgeler sararken ışık kayboldu. Herkes ne olduğunu anlamak için boynunu uzatarak pencerelere doğru döndü. Duruşmama rehberlik eden ve gözlerini ayaklarına dikmiş olan cin kalıntısı hariç herkes... Sonra sahne yeniden eriyip gitti, gölgeler hiçbir şey göremeyeceğim kadar derinleşti.

Işık geri geldiğinde çevrem bir kez daha değişmişti.

Cinlerle çevrili küre şeklinde bir odadaydım. Kubbe şeklindeki vitray çatı, yukarıdan gelen güneş ışığını mor ve mavinin binbir tonuna bürüyordu. Duvarlarda çiçekli sarmaşıklar büyümüştü. Amfitiyatro tarzı sıralı oturma düzenini kesen merdivenlerin kenarlarından küçük derecikler akıyordu. Görünüşe göre her koltuk doluydu.

Yanımdaki cin kalıntısı, yuvarlak bir masanın iki yanında karşı karşıya oturan iki kişiye bakarken gözlerinde uzak, odaklanmamış bir ifade vardı. Masaya bir şeyler kazınmıştı ama ayrıntıları seçemiyordum. Masada ne olduğunu merak edecek kadar dikkatimi toplayamıyordum bile; çünkü masanın diğer tarafında oturan adamı görmek bile sinir sistemimden bir yıldırım çarpmışçasına şok dalgası geçirdi.

Kezess Indrath.

Bu görünün gerçek dünyada ne kadar zaman önce yaşandığını bilmenin imkânı yoktu ama Epheotus'ta onunla henüz yeni buluştuğum andakinden hiç farklı görünmüyordu. Krem rengi saçlarının şeklinden, karşısındaki cine bir silah gibi doğrultulmuş renk değiştiren bakışlarının soğuk ve mesafeli tavrına kadar her şey birebir aynıydı. Rahat duruşuna rağmen, kümesdeki bir tilki gibi hissettiren o tarif edilemez tekinsizliğe sahipti.

Mavimsi tenli ve saçları kafa derisinin etrafında süzülecek kadar ince olan bir kadın cin, az önce konuşmasını bitirmiş gibi görünüyordu.

“Pozisyonum değişmedi, Leydi Sae-Areum,” dedi Kezess, gösterişinden ödün vermeyerek. “Eter denilen büyü sanatlarındaki bilginiz medeniyetiniz —hatta tüm bu dünya— için bir tehlike oluşturuyor. Çaba veya maliyeti ne olursa olsun, bu bilgi ejderhaların kavrayışına dahil edilmeli. Halkınızın benimkine öğretmesinden başka bir alternatif yok.”

Seyirciler tamamen sessizdi. Ancak yanımdaki kalıntı oturduğu yerde kıpırdandı; vücudunu bir elektrik akımı gibi saran gerginlik gözler önüne seriliyordu.

“Görünüşe göre dünyanın sizin seçtiğiniz şekilde işlemesini sadece hayal etmeniz gerektiğine inanıyorsunuz,” diye karşılık verdi Sae-Areum. Her kelimesinde kemiklerine kadar işleyen bir hüzün vardı. “Ama eter sanatları hakkında daha fazla derinlik kazanmanızı engelleyen şey tam olarak bu esneklik yoksunluğunuz. Size öğretemeyiz, en azından sizin öğrenmek istediğiniz şekilde öğretemeyiz.”

Kezess'in burnunu hafifçe kırıştırması, en düşmanca aşağılamadan bile daha fazlasını anlatıyordu. “Ne üzerinde çalıştığınızı biliyoruz. Dürüst olmak gerekirse, bunu onaylıyorum. Epheotus dünyamız da benzer bir şey: Bu dünyadan bir parça başka bir boyuta çekildi, oraya dikildi ve atalarımın ataları tarafından büyütüldü. Soru şu: Eğer asuraların cin sanatlarını öğrenemeyeceğine bu kadar eminseniz, neden onları bizden uzak tutmak için bu kadar uğraşıyorsunuz?”

Bu dünyadan bir parça başka bir boyuta çekildi...

Kezess’in sözleri zihnime, bir kurdun boğazına saplanan kırık bir kemik gibi takıldı. Epheotus'un bu dünyada fiziksel bir yer olmadığını, kendine ait bir diyar olduğunu bilsem de, asuraların bunu kendilerinin yarattığını öğrenmek beni şok etmişti. Zihnim anında böyle bir şeyin nasıl mümkün olabileceğine ya da tam olarak nerede olduğuna dair sorularla çalkalanmaya başladı. Bu dünyanın ve muhtemelen eski evim olan Dünya'nın bulunduğu fiziksel mekândan ayrı başka boyutlar, başka yerler var mıydı?

Eter diyarı, diye düşündüm aniden. Buna benzer bir şey olmalı, hatta belki de aynı yer. Ancak daha fazla düşünemeden dikkatim tekrar ana odaklanmak zorunda kaldı.

“Uğraşmıyoruz,” dedi Sae-Areum sakince. “Ama fazla büyü gücüne sahip olan her medeniyeti neyin beklediğine dair uyarınız, kendi dünyamızın sınırlarının ve kendi zaman akışımızın dar kapsamının ötesine bakmamız için bize ilham verdi. Bunu yaparken, bilgimizin asla silinmeyecek bir şekilde kaydedilmesini sağlamanın gerçek önemini kavradık. İdrak yeteneğini başkasına aktarmak kolay bir şey değildir Lord Indrath, kavrayışı açık olanlara bile.”

Kezess’in dudaklarından şıngırtılı, tehlikeli bir kahkaha döküldü. “Ama biz ejderhaların... kavrayışı açık değil, öyle mi demek istiyorsunuz?”

“Ben bizim duruşumuzu açıkladım, siz de kendinizinkini.” Sae-Areum'un bakışları sessiz seyircilerin üzerinde gezindi. “Buradaki herhangi bir cin kalbindekini dile getirmek ister mi?”

Seyirciler sessizdi. Yanımdaki cin kalıntısının nefes alıp almadığını bile anlayamıyordum, o kadar hareketsizdi.

Kimse ona cevap vermedi mi? Kimse itiraz etmedi mi, yalvarmadı mı... ya da öfkelenmedi mi?

Ayağa kalktım, odadan bir titreme geçti. “Ejderhalara istediklerini veremezsiniz. Sadece bunu yapsaydınız bile sizi yine de yok edecekleri için değil. Hayır, asıl sebep onların eter kavrayışının özünde kusurlu olması. Daha fazla derinlik kazanma yeteneğinden yoksunlar, çünkü bilgilerinin temellerini yeniden gözden geçirmeye yanaşmıyorlar.”

Duraksadım, ne söylemek istediğimi düşündüm. Ne de olsa bu bir testti. Kendimi net bir şekilde ifade etmeliydim, çünkü tüm bunların amacını anlamaya başladığımı hissediyordum.

“Üstünlük ve hatasızlık hisleri, medeniyetlerinin gelişmesini engelliyor,” diye devam ettim, bariton sesim odada yankılandı. “Ejderhalar —tüm asuralar— tamamen Kezess'in katı dünya görüşüne bağımlı. Ona zincirlenmiş durumdalar. Fiziksel güçleri veya büyülerinin kudreti ne olursa olsun, büyümüyorlar. Artık büyüyemiyorlar.”

Kezess’in gözleri doğrudan içimden bakarken fırtınalı bir mor renge bürünerek koyulaştı. “Böyle bir devlet meselesinde bile tüm seslerin duyulmasına izin veren cin geleneği çok can sıkıcı, Leydi Sae-Areum. Eğer benimle birebir görüşecek kadar bilge değilseniz, belki de yanlış cinle konuşuyorumdur.”

“Yine de, torunun dikkat çektiği nokta tam olarak bu değil mi?” diye sordu Sae-Areum. Ama kelimeler kulağıma bir fısıltı gibi geldi, sanki sadece benim için söylenmişti.

“Ama gerçek şu ki,” diye devam ettim, önümdeki sıraya adım atıp iki cinin tam içinden geçerek, “bu karar zaten verildi. Benim fikrimi istemiyorsunuz, çünkü zaten yaşanmış olanı değiştiremem. Kader’in bile geçmişi bu şekilde yeniden yazabileceğinden şüpheliyim. Ama benim niyetlerimi, ahlakımı ve halkınızı ne kadar anladığımı yargılıyorsunuz. Ve garip bir şekilde, doğru şeyi yapıp yapmadığınızı teyit etmeye çalıştığınızı düşünüyorum.”

Sae-Areum ve Kezess’in oturduğu yerden yirmi fit kadar uzağa, salona inene kadar sıradan sıraya adım attım. “Öyleyse cevabımı alın. Yapabileceğiniz tek şeyi yaptınız —doğru olduğuna inandığınız şeyi.”

Sae-Areum bana bakmadı ama gülümsedi ve dalgın bir şekilde parmağını yuvarlak masaya kazınmış oluklar üzerinde gezdirdi. Kezess ayağa kalktı, bana keskin bir bakış fırlattı. Bir azarlama beklemiştim ama bunun yerine sahne çözüldü, küle dönüşüp savruldu.

Her şey beyaza büründüğünde belki de bittiğini düşündüm ama teste ilk çekildiğim andaki gibi, ışık ve renkler o boş beyaz tuvale sızdı. Ancak bu sefer renkler is grisi, parlak turuncu ve kızıl kırmızıydı. Çevrem suluboya gibi değil, bir alevin kıvılcımları gibi dalgalanıyordu.

Daha önceki pagoda tekrar şekillendi. Turkuaz çatı kararmış ve yarı yarıya çökmüştü. Dere gitmişti; taş blokta yumruğum genişliğinde bir çatlağın açıldığı yerden, zeminin altına süzülüp yok olmuştu.

Uzaklardan gelen bir kükreme havayı titretti, ardından bir dökümhane ateşini andıran alev ve rüzgar uğultusu geldi; dikkatimi şehre çekti. Zhoroa demişlerdi buraya. Yüzlerce metre yükseklikteki alevlerden yükselen duman bulutları, güneşi kapatacak ve gökyüzünü millerle uzaklıkta karartacak kadar yoğundu. Ejderhalar hâlâ saldırıyor, taşları turuncu renkte parlatacak ve üflenmiş cam gibi akıtacak kadar sıcak alevler püskürtüyorlardı.

Yalnız değildim. Pagodanın kenarında bir kadın oturuyordu; ayakları, derenin dik kayalıklardan aşağı dökülmeden önce dar nehirle birleştiği yerdeydi. Nehir bile kurumuştu.

“Leydi Sae-Areum...” dedim, bir cinin değil, kendi elim olduğunu fark etmeden önce elimi uzatarak.

Bana bakmak için döndü ve yanıldığımı anladım. Teninde aynı mavi ton vardı ama saçları daha koyu ve daha gürdü; havada süzülmek yerine su gibi akıyordu.

“Ne yapmalıyız?” diye sordu. Sözlerindeki çaresizlik o kadar yoğun ve keskindi ki kalbimi tırmaladı. “Bize ne yapacağımızı söyle...”

Onu teselli etmek için nafile bir hamleyle elimi uzattım fakat nerede olduğumu hatırlayıp elimi geri çektim. Bu sahne bir şekilde diğerlerinden farklıydı. Kezess ile olan görüşmeden sonra sınavın bittiğini sanmıştım; amacını kavramış ve elimden gelen en iyi cevabı vermiştim.

Öyleyse neden devam ediyor, diye düşündüm. Sesli bir şekilde konuştum: “Seçimini zaten yaptın.”

Kız güçlükle yutkunup gözyaşlarını sildi. “Peki doğru olan bu muydu? Her şey yeniden yaşansaydı, sen de bizim yolumuzdan gider miydin, ey soyumuzdan gelen?”

Şehrin üzerinde dönüp durarak ölüm kusan ejderhaları uzun süre izledim. Sınavın sona ermesini ve beni yıkıntıların arasına geri döndürmesini bekliyordum ama akış durmadı. Benden açıkça başka bir şey bekliyordu.

Her iki hayatımı da daha güçlü olmak için çabalayarak geçirdim, diye düşündüm. Tüm bunları var eden cin zihninin, düşüncelerimi sanki sesli söylemişim gibi net bir şekilde okuyabildiğinden emindim. Kezess ejderhalarını toplayıp yarın Dicathen’i yakıp kül etmeye kalksa, savaş ne kadar umutsuz görünürse görünsün onlarla çarpışırdım.

Yine de bu durum, cinlerin savaşmayı reddetmesinin yanlış olduğu anlamına mı geliyordu? Son günlerini savaşarak geçirselerdi belki de Kalıntı Mezarlar asla tamamlanamazdı. Ve o zaman tüm bilgileri, koskoca bir medeniyetin hatırası gerçekten de tamamen yok olup giderdi.

Hıçkıran kızın sorularına karşılık, uzun bir sessizliğin ardından, “Sen öyle olduğunu düşündün ama hayır, senin yolun benimkiyle bir değil,” dedim. “Belki bu sınavın gözünde beni layık kılmayan şey budur ama umarım benim de sadece doğru bulduğum şeyi yapmaya çalıştığımı görebiliyorsun. Kimse direnmezse dünyamız Indrath ve Vritra klanları arasında ezilip yok olacak. O zaman korunan bilginin kime ne faydası kalır?”

Alevler dindi ve kül yüklü duman tüm manzarayı yuttu. Duman dağıldığında kendimi yeniden ufalanan harabelerin ortasında dikilirken buldum. Ellie, Boo, Lyra ve Mica duvara yaslanmış ya da yere serilmişti.

Geri döndüğümü belli eden ufak bir hareket yapmış olmalıydım ki Ellie tiz bir ses çıkarıp ayağa fırladı. “Arthur! Sen... gerçekten geldin mi?”

Başımı sallayıp boğazımı temizledim. “Bu kez ne kadar sürdü?”

Mica duvardan ayrılıp kollarını göğsünde kavuşturdu, yüzü asıktı. “Neredeyse bir saat. Öncesinde ufak bir uyarı hiç fena olmazdı.”

Zihnimin içinde Regis kıkırdadı. Demek beyin ölümünden geri döndün ha? Ben de geri gelmezsen bütün o muazzam servetine konacağımı sanıyordum.

Hiçbir şey göremedin mi, diye sordum.

Yok, bunca zaman burası mezar gibi sessizdi.

Huzursuz bir halde ortadaki kaidenin üzerinde süzülen kristale döndüm. “Bütün bunların amacını anlayamadım. Bana bunları neden gösterdin?”

Kristal nabız gibi parıldadı ve cinin sesi yankılandı. “Bu bir sınavdı.”

“Geçtim mi?”

Kristal konuşurken kolumdaki boyutlar arası depo büyü formu ısınmaya başladı. “Yargılamak benim haddim değil. Buna kendin karar vermelisin. Ne de olsa ben yalnızca bir hatırayım.”

Rünü etkinleştirerek boyut rünümün içinde beliren o koyu taştan yontulmuş, gösterişsiz küpü çekip çıkardım. “Bu kilit taşının ne içerdiğine dair bana bir şey söyleyebilir misin?”

Kristalden zar zor duyulan bir parazit uğultusu yükseldi, ardından konuştu: “Hayır. Ancak bu sana yardım edemeyeceğim anlamına gelmez. Zihninin işleyişi, düşüncelerinin dokusu cinlerinkinden çok farklı. Bu durum kavrayışın için ölümcül olabileceği gibi, hayal ettiğimizin de ötesinde bir varlığa dönüşmeni sağlayabilir. Her iki durumda da önündeki yolun çetin olacağını bil.

“Yine de en azından benim, senin başladığın işi bitireceğine inandığımı söylemem gerek. Bu kilit taşlarının içine hapsedilmiş dört büyü formu, daha derin bir kavrayışa giden birer haritadır. En yüce zihinlerimiz, eğer birisi aetherin bu dört fermanını anlayabilirse, belki Kaderin kendisine dair de bir içgörü kazanabileceğini öne sürmüştü. Bu uzak ve çaresiz bir umuttu ama şimdi seninle tanıştıktan sonra, Arthur Leywin, bunun gerçekten gerçekleşebileceğine inanıyorum.

“Ben... bir kayıp hissi duyuyorum.” Kristalden kederli bir uğultu yükseldi. “Bilincimin bu parçası çok uzun zamandır bu kilit taşını koruyordu. Artık sonuncu benim ve yakında ben de yok olacağım.”

“Üçüncü kilit taşına ne olduğu hakkında bir şey söyleyebilir misin? Kayıp olanına? Agrona’nın onu bir şekilde ele geçirdiğini doğrulayabilirsem...”

“Bu bilgi bu kalıntının içinde saklı değil.”

Zamanın daraldığını içgüdüsel olarak hissederek, Kezess ile konuştuğumdan beri aklımın bir köşesinde asılı kalan başka bir düşünceyi dile getirdim. “Lord Indrath ile yapılan o görüşmede, Epheotus’un bu dünyadan çıkarılıp başka bir yere yerleştirildiğini ve cinlerin de benzer bir şey yarattığını iddia etmişti. Kalıntı Mezarların barındığı yer tam olarak neresi?”

Kristal neredeyse eğlenir gibi bir tonla, “Bunu benden daha iyi anlaman gerekir, zira seni evrenin iç dokusuna bağlayan bir tanrırünü taşıyorsun,” dedi.

Kendi kendime, “Tanrı Adımı,” diye mırıldandım.

Birkaç kavrayış katmanı yerine oturdu ve eksik olduğunu bile fark etmediğim bir tablo tamamlandı.

Yüzümdeki gerginliğin gevşediğini hissederek devam ettim. “Tanrırünü gizli yolları ortaya çıkarmıyor. Ben hareket etmek için bu dünyanın bağ dokusunu, Epheotus ile Kalıntı Mezarların bulunduğu o ara mekanı kullanıyormuşum.”

Tanrırünü sırtımda alev gibi yandı ve odaya soluk, altın rengi bir ışık yaydı.

Regis onu incelemek için bedenimin içinden aşağı doğru süzülürken, Değişmiş, dedi. Deseni daha karmaşık hale gelmiş.

Benim anlayışım da değişmişti ama tanrırününü etkinleştirmeme fırsat kalmadan kristal yeniden konuştu. “Dış yapının gördüğü hasarı onarıp ayakta tutmak benim için son derece yıpratıcı oldu. Bu odaya giden yolu engellemesi gereken ikincil illüzyondan enerjiyi çekmek zorunda kaldığımı zaten gördün. Buradan ayrılabilmeniz için bir geçit oluşturmam gerekecek ancak bu kalan enerjimi de tüketecek. Kusura bakma, Arthur Leywin, ama şimdi gitmek zorundasınız.”

Mica, “Kulağa hiç hoş gelmiyor,” dedi. “Konuşan kristal jiroskop şeyini dinlemeliyiz, değil mi?”

Dalgın bir şekilde, “Evet,” dedim. Sonra Ellie’ye baktım ve bir önceki bölgede gözlerimin önünde öldüğü her anı hatırlayınca midem düğümlendi. “Hazırız. Ve... teşekkür ederim.”

Kristal bu kez çok daha gür bir sesle yeniden uğuldadı ve hep birlikte yukarıdaki, aslında var olmayan odanın maddesiz, şeffaf zemininden yukarı doğru süzüldük. Kristalin gücüyle zemin sertleşti, üzerinde durmamıza izin verdi ve ardından bir duvara yerleşmiş dikdörtgen bir geçit girdap gibi dönerek belirdi.

Bu olurken odanın geri kalanı çökmeye başladı, odanın şeklini koruyan aether geçide aktarılıyordu.

Pusulayı çıkarıp titreyen geçidi diğer yarısıyla birleştirmek için acele ettim ve küçük yatak odasının bozuk bir görüntüsü belirdi. “Gidin!”

Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz Mica içeri atladı. Lyra, endişeyle miyavlayan Boo’nun ardından Ellie’yi içeri itti ve sonra arkasına bile bakmadan kendisi de geçti.

Fakat benim dikkatim geçidin etrafında yavaş yavaş çözünen boşluğa takılmıştı. Ötesinde, aetherik hiçliğin alacakaranlık moru denizi uzanıyordu. Geçitten bir adım uzaklaştım ve ön kolumu işaretleyen rüne dokundum. Son bölgenin dehşeti, cinin sınavı ve öğrendiğim her şey, hatta Tanrı Adımı tanrırünü hakkında kazandığım yeni kavrayış bile bir an içinde aklımdan silinip gitti.

Çünkü bütün bunlardan çok daha önemli tek bir şey vardı.

Aether aleminde Taci ile savaşırken, sınırsız aether okyanusu sayesinde sonunda Sylvie’nin yumurtasını tamamlayacak kadar güce ulaştığımı fark etmiştim. Ancak o andan beri bu güç elimin uzanamayacağı bir yerde kalmıştı.

Şimdiye kadar.

Cin kalıntısı geçidi korumak için gücünü harcadıkça, her geçen an odadan geriye daha az şey kalıyordu.

Regis, Vaktimiz var gibi görünmüyor şef, dedi.

Zaman...

Elimi uzatarak Aroa’nın Ağıtını aşıladım. Parlak aether parçacıkları benden dışarı akarak çöken odanın kenarlarında yarışmaya başladı.

Fakat hiçbir şey olmadı. “Lütfen, biraz daha tutamaz mısın? Sadece birazcık...”

Kristalin sesi etrafımda yankılandı. “Özür dilerim. Şimdi ayrılmazsan kapana kısılacaksın.”

Gözlerimi kapatıp içimi çektim, Aroa’nın Ağıtının sönmesine izin verdim.

Kederli bir yürekle, sonsuz aetherik boşluğun görüntüsünden yüzümü çevirip geçidin içine adım attım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.