SIRA DIŞI BİR YETENEK

Ağır bir şey beni sımsıkı kavramış, aşağı bastırıyordu. Her yer karanlıktı, kapkaranlık. Çıplak tenime yapışan ıslaklık beni kayganlaştırırken, devasa bir yaratığın dili gibi yumuşak bir şey bana sürtünüyor, her yere sinmiş o hastalıklı, tatlımsı soğan kokusuna hayat ve doku katıyordu.

Yutulmakta olduğumdan emin bir halde aniden çırpındım. Yüzümü örten ağır battaniye yatağın kenarından kayıp yere düştü.

Derin bir nefes alıp ciğerlerime soğuk havayı çektim, bu da beni öksürtüp tıksırttı. Kusma ihtimaline karşı başımı yatağın kenarından aşağı sarkıtmak amacıyla yan döndüm.

Yalnız değildim.

Yatağın ayakucunda dikilmiş, tiksinti dolu bir bakışla bana bakan Agrona vardı. Hemen yanında ise tedirginlik, şaşkınlık ve utanç arasında gidip gelen bir ifadeyle Cecilia duruyordu.

"Bana müsaade o halde," dedi Agrona, yakut rengi gözlerini Cecilia’ya dikerek. "Daha fazla gecikme istemiyorum, sevgili Cecil. Sabah yola çıkıyorsun."

"Evet, Yüce Hükümdar," dedi Cecilia, önünde derin bir saygıyla eğilerek. "Hazırım."

İkisinin ne konuştuğunu anlamaya çalışırken düşüncelerim balçık gibi ağır hareket ediyordu. Ancak bu uyuşukluğun arasından sıyrılan bir kıvılcım, beni hatırladığım son ana geri götürdü. "Nişan..." Dilim ağırlaşmış, ağzım çöl gibi kurumuştu. Dudaklarımı ıslatıp tekrar denedim. "Tören sırasında ne oldu?"

Agrona bana ne anlama geldiği belirsiz bir bakış fırlattı, ardından yaklaşıp elini başımın üzerine koydu. Bu temas bende bir heyecan uyandırdı ama hemen ardından, bu ilk duygusal tepkiye tezat oluşturan bir acılık yükseldi içimden. Uzaktaki ustasından gelecek en ufak sevgi kırıntısında kuyruk sallayan bir köpek miyim ben?

"Her zamanki gibi Nico," dedi Agrona, sesi göğsümde yankılanarak. "Yine akılalmaz bir şekilde başarısız olmayı becerdin." Bu kelimeleri küçümseyerek bakarak söylememişti. Sesinde bir acılık ya da hakaret yoktu. Sadece bir gerçeği dile getirir gibi, dümdüz söylemişti. "Belki son zamanlarda yaşadıkların, her zaman yoksun olduğun o azmi sana aşılar diye ummuştum. Ama ne yazık ki, bu yeni nişan senin yeteneklerinle mükemmel bir uyum içinde."

Elini çekti, kaşları sessiz bir soruyla hafifçe yukarı kalktı: Buna diyecek bir şeyin var mı, aptal çocuk? Cevap vermeyişim Agrona’nın beklediği bir şeyi doğrulamış gibiydi; başıyla hafifçe onayladıktan sonra boynuzlarındaki süsleri hafifçe şıkırdatarak uzaklaştı.

Kapı kapandığında Cecilia aceleyle yatağımın kenarına koştu, dizlerinin üzerine çöküp terden ıslanmış saçlarımı gözlerimin önünden çekti. "Oh, Nico. İyi misin? Tam bir gündür baygındın."

Onun önünde kusmamak için nefesime odaklanarak sırtüstü döndüm. "İyiyim."

Zarif parmaklarını parmaklarıma kenetledi, başını yatağa yaslayıp sessizce beni izledi.

Birkaç dakikalık sessizlikten sonra, "Agrona gideceğini söyledi," diye fısıldadım. "Seni nereye gönderiyor?"

Doğruldu, bu sırada yüzüne düşen kurşuni gri bir saç telini geriye atmak için elimi bıraktı. "Sehz-Clar’a yapılacak saldırıyı ben yöneteceğim. Agrona, bu isyanın yayılmasını önlemek için gövde gösterisi yapmamı istiyor."

Gözlerimi kapattım ve dilimin ucuna gelen acı kelimeleri yuttum. Beklediğim bir haberdi bu ama yine de nefes almakta zorlanıyordum. "Memnun görünüyorsun..."

Cecilia’nın ayağa kalkarken çıkardığı hışırtıyı duydum, ardından yatak çöktü. Gözlerimi tekrar açtığımda yanımda oturduğunu gördüm.

"Elbette memnunum," dedi kaşlarını çatarak. "Bu dünyaya getirildiğimden beri bunun için eğitiliyorum. Sonunda Agrona’ya, bana ve bize verdiği her şeye değdiğimi kanıtlama şansım oldu." Gözlerimin içine baktı. "Hayatımızı ancak bu şekilde geri kazanabiliriz, Nico."

Zorlukla yutkundum. Dilim şişmiş gibiydi, bir an için nefes borumu tıkayacağından korktum.

Hâlâ gözlerimin içine bakarak daha da yaklaştı. "Ama sensiz hiçbir yere gitmiyorum. O yüzden iyice dinlen, tamam mı? Sabah döneceğim ve sonra, bir haini öldürmeye gideceğiz."

O güzel yüzüne yayılan kocaman bir gülümsemeyle parmaklarını saçlarımın arasından geçirdi, ardından yataktan kalktı. Kapı eşiğinde durup arkasına baktı. "Ah, neredeyse unutuyordum."

Cebinden, ejderhanın hafif pürüzlü mana çekirdeği küresini çıkardı. "Agrona bunu bulsaydı pek memnun olmazdı sanırım. Daha dikkatli olmalısın." Bu uyardan sonra, küreyi yanıma bırakırken gülümsedi. Sonra hafifçe el sallayıp gitti.

Öfkeli, derin bir nefes verdim. "Bok."

Birkaç saat... Hazırlanmak için tek vaktim buydu. Cecilia savaşa gidiyordu. Ve ben de hemen yanında olup onu koruyacaktım.

İçimden gayriihtiyari karanlık bir gülüş yükseldi. Bunu tam olarak nasıl yapacaktım?

Gözlerimin tekrar kapanmasına izin verdim.

Sonra sanki bir yay fırlamış gibi aniden doğruldum. "Aptal," diye kendi kendime söylenerek yataktan fırladım.

Zayıflamış çekirdeğimden taşan mana, kürek kemiklerimin hemen altında, omurgam boyunca uzanan yeni nişanı besledi. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum, bu da başlı başına garip bir histi. Normalde görevliler rünleri açıklardı ama dumanlı hafızamdan çekip çıkarabildiğim kadarıyla, nişanımın ne olduğunu onlar da anlamamıştı.

Bu tamamen yeni bir şeydi.

Benim yeteneklerime uygun bir şey, diye düşündüm acıyla; kelimeler zihnimde Agrona’nın sesiyle yankılanıyordu.

Nişan etkinleştiğinde odamın ışığı değişti. Bu o kadar ince bir değişimdi ki ilk başta fark edilmiyordu bile; tıpkı sokaktaki aydınlatma eserleri devreye girerken gökyüzünü yavaşça kaplayan bulutlar gibi.

Odayı tararken bu yeni parlaklık noktalarını takip ettim. Duvarlar, zemin, tavan, mobilyalar; odadaki sıradan her şey donuk ve gölgeli görünürken, aydınlatma eserleri daha parlak ışıldıyordu. Kapımın metal kolunda ve kilidinde hafif bir parıltı vardı ama tuhaf bir şekilde, ejderha çekirdeğinden hiçbir ışık yükselmiyordu.

Küreyi elime alıp evirip çevirdim, çoklu açılardan inceledim ama sönük ve karanlıktı. Çalışma masamdaki mühürlü tüy kalem gibi küçük ve önemsiz bir şey bile değişen algımda cayır cayır yanarken, yeni eserim için malzeme sipariş etmek üzere ayırdığım haberleşme parşömeni bile ışıldarken, bu durum bana garip geldi.

Zihnim asaya odaklandığı an, aceleyle çalışma odamın kapısına yönelip içeri girdim. İçerisi de hemen hemen aynıydı, tek fark tezgahımın üzerindeki tüm eşyaların farklı güçlerde parıldıyor oluşuydu.

Bu sadece görsel bir algıdan ibaret değildi. Onları hissedebiliyordum, sanki benimle ve birbirleriyle bağlantılıydılar. Her büyülü eşya, hatta henüz büyülenmemiş ama büyüye açık olanlar bile algımda açıkça seçiliyordu.

Bu değişmiş algı biçiminde en parlak parıldayan şey, üzerinde tek bir yuva bulunan kömürleşmiş odun dalının kendisiydi. Yuvanın gümüş metali, parlak siyah odunun yanında sönük kalıyordu. Masanın üzerinde, daha fazla deney yapmak için kenara ayrılmış, farklı bir alaşımdan dökülmüş başka yuvalar vardı. Bunlar ışıl ışıl yanıyordu.

Merakla, çekirdeği bırakıp yuvalardan birini elime aldım. Hiçbir şey değişmedi. Ancak onu kıvrımlı dala yaklaştırdığımda, bu bağlantının her iki kaynağı da sarsıldı; ama bu değişim bir parlamadan ziyade bir titreşimdi. Aralarında ortak bir şey, bir uyum vardı...

Ve sonra, dünyamı sarsan ani bir farkındalıkla nişanımın ne işe yaradığını anladım; yüzümde genişçe bir sırıtış belirdi. "Gerçekten de yeteneklerime layık bir şey."

Bir elime özel oyma aletini alıp diğer elimle asanın gövdesini sıkıca kavrayarak işe koyuldum; hazırlanmak için sadece birkaç saatim olduğunu çok iyi biliyordum.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.