İlerledikçe zindan daha da kararıyor, labirent gibi karmaşık bir hal alıyordu. Koridorlar mana canavarlarının leşleriyle doluydu; parçalanmış bedenlerinden geriye kalanlar, o devasa gardiyanın akılalmaz gücünü gözler önüne seriyordu. Tünellerin derinliklerine indikçe leşlerin boyutu büyüyor, zindan duvarlarında pençelerle oyulmuş vahşi yuvalardan ve yıkıntılardan başka bir şey görünmez oluyordu.
Yolu gösteren Avier'in peşinden giderken Evascir ile laflamaya çalıştım ama o sadece sorularımı, cevap vermeye daha yetkin birine saklamamı söyledi.
Yolumuz bizi zindanın ikinci seviyesine çıkardı. En az otuz metre genişliğinde, yarısı kadar da yüksekliğinde, duvarlarında onlarca in oyulmuş devasa bir mağaradan geçtik. Mağaranın tam ortasında, mana canavarlarının leşlerinden oluşmuş dağ gibi bir yığın yükseliyordu; aralarında diğerlerinden katbekat büyük olan biri göze çarpıyordu. Şekil olarak benzerdi ama karnının altında tuhaf, çıkıntılı sırt kemikleri vardı ve bunların bir kısmı kırılmıştı. Kömür gibi parıldayan üç boynuzunda ise hala için için yanan bir sıcaklık tütüyordu.
"İmparator felaketi," dedi Avier, gözlerimi diktiğim yeri fark ederek. "Bir asura için bile avlanmaya değer bir mana canavarı."
Evascir homurdandı ama kendiyle gurur duyduğunu gizleyemeyen bir tonda, "Bu zindanın imparatorunu kaç kez katlettiğimi hatırlamıyorum bile, ama her seferinde anlatmaya değer bir savaş oluyor," dedi.
Bu mağaradan sonra, varmak istediğimiz yere çok az bir mesafe kalmıştı. Karşımıza siyah ahşap üzerine kanatlarını ardına kadar germiş devasa bir kuş silueti oyulmuş ikinci bir çift büyük kapı çıktı. İşlemenin içine, en ufak bir ışığı bile yakalayıp turuncu bir parıltıyla titreşen bir tür metal kakılmıştı. Tavandaki bir çatlaktan aşağı sarkan sarmaşıklar, sonbahar ateşi rengindeki turuncu yapraklarıyla kapıyı bir çerçeve gibi sarmalıyordu.
Evascir öne atıldı. Yumruğunda kızıl taştan uzun bir asa belirdi ve asayı yere vurdu. Kapılar ardına kadar açılarak altı metrekarelik bir odayı ve arkasındaki başka bir kapalı kapı çiftini açığa çıkardı. Vahşi yoldaşı odanın bir yanındaki nişte yerini alırken, Evascir içerideki kapıları iterek açtı.
"Salonda bekliyor olacaklar," dedi Avier'e. Avier takdir edercesine başını sallayıp içeri girdi.
"Onların" kim olduğunu ve buranın neresi olduğunu deli gibi merak etsem de sorularımı kendime saklayıp arkasından yürüdüm. Evascir gidişimizi izlemedi; arkamızdan kapıyı kapatıp kendi görevine geri döndü.
Sessizce, "Burası bir tür... asura kalesi mi?" diye sordum.
Avier'in kuyruğu huzursuzca sallandı. Durup bana bakmak için arkasını döndü. "Bu kapılar, Vahşi Topraklar'da yetişen ilk yanık odunlardan yontulduğundan beri hiçbir insana, elfe veya cüceye açılmadı. Buraya davet edilmiş olsan da varlığının hoş karşılanıp karşılanmayacağı henüz kesin değil. Burada bir ejderha bedeninden ziyade, bir kralın zarafeti işine yarayacaktır."
Cevap vermemi beklemeden koridorda ilerlemeye devam etti.
Zindanın karanlık ve pürüzlü taşlarının aksine, bu iç geçit gümüş şamdanlarla süslenmiş sıcak gri mermerlerden yapılmıştı ve şamdanlarda küçük turuncu alevler yanıyordu. Duvarlar boyunca ve kavisli tavan boyunca uzayan sarmaşıklar, ortama kırsal bir ferahlık ve tatlı bir sonbahar kokusu katıyordu; öyle ki yerin metrelerce altında olduğumuzu unutmak işten bile değildi.
Kısa koridor, muazzam büyüklükteki bir salonun duvarından dışarı doğru uzanan bir balkona açıldı. Herhangi bir kraliyet sarayındakinden çok daha büyük olan, parlak turuncu yapraklarla kaplı gümüş kabuklu ağaçların yükseltiği, renk cümbüşü içindeki vahşi bir bahçeye baka kaldım. Bahçenin tavanına yakın yerlerde süzülen birkaç küre, tenimde ılık bir yaz güneşi hissi uyandıran hoş bir ışık yayıyordu.
"Cücelerin mağaralarını ev sıcaklığına dönüştürmekte iyi iş çıkardıklarını düşünürdüm ama burası..." Regis boğuk bir ıslık çaldı. "Dicathen'den ziyade Epheotus'a benziyor."
Avier'in kafası uzun, sürüngen boynunun ucunda aşağı yukarı sallandı. "Öyle. Bazı açılardan gerçekten de öyle. Bu yanık odun ağaçları, bitkiler, burada gördüğün bu insanlar... hepsi Epheotus'un kalıntıları."
Bahçede birkaç kişi uzanıyor ya da etrafta dolaşıyor, sohbet ediyor ya da sadece yüzlerini ışık eserlerine dönmüş oturuyorlardı. Ateş kırmızısı veya dumanlı siyah-gri saçları ve canlı turuncu gözleri, onların anka soyundan geldiklerini açıkça ortaya koyuyordu.
Varlığımızı fark eden anka sakinlerinin gözleri yavaş yavaş yukarı, bize doğru dönmeye başladı. Bazıları sadece merakla izlemekle yetindi, ancak diğerleri keyif yapmayı bırakıp hızla bahçeden ayrıldı.
"Rehber baykuşumuzdan daha az cana yakın kuşlar göreceğimi hiç düşünmezdim," diye zihnimden konuştu Regis.
Yüzümde hafif bir tebessüm belirdi.
Avier, sanki yoldaşımın düşüncelerini duymuş gibi, "Sırtımdaki yerine geri dön," diye homurdandı. "Buradan sonrasını uçarak geçeceğiz."
Yeraltındaki bir zindanda uçma fikri karşısında kaşlarım kalktı ama Regis içimde güvenli bir yere çekildikten sonra dediğini yaptım.
Avier balkonun kenarından hafifçe süzüldü ve bahçenin üzerinde uçmaya başladık. Aşağıda kalan asuralar gidişimizi endişeli bir merakla izledi.
İki ağacın arasından geçip ardından dipsiz bir tünel girişine doğru süzüldük. Bu tünel, daha önce gördüklerime kıyasla çok daha sadeydi; sadece yangın izlerini andıran küllü siyah çizgilerle kaplı çıplak mermerden ibaretti. Tünel ikiye ayrıldı; Avier sağa doğru süzüldü, ardından tekrar sola kıvrılarak başka bir tünelle birleştiğimiz noktaya yöneldi.
Geçit aniden son buldu ve son derece büyük başka bir salonun yukarısına açıldı. İlk izlenimim, ortadaki bir platforma bakan birkaç katlı balkona sahip bir tiyatro salonu olduğuydu.
Gördüğüm diğer odalar gibi buradaki taş işçiliği de ağırlıklı olarak gri mermerdendi ama balkonları siyah ahşaptan sütunlar taşıyordu ve bu sütunların etrafında rengarenk sonbahar yapraklarıyla bezeli sarmaşıklar dolanıyordu.
Ortadaki platformda büyük, yuvarlak bir masa duruyordu. Masanın etrafında dört kişi oturmaktaydı; ikisini çok iyi tanıyordum, üçüncüsünü zaten tahmin edebiliyordum ama dördüncüsü hem bir yabancıydı hem de buraya pek ait değilmiş gibi duruyordu.
Avier salonun etrafında bir tur attıktan sonra yumuşak bir iniş yaptı. Ben yere indiğimde yeniden bir baykuşa dönüştü ve yakındaki bir balkonun korkuluklarına tünedi; o koca gözleriyle bizi izlemeye koyuldu.
Masanın etrafındaki dört figür, gelişimizle birlikte ayağa kalkmıştı. Bana en yakın olanı Aldir'di. O sert, askeri üniformasını çıkarıp yerine rahat bir tunik ve hafif bir antrenman pantolonu giymişti; uzun beyaz saçları tek omzunun üzerinden dökülüyordu ama bunun dışında hiç değişmemiş gibiydi. Alnındaki o canlı mor göz bana duygusuzca bakarken, diğer iki normal gözü kapalı duruyordu.
Solunda duran Wren Kain, kurum lekeli beyaz bir pelerine bürünmüştü ve bu görkemli salonda kesinlikle eğreti duruyordu. Tıpkı Aldir gibi, o da Epheotus'ta onunla antrenman yaptığım günlerdeki gibi görünüyordu: kirli, yorgun ve adeta bilerek hırpani. Göze batan tek şey saçındaki tek bir parlak turuncu tüy ve o keskin bakışlarının adeta göğsümü delip ruhuma kadar ulaşmasıydı.
Ancak ilk konuşan ne Aldir ne de Wren oldu.
Atletik ve zarif bir fiziğe sahip uzun boylu bir adam Aldir'in önüne geçti. Krem rengi ipek bir tunik ve koyu renkli pantolonun üzerine, stilize edilmiş tüyler ve alevlerle işlenmiş altın sarısı bir cübbe giymişti. Elleri cübbesinin içine sokulmuş, belindeki koyu renkli bir kemerle bir arada tutuluyordu. Yüzünün kenarlarında tüy saplarını andıran çizgiler kömür gibi parıldıyordu; Kezess ile aynı sonsuz gençlik havasına sahipti fakat Lord Indrath sadece kayıtsız ve kibirli görünebilirken, bu adamın keskin hatlı yüzü yadsınamaz bir bilgelik ve merak taşıyordu.
Gülümsüyordu ama bu basit ifadenin altında karmaşık bir şeyler vardı. Belki de gözlerinin hapsedilmiş iki güneş gibi alev alev yanmasındandı.
"Alice ve Reynolds Leywin'in oğlu, Sylvie Indrath'ın yoldaşı, Dünya Kralı Grey'in reenkarnasyon geçirmiş ruhu, Arthur Leywin." Adam tek elini kemerinden çıkarıp parmaklarını turuncu saçlarının vahşi yelesinde gezdirdi. "Ben Asklepios klanından anka, Mordain. Ocağa hoş geldin."
Dilimi dişlerimin üzerinde gezdirerek kelimelerimi tarttım. "Sıcak karşılamanız için teşekkür ederim. Buraya gelmeme izin vermenizin ince elenip sık dokunmuş bir karar olduğunu biliyorum ama sormam gerek... Aldir'in isteği üzerine mi buradayım, yoksa sizin mi?"
"Kabul etmek gerekir ki seni buraya davet etmem için Aldir ve Wren'in beni biraz ikna etmesi gerekti," diye tereddüt etmeden cevap verdi Mordain. "Gerçek şu ki gözlerim çok uzun zamandır sizin dünyanızdan başka bir yere çevrilmişti. Sadece..." Duraksadı ve yüzünden tarif edemediğim bir duygu geçip gitti ama aynı hızla kayboldu. "Sonra, kafamı çevirip bana seni gösterdiklerinde epey şaşırdım. Yine de seninle yüz yüze görüşmenin bu riske değip değmeyeceğinden hemen emin olamadım."
Saray adabına uygun olan şey, konuşmanın asıl amacına yavaş yavaş yaklaşmak için birkaç tur zarf atmak olsa da ne Mordain'in ne de benim bu tür oyunlara sabrımız veya ilgimiz olduğunu düşünüyordum. "Vritra klanına karşı bize yardım etmeyi düşünüyor musunuz? Hatta gerekirse Epheotus'a karşı da?"
"Doğrudan sadede geldin, haklı bir soru." Mordain bir adım geri çekilerek masayı işaret etti. "Lütfen, bize katıl. Konuşulacak çok şey var."
Mordain yerine dönerken Aldir ile göz göze geldik. Kendi sandalyesine yerleşirken bakışlarını kaçırdı.
Etrafından dolanıp Wren'in yanındaki boş sandalyeye oturdum. Wren dudaklarını ısırarak beni süzdü, Mordain'e kaçamak bir bakış attı ve ardından gizleyemediği bir heyecanla bana doğru eğildi. "Eee? Silah nerede? İçindeki aklorit enerjisini duyumsayabiliyorum ama..."
Regis'i hafifçe dürterek onu bedenimden çıkmaya zorladım. Regis ortaya çıktığında gölgemin kenarlarını mor ateşler sardı; şaşkınlıktan ağzı bir anlığına açık kalmıştı.
"Bilinçli bir tezahür..." diye mırıldandı Wren, daha yakından bakmak için öne doğru eğilerek. "Ve böylesine eşsiz bir form. Elbette silah ortaya çıktığında içinde bulunduğun durum ve tezahür öncesi girdiler hakkında bana her şeyi anlatman gerekecek. Bilinçli bir silahı değerlendirirken kişilik özellikleri birinci derecede ilgi çekicidir ama sonradan kazanılan güçler de elbette çok önemlidir..."
Wren’in gözleri hızla sağa sola kayarken sesi yavaşça kısıldı. Zihninde tüm bu düşünceleri tek tek sınıflandırdığını tahmin etmek hiç de zor değildi.
Hafifçe gülmemek için kendimi zor tutarak, “Yaratıcınla tanış, Regis,” dedim.
Regis gözlerini kırpıştırıp Wren’i inceledi. Yelesindeki alevler bir anlığına duruldu. “Baba?”
Wren’in kaşları yukarı doğru büküldü, yüzünü ekşiterek bana döndü. “Bu silah az önce...?”
Regis, ses tonunu değiştirerek konuşmasına devam etti. “Demek beni yaratan herif sensin, ha? Seninle ciddi bir konuşma yapmamız gerek. Şikayetçi olmak istediğim bazı konular var. Hayatta olmak harika, bir silah olmaktan da gocunmuyorum, ki gerçekten dehşetül vahşet bir silahım ama illa ki bu lav yakan rüküş bebekle aynı kutuda gelmek zorunda mıydım? Bu herifin bana neler çektirdiği hakkında en ufak bir fikrin var mı senin?”
Wren, şaşkınlıktan dili tutulmuş bir halde bir Regis’e bir de bana baka kaldı.
Mordain hafifçe öksürerek araya girdi. “Görünüşe göre ikinizin konuşacak çok şeyi var. Arthur, senin için de uygunsa, en azından şimdilik bu sohbeti başka bir yerde sürdürebilir misiniz?”
“Bu siyaset kokan, sosyal açıdan can sıkan küçük iş toplantılarına ne kadar bayıldığımı bilirsin ama eğer o yaşlı kaçıkla çene çalmamı istersen seve seve feda edebilirim kendimi?”
Git ama gözünü dört aç, diye zihnimden cevap verdim. Bu yer hakkında öğrenebileceğin ne varsa bilmek istiyorum.
Wren’in sandalyesi masadan geriye doğru süzüldü. Ancak o an onun taştan yaratılmış bir oluşum üzerinde oturduğunu fark ettim. Zaten hararetli bir şekilde konuşmaya başlamıştı bile; odanın daha alçakta kalan birkaç çıkışından birine doğru süzülürken Regis de hemen yanında koşturuyordu.
Onların gidişini izledikten sonra bakışlarımı yeniden Mordain’e çevirdim ancak aramızdaki masa gözüme çarptı. Masanın yüzeyi, muazzam bir işçilikle oyulmuş, nefes kesici bir şehir manzarasını canlandırıyordu. Burası tanıdığım bir şehirdi.
Son cin davasında gördüğüm mahkeme salonuna benzeyen bir binanın çatı hattında parmağımı gezdirerek, “Zhoroa,” dedim.
Mordain keskin bir nefes verdi. O kor gibi yanan bakışları, masada oturan ve henüz tanıştırılmamış olan dördüncü kişiye kaydı. Bu adam geniş omuzlu ve iri yarıydı; kalıp olarak Aldir’den daha enli, Mordain’den çok daha yapılı ama boy olarak onlardan daha kısaydı. Geniş, yumuşak ama yakışıklı yüz hatlarına sahipti. Diğer anka kuşlarının çoğunda olduğu gibi turuncu saçları vardı, sadece biraz daha koyuydu ve hareket ettikçe ışıkta mor parıltılar saçan dumanlı bir tonu vardı.
Yine de en çok dikkat çeken yeri gözleriydi; teki aktif bir yanardağın kraterine bakıyormuşsunuz gibi parlak bir turuncuydu, diğeri ise neredeyse beyaza yakın, son derece berrak bir buzul mavisiydi.
Mordain, dikkatimi tekrar üzerine çekerek, “O şehir ve ismi çok uzun zaman önce yok oldu,” dedi. “Bu masa, gerçekten de o şehrin hâlâ ayakta olduğu zamanlardan kalma bir yadigardır.”
Rüyalarımda Kezess ile bir masanın, eminim ki bu masanın, iki ucunda oturan cin kadını, Leydi Sae-Areum’u hayal ettim ve o sahneyle bu yer arasındaki bağlantının ne olduğunu merak ettim.
Ancak merakımı bir kenara bırakmak zorundaydım çünkü buraya Mordain’i, hatta cinleri öğrenmek için gelmemiştim.
Bakışlarımı Aldir’e dikerek, “Tüm bunlar çok ilginç ama en başta buraya gelme nedenime değinmek zorundayım,” dedim. “Kendi gözlerimle ne gördüğümü biliyorum. Kezess’in bana ne söylediğini ve ne teklif ettiğini de biliyorum. İşlediğin suçların hesabını senden duymak istiyorum.”
Mordain, şüphesiz bir itirazda bulunmak üzere elini kaldırdı ancak Aldir hafifçe başını sallayarak onu durdurdu. “Bu son derece adil. Ne de olsa Dünya Yiyen tekniğini kullandığımda Arthur oradaydı...” Gözlerim hafifçe irileşti. “Varlığını hissetmiştim, her ne kadar o sırada senin olduğunu anlamasam da.”
Boğazımdaki düğümü yutkunarak aşmaya çalıştım. O anı hatırladım; bilincim Alacrya’dan Elenoir’a uçmuş, Windsom’un Nico ile henüz Cecilia’nın bedeni olduğunu bilmediğim Tessia’ya karşı savaşını izlemiştim. Ve Aldir, gençliğimin yarısını geçirdiğim, evim dediğim ülkeyi yok etmiş, bu süreçte kız kardeşimi de neredeyse öldürmüştü.
Aldir konuşmaya devam etti. Sonrasında neler olduğunu, amacını ve Kezess’in liderliğini nasıl sorgulamaya başladığını, kendi isteğiyle Thyestes klanından nasıl sürgün edildiğini ve bizzat eğittiği askerlere karşı nasıl savaştığını anlatırken sözünü kesmedim.
Gizli bir boyut eserinden küçük bir kutu çıkarıp önümdeki masaya bıraktı. “İlk başta hemen sana gelip Dicathen’i geri almana yardım etmeyi düşünmüştüm ama bunu kabul edip etmeyeceğinden emin değildim. Halkının bana nasıl bakacağını da çok iyi biliyordum; bir canavar gibi. Wren de bana katıldı, biz de Dicathen güçleri henüz geri almaya yeltenmediği için Vahşi Topraklar’ın üzerindeki uçan kalede geçici olarak ikamet ederek zaman kolladık.”
Mordain araya girdi. “Onların varlığından neredeyse anında haberdar oldum. Güvenliğimiz, diğer asuraların ne zaman buralarda olduğunu bilmemize çok bağlıdır. Tabii Epheotus’taki kaynaklarımın beni Aldir’in durumu hakkında zaten bilgilendirmiş olması da işimi kolaylaştırdı, bu yüzden tetikteydim.”
Aldir, “Mordain bizi kendi halkı için yarattığı bu dünyaya kabul etti, ben de seninle buluşmak için uygun bir zamanı bekledim,” diyerek sözlerini tamamladı.
Tüm bu açıklaması boyunca, önemli bir rapor teslim eden bir asker gibi soğuk ve mesafeli bir tonla konuştu. Son derece resmi ve duygudan tamamen arınmıştı.
Boğazımdan çıkan ses çiğ ve pürüzlüydü. “Hiç pişman değil misin?”
Aldir, kutuyu bana doğru biraz daha yaklaştırmaktan başka bir şey yapmadı. “Sana bu küçük nişaneyi getirdim.”
Kutuya vurup masadan uçurmak ve yerde paramparça etmek istedim ama kendimi tuttum. Bunun yerine, kutunun kapağını yavaşça kaldırdım. İçi koyu renkli, mis kokulu toprakla doluydu.
Aldir, kasıntı bir sesle, “Geolus Dağı’nın yamaçlarından gelen toprak,” dedi. “Belki de sebep olduğum yıkımın küçük bir kısmını telafi ederek geçmişi telafi etmeme yardımcı olur diye umuyorum.”
Kapağı yavaşça kapattım. “Orada aldığın canları yeniden yeşertebilir miyim, Aldir?”
Aldir bakışlarını benden kaçırmadı. İki normal, son derece insansı gözü benimkilerle buluştu.
Öfkeyle çenem kasılırken sesim daha da keskinleşti. “Ağaçlar bir kültür ya da medeniyet değildir. Bir orman, elfleri yok oluşun eşiğinden geri getirmeyecek. Kezess senin kafanı uçurmamı istiyor, biliyorsun değil mi? Bunun her iki halkımıza da adalet getireceğini söyledi. Ben bunu yapmasam bile, seninle müttefik olmamı yasakladı. Mana konusundaki bilgimi paylaşmam karşılığında Dicathen’i Agrona’dan korumamıza yardım edecek. Senin hayatta kalman ise bu anlaşmayı tehlikeye atıyor.”
Masanın üzerine inen ağır bir yumruk, toprak dolu kutunun yerinden oynamasına neden oldu. Hepimiz yüzümüzü turuncu ve mavi gözlü genç asuraya döndük.
Göğsümde titreşen bas bir sesle hırladı. “Buraya gelip tehditler mi savuruyorsun? General Aldir—”
Mordain, sakinleşmesi için elini yavaşça indirerek, “Sakin ol, Chul,” dedi. “Arthur’un içini dökmeye hakkı var ve biz de onu dinleyeceğiz. Yine de Lord Indrath’ın Dicathen’e ejderhalar gönderme fikri beni oldukça düşündürüyor. Anlaşmanızın kendi üzerine düşen kısmını yerine getirse bile, ki eğer karşılığında gerçekten kadim bilgi alacaksa bunu yapabilir, bu durum senin artık ona bir faydan kalmadığında harekete geçmeye hazır sadık askerlerini çoktan bölgeye yerleştirdiği anlamına gelir.”
Sert bakışlarımı bir an daha Chul’un üzerinde tuttuktan sonra Mordain’e döndüm. “Yani, Indrath güçlerinin varlığı Hearth’ün keşfedilme riskini doğuracak.”
Mordain dostane bir tavırla onayladı. “Eğer iş o noktaya gelirse, evet. Ancak senin bilgin dışında gelişen şeyler var. Mirasçı ile ilgili.” Mirasçı lafını duyar duymaz tüm vücudumun tüyleri diken diken oldu. Bakışlarımı ona kilitledim. “Agrona uzun süredir halkımdan birini tutsak tutuyordu. Onun neler yaşadığını bir dereceye kadar hissedebiliyordum ve çok yakın bir zamanda... idam edildi.” Gözleri neredeyse fark edilmeyecek bir hızla Chul’a kaydı. “Mirasçı onun tüm manasını emerek ölümüne sebep oldu.”
Chul aniden ayağa fırladı, sandalyesi gürültüyle arkaya devrildi. Ses top mermisi gibi patladı. “Ve sen hâlâ Agrona’ya karşı harekete geçmeyi reddediyorsun!”
Mordain, bastırılmış bir çaresizlikle dolu yumuşak bir ses tonuyla, “Biz annenin yasını çok uzun zaman önce tuttuk,” dedi.
Chul iki elini masaya dayayıp bana doğru eğilerek sordu. “Peki ya sen, yabancı? Vritra ile savaşmaktan korkuyor musun? Ulusunu ejderhaların kanatları altına saklayıp kafanı kuma mı gömeceksin?”
Mordain, genç asuraya sert bir bakış atarak, “Onu bağışla,” dedi. “Leydi Dawn esir düştüğünde Chul henüz bir çocuktu. Bizim savaşa uçmamızı, intikam uğruna Taegrin Caelum’un üzerine ateş yağdırmamızı istiyor.”
Chul’a döndüm. “Senin gibi sığınağını terk edip savaşı Agrona’nın kapısına götürmeye can atan başkaları da var mı?”
Kaslı kollarını göğsünde kavuşturdu ve kafasını yan tarafa çevirerek bakışlarını kaçırdı. “Hayır. Buradakilerin bahçelerde gezinerek yaşamayı ve bir zamanlar Epheotus’un en güçlü avcıları olduklarını unutmayı tercih ettiklerini göreceksin.”
Mordain ayağa kalktı. Chul’u azarlayacağını düşünmüştüm ama bunun yerine bana sıcak bir şekilde gülümsedi. “İşte bir fırsat kapımızı çalıyor. Arthur, henüz bunu dile getirmedin ama bu savaşta benim yardımıma ihtiyacın var. Chul, sen de buradan ayrılmak ve savaşını Vritra klanına taşımak istiyorsun.”
Nereye varmaya çalıştığını hemen anladım. “Siz asuraların, işinize gelen şeyleri sanki herkes için en iyisiymiş gibi gösterme beceriniz gerçekten hayranlık uyandırıcı. Sanki bana sadece sabrınızı taşıran bir asuraya bakıcılık yapma görevini yıkmaya çalışıyormuşsunuz gibi geliyor.”
Chul’un farklı renklerdeki gözleri yuvalarından fırladı ve kalın parmağıyla Mordain’i işaret etti. “Ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun! Ben bizim—hem bu alt seviye varlığın Vritra’ya karşı ne şansı olabilir ki, ona yardım etmek tamamen israf olur—o muhtemelen savaşmayı bile bilmiyordur!”
Kaşlarımı kaldırarak ona tepkisizce baktım. “Sen kaç savaş kazandın, asura?”
Mordain ellerini kemerine sokarak, “Belki de ufak bir idman maçı iyi gider,” diye önerdi. “Birbirinizin gücünü ve değerini test etmek için iyi bir fırsat.”
Chul alayla burun kıvırdı.
İçimde biriken öfkeyi boşaltmaya can atarak, “Bana uyar,” dedim.
Mordain geride durmamız için işaret etti. Elini hafifçe sallamasıyla birlikte ortadaki masa, sanki obrukta kaybolur gibi taş zeminin içine gömülerek gözden kayboldu. Duvarlardaki meşaleler bir anda canlı turuncu alevlerle parıldadı ve yarı saydam bir bariyer uğultuyla etkinleşerek odanın ortasını balkonlardan ayırdı.
Mordain ve Aldir uçarak en alttaki, tam ortada yer alan balkona süzüldüler. Mordain, "Birbirinizle müttefik olmaya çalışıyorsunuz. Ona göre savaşın," dedi. Yanındaki Aldir'in yüzünde düşünceli bir ifade vardı, kaşları hafifçe çatılmıştı.
Chul boynunu kütürdetti ve her biri kafam büyüklüğündeki yumruklarını kaldırdı. "Hazır mısın, insan?"
Omuzlarımı esnetip vücudumu saran mana tabakasını güçlendirdim ama silahımı veya zırhımı çağırmadım. Cevap vermek yerine, arka ayağımdan güç alıp ileriye doğru fırlayarak hızla koştum. Cüssesine rağmen Chul oldukça hızlıydı. Adımları arasındaki duruşu göz açıp kapayıncaya kadar değişti ve yüzüme doğru savurduğu yumruğu alevler içinde kaldı.
Dizlerimin üzerine çökerek yumruğun altından kaydım, kolumu onun koluna doladım ve onun savurma kuvvetinden yararlanarak kendimi yukarı çektim. Bu ivmeyle dizimi doğrudan kaburgalarına geçirdim. Ateş nitelikli mana, adeta bir süpernova gibi ondan dışarı fırlayarak beni henüz havadayken geriye doğru savurdu. Chul durmadı, yumruklarını birleştirip balyoz gibi başının üzerine kaldırarak üstüme atıldı.
Hâlâ havadayken, darbeyi tek ön kolumla karşılamak için vücudumu yana doğru döndürdüm.
Gücü, daha önce deneyimlediğim hiçbir şeye benzemiyordu.
Bu çift elli darbenin şiddeti beni yere öyle bir çarptı ki odadaki meşalelerin alevleri titredi. Ancak saldırısına devam etmek yerine geri çekildi ve ayağa kalkmam için bana zaman tanıdı.
Dişlerini göstererek vahşice sırıttı. "Neredeyse etkilendim," dedi. "Kemiklerinin un ufak olacağını sanmıştım."
"Ben de daha sert vurmanı bekliyordum." Darbesi yüzünden çatlayan birkaç kaburgamın hızla eski yerine oturduğunu ona söyleme gereği duymadım.
Chul kahkaha attı ve o an üzerindeki değişimi fark ettim. Savaş meydanında, o müzakere masasında olduğundan çok daha rahattı. Ya da bu sakin, dünyadan kopuk yerde kendine bir hayat kurmaya çalışırken hissettiğinden çok daha fazla kendisi gibiydi.
Bu kez ilk hamleyi o yaptı. Etrafını saran alevlerle bir bulut gibi üzerime atıldı; savurduğu yakıcı yumruklar ve tekmeler, vücudumu saran koruyucu tabakaya rağmen cildimi kavuruyordu. Karşı koyup vurdum ama sert bir granit duvara vuruyor gibiydim. Her darbede, etrafındaki yakıcı enerji daha da büyüdü ve sonunda her şeyi yakan bir cehennem ateşinin merkezine dönüştü. O kadar sıcaktı ki saldırılarını savuştururken bile vücudumda yanıklar oluşuyordu.
Kendini tutmadığını görmek beni memnun etmişti.
Ben de tutmayacaktım.
Mana tüm vücuduma yayılarak hızımı, kaslarımın, kemiklerimin ve tendonlarımın gücünü sınırlarına kadar çıkardı. Zindan derinliklerinde öğrenmeye başladığım tekniği kullanarak küçük bir adım attım ve yumruğumu düz bir vuruşla ileri doğru savurdum.
Eklemlerim tam göğüs kemiğine denk geldi. Chul bir hırıltıyla birkaç metre geriye doğru kaydı ve darbenin yarattığı şok dalgası etrafındaki alevli aurayı tamamen söndürdü.
Acıyla nefesini içine çekti, bir elini göğsüne bastırarak ne olduğunu anlamaya çalışır gibi şaşkınlıkla bana baka kaldı.
Aldir’in hafifçe mırıldandığını duyup ona bir anlık bakış attım. Balkonun korkuluklarına sıkıca tutunmuş, öne doğru eğilmişti ve her hareketimizi pürüzsüz bir dikkatle izliyordu.
Bu hamle, ani adım tekniğinin üzerine inşa edildiği yapının biraz değiştirilmiş veya genişletilmiş haliydi. Mananın küçük patlamalarını dikkatlice yönlendirerek sadece neredeyse anlık hareket etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu hızla darbe de indirebiliyordum. Sıradan bir insan bedenine sahip olsaydım bu teknik beni paramparça ederdi. Şu an bile tek bir kullanımda yarattığı baskıyı hissedebiliyordum ama bu basit idman, bir asuraya bile zarar verebileceğini bana kanıtlamıştı.
Birkaç saniye sonra, Chul'un geniş yüzündeki o sırıtan ifade geri döndü. "İşte şimdi bu iş eğlenceli olmaya başladı." Kulakları tırmalayan bir savaş çığlığıyla yeniden üzerime atıldı.
Karşılıklı darbeler savurduk, ikimiz de sınırları zorladıkça savaş gittikçe hızlandı. Birkaç dakika sonra odanın kenarlarından başka insanların da sızdığını, önce merakla, ardından büyüyen bir hayranlıkla bizi izlediklerini fark ettim.
Çok geçmeden Chul’un her yanından terler akmaya başlamış, göğsü aldığı derin nefeslerle inip kalkıyordu; ama ne kadar sert dövüşürsek dövüşelim yüzündeki o sırıtan ifade hiç kaybolmadı.
Yanıltıcı bir hamle olacağını tahmin ettiğim döner tekmeyle beni yakaladıktan sonra geri çekilerek tekrar ayağa kalkmama izin verdi. Duruşundan ve soluk alıp verişinden enerjisinin tükenmeye başladığını anlayabiliyordum.
Aniden elini avucu açık şekilde ileri doğru uzattı ve gürleyen bir alev dalgası üzerime doğru fışkırdı. Onu hazırlıksız yakalamak amacıyla ani adımla doğrudan alevlerin içinden geçtim. Ancak ben o anlık adımı attığım sırada Chul, göz alıcı altın sarısı bir ışık selinin içinde kayboldu ve ben az önce durduğu boşluktan geçip gittim. Parlaklık gözlerimi kamaştırdı, durduğum yerde sendeledim. O sırada iki devasa kol beni arkadan sararak kollarımı iki yanıma kilitledi ve beni havaya kaldırdı. İkimiz de anka kuşunun yakıcı ateşiyle sarmalanmıştık.
Manadan oluşan bariyerim beni bu kavurucu sıcaktan korumak için çabalarken, "Teslim ol!" diye kükredi.
Kemiklerim, onun asura gücü altında ezilerek feryat ediyor, kırılma noktasına geliyordu. Tenim su toplamaya ve kararmaya başlamıştı.
Chul'unki kadar büyük ve vahşi bir gülümseme benim de yüzüme yayıldı.
Mananın akış yollarını hissederek kendimi o akışa bıraktım ve dövüş alanının diğer ucunda belirerek Chul'u arkamda bıraktım. Ancak ona toparlanması için zaman tanımadım.
Vücudumdaki manayı kısa, kontrollü patlamalarla yönlendirerek bir kez daha ani adım attım. Sanki sekiz farklı yöne doğru çekilip yırtılıyormuşum gibi hissettim ama her saliselik kontrolü kaybetmemek için dikkatimi toplayarak acıya dişlerimi sıktım.
Chul daha neye uğradığını bile anlayamadan yerden kesildi, ardından gelen hızlı bir aparkat çenesini ters yöne savurdu. Hemen arkasından gelen düz bir yumruk ise onu bir füze gibi doğrudan koruyucu bariyerlere doğru fırlattı.
Genç anka, bizi çevreleyen koruyucu bariyere sertçe çarpıp yere yığılırken, iyileşmekte olan kollarımdan morumsu hafif dumanlar yükseliyordu. Bariyerler ortadan kalktı ve Mordain bir anda onun yanında belirdi. Aldir ise balkondan süzülerek daha sakin bir şekilde yanıma indi ve beni ciddi bir ifadeyle süzdü.
Mananın çekirdeğimden kırık kemiklerime ve yanmış tenime sızıp beni iyileştirmesi için kendime bir anlık zaman tanıdım.
Aldir, kıyafetlerimde hâlâ tüten küçük bir alevi eliyle söndürürken, "Görünen o ki fiziksel yapın artık Serap Yürüyüşü'nü ya da en azından senin bu tekniğe uyarladığın versiyonunu kullanmana engel değil," dedi. "Oldukça aydınlatıcı bir dövüş oldu."
Bu sırada Chul, yaralarını incelemek için onu yerde tutmaya çalışan Mordain'e rağmen zorlukla ayağa kalkmaya çalışıyordu. İri cüsseli anka, onu geçerek üzerime doğru yürüdü; yumrukları sıkılıydı ve ürkmüş bir ay öküzü gibi soluyordu.
"İyi dövüştün," diyerek elimi uzattım.
Uzatılan elime baktı, sertçe kenara itti ve ardından beni kemiklerimi çatırdatan bir ayı sarmasıyla kucakladı. Kulaklarımı çınlatacak bir sesle, "Harika dövüştük!" diye kükredi. Beni aniden bırakıp bir adım geri çekildi, ellerini beline koydu. Dişlerini göstererek genişçe sırıtarak, "İyi dövüştün diyor bir de," diye tekrarladı. "Bence mükemmel bir dövüştü."
Bu idmanın asıl amacını heyecanının gölgelemesine izin vermeyerek, yüzündeki sırıtış hafifçe sönene kadar gözlerimi ondan ayırmadım. "Yine de sonlara doğru enerjinin tükenmeye başladığını fark ettim."
Yüzü hızla ciddileşti, cevap vermeden önce birkaç saniye yere baktı. "Ben sadece yarı ankayım. Kendimi fazla kaptırırsam manam... çabuk yanıp kül olmaya meyilli." Çenesini dikleştirdi. "Ama kendi yaşımda olan her asura kadar güçlüyüm, buna emin olabilirsin."
"İnanıyorum," dedim. "Ve kabul ediyorum. Benimle gelmek istiyorsan, seni memnuniyetle yanıma alırım."
Chul sevinç dolu bir çığlık atarak yumruğunu havaya savurdu.
Mordain elini saçlarının arasından geçirerek onları dağıttı. "Senin için burası eve dönmek gibi olacak Arthur, bunu biliyorum. Ama Asclepius klanı ve buraya katılan diğer tüm asuralar için bu çok önemli bir an. Sakıncası yoksa, Chul'un gidişini kutlamak için bir uğurlama töreni düzenlemek isterim."
Vildorial'da ve ötesinde ilgilenmem gereken bunca şeyi düşününce neşem bir anda kaçtı. "Üzgünüm Mordain. Burada zaman durmuş gibi görünebilir ama dışarıda hızla akıp gidiyor. Agrona’nın ne zaman tekrar saldıracağını bilmiyorum."
Bunu söylerken Mordain’in gözleri bir an için çok hızlı yaşlanmış gibi göründü ama gözlerimi kırptığımda yine eski halindeydi. "Elbette. Chul, git ve yola çıkmak için hazırlan."
Chul'un yüzündeki heyecan söndü ve durumun ciddiyeti üzerine çöktü. Biraz keyifsiz görünerek, "Elbette," dedi ve salondan çıkan tünellerden birine doğru uçarak hızla uzaklaştı.
Mordain onun gidişini izlerken, "Annesinin o ateşli mizacına sahip," dedi. "Ama gücünü de ondan almış. Vritra'ya karşı savaşında ondan daha sadık ve amansız bir müttefik bulamazsın."
Mordain'in sözlerinde söylenmemiş kalan bir şeyleri yakalayarak kaşlarımı çattım. "Peki ya babası? Yarı anka olduğunu söyledi. Kim o..." Zihnim az önce taşın altına gömülen masaya gitti. "O yarı kadim."
Mordain, sanki zihnimi okumuş gibi bakışlarını yere indirerek başıyla onayladı. "Burayı bulduğumuzda bazıları bizimle geldi. Çok azı... Daha fazlasını kurtarabilirdik ama yaşam gayesi dedikleri şeyi bırakmak istemediler. Tüm engin bilgilerinin saklanacağını iddia ettikleri o mana mahzenlerini, yani Zindanları tamamlamaya fazlasıyla kararlıydılar."
Mordain'e bakakaldım, Zindanlar'dan bahsetmesi zihnimde bir şimşek çakmasına neden olmuştu.
Zemin dalgalandı ve kadimlerin masası taş yüzeyin içinden süzülerek tekrar yukarı çıktı, taş zemin sertleştiğinde eski yerini aldı. Mordain masanın kenarına ilişti, dirseğine dayanarak oturdu. "Böyle birliktelikler çok azdı ve doğan az sayıdaki melez çocuk, anka kanı kadar kadim kanı da taşıyordu. Yaşam süreleri... kısıtlıydı. En azından bir asuranın ömrüne kıyasla."
Regis, tam o anda Wren Kain'in hemen önünde yürüyerek yeniden belirdi. Keyifli bir sesle, "Neyi kaçırdım?" diye sordu.
"Zamanlaman harika. Umarım ihtiyacın olanı almışsındır. Chul hazır olur olmaz Vildorial'a dönüyoruz."
"O kafasız kas yığınını da mı yanımızda götürüyoruz? Bize daha büyük bir binek gerekecek o zaman."
Belki de gerekmezdi.
Lord Mordain, sormak üzere olduğum şeyi gerçekleştirmelerinin neredeyse imkansız olduğunu bilerek söze girdim. "Bana zindanlardan bahsetmiştiniz. Darv'daki kadim bir cin köyünün altında, zindanlara açılan ama aktif olmayan bir geçit bulmuştum. Yüzyıllardır Yaban Toprakları'ndasınız... Bu süre zarfında başka eski geçitlere rastladınız mı?"
Mordain'in çatılan kaşları, yüzündeki çizgileri derinleştirip onu olduğundan çok daha yaşlı gösterdi. "Yaban Toprakları'na serpiştirilmiş pek çok zindan gibi Ocak da cinler tarafından inşa edildi. Burada da eski bir geçit var. Burayı kendimize yurt edindikten sonra bir süre çalıştı ama en sonunda burada yaşayan cinler geçidi kapattı."
Gözlerim parladı. "Bana gösterebilir misiniz?"
Chul'a haber gönderdikten sonra Mordain bizi peşine taktı. Meraklı bakışlarla bizi süzerek gelip geçen anka soylularının arasından sıyrılıp tüneller boyunca aşağıya doğru ilerledik. Sonunda küçük bir mağaraya vardık. Mağara tabanı yeşil ve altın sarısı yosunlardan oluşan kalın bir halıyla kaplıydı. Tavandan sarkan parıltılı kristaller, tam ortada duran oyma taştan dikdörtgen yapıya soluk mavi bir ışık yansıtıyordu. Geçit oldukça eskiydi ve dökülüyordu; taşın üzerindeki rünler artık okunmaz hale gelmişti.
Avier mağaranın içinde süzülüp kemerin tepesine kondu. "Eğer burayı Darv'a geri dönmek için kullanmayı umuyorsan, pek işe yarayacağını sanmâm."
Mordain derin bir iç çekti. "Buraya gelmeyeli uzun yıllar oldu. Canlı bir anının içine adım atmak gibi."
Geçidin yanına gidip taştan kemere hafifçe dokundum, ardından arkamı dönüp Aldir'le göz göze geldim.
Avucumu açıp içindeki Sylvie'nin taşını ona doğru uzattım. "Kendini affettirmek istediğini söylemiştin, değil mi? İşte başlamak için sana bir fırsat."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.