Mordain şaşkınlıkla nefesini içine çekerken Aldir, avcumdaki yanar döner taşa kararsız gözlerle baktı. Avier, geçit çerçevesinin tepesinde kıpırdanıp merakla süzmek için aşağı doğru eğildi. Regis’in dikkati, asuraların yumurta hakkında bizim bilmediğimiz bir şeyleri anladığını sezerek doğrudan onlara yöneldi.
Diğerlerinin arkasında Wren Kain, fısıltıyla bir şeyler mırıldandı. Havada süzülen taş tahtına geriye doğru yayılmış, kıvrık elinin üzerinde birkaç taş küreyi dalgınca döndürüyordu.
Gözlerini taştan ayıramayan Mordain, "Bu çok eski bir büyü," dedi. "Yanında taşıdığın şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikrin var mı?"
"Sylvie'nin bu taşın içinde olduğunu biliyorum. Bir süredir üzerindeki bir dizi kilidi... Öyle adlandırıyorum işte, yavaş yavaş kırıyorum. Umudum, işim bittiğinde bana geri dönmesi..."
Mordain, parmak uçlarıyla Sylvie'nin yumurtasına doğru nazikçe uzandı. Parmaklarım içgüdüsel olarak yumurtanın etrafında kapandığında, rüyadan uyanmış gibi gözlerini kırpıştırdı ve elini indirdi. "Çocuklarımıza uyku vakti masalı olarak anlatılan bir efsane, daha doğrusu bir mit vardır; buna benzer bir olguyu tarif eder. Cesur ve samimi olanların gerçek fedakarlıklarının ödüllendirildiğini söyler. Beden yok olsa bile, zihnimizin ve ruhumuzun fiziksel bir forma bürünerek yeniden doğacağını anlatır."
Wren Kain, yumurtayı daha iyi görmek için hareket eden tahtıyla yaklaşırken alay etti. "Dünyayı değiştirecek güçlere sahip varlıklar, nasıl oluyor da hâlâ imkansız büyü masallarına kanabiliyor? Böyle bir durumda ortaya bir uyku masalı atman gerçekten akıl almaz. Çocuk senden yardım istiyor, yatağına yatırılmayı değil."
İki kadim asuraya sırayla bakarak, "Masal olsun ya da olmasın, Sylvie içeride," diye belirttim. "Regis yumurtanın içine girebiliyor ve onun orada olduğunu hissedebiliyorum. Ve bu şey... Tam o fedakarlığı yaptıktan sonra aniden ortaya çıktı." Onun kendisini feda ettiği anı tekrar yaşamak istemeyerek sustum. "Bir şekilde Dicathen’dan kalıntılara ışınlandım ve bu yumurta da benimle geldi."
Asura demircisinin yüzü düşünceyle buruşurken, Wren'in kontrol ettiği taş küreler hareketsiz kaldı.
Mordain titrek bir nefes aldı. "Anka soyundan bazıları kendi yeniden doğuşlarını kontrol etmeyi, ruhu yeni bir forma yönlendirmeyi öğrendi ama bu eski masallar başka bir şeyi tarif ediyor. Bedenin, zihnin ve ruhun tıpkı eskisi gibi, tamamen yeniden yaratılmasını..." Mordain’in bakışları avcumdaki yumurtadan koluma, oradan da gövdeme kaydı. "Bedenindeki ejderha özellikleri... Kendini feda edip onları sana verdi, değil mi?"
Boğazımdaki düğüm yüzünden konuşamadım, sadece başımı sallamakla yetindim.
"Peki Lord Indrath'ın bundan haberi var mı?" diye sordu Mordain. Sorusunun arkasında daha derin bir anlam olduğunu fısıldayan alev alev yanan gözlerinde sinsi bir yoğunluk vardı.
"Var," diye itiraf ettim. "Ama bana daha fazla detay vermedi. Ben de... Çok fazla soru sorup cehaletimi ele vermekten çekindim."
Mordain bana çarpık bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Kezess da muhtemelen aynısını yapıyordu. Yine de, torununun yeniden doğacağını biliyorsa..." Başını iki yana sallayarak sözünü yarıda kesti. "Bunun üzerinde düşünmem gerekecek. Ama yaşlı bir adamın felsefesi seni amacından alıkoymasın. Aldir'in yardımını istiyordun değil mi? Tam olarak ne için?"
Hemen cevap vermek yerine yanına gittim ve Aroa'nın Ağıtı'nı etkinleştirdim.
Geçit çerçevesine can atarak atlamadan önce, parıldayan eter parçacıkları kolumdan aşağı süzüldü. Bu durum Avier’in irkilerek havalanmasına ve Mordain’in omzuna konmasına neden oldu. Mordain bir adım geri çekildi, parçacıkların tüm çatlak ve yarıklara sızmasını temkinli bir ilgiyle izledi. Geçit çerçevesi, gözlerimizin önünde zaman geriye sarılıyormuşçasına hızla onarılmaya başladı. Birkaç an içinde son çatlaklar kapandı ve kopan son taş parçaları da yerini buldu.
Çerçevenin içinde loş, mor bir geçit uğuldayarak canlandı.
Aldir'in tek ametist gözü, sanki kabuğun derinliklerine inip orada dinlenen asura ruhunu görebilecekmiş gibi yumurtanın üzerinde asılı kaldı. "Gerekeni yapacağım."
Elimden geldiğince kısa ve öz bir şekilde, geçidi ve kalıntıların içinde bulunduğu eter alemiyle olan ilişkisini anlattım. Taci ile olan savaşımızın detaylarına girmeden, onu bu boyuta nasıl çektiğimi ve burayı kazara nasıl keşfettiğimi anlattım. Ancak ne kadar mümkün olursa olsun, bu yöntemi kalıntıların kendisine sızmak için de kullanabilecekleri izlenimini vermemeye dikkat ettim. Kadimler, anka müttefiklerini bile kalıntıların dışında tutmayı seçmişlerdi, bunun bir sebebi olmalıydı. Onlar için kapıyı kıran kişi ben olmayacaktım.
"Bana son derece aptalca ve tehlikeli geliyor," diyen Wren Kain beni gafil avladı. "Geçen sefer yapman gerekeni yaptın ama neredeyse kaçamıyordun."
"Çünkü o zaman kaçmamı engellemeye kararlı bir asurayla savaşıyordum."
"Yine de." Torbalı gözlerini Mordain'e çevirdi. "Kadimlere sığınak sağladığın bunca yıl boyunca, kimse sana bundan bahsetmedi mi?"
Mordain geçide doğru yaklaştı ve elini uzattı. Geçit, aynı kutuplu iki mıknatısın birbirini itmesi gibi, güçlü bir geri püskürtme kuvvetiyle karşılık verdi. "Hayır, Arthur'un tarif ettiği bu olgu hiçbir zaman açıklanmadı. Bildiğim kadarıyla, yuvada yaşamaya gelen kadimlerden hiçbiri bunu kullanmadı."
Avier, geçit kemerinin tepesine tünedi. "Belki de tehlikeli olabileceği için kimseye söylemediler. Gezginler için, kalıntılar için, hatta bu dünya için bile."
"Ağzına sağlık! Sonunda mantıklı konuşan biri çıktı," dedi Wren alayla. "Bu resmen bir şeyi kırmak gibi. Ben yüce bir ejderha ya da Indrath klanının bir üyesi olmayabilirim ama konu mana ya da eter olduğunda, bir şeyleri kırmanın genellikle kötü sonuçlandığını söyleyebilirim."
"Bizim gibi müttefiklerine bile güvenmeyip, bu bilginin Lord Indrath'ın eline geçmesini önlemek için saklamış olmaları da aynı derecede olası," diye karşılık verdi Mordain düşünceli bir tavırla. "Asuraların ömrü çok uzundur ve hayatta kalan son kadimlerin gelecek hakkında en kötüsünü düşünmek için her türlü sebebi vardı."
"Hepiniz onların bu boyuttan haberdar olduğunu varsayıyorsunuz," dedi Regis, yosunların üzerinde yattığı yerden. "Bu adamlar ne kadar zeki olursa olsun, kadimler aptallık derecesinde idealistlerdi. Yarattıkları her şeyi tam olarak anladıkları kesinlikle söylenemez. Bunu kendi gözlerimizle gördük."
Hayatta kalan son kadim hayaletinin söylediklerini hatırladım. "Sanırım yolun sonunda kendi içlerinde de bölünüyorlardı. Kalıntılar... Karanlık bir yer. Kadimlerin yaşam tarzına ve ölmeyi seçiş biçimlerine tamamen aykırı. Gördüklerime dayanarak, dünyamızın geleceğine dair kesinlikle çok karamsar bir bakış açısına sahip olduklarını düşünüyorum. Bu karamsarlık, tek müttefiklerine olan güvenlerini bile zehirlemeye yetmişti."
"Belki de onların bu eserini asla göremeyecek olmamız en hayırlısıdır," dedi Mordain geçitten uzaklaşarak. Yüzü bir an için düşse de hemen tekrar aydınlandı. "Devam etmek için sabırsızlandığını biliyorum, bu yüzden seni daha fazla sıkıştırmayacağım. Sadece senin ve Aldir'in ne kadar süre buralarda olmayacağını sormak istiyorum?"
Regis, geçidin önünde bana katıldı, ardından içime süzülüp çekirdeğimin yakınlarında güvenli bir yere çekildi. Gelip gelmemesi gerektiğini konuşmamıştık ama yanımda olması doğru hissettiriyordu.
Aldir de hemen arkamdan geldi ve tam yanımda durdu. Yüzü ifadesizdi; ne gergindi ne de sakin. Ona karşı duyduğum önceki öfkeye rağmen, bu durum karşısındaki korkusuzluğunu takdir etmekten kendimi alamadım.
"Dürüst olmak gerekirse, bilmiyorum," diye cevap verdim.
Mordain, anlayışla başını sallayarak elini Aldir'in omzuna koydu. Hiç konuşmadılar ama aralarında, geri kalanımız için anlaşılmaz olsa da, çok net bir şeyler aktarıldı. Bu an geçip gittiğinde, Mordain yanımızdan geçerek küçük mağaranın çıkışına yöneldi ve Avier tekrar omzuna kondu. Birlikte sessizce bizi izlediler.
Wren Kain aniden öne doğru süzüldü. "Bak, durumu daha iyi anlamadan acele etmenin bir alemi yok. Yanında taşıdığın o taşın ya da embriyonun süresi geçmeyecek. Leydi Sylvie hiçbir yere gitmiyor. Aptallık ediyorsun."
Kaşlarım kalktı ama Aldir, Wren Kain’in koluna hafifçe vurdu. "Acele etmek göreceli bir kavramdır, değil mi? Gelecekte vaktimiz kalmayabilecek bir şeyi neden şimdi yapmaktan geri duralım?"
Wren Kain, süzülen tahtına daha da büzüldü. "Pekala, eğer evrenin dokusunda bir delik açıp bu kıtanın kökünü kazırsanız, günahı boynunuza." Bakışlarını Aldir'e dikti. "Her neyse. Sadece şu işi bitirin ve buraya geri dönün, tamam mı? Eğer Indrath, Dicathen'a ejderhalar gönderiyorsa, hazırlanmamız gerek."
"Beni buraya bir savaşa girmem için getirmediğini biliyorsun, eski dostum."
Wren Kain gözlerini kırpıştırdı ve dudaklarının kenarında hüzünlü bir alaycı gülümseme belirdi. "Evet... Ama öyle olmasını umuyordum."
Aldir bu ciddi gülümsemeye aynı şekilde karşılık verdi, ardından bana döndü.
Birbirimizin ön kolunu sıkıca kavrayarak geçide doğru bir adım attık ve bir asuranın geçidin sınırını aşmasını engellemek için tasarlanmış o itici baskıyı anında hissettik. Aldir’in pençe gibi sıkan eli canımı yakacak kadar sıkılaştı ve ikimiz de geçide doğru yüklendik.
Geçit dalgalandı, bizden uzağa doğru büküldü. Daha da eğildik, ardından ayaklarımızı sürüyerek yarım adım daha attık.
Kemerin taşları sarsıldı ve geçidin yüzeyindeki mor enerji daha da gerilerek titredi.
Daha önce olduğu gibi, geçidin içindeki zıt güçlerin beni içeri çekmeye çalışırken Aldir'i reddettiğini hissedebiliyordum. Ama bir küçük adım daha atarken onun kolunu sıkıca tutmaya devam ettim.
Bir köprüdeki çürük tahtaya basmışım gibi, geçidin kırılma noktasına ulaştığını hissettiğimde midem bulandı.
Geçit içe doğru çöktü.
Azgın bir eter rüzgarı ikimizi de içeri doğru savurdu ve dünya, boyutlar arası bağ dokularının fraktallarına ayrılarak yok oldu. Tanrı Adımı'nı etkinleştirdiğimde gördüğüm eter yolları ağını sadece anlık bir an için seçebildim, ardından her şey karanlığa gömüldü.
Bu kez zihinsel sarsıntıya hazırlıklıydım. Eter boşluğu etrafımızda birleşirken duyularımı ve irademi korumayı başardım. Mor tonlardaki uzay her yöne doğru uzanıyordu; bu boşluğu bozan tek şey, eter çorbasının içinde emilen geçit enerjisinin son kalıntıları ve altımızda yamuk bir şekilde süzülen, bilinmeyen bir kalıntı bölgesiydi.
Oha, diye geçirdi Regis içinden. Maddesel olmayan formundan zihinsel bir titrer dalgası yayılmıştı. İçimden sıyrılıp çıktı ama kurt formuna bürünmedi. Bu karanlık enerji pırıltısı, etraftaki sınırsız eteri soğurmaya başlarken çevresinde küçük eter akıntısı girdapları oluştu. Mürekkepbalığı dışkısı kristallerini yalayıp yuttuğumuz günlerden bu yana amma yol katettik, değil mi?
Haklıydı ama aklım tamamen önümdeki işe odaklanmıştı. Eter boşluğunun bana ne katabileceği umurumda değildi, şu an etere çok daha önemli bir şey için ihtiyacım vardı.
Taşı çıkarıp avucumun içinde sıktım. Düşüncelerimi hisseden Regis, tıkınmayı bırakıp taşın içine süzüldü.
Bir an sonra düşünceleri zihnime ulaştı. Burada değişen bir şey yok. Zihni hâlâ burada, uyumaya devam ediyor.
Orada kalmanı ve olan biten her şeyi izlemeni istiyorum, diye düşündüm. Nedenini bilmediğim bir huzursuzluk içimi kemirmeye başlamıştı.
Hemen yakınımızda, baş aşağı duran Aldir yavaş daireler çizerek süzülüyordu. Mor gözünü açmış, boşluğa baka kalmıştı.
Onu daldığı bu rüyadan uyandırmak için ağzımı açtım ama Taci ile birlikte buraya ilk çekildiğimde ne hissettiğimi hatırlayıp duraksadım. Buraya gelme ve yumurtayı eterle doldurmaya başlama telaşım bir anlık yatıştı. Birden içimi bir korku kapladı.
"Cinlerin hafızasında bir şey görmüştüm..." dedim fısıldayarak. "Orada Kezess, Epheotus'un burası gibi bir yerde kurulduğunu iddia ediyordu. Farklı bir boyutta."
Aldir düşünceli bir mırıltı çıkardı. "Asura efsanelerine göre, en eski atalarımızdan bazıları sizin dünyanızdan bir parçayı koparıp genişleterek Epheotus'u onun içinde var etmişler. Bazıları ise asuraların sadece bu iki boyut arasındaki yolu keşfettiğine inanır. Ama evet, Epheotus kendi aleminin içinde korunuyor; dünyanıza bağlı ama onun bir parçası değil."
Aldir gözlerini uzaklara dikmiş, derin düşüncelere dalmışken birkaç saniye sessizlik içinde süzüldük. Sonra yüzündeki ifade ciddileşti ve bakışları elimdeki taşa kaydı.
"Benim yüzümden tereddüt etme," diyerek bacaklarını gövdesine doğru çekti, havada bağdaş kurmuş gibi görünüyordu. "Lütfen, yapmaya geldiğin şeyi yap."
Derin bir nefes alıp yanardöner taşı iki elimin arasına aldım. Aynı anda hem itip hem çekerek, etraftaki yoğun atmosferden çektiğim eteri taşın içine akıtmaya başladım. Silvia'nın bana öğrettiği mana rotasyonuna dayanan eter rotasyonu... Şimdi bu öğretiyi onun kızını kurtarmak için kullanacaktım. Zihnimden daha pek çok düşünce akıp geçti ama ben odağımı tamamen taşın iç yapısındaki karmaşık geometrik desenleri dolduran eter akışına verdim.
Bu alışverişin eşiğinde, hem soğurup hem aktararak birkaç dakika geçirdim. Eter rezervlerimin ne kadar derin olduğu önemli değildi; sınırsız eter kaynağına sahip bu alem dışında olsaydık bu katmanı asla tamamlayamayacağımı şimdi çok net anlıyordum. Zihnim bir yandan da yumurtanın sunduğu o büyük yapbozun parçalarını birleştirmeye çalışıyordu.
Eğer Sylvie'nin yumurtası doğal yollarla ortaya çıkmış bir olguysa, nasıl bu kadar karmaşık bir yapıya sahip olabilirdi? Kazandığım tanrı rünleriyle olan benzerliği gün gibi ortadaydı ve bir o kadar da gizemliydi. Gelişmiş sihirli yapılar, sürekli hareket halindeki bir evrenin tesadüf eseri veya bir kaza sonucu ortaya çıkmazdı. Tabii eğer...
Eteri düşündüm. Niyeti sezip ona göre tepki verebilen büyü gücü parçacıkları. Ejderhalar eterin kendi planları ve amaçları olduğuna inanıyordu, hatta cinlerin öğretileri bile onun bir bilinci olduğunu öne sürüyordu. Yoksa hem yumurtanın hem de tanrı rünlerinin kaynağı bir şekilde bu muymuş?
Cevapsız sorular zihnimi kurcalarken düşüncelerimi susturdum ve kendimi sürecin ritmine bıraktım.
Birkaç dakika daha geçtikten sonra Regis, "Bir şeyler oluyor," dedi.
Taşa odaklandım; neredeyse tamamen dolmuştu ve ellerimin arasında zonklamaya başlamıştı. Nabız atışları gittikçe hızlandı, hızlandı ve sonunda bir şey çatladı.
Dışarıdan bakıldığında hiçbir değişiklik yoktu ama ben zaten bunu bekliyordum. Hemen yapının içine daha fazla eter pompaladım.
Ama kabul etmedi.
Regis, ne hissediyorsun?
"O katman kırıldığında zihni kıpırdadı ama şimdi... Emin değilim. Sanırım bir katman daha var ama onu eskisi gibi hissedemiyorum."
Ben de hissedemiyorum...
Mideme ağrılar girmişti. Bir şeyleri kaçırıyordum, çok açık bir şeyi gözden kaçırmıştım ama neydi?
Keşke Kezess ya da Mordain daha fazlasını bilseydi, belki o zaman—
Güçlü bir çift el ellerimi kavradı. Aldir tam karşımda süzülüyordu, tüm gözleri açıktı ve bana anlayışlı bir gülümsemeyle bakıyordu. "Sadece eter yetmez," dedi sakince. O an her şeyi anladım.
Ellerimi açıp Aldir'in kendi ellerini yumurtanın üzerine koymasına izin verdim. İçgüdüsel olarak süreci izlemek için Kadim Yürek yeteneğimi etkinleştirdim. Aldir'in parlak, güçlü ve saf manası hızla taşın içine akıyordu. Bir dakika geçti, sonra iki, sonra beş...
Huzursuzluk içimi kemirmeye başladı. Panteon generalinin ne kadar güçlü olduğunu biliyordum ama mananın bulunmadığı bu yerde, bu aç yumurtayı doyurmaya gücü yetecek miydi?
Aldir'in toplam mana rezervinin büyük kısmı yumurtaya aktıkça çevresindeki aura sönmeye başladı. On dakika dolmak üzereyken tam durmasını isteyecektim ki, taşın iç yapısı duyulmayan bir çatlama sesiyle tekrar yön değiştirdi. Kendi bedeninin ağırlığı altında ezilen ve ter içinde kalan Aldir geri çekildi.
Onu tanıdığımdan beri ilk kez, alnında parıldayan üçüncü gözü kapanmıştı.
"İşe yaradı, bir katman daha açıldı. Kesin konuşamam ama... Sanırım bu son kilit olabilir."
Yumurtanın içine bakma dürtüsüne karşı koyup odağımı Aldir'e çevirdim. Manasını vermek onu bitkin düşürmüştü. "Buraya gelmeni bu yüzden istememiştim."
"Ama ben bu yüzden geldim," dedi halsizce. Normal iki gözünü zorla açarak bana yorgun ama samimi bir bakış fırlattı. "Geçitten geçmeden önce de geri dönmeyeceğimi biliyordum."
"Ne demek istiyorsun?"
"Dicathen'e karşı giriştiğim savaş suçu ve Lord Indrath'a yaptığım ihanetin cezası olarak, beni bu yerde hapsedeceksin," dedi sesi titremeden. "Bu adil bir ceza. Hem senin halkın hem de Kezess için kazanılmış bir zafer olacak." Elinde gümüş bir kılıç belirdi. Kabzasını bana doğru uzattı. "Kılıcım, Gümüşışık. Öldüğümün kanıtı."
Kılıca baka kaldım ama almadım. Dişlerimi sıkarak ne cevap vereceğimi ölçüp biçtim. Sonunda, "Sende kalsın," dedim. "Onu benim yanımda, hem Agrona'ya hem de Kezess'e karşı savaşırken kullan."
Aldir hüzünle gülümsedi ve başını hafifçe iki yana salladı. "Benim savaş günlerim kapandı. Kezess'e ulaşmak için bile olsa artık kendi soyumdan olanları öldürmeyeceğim. Hem senin dünyan hem de benimki sonsuz bir savaştan fazlasını hak ediyor. Umarım Indrath ve Vritra klanlarının oluşturduğu tehdidi büyük kayıplar vermeden sonlandırmanın bir yolunu bulursun."
"Vazgeçmek bizim gibi insanların sahip olabileceği bir lüks değil," diye üsteledim. "Hayatı her zaman dilediğimiz gibi yaşayamayız Aldir, özellikle de her şey bittiğinde. İkimizin de o dünyaya karşı sorumlulukları var..."
Yüzündeki ifadeyi, ayakta durmakta zorlanan yaşlı bir adam gibi bükülen bedenini ve sönen manasını görünce kelimeler boğazıma dizildi. Söyleyecek bir şey bulamayıp öylece baka kaldım, zihnimdeki karmaşa bir anda duruldu. Kararını vermişti ve yapacağım hiçbir itirazın faydası olmayacaktı. Gözlerinin içine bakamayarak kafamı çevirdim, bakışlarım uzaktaki kalıntı bölgesine kaydı ama aslında orayı da görmüyordum.
"Benim için böyle hüzünlü bakma," dedi Aldir, gövdesini doğrultup tüm heybetiyle durarak. "Çok uzun ve çok şiddet dolu bir hayat yaşadım Arthur. İlk defa kendimi gerçekten yorgun hissediyorum. Burası... bana sessiz, huzurlu bir son sunuyor. Belki de hak ettiğimden çok daha fazlasını."
Kılıcı yavaşça ve dikkatle elinden aldım. "Öyle olsun bakalım."
Aldir'in üçüncü gözü yavaşça açıldı. Başını saygıyla eğerek beni onayladı, ardından arkasını dönüp boşlukta süzülerek uzaklaşmaya başladı. Mor gökyüzünün sonsuzluğunda gitgide küçülüşünü izlemekten başka elimden bir şey gelmedi. Sonunda gözlerimi kırptım ve tekrar açtığımda onu artık tamamen kaybetmiştim.
Regis ile aramda derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Kelimelerin yetersiz kaldığı o ortak kaybı paylaşıyor, bu kararın doğuracağı sonuçları henüz idrak edemiyorduk.
Derin bir nefes alıp bir elimdeki taşa, diğer elimdeki kılıca hüzünle baktım. Kabzasını sıkarak parmak boğumlarımı beyazlatacak kadar sertçe kavradığım kılıcı boşluğa doğru tutarak, "Gümüşışık," diye fısıldadım. Boyut rününün içinde gözden kayboldu ve geriye sadece Sylvie'nin yumurtası kaldı.
Eter kolumdan aşağı hücum etti; bir yandan eteri emip diğer yandan yumurtaya aktarma işlemine geri döndüm.
Bu katman, büyü formları ya da tanrı rünleri gibi karmaşık rün zincirlerinden oluşuyordu. Onları okuyamıyordum ama ne anlama geldikleri çok açıktı. Bir insanın beden yapısını tarif ediyorlardı. Sylvie'nin bedenini...
Tamamlanması asırlar sürmüş gibi hissettiren ve akılalmaz miktarda eter tüketen bir önceki katmanın aksine, bu katman hızla doluyordu. Ne olduğunu anlamadan işlem neredeyse bitmişti.
Nefesimi tuttum, sanki kalbim duracaktı.
Taşın rengi yavaşça soldu ve bembeyaz, saf altın sarısı bir ışıkla parlamaya başladı. Sonra, parça parça dökülen ışık zerreleri önümde birleşerek şekil almaya başladı...
Zamanın ve hareketin olmadığı bu boşlukta, çözülen o embriyo hariç tüm evren durmuş gibiydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.