SYLVIE INDRATH
"Arthur, başaramayacaksın."
Arthur’un zihnine uzandığımda kendi sesim kulağıma o kadar uzak geldi ki. Beni dışarıda tutmaya, acının en kötüsünden korumaya çalışıyordu ama artık çok zayıftı.
Zihninde bulduğum o çaresizlikten ve yılgınlıktan kaçmadım. Kaçmak istiyordum ama o kaçamadığı için ben de kaçamazdım. Bu işin nasıl bitmesi gerektiğine inanmıştı bir kere; o koca, aptal ve cesur yüreğiyle çıkış yolunun sadece bundan ibaret olduğunu sanıyordu.
"Geçit... Geçit daha fazla dayanamayacak, Sylv. Yalvarırım... Senin de ölmene dayanamam." Arthur duygularını gizlemekten vazgeçip bir anda tam tersini yaptı; zihnime çaresizlik, acı ve keder pompaladı. Ve bir de umut. Kendisinde zerre kadar kalmamışken bile bana umut vermeye çalışıyordu; tam da benim yoldaşıma yakışacak bir asillikti bu.
Arthur’un yarattığı cep boyutu titreyip bükülmeye başladı ama ben direndim. Tessia ve diğerlerini gönderdiği o geçide beni de zorla sokmaya çalışırken milim kıpırdamadım.
Merak etme, baba. Sana her zaman ben bakacağım. Gerçek ejderha formuma sığınarak onu tüm benliğimle kucakladım; kendimi hem serbest bırakıyor hem de dizginliyordum. Narin, insansı bedenimden mor bir ışık saçılırken irileşmeye başladım. Beyaz tenim yerini koyu pullara bıraktı ve sonunda yoldaşımın tepesinde devasa bir siluet olarak dikildim.
"Sylv? Ne yapıyorsun sen..."
"Ben yokken hayatta kalmaya çalış, tamam mı?" dedim ve acısını hafifletmek ister gibi dişlerimi göstererek genişçe sırıttım. Neden böyle söylemiştim ki? Zihnimin ücra bir köşesinde, kendimden tamamen kopmuş bir halde bunu sorguluyordum. Bu gidişin dönüşü yoktu. Yine de... Böylesi doğru hissettiriyordu. Vedalardan daha iyiydi. Aniden kendimi daha güçlü, daha kararlı hissettim. Hayır, bu bir veda değildi. Sadece... Sonra görüşürüz demekti.
Umarım.
"Sylv, hayır! Yapma bunu!" Arthur bana doğru uzanıp beni itmeye çalıştı ama süreç zaten başlamıştı. Elleri bedenimin içinden geçip gitti.
Bu... Bana öğretilen bir büyü değildi. Epheotus’takilerden kim, bir aşağılık varlık için benim birazdan yapacağım şeyi umursardı ki zaten? Hayır, bu tamamen aramızdaki bağdan gelen bir şeydi. Arthur’un ölmek üzere olduğunu idrak ettiğim o an, sanki içimde bir kilit dönmüş ve bu güç serbest kalmıştı.
Beni ben yapan her şey, kopmaz bir şekilde onunla ilintiliydi. Biz birdik, aynıydık. Bedenim, büyüm, yaşam sanatım... Hepsi onu kurtarabilirdi ama ancak kendimden vazgeçersem.
Bu aydınlanma zihnime bir anda, dağların tepesinden düşen bir yıldırım gibi ya da inançlarımı sarsan bir depremle gelmemişti. Hayır, sanki hep oradaymış gibi sessizce belirivermişti. O benim yoldaşımdı ve şimdi bile ona yardım edebilirdim.
Şimdi bile.
Bedenim üzerindeki hakimiyetimi bıraktıkça, fiziksel formum ruhani bir hal almaya başladı. Saf yaşam gücünün altın ve eflatun parıltıları benden kopup Arthur’un üzerine yapışıyor, tüm benliğini içeriden dışarıya parlatıyordu.
Hâlâ onun acısını duyumsayabiliyordum. Annemin iradesini aşırı kullanmaktan paramparça olan bedeni şimdi yeniden dövülüyordu ve benden giden her bir parıltı, onun için kızgın kömürler ve örse inen çekiç darbeleri gibiydi. Özür dilerim, Arthur. Acını da alabileseydim, alırdım.
Bedeni yavaşça yere doğru çökerken onu kollarımın arasına alıp kendi açtığı geçide doğru ittim.
"Tekrar karşılaşana dek..." dedim. Sesim boğuk ve ruhanileşmişti, beni duyabildiğini ummaktan başka çarem yoktu.
Geçit onu içine çekti ve hemen ardından arkasındaki cep boyutunu da yutarak çökmeye başladı. O yok olduğunda benim de yok olacağımı, özümden geriye kalan son parçaların ise yıkık şehrin içinden esen ılık rüzgarlarla taşınıp Dicathen’in dört bir yanına saçılacağını biliyordum. Arthur’un evindeki çimenlerde, ağaçlarda, yapraklarda ve sularda olacağımı bilmek içimi huzurla doldurdu; beni bir arada tutan son direnç kırıntısını da serbest bıraktım.
Ancak... Yakalanmıştım.
Çöken geçit kendi içine doğru bükülürken, Arthur’u itmek için kullandığım pençem içeri doğru çekiliyordu. Ne direnecek gücüm ne de bundan sonra ne olacağını anlayacak bilincim kalmıştı. Sadece kendimi akışa bıraktım.
Karşı konulamaz bir güç özümü çekiyor, beni iki farklı yöne doğru sürüklüyordu...
Her şey yıldız tozuna ve durmaksızın genişleyen bir evrene dönüştü. Güneşler tutuştu, titredi ve parladı. Takımyıldızlar oluştu, sarsıldı ve gökyüzünden aşağı döküldü. Baktığım her yerde insanlar o kadar hızlı belirip kayboluyordu ki onları seçemiyordum bile. Tüm bu süre boyunca, gece gökyüzünde kayan bir yıldız gibi kör edici bir hayranlıkla sürükleniyor, kendi algımdan o kadar uzaklaşıyordum ki şaşırmayı bile beceremiyordum.
Genişleyen evren sonunda sadece ışıktan bir tünele dönüştü; içindeki her bir renk ruhumu yakacak kadar parlaktı. Hem inanılmaz bir hızla uzaklardaki bir çekim merkezine doğru sürüklendiğimi hem de derin bir uykuya dalıyormuş gibi sakinleştiğimi hissettim.
Işık söndü.
Steril, bembeyaz ve küçük bir odadaydım. İçeride insanlar vardı. Yüzünde beyaz bir maske, üzerinde beyaz bir üniforma olan bir kadın, odadaki tek yatağın başında dikilmiş, elindeki panoya bakıyordu. Solgun tenli, sönük kahverengi saçlı bir kadın yatakta uzanmış, derin derin nefesler alarak beyazlı kadına bakıyordu. Gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyordu. Yatağın diğer tarafındaki taburede ise üzgün ve yorgun gözleri olan kilolu bir adam oturuyordu.
Arkamdaki kapı açıldı ve içeri açık mavi, kağıttan bir önlük giymiş maskeli bir adam girdi. Ona çarpmamak için geri çekildim ama o kadar hızlı hareket ediyordu ki içimden geçip gitti.
Daha doğrusu, yatak ucuna doğru yürürken doğrudan bedenimin içinden geçmişti. Bir şeyler söyleyip garip aletleri kontrol etmeye başladı ama ben sadece kendi ellerime bakıyordum.
Küçük ve solgundular, tıpkı hatırladığım gibi. Ellerimi yüzümde, saçlarımda ve boynuzlarımda gezdirdim; hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Bir şey hariç...
Uzanıp tekerlekli küçük masanın üzerindeki tepsiye dokunmaya çalıştım. Ellerim içinden geçti.
Ben neyim böyle?
Aniden yataktaki kadın acı dolu, vahşi bir çığlık attı ve doktor olduğunu tahmin ettiğim adam aceleyle yatağın ayakucuna yöneldi. Kadının şişmiş karnından yayılan hafif altın ve eflatun rengi ışığı ancak o zaman fark edebildim.
Doktor emirler yağdırmaya başladı. Kilolu adam sakarlıkla kadının eline uzandı. Hemşire aynı anda beş işi birden yapıyor gibiydi, her şey o kadar kafa karıştırıcıydı ki...
Ve sonra, daha ne olduğunu tam olarak kavrayamadan her şey bitti.
Hemşire, kundaklanmış, temizlenmiş ve ağlayan bir bebekle geri döndü. Onu dikkatlice kadının kollarına bıraktı. Bebek de aynı altın ve eflatun ışığı saçarak parlıyordu.
Yaklaştım, üzerine doğru eğildim ve ruhanileşmiş parmaklarımla onun minicik elini tuttum; gülümserken bile titriyordum.
Kadın bebeğe uzun uzun baktı, ben de öyle yaptım. Sonra, sanki bakışlarını ondan koparmak ruhundan bir parça koparıyormuş gibi büyük bir acıyla adama döndü. "E-emin misin? Belki..."
Adam başını iki yana salladı. Kadından, sanki göğsüne bir bıçak saplanmış gibi bir ses çıktı. Adam bakışlarını kaçırdı, belli ki bu acıya dayanamıyordu. Burnunun kenarından süzülen tek bir damla gözyaşı yanağına doğru aktı. "Keşke yapabilseydik biliyorsun ama zaten kıt kanaat geçiniyoruz. Devlet desteği olmadan... Ona nasıl bir hayat sunabiliriz ki? Orada ona bakarlar. Hatta ülkemiz için savaşması için eğitirler. Sonra, belki..." Yutkundu. "Belki birkaç yıl sonra tekrar deneriz?"
Kadının gözlerindeki ışığın söndüğünü, içinde bir şeylerin kırıldığını gördüm. Bir daha asla denemeyeceklerini o an kesinlikle anladım ama artık onlarla ilgilenmiyordum. Benim burada olma sebebim onlar değildi... Oydu.
Bakışlarım onun yuvarlak, kırmızı yüzüne kaydı ve bir daha da oradan ayrılmadı. Hiç tanımayacağı anne babasının koynundan alınırken de, diğer bir düzine bebekle birlikte parlak bir odada uyuyup beslenirken de hep yanındaydım. Hastane zemininde ilk kez emeklediğinde de –ki o an diğer bebekler dışında kimse ona bakmıyordu– ya da ilk sendeleyen adımlarını attığında da gözlerimi ondan ayırmadım.
Hastaneden küçük bir yetimhaneye götürüldüğünde onu takip ettim; büyüyüp dünyayı öğrenirken onun dünyayı izleyişini izledim.
Yıllar geçti, ben hep onu izledim. Bedensiz, uykusuz ve sadece onun nöbetini tutma arzusuyla dolu bir halde, bu küçük çocuğun hayatını adım adım onunla birlikte yaşadım. Arkadaşlar edinip onları kaybederken, eğitilip bir kral olma yolunda ilerlerken, en yakın arkadaşını katletmesi için manipüle edilirken ve kaybettiği o anne figürü için savaş açarken hep başucundaydım.
Gözlerimi bir an bile kaçırmadım. İçindeki o parıltıyı yitirip krallığa giden yolda köreldiğinde, ona hiç uymayan ve gelecekte dönüşeceği kişiyi hak etmeyen bir dünyada bocaladığında bile bunun geçmesi gereken zorlu bir yol olduğunu biliyordum. Bu deneyimler, bu başarılar ve başarısızlıklar olmasaydı, bu kederli kral asla benim yoldaşım olamazdı. İnsanlığından kopuşu ve hissettiği o yabancılaşma, bir sonraki hayatında dünyaya karşı dururken onun vizyonunu şekillendirecekti.
Ama neyse ki çok uzun süre acı çekmesi gerekmeyecekti; çünkü doğduğu andan itibaren kaderin o uzun eli ona doğru uzanmıştı bile. Kral Grey olarak yolculuğunun sonuna geldiği o an da oradaydım.
Yanında dikiliyordum. Gelecekte Alice Leywin’den miras alacağı kestane rengi saçlarına henüz kavuşmamış olan tellerinin arasında ruhanileşmiş parmaklarımı gezdirdim; yaklaşan sonu hissedebiliyordum.
Uyumayan, yemeyen, rüya görmeyen, hatta yaşamayan biri için hiçbir şey ifade etmeyen zamanın o hızlı akışı bir anda gürleyen bir gürültüyle durdu. O varlığı kendi boğazımdaki nabız gibi hissettim. Ölümün kapkara pençesi gibi, babamın büyüsü kendini gösterdi ve uyuyan kralı kavradı.
Kendimi tamamen çaresiz hissettim. Sadece bir bilinç olarak oradaydım, ne bir bedenim ne de bir gücüm vardı. Zoraki reenkarnasyonun o uğursuz, karanlık pençesi tarafından bedeninden sökülüp alınan ruhuna tutunmaya çalışmaktan başka bir şey yapamadım. Ama... Bunu durdurma gücüm olsaydı bile yapmayacağımı biliyordum. Çünkü bu an, ben zaten onun yanında yürüyor olsam da Arthur’u bana bir adım daha yaklaştırıyordu.
Agrona’nın yöntemleri zalimce ve korkunçtu ama yine de bana Arthur’u getirmişti. Ya da... Getiriyor muydu? Dünyada geçen o kadar uzun zamandan sonra, Grey’in peşinden musallat olmuş bir hayalet gibi sürüklenirken zaman algısını yitirmemek çok zordu. Hayatım henüz gerçekleşmemiş bir rüya gibiydi, ölümüm ise sonun ardındaki başlangıç...
Parçalanmış ruha sımsıkı tutunarak yukarı doğru çekildim; geride kalan bedenden, o bedenin kalbinde yattığı saraydan, kralı olduğu ülkeden ve asla bırakmayacağım o ruhu şekillendiren dünyadan uzağa.
Zaman ve uzay önümüzde açıldı; beni partnerimin ilk doğuşuna çeken gücün tam tersi bir çekimdi bu. Evren, sanki arkasındaki sahneyi göstermek için yana çekilen yıldızlardan bir perde gibi açılıyor gibiydi: Bizim dünyamız, Grey’in dünyasındaki o gürültü patırtının ardından son derece sade, uykulu ve sessizdi.
Hâlâ pençenin sıkı kavrayışında, o dünyaya doğru çekiliyorduk; Alacrya’nın kafatası şeklindeki kıtasına ve rünlerle oyulmuş bir ejderha kafatasının üzerinde çırılçıplak ağlama sesleriyle bekleyen bir bebeğe doğru.
Ama bu yanlıştı.
Arthur Alacrya’da doğmamıştı, doğamazdı.
Beden dışı özüme bir anlık panik saplandı. Zayıflamış zihnim ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, gidişatını engellemek için ruhu kendime doğru çektim. Ancak Agrona’nın o karanlık pençesinin gücü amansızdı. Güneşi batmaktan alıkoymaya çalışsam daha çok şansım olurdu.
Yine de yapacaktım. Onun için, gerekirse dünyanın dönmesini bile durduracaktım.
Ruhun etrafını sararak odağımı Alacrya’nın karanlık çehresinden uzaklaştırıp uzak Dicathen’e çevirdim. Şu anki formumda ne kadar güç kaldıysa hepsini tükettim. Birden o küçük boynuzlu kızın hayaleti olmaktan çıktım. Geniş, yarı saydam kanatlar açılarak kozmik rüzgarı yakaladı. Güçlü pençeler ruhun etrafına kapandı. Uzun kuyruğum, kanatlarımın her çırpışıyla uyum içinde havayı kamçıladı.
Sessiz ve ebedi bir fısıltıyla, "Onu asla alamayacaksın," dedim. "Onun kaderi senin hükmünün ötesinde."
Rotamız bir parmak ucu kadar saptı. Hayalet kanatlarım çırpındı. Altımızdan kilometreler kayıp gitti. Uzun boynumu ileriye doğru zorladım. Dicathen daha da yakınlaştı.
Siyah pençe titredi. Agrona’nın büyüsünün biçimi, böyle bir direnişi hesaba katmamıştı. Rotasını korumak için çabaladı ama onu ne kadar uzağa sürüklersem, gücü o kadar azaldı.
Altımızda Dicathen netleşti. Sapin uçup gitti. Ashber bize doğru koştu.
Görüş alanıma kumral saçlı, solgun tenli bir kadın girdi. Gençti, güçlüydü ve bir şifacının büyüsünün gümüş ışığıyla parlıyordu. İşte bu doğru hissettiriyordu. Nedenini bilmiyordum ama tam olarak olması gereken buydu. Ve kadının yanında, o yakışıklı, köşeli çeneli yüzüne yayılan genişçe sırıtmak ile duran adam vardı; gururu partnerimin hayatını inşa edecek, ölümü ise o hayatı neredeyse tamamen yıkacak olan adam. Ama bunlar henüz yaşanmamıştı, uzun süre de yaşanmayacaktı.
Tabii zaten yaşanmış olmaları dışında. Öyle değil miydi?
Odaklanmak gitgide zorlaşıyordu. Havada tatlı bir koku gibi yayılan bir şarkı vardı, beni çağırıyordu.
Zihnimin dağıldığı ve zayıf düştüğüm o anda birden geriye doğru kaydım; Arthur’umun sahip olması gereken o aileden uzağa çekiliyordum. O kumral saçlı kadının karnında bekleyen şey Arthur’un bedeniydi. Başka hiçbir beden olmazdı.
Kanatlarım yeniden çırpındı ve tükenmekte olan gücümü babamın iradesine karşı siper ettim.
Babam, diye düşündüm acıyla. Ama babacığım değil...
Öyle sertçe asıldım ki beden dışı özümün paramparça olacağından korktum; siyah pençeyi eve ve bebeğe doğru geri sürükledim. İçimden yükselen sessiz bir kükrer ses, gerçekliğin dokusunda yankılandı. Gitmek istediğim yerle aramda uzay bir kez daha açıldı: Altımda doğmakta olan bebek. Doktor çoktan işe koyulmuş, sessiz ve kararlı talimatlar veriyordu...
Pençelerimdeki ruh, bebeğe nüfuz eden beyaz ışık halkasına dokundu.
Agrona’nın karanlık pençesi eriyip gitti; geriye kalan büyüsünün siyah sisi, kanatlarımın rüzgarıyla dağıldı.
İçimdeki karmaşık neşe ve hüzünle, Grey’in güçlü, olgun ruhunun doğmamış çocuğun içindeki bebek ruhunu ele geçirip onunla bütünleşmesini izledim. Yapmak zorunda olduğum şeyin ağırlığı birden kendi ruhuma çökünce, "Üzgünüm," dedim. "Tek yol buydu."
Orada kalmak, Arthur’un büyümesini ve öğrenmesini izlemek, çekirdeğini oluşturmasına tanıklık etmek, hayatının kaçırdığım bu dönemini deneyimlemek istiyordum ama...
O tatlı siren şarkısı beni çağırıyordu ve bunu görmezden gelemeyeceğimi fark ettim. Ne zaman olduğunu bilmeden, hem ejderha formumu hem de dünyada bu kadar uzun süre barındığım kız çocuğunun şeklini bir kenara bırakmıştım; artık sadece bir öz olarak var oluyordum.
İçimde derin bir sızıyla o bebekten, o aileden, o evden uzaklaştırıldım. Ruhum doğuya, dağlara doğru sürüklendi. Ancak dağları aşarken son derece tuhaf bir manzara beni durdurdu.
Dağ yollarında ilerleyen tanıdık yüzlerden oluşan bir kervan. Alice, Reynolds, İkiz Boynuzlar, küçük Arthur...
Ama nasıl? diye düşündüm. Daha sadece birkaç an geçmişti ama yıllar çoktan akıp gitmişti...
Saldırıya uğramalarını çaresizce izlemekten başka bir şey yapamadım. Sonrasında ne olacağını biliyordum ama her şeyin gözlerimin önünde yaşanması çok farklıydı. Daha karanlık. Çok daha korkunç.
Eğer kalbim atıyor olmasa, henüz dört yaşındaki Arthur’un annesini kurtarmak için uçurumun kenarından aşağı süzüldüğünü gördüğümde dururdu.
Arkasından aşağı atılarak, daha önce yaptığım gibi şekilsiz ruhumla onunkini tutmaya, düşüşünü yavaşlatmaya çalıştım. Ama gücüm tükenmişti. Onunla birlikte düşerken, uzay ve zamanda cılız bir çığlık yankılandı; benden geriye kalan o çok azıcık şeyi de ona aktardım ki en azından yalnız olmasın.
Ve işte o an, onu hissettim. Burada o kadar netti ki, akla gelebilecek her şekilde babamın tam zıttıydı.
Annem.
Onun gücü Arthur’un küçük bedenini sardı, onu korudu ve yavaşça yere indirdi; birden bana bunu anlattığı anı hatırladım. Bir an için, o çaresizlik ve korku içinde kendimi kaybedip unutmuştum. Özümden o kadar az şey kalmıştı ki...
Arthur’la kalmak, uyandığında yanında olmak istiyordum ama şarkının kaynağı artık çok yakın ve son derece güçlüydü. Tüm duyularımı kapladı, diğer tüm düşünceleri içimde eriterek geriye sadece kendisini bıraktı. Ben de başka hiçbir şey yapamayarak onu takip ettim.
Şarkının o belirsiz tınıları, Elshire Ormanı ile Canavar Diyarı’nın sınırında gizlenmiş bir mağaradan yükseliyordu. Orayı biliyordum ve gördüğümde, siren şarkısının kaynağını anladım...
Çağrının izleri beni mağaranın derinliklerine çekti.
Anne...
Onu görmeme, varlığının bilincinde olmama rağmen anneme odaklanmak zordu. Devasa, şeytani formu güçlü bir Vritra aurası yayıyordu ama dikkatimi dağıtan şey bu değildi. Hayır, hâlâ o şarkıydı. Çünkü onun kocaman elinin içinde bir yumurta duruyordu. Benim yumurtam. Loş ışıkta bile gökkuşağı renkleriyle parıldıyordu.
Şarkı yumurtadan yükseliyordu. Ruhumu içine çekiyordu.
Çoklu varoluşumun paradoksunu düzeltiyorum, diye düşündüm uykulu bir şekilde. Bir sonraki an, bu düşünceyi ya da o yumurtanın içinde büzülüp güvende kalmaktan, partnerimin beni dünyaya geri döndürmesini beklemekten başka herhangi bir arzuyu hissettiğimi bile hatırlayamadım.
Ve böylece içine süzüldüm. Orada, dinlenmeye çekildim.
Ta ki...
Birden uyandım; nerede olduğumu şaşırmış, neyin gerçek neyin sadece bir rüya olduğundan emin olamayarak kalakaldım.
Beni tutan yumurtanın kabuğu, hisleri ikinci bir ten gibi iletiyordu; çatladığının ve açıldığının farkına vardım. Yumurtanın içindeki o huzurlu karanlığa ışık süzüldü. Kabuğun daha fazla parçası dökülürken üzerimde beliren bulanık yüze bakarak gözlerimi hızla kırpıştırdım.
Yavaşça, yüz netleşti.
Kumral saçlı, kocaman ve umut dolu mavi gözleri olan küçük bir çocuk bana bakıyordu. Arthur. Benim Arthur’um. Ama...
Gözlerimi tekrar kırptım. Yanılmıştım. Arthur daha büyüktü; beni ilk yumurtadan çıkaran o küçük çocuk değil, sırtıma binip savaşa giden general ve Öncü’ydü; güçlü ve sert, ama aynı zamanda şefkatli ve korumacıydı.
Yine de yüzü hâlâ tam net değildi ve gözlerimi kırptım. Arthur hâlâ oradaydı ama yüzü daha da yaşlıydı. Daha keskin, daha ince. O mavi gözleri erimiş altına dönmüştü ve saçları... Benimkiyle aynı renkteydi.
"Kyu...?"
Dudaklarının bir kenarı buruk, titrek bir tebessümle kıvrıldı.
"Hoş geldin, Sylv."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.