Ellie’ye bakarken boğazımda düğümlenen hıçkırık nefesimi kesti. Zihnim bomboştu. Mantıklı bir açıklama arıyor, tutunacak bir dal arıyordum ama kız kardeşimin bedeninin yarılmış, kendi kanıyla al kızıla boyanmış hali öyle imkansız, öyle akıl almaz görünüyordu ki tüm gerçeklik titreyerek durdu. Bu korkunç manzarayı delip beynime ulaşabilen tek şey, arkamda Boo’nun attığı kederli kükremeler ve bastığı yeri sarsan adımlarıydı. Kendi içimden söküp atamadığım tüm o duyguların dışarı taşan feryadı gibiydi bu sesler.
“…thur!”
Omuzumda bir el belirdi, sarsarak beni sıkmaya başladı. Bedenim refleks olarak dışarıya ağır bir aura dalgası yaydı ve o el anında geri çekildi. Uzaktan Mica ve Lyra’nın canavarlarla mücadele ettiğini hayal meyal fark edebiliyordum.
Ellie’nin üzerine bir gölge düştü. Başımı kaldırdığımda Regis’in ortak kederimizle dolup taşan parlak gözleriyle karşılaştım. Bedenini somut dünyadan çekip bir ruh gibi saydamlaştı, ardından küçük bir alev formuna bürünerek Ellie’nin cansız bedenine doğru süzüldü.
İçimde beliren o küçücük umut kırıntısı, daha tam doğamadan söndü.
'Gitti…' diye fısıldadı Regis zihnimde, kızın çekirdeğinin etrafında çaresizce dolanırken. 'Dur bir dakika. Burada yanlış bir şeyler var—'
Ellie saydamlaşmaya başladığı an kucağımdaki ağırlığı yok oldu. Regis’in karanlık siluetinin kız kardeşimin hatlarına yerleştiğini net bir şekilde gördüm. Sonra ikisi de aniden gözden kayboldu; tıpkı onu katleden canavar gibi havaya karışıp eridiler.
Haykırmak, lanetler yağdırmak için ağzımı açtım ama boğazımdan sadece hırıltılı bir nefes çıkabildi.
“N-ne oldu öyle?” diye sordu Mica. Dişlerini göstererek sırıtan iskeletimsi bir yaratığı savuşturmuştu ama canavar yine de yan tarafından bir parça et koparmayı başarmıştı.
“Naippy… Leywin, yapmamalısın… serbest bırak—”
İçimdeki gazap bir anda alevlendi ve hışımla Lyra’ya döndüm. Alacryalı görevli varlığımdan yayılan öldürme niyetinin baskısına dayanamayarak geriledi, dizlerinin üzerine çöktü. Avucumun içinde, bilincimin ötesinde bir dürtüyle manadan bir kılıç belirdi. Kadının gözlerinde, silahımın yansıması kadar net ve parlak bir korku okunuyordu.
Yüzümü buruşturarak kılıcı savurdum.
Çelik, et ve kemiği tereyağı gibi kesti. Kısa, acı dolu bir çığlık yükseldi ve ardından derin bir sessizlik çöktü.
Lyra’nın arkasında beliren canavar ikiye bölünerek yere serildi, ardından eriyip gitti.
Gözlerimi kapatıp auranın kontrolünü zorla yeniden elime aldım. Yeniden açtığımda Lyra bana temkinli gözlerle bakıyordu. Yutkundu, aniden yapacağı tek bir hareketin beni yeniden tetiklemesinden korkuyormuş gibi yavaşça ayağa kalktı. Hemen ardından Boo’nun attığı kükremeyle irkildi. Ayı, bir başka saldırganın üzerine atılmış, yaratığı acımasızca parçalamaya başlamıştı.
Şimdi ne yapacağım ben?
'Bizsiz devam etmek zorundasın,' dedi kasvetli bir ses zihnimin derinliklerinde.
Donakaldım. Regis?
'Bizim için endişelenme. Cennetteyiz şimdi. Burası harika bir yer. Gözünün görebildiği her yer dolgun vücutlu iblis kızlarla dolu, bilirsin ya… Tam da hayal ettiğim gibi.'
Omurgamdan yukarı buz gibi bir ürperti yayıldı. Cevap vermeme fırsat kalmadan, uzakta, zifiri karanlık boşluğun ortasında bir ışık parladı; gökyüzüne fırlatılan bir işaret fişeği gibi süzüldü.
Ellie’nin oklarından biriydi bu.
Başka bir şey olamazdı. Boo avının üzerinden başını kaldırdı, ışık küçük siyah gözlerinde yansıdı. Ardından hafif bir patlama sesiyle gözden kayboldu.
Regis, seni aşağılık pislik, hemen bir açıklama yap yoksa—
'Ölülerin arkasından kötü konuşulmaz prenses,' diye lafı yapıştırdı Regis.
Beni geldiğim yere götürecek kapıya doğru fırladım ama son anda tereddüt edip Mica ile Lyra’ya baktım. Bir başka dehşet verici yaratık daha belirmişti fakat ikisi çoktan büyülerini savurmaya başlamıştı bile.
“Git, biz hallederiz!” diye bağırdı Mica, elindeki çekici yüzsüz bir yaratığın çenesine indirmek için kendi etrafında dönerken.
Daha fazla vakit kaybetmeden kapıdan içeri adım attım. Boşlukta sürüklenirken zaman işkence gibi yavaş akıyor, sanki kasıtlı bir isteksizlikle beni diğer tarafa taşıyordu. Nihayet ikinci platforma ulaştığımda avucumdan fırlattığım mana patlamasıyla iki canavarı un ufak ettim ve vakit kaybetmeden yeniden kapıya yöneldim.
O an kalbim duracak gibi oldu.
Başlangıç platformunun kenarında, karanlığa doğru bakan kişi Ellie’ydi; elinde yayı duruyordu. Boo yanı başında dikilmiş, burnunu kızın omzuna sürtüp göğsünün derinliklerinden gelen seslerle mırıldanıyordu. Solgun ve tir tir titreyen Ellie ise sanki yere düşmekten korkuyormuş gibi bir elini ayının kürkünden ayırmıyordu.
“Ellie,” diye inledim kapıdan dışarı adım atarken.
Bana doğru döndüğünde yüzü büzüldü, hıçkırıklara boğularak kendini kollarıma attı; kesik kesik nefes alıyordu. Hayatta olduğuna sevinemeyecek kadar şaşkındım, tek yapabildiğim ona sımsıkı sarılmak oldu.
Bir süre sonra kendini geri çekip yüzünü koluna sildi. Gözleri ağlamaktan kızarmış ve şişmişti. Bakışlarındaki o dehşet ifadesi, gözlerimin içine doğrudan bakmasını engelliyordu.
Gözyaşlarını silmek, onu sakinleştirmek için saçlarını okşayıp yumuşak sesler çıkardım. “Ne oldu orada?”
“Ne olduğu basit,” dedi Regis arka ayaklarının üzerine otururken. “Şu tüylü dostumuz gibi biz de alanın öte yanına ışınlandık. Ellie kendi kapısında belirdi, ben de seninkinden çıktım. Ama bununnasılvenedenolduğuna gelirsek…” Omuz silkip sustu.
Ellie’yi kendime çekip havaya kaldırdım ve dudaklarımı başının tepesine bastırdım. “Çok üzgünüm El. Seni asla buraya getirmemeliydim… Ben—” Küçük ellerinin göğsümü ittiğini hissedince tutuşumu gevşettim, geri çekilmesine izin verdim.
“Senin suçun değildi Arthur,” dedi ağlamaktan şişmiş gözlerini silerken. “Her şey çok hızlı oldu. Çok… çok gerçek gibiydi.”
Zihnimi kaplayan tek bir kahredici gerçek yüzünden suspus oldum.
Başarısız olmuştum. Kız kardeşim kollarımda can vermişti. Bu diyarda her ne oluyorsa olsun ve onu geri getirmiş bulunursa bulunsun, bu gerçeği değiştirmiyordu.
Boyutlar arası depolama rünümün içine uzanıp Pusula’yı çıkardım.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Ellie. Hayalet gibi beyazlayan yanaklarına hafif bir kızıllık gelmişti, bir adım geri çekildi.
“Seni geri götürüyorum.”
“Hayır, istemi—”
“Bu bir tartışma değil,” dedim kararlı bir sesle, yüzüne bakmayarak. Yüzünde göreceğim o kırgın ifadeyle karşılaşmak istemiyordum. “Şu an ne hissettiğini çok iyi biliyorum çünkü aynısını Epheotus’ta yüzlerce kez yaşadım. Ama oranın aksine, burada yeniden geri dönüp dönmeyeceğini ya da kaç hakkın kaldığını bilmiyoruz. Burada ne olduğunu henüz çözebilmiş değiliz. Platformlar giderek zorlaşacak ve eğer daha ilk seviyelerde seni koruyamadıysam…”
Ellie koluma yapışıp beni kendine doğru çekti. Bir an için küçüklüğünde annemi çarşıda peşinden nasıl sürüklediği geldi aklıma. Anneme Ellie’nin öldüğünü söylediğimi hayal edince midem bulandı, boğazıma acı bir safra tadı geldi…
Yanaklarımdan sıcak gözyaşları süzüldü. “Seni de kaybedemem El.”
“Kaybetmeyeceksin… Boo, yardım et bana!” diye bocaladı.
Koruyucu ayı olduğu yere oturup derin bir nefes verdi ve kafasını Ellie’den öteye çevirdi. Kızın kolumdaki tutuşu gevşedi ve eli kayıp düştü. “Boo…”
Kendi ruh bağına doğru yavaşça yaklaştı ama ayı her seferinde sırtını dönmeye devam etti. Ellie iç çekerek ayının gövdesine yaslandı, yüzünü onun kürkünün arasına gömdü.
Dişlerimi sıktım, titreyen parmaklarımın arasındaki metal yarım küreyi ezme isteğine engel olmaya çalıştım.
Pusula’yı kullanabilmek için mevcut bir geçit çerçevesine ihtiyacım vardı ama biz buraya o siyah kapılardan geçerek gelmiştik. Çaresizlik içinde yadigarın gücünü tetikleyip en yakındaki kapıya odaklandım. Elbette hiçbir şey olmadı. Buradan kestirme bir çıkış yolu yoktu.
Kapana kısılmıştık.
Kapılardan birinin iç yüzeyinde hafif bir ışık parladı ve Mica belirdi. Nefes nefeseydi, neredeyse göğsündeki o hızlı kalp atışlarını duyabiliyordum. Onu hemen serbest bıraktım. Kapısının önünde somutlaşır somutlaşmaz, gerçekten orada olup olmadığını doğrulamak ister gibi elleriyle panik içinde bedenini yoklamaya başladı.
“İyisin, geç—”
“Ben öldüm…” Birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. İçinde bulunduğumuz durumun dehşeti olmasa bu hali oldukça komik görünebilirdi. “Ama… ölmemişim.”
“Gayet hayattasın,” diyerek omzunu sıktım. “Burada tam olarak ne olduğunu—”
“Oh,” dedi Mica. Çıkardığı ses yarı nefes, yarı inlemeydi.
Bakışlarının yöneldiği yere döndüm. Lyra kendi kapısının eşiğinde belirmişti, yüzü hafifçe sararmıştı.
Hızla yanına gittim ve küçük bir mana kıvılcımıyla onu dışarı çektim. Gözleri kapandı, derin bir nefes aldı ve kollarını kendine doladı.
“Hâlâ hissedebiliyorum; içimdeki o pençeleri, etlerimi parçalayan o dişleri…” diye fısıldadı sesi titreyerek. “Hayatım boyunca çok fazla işkenceye maruz kaldım ama bu aralarında açık ara en korkuncuydu…”
Birkaç dakika sakinleştikten sonra, Mica’nın getirdiği küçük bir şişe alevinin etrafında daire şeklinde toplandık. Biraz ısrar etmem gerekmişti ama sonunda Ellie, Mica ve Lyra’yı bir şeyler yemeye ikna edebilmiştim. Şimdi önlerindeki azıkları dalgın dalgın çiğniyorlardı. Ellie sırtını Boo’nun böğrüne yaslamış, bakışlarını karanlık boşluğun derinliklerine dikmişti. Lyra ve Mica ise yüzlerindeki o ortak dehşet ifadesiyle dans eden alevleri izliyorlardı. Regis ise herkesten birkaç metre uzakta, sırtı ateşe dönük halde dikiliyordu.
“Buraya ilk geldiğimizde, ikiniz de kendi bedeninize yabancılaştığınızı söylemiştiniz,” diyerek uzun süren sessizliği bozdum. “Ayrıca benim bazı tanrısal rünlerim de pasif durumda, kullanamıyorum.”
Mica cevap olarak sadece mırıldandı.
Lyra ateşe doğru eğildi, işaret parmağını alev dillerinden birinin içine sokup çıkardı. “Sence… tam olarak ne oluyor? Yani biz…” Kelimeleri ararken elini dairesel hareketlerle havada salladı.
“Zindanların bile ölüleri diriltebileceğinden şüpheliyim,” dedim parmaklarımı dudaklarımın önünde birleştirirken. “Bu diyar farklı. Gerçek olduğunu sanmıyorum. En azından fiziksel anlamda.”
“Bu da ne demek şimdi?” diye sordu Mica kasvetle. Yanındaki toprağa bir yumruk indirdi. “Bana bal gibi de gerçek geldi.”
Başımı iki yana salladım. “Biliyorum ama dinleyin. Epheotus’ta eğitilirken mana küresi denen bir yadigarın içinde çok uzun zaman—aslında yıllarımı—geçirdim. Karmaşık bir mekanizması var ama özetle zihnimi ve ruhumu başka bir aleme aktarıyordu. Orada süresiz olarak savaşabiliyor, eğitilebiliyor… ve ölebiliyordum.”
Lyra tıslar gibi bir ses çıkardı. “Vritra’nın dişleri adına… Bu, Alacrya standartlarına göre bile çok vahşice. Yani az önce yaşadığımız şey…”
Dudaklarımı birbirine bastırarak hafifçe gülümsedim. “Ben bunu yüzlerce, belki de binlerce kez yaşadım. Siz ise…” Ellie’ye bakıp duraksadım. “Ölümü defalarca kez tecrübe etmek, asla alışamayacağınız bir şeydir. Zihninizi zedeler, neyin gerçek neyin sahte olduğuna dair algınızı bozar. Sizi buraya bunları yaşayın diye getirmedim.”
Zaten tüm bu çilelere tek başıma göğüs germemin amacı, sevdiklerimi aynı acılardan korumak değil miydi?
"Bunun... öyle bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?" diye sordu Ellie, dalgın bir tavırla Boo'nun kürkünü çekiştirirken.
"Cinlerin benzer bir büyüye sahip olduğunu biliyorum. Keşfettiğim ilk iki harabede, cin tezahürleriyle zihnimin içinde savaşmıştım. Tamamen gerçek hissettiriyordu ama fiziksel gerçeklikten bağımsızdı. Bu bölge de öyle olabilir."
Herkes bu ihtimali tartarken kasvetli sessizlik yeniden çöktü. Birkaç dakika sonra Lyra alçak bir sesle konuştu. "Belki de evren bizi cezalandırıyordur. Öldürdüğümüz bunca insanın ölümünü bize bizzat tattırarak..."
"Beni kendinle bir tutma," diye çıkıştı Mica. Birden ayağa kalkıp öfkeyle Lyra'ya baktı. "Ben birini öldürdüysem her zaman geçerli bir sebebim vardı. Doğru sebeplerim."
Lyra'nın dudaklarından neredeyse duyulmaz bir fısıltı döküldü. "O zamanlar benim penceremden bakıldığında, benim de geçerli sebeplerim vardı."
Mica alayla burun kıvırdı ama cılız ateşe ters ters bakarak tekrar yerine oturdu. "Burada bir saldırı planına ihtiyacımız var."
"Katılıyorum. Burada gerçekten ölmesek bile, o anı bir kez daha yaşamaya hiç niyetim yok." Lyra sözlerini bitirirken bedeninden belirgin bir titreme geçti.
Bir süre durum değerlendirmesi yaptık. Bölgenin daha da derinlerine nasıl ilerleyeceğimize dair kesin bir yol bulamasak da bu konuşma, diğerlerinin dinlenmesine ve sarsılan özgüvenlerini yeniden toplamalarına fırsat tanıdı.
Ancak ilerleyişimizle ilgili belli bir husus zihnimi kurcalamaya devam ediyordu. Endişemi yüksek sesle dile getirmedim fakat platformda sadece ben ve Ellie'nin kaldığı o son anlar, en tehlikeli ve en zor kısımdı.
İkimiz de kapılar arasındaki bağlantıyı kurmaya odaklanmak zorundayken, giderek artan canavar sürüsüne karşı Ellie'yi nasıl koruyabilirdim?
Eter güçlerim, ömrüm boyunca edindiğim eğitimi ve gücü sadece birkaç ay içinde yeniden kazanmamı sağlamıştı. Fakat böylesine kısıtlı bir esneklikle başarabileceklerimin bir sınırı olduğunun da pekala farkındaydım.
"Kılıç dediğin şey, sadece kılıç ustasının onu kullanabilme yeteneği kadar işe yarar," dedi Regis, ateşin diğer tarafından beni izlerken. "İşte tam da bu yüzden en üstün silah benim."
Hâlâ dört elementli bir büyücü olduğum zamanlarda, elimde çok daha etkili olabilecek bir düzine büyü vardı. Tabir yerindeyse, bir elim arkamdan bağlıymış gibi savaşmaktan kurtulmam gerekiyordu.
"İkinci cin yansımasını düşünüyorsun," diye belirtti Regis, kaşlarını çatarak.
Onun tekniklerini öğrenmek için kendimi daha fazla zorlamalıydım.
"Tüm bu kavrayış meselesinin olayı, bu tür şeyleri kendi kendine keşfetmek zorunda olman değil mi zaten?" diye araya girdi Regis.
Yetmiyordu. Eğer yapabilirsem—
Zihnimdeki bu karmaşık düşünce girdabını fark edip kendimi durdurdum. Kendinden şüphe duyma ve pişmanlık patikası, insanı dipsiz bir uçuruma sürüklerdi. İçimden bir ses zaten öğrenmem gerekeni veya ilerlemek için ne gerekiyorsa onu öğrendiğimi biliyordu. Yine de şu an, tam da o anlardan biriydi. Yeteneklerimi geliştirmeden yoldaşlarımı bu bölgeden sağ çıkarmam imkansızdı.
"Laf kalabalığının bizi bir adım bile ileri götüreceğini sanmıyorum," dedi Mica beklenmedik bir anda. Bana doğru döndüğünde, devasa balyozu ellerinin arasında şekillenmeye başladı. Balyozun ağır kafasını küt diye yere bıraktı. Ağırlığın manada yarattığı sarsıntıyı hissettim. "Bin kez ölmem gerekse bile umurumda değil, bu lanet yerin beni pes ettirmesine izin vermeyeceğim."
Yanı başındaki Ellie, kararlı bir ifadeyle başını sallayarak onu onayladı.
Lyra oturduğu yerden doğruldu, kalkarken omuzlarını geriye doğru esnetti. "Kesinlikle. Yine de ölümün pençelerini üzerimde tekrar hissetmemeyi tercih ederim..."
Yoldaşlarımı bir süre süzdüm. Yüzeyin hemen altında yaşadıkları deneyimin ruhlarında bıraktığı derin yaraları hissedebilsem de dışarıya tamamen güçlü ve meydan okuyan bir duruş yansıtıyorlardı. Eterimi kullanarak ruhuma her daim bağlı olan o kadim gücü çağırdım. Yadigar zırh bedenimi kaplarken, altın işlemeli siyah pullar cildimin üzerinde birer tüytanesi gibi belirdi.
Mica boynunu kütletti ve yüzüne vahşi bir gülümseme yerleşti. "Ben hazırım. Halledelim şu işi."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.