Kırılan Sınırlar

Bizimle aynı amaca baş koymuş, gönderdiğimiz sayısız mektubun dağıtımına yardım edecek rünlere veya yeteneklere sahip, tamamı güvenilir kişilerden oluşan o küçük yazı işleri heyetimizle ayaküstü bir toplantı yaptıktan sonra odama çekilip eşyalarımı toplamaya başladım.

Sehz-Clar’ın batı yarısının merkezine yakın, olası her türlü çatışmadan alabildiğine uzak bir şehir olan Sandaerene’de saklanma fikri beni fena halde daraltıyordu. Yine de Seris’in durum değerlendirmesinde haklı olduğunu biliyordum. Her ne kadar Aedelgard’da kalıp kalkan bataryası dizisini ve onun merkezindeki Hükümdar’ı gözlemlemeye yardım etmek istesem de Cylrit bu konuda benden çok daha yetenekliydi.

Zihnimi yatıştırmak ve komutanımın kararlarını sorgulamayı bırakmak için Cylrit’in önerdiğini yaptım. Oturma odamın duvarlarından birine, Agrona’nın Alacrya halkına gönderdiği mesajları takip etmek için sık sık kullandığım bir projeksiyon kristali yerleştirilmişti. Manamdan bir parıltı göndererek kristali etkinleştirdim, ardından onu kayıt eserlerimizin mana imzasına uyumlayacak şekilde ayarlamaya koyuldum.

Cylrit’in bahsettiği eserleri bulmam uzun sürmedi.

Görüntüde, Rosaere şehrini ortadan ikiye bölen kalkanın devasa kavisi görünüyordu. Cihaz, şehrin merkez bulvarının etrafına, dışarıya bakacak şekilde yerleştirilmiş gibiydi.

Yakalanan görüntü nabzımı hızlandırdı.

Kalkanın diğer tarafında, birkaç yüz savaş grubu sıraya dizilmiş, binlerce büyü yağdırıyordu. Her elementten büyü okları ve gülleleri, yeşil ışınlar, karanlık huzmeleri ve parlak füzeler saniyede düzinelerce kez kalkana çarpıyordu.

Eser çatışmanın sesini aktarmıyordu ama büyülerin kıtayı kökünden sarsacak o sağır edici gümbürtüsünü zihnimde canlandırabiliyordum.

Fakat görebildiğim kadarıyla kalkan bariyeri hiç zorlanmadan dayanıyordu.

Uyumu tekrar ayarladığımda kendimi neredeyse aynı görüntüye, ama bu kez daha uzaktan ve daha yüksek bir açıdan bakarken buldum. Bu bakış açısı düşmanların derinliğini görmemi sağlıyordu; bu Alacryalı askerlere hiç fark etmeden düşman demeye başladığımı fark edince kaşlarımı çattım. Şehrin doğu sınırlarının ötesinde, uzaklarda bir savaş kampı kurulmuştu.

Uyumlamayı ikinci kez değiştirdiğimde, şehrin kuş bakışı görünümünden hızla akan bir görüntü belirdi ve çattığım kaşlarım yerini bir tebessüme bıraktı. Bu kayıt eserini taşıyan kuş benzeri basit otomatları son derece sevimli buluyordum. Seris’in söylediğine göre bunlar nispeten yeni bir icattı; Dicathen’e karşı savaşta denenmiş ancak yapımının zorluğu nedeniyle hiçbir zaman tam ölçekli üretime geçilememişti.

Ne yapmam gerektiğini unutmuş halde bir süre görüntüyü izledim. Seris, kalkanların aşılması ihtimaline karşı bir önlem olarak Rosaere’de beş binin biraz üzerinde asker toplamıştı. Tepede dönüp duran bu yüksek bakış açısından, onların şehrin batı yarısındaki savunma pozisyonlarında beklediklerini görebiliyordum.

Aksiyonun tam ortasında, onların yanında olmayı ne kadar çok istediğimi düşünmemeye çalıştım.

Cam bir fanusun içinde patlayan gök gürültüsünü andıran bir ses havayı yırtıp geçti. Öyle güçlüydü ki altımdaki zemin sarsıldı, yansıtılan görüntü titreyip bulandı.

Dengemi korumak için uzanıp yakındaki bir masanın kenarına tutundum. Aynı ses bir kez daha geldi ve karargah daha da şiddetle sarsıldı. Bir an için binanın uçurumdan aşağı, denize kayacağından korktum.

Seris’in malikanesinin dört bir yanından, düzinelerce farklı yönden çığlıklar yükseldi.

Zihnim bulandı, bu muazzam gürültünün bıraktığı sarsıntıların arasında düşünmeye çalıştım. Derken ses bir kez daha yankılandı; titreşimi dişlerimde, gözlerimde ve beynimin en derinlerinde hissederek zihnimi uyuşturucu bir sisle kapladı.

Cehennemin dibinden gelen bu şey de neydi?

Gerçek kafama dank etti.

Kalkanlar.

Kalkanlar saldırı altındaydı.

Son sürat koşarak odamın kapısını savurdum ve koridor boyunca ilerledim. Merdivenleri üçer beşer tırmanıp üst kattaki yemek salonlarından birini geçerek balkona fırladım.

Aşağıdaki uçurumların tabanından yükselip başımızın üzerinde hafifçe bükülen kalkanın ötesinde, Vritra Geçidi Denizi’nin hırçın sularının çok üzerinde iki figür süzülüyordu.

Yüzümdeki tüm kan çekildi, ellerimin titremesini engellemek için yumruklarımı sıkmak zorunda kaldım.

Bu figürleri tanıyordum.

Parçalar hızla yerine oturdu. Kadim Miras, Seris’i dışarı çekmek için Rosaere’in bombalanması emrini vermiş olmalıydı. Ardından kuzeybatıya, Vechor’a doğru bir tempus geçidi kullanmış ve deniz üzerinden güneye uçmuştu. Bu karargahın, şu anda tüm bölgeyi kaplayan kalkanı besleyen enerjinin kaynağı olduğunu biliyor muydu, yoksa burayı sadece Seris’in evi ve harekat üssü olduğu için mi hedef alıyordu, kestiremiyordum.

Miras tekrar gerilip etrafında devasa bir mana gücü toplarken ve ellerini öne doğru savururken öylece kalakaldım. Bir kez daha gök gürültüsü koptu; öyle büyük, öyle korkunç bir sesti ki ellerimi kulaklarıma kapatarak dizlerimin üzerine çöktüm.

Balkonun korkuluklarının arasından, bembeyaz parlayan ışık çizgilerinin ince bir buzdaki çatlaklar gibi kalkanın yüzeyine yayıldışını izledim.

Güçlü eller beni koltuk altlarımdan kavrayıp ayağa kaldırdı. Sersemlemiş halde, tam önümde beliren yüze odaklanmaya çalıştım.

"Caera, beni iyi dinle." O bulanık çehreden tanıdık bir ses yükseldi; Cylrit miydi? "Tahliye edebildiğin kadar kişiyi tahliye et, sonra Komutan Seris’e haber uçur. Kendin de gidebiliyorsan git ama hemen şimdi terk et burayı..."

Gök gürültüsü bir kez daha patladı. Başımı sallayarak gözlerimi hızla kırpıştırdım. Cylrit’in yüzü sonunda netleşti, her zamankinden bile daha solgundu. Çenesi kasıldı ve gürültüyle irkildi. Bu beni biraz kendime getirdi ama aynı zamanda içimi daha büyük bir dehşetle kapladı. Onun da korktuğunu bilmek çok daha ürkütücüydü.

Yankılanan titreşimler hafiflerken kalkana doğru baktım ve çatlakların ne kadar uzağa yayıldığını görerek dehşete düştüm.

"Caera!" dedi Cylrit aceleyle, elleri boynumun iki yanını şefkatli ama sıkı bir şekilde kavrayarak. "Ben kalıp savaşacağım ama..."

"Cylrit..." İsmi dudaklarımdan adeta bir fısıltı olarak döküldü. Kocaman açılmış gözlerimin baktığı yöne döndü ve Miras’ın kalkana doğru uçuşunu birlikte izledik.

Miras iki elini birden uzatarak çatlakların içine soktu, parmaklarıyla kavrayıp çekmeye başladı.

Tıpkı tuzla buz olan bir cam gibi, ama bin kat daha keskin bir gürültüyle kalkan pes etmeye başladı.

Cylrit kendini o yarığa doğru öyle bir fırlattı ki balkon çatladı. Destek kirişleri parçalandığı anda kendimi içeriye, karargaha doğru attım; balkon, kırılan kemik seslerini andıran bir gürültüyle binadan ayrıldı.

Kendimi toparlayıp ayağa kalktığımda Cylrit çoktan bariyere ulaşmıştı; iki elinde kendi boyu kadar, kapkara bir çift elli kılıç tutuyordu.

Miras’ın parmaklarının saydam bariyeri pençeleyerek açık bir el büyüklüğünde bir delik açışını çaresizce izledim. Kalkan, onun parmaklarının etrafında çaresiz bir enerjiyle çıtırdıyor, kendini yeniden mühürlemeye çalışırken onun gücüne ve kontrolüne karşı koyuyordu.

Cylrit, sessizce boşluk rüzgarı kılıcını o aralığa sapladı, doğrudan Miras’ın çekirdeğini hedef aldı.

"Cecil!" diye bağırdı Tırpan Nico panikle, sesi kulaklarımdaki uğultunun arasında zar zor seçiliyordu.

Aniden Cylrit şiddetle sarsıldı, kendini yarıktan geri çekmeye çalıştı. Mücadele ediyordu ama benim bulunduğum yerden sadece pelerinli sırtı görünüyordu. Gecikmeli de olsa kendi kılıcımı kınından çıkardım, fakat yapacağım herhangi bir hamle kalkanın diğer tarafındaki Tırpan ve Miras’tan çok müttefikime zarar verirdi.

Bariyer, yamulmuş bir balon gibi içeriye doğru esnedi, sonunda Cylrit dışarıda kaldı. İşte o an ellerinin boş olduğunu fark ettim; kılıcı yok olmuştu ve Miras onu zırhının önünden yakalamıştı. Kalkanın çatlayan kısmı, Miras onu içeriye doğru savururken yerine oturdu, ardından kasırgada devrilen ağaçların çıkardığı o bitmek bilmeyen çatırtıyı andıran bir gürültüyle paramparça oldu.

Cylrit bana kaçmamı söylese de bunu yapamayacağımı biliyordum. Kalkan aşılmıştı. Açılan delik çok büyük değildi, belki iki buçuk metre yüksekliğinde ve bir buçuk metre genişliğindeydi ama bir insanın geçmesi için fazlasıyla yeterliydi. Üstelik burada Cylrit’ten sonraki en güçlü savaşçı bendim. Eğer kaçarsam çok daha fazla insan ölebilirdi.

Ben ne yapacağımı düşünerek dikilirken, Tırpan Nico kalkandan içeri süzüldü.

Lafı ağzımda geveledim, bakışları beni buldu. Onun arkasında Miras, Cylrit’i tek eliyle havada tutuyordu. İkisinin arasında görünmez bir mana savaşı dönüyordu. Bu büyülerden ziyade, saf mana kontrolü üzerine bir güç gösterisiydi. Ne yazık ki Victoriad’da kimin kazanacağını anlayacak kadar çok şey görmüştüm.

Ancak daha fazla izleyecek vakit yoktu. Tırpan Nico, parıldayan bir hava bulutunun üzerinde süzülerek bana doğru harekete geçmişti bile.

Geriye doğru sıçrayarak kılıcımla bir kavis çizdim, ona doğru pençe atan siyah alevlerden bir hilal gönderdim; ama Nico altından sıyrılarak ruh ateşinden kıl payı kurtuldu.

Saldırımı tamamladığımda dengemi kaybettim. Zemin ayaklarımın altında, sadece bir anlığına sıvılaşmış, ardından tekrar katılaşmıştı ve ayaklarım yarı yarıya taşa gömülmüştü. Kendimi taştan kurtarmak için hamle yaptığım o kısacık saniyede, Tırpan çoktan yıkılan balkonun önündeki açık kemere inmişti.

Tam az önce ayağımın durduğu yerden, zeminden yukarıya doğru kan demirinden bir kazık fırladı. Kendi etrafımda dönerek uzaklaştım, tavandan aşağıya doğru inen ikinci bir kazığı savuşturmak için kılıcımı kaldırdım. Her nefes alışımda ciğerlerime ancak çok az oksijen gittiğini fark ettiğimde çoktan nefes nefese kalmıştım.

Kılıcımı kendimle Tırpan arasına siper etmek için döndüğümde, asasının ucundaki zümrüt göz alıcı bir ışıkla parlıyordu.

Odadaki havayı çekmek için bir şeyler yapıyordu.

Kılıcım ruh ateşiyle parıldadı, onu harabeye dönmüş zemine sapladım.

Ruh ateşi altımdaki zemini eritirken taşlar paramparça oldu ve ben de aşağıdaki yuvarlak bir masanın üzerine düştüm. Masanın bacakları kuru dallar gibi kırıldı; çöken yüzeyinden fırlayıp havada taklalar atarak birkaç metre ötede ayaklarımın üzerine indim. Minnettar bir şekilde ciğerlerime temiz havayı çektim.

Oda karanlıktı ama çevremi inceleyecek vaktim yoktu.

Bastığım zemin büyük bir gürültüyle yukarı doğru patladı, devasa bir taş sütun yukarıdaki tavana doğru hızla fırladı. Aynı anda tavandan, sanki birer dikitmiş gibi kapkara, metal mızraklar uzadı.

Sütunun kenarına tek ayağımla basıp kendimi geriye doğru fırlattım. Havada takla atarak etrafımı bir ruh ateşi halesiyle sardım. Arkamda kalan taş sütun büyük bir gürültüyle infilak etti; odaya saçılan keskin taş parçaları önüne gelen her şeyi delip deşti.

Beni kurtaran ruh ateşi oldu; mızraklardan biri hariç hepsini küle çevirdi. O tek parça ise böğrümü sıyırıp geçerek arkasında cayır cayır yanan bir acı bıraktı. Tekrar ayaklarımın üzerine doğrulurken yaramı hızlıca kontrol ettim; derindi ama tehlikeli görünmüyordu.

Tırpan Nico, tavanda açtığım delikten süzülerek yukarıda belirdi. Bir sonraki hamlesine karşı kendimi savunmak için kılıcımı havaya kaldırdım.

"Soylu Denoir Hanesinden Leydi Caera." Sesi bir mezar kadar sessiz ve soğuktu. "Gönderdiğin o mektupları okumaktan büyük keyif aldım. Seris seni bayağı meşgul etmiş, değil mi?"

"Eğer beni tutuklamaya geldiysen, teslim olmayı reddediyorum," diye tersledim onu. Amacım sadece zaman kazanmaktı.

Arkamda kapalı bir kapı, sağımda ise açık bir kemerli geçit vardı. Hareket etmeli, onu meşgul etmeli ve diğer hizmetkarlar ile muhafızların Seris'e ulaşmasını ummalıydım. Yine de nerede ve nasıl dövüşeceğime dikkat etmem gerekiyordu. Altımızdaki derinliklerde bulunan makineler tılsımlar ve kalın metal-taş duvarlarla korunuyordu ama burada çıkacak bir savaş yine de büyük tehlike arz ederdi.

Üstelik karşımdakinin bir Tırpan olduğunu da hesaba katarsak, diye düşündüm.

Yine de diğer Tırpanların aksine, onun mana imzasını ve gücünü hissedebiliyordum. Bu imza bir şekilde bozulmuştu, gözüm yine elindeki tuhaf asaya kaydı ama oradaydı işte ve tahmin ettiğim kadar güçlü değildi.

"Grey ile yaptığın savaştan sonra henüz tam olarak toparlanamamışsın, değil mi?" diyerek onu kışkırttım. Zayıflamış bir Tırpanı bile yenip yenemeyeceğim meçhul olsa da konuşmaya başlamış olması işime geliyordu. Onu ne kadar uzun süre meşgul edersem, insanlarımızın sığınaktan kaçması için o kadar çok zaman kalacaktı.

Solgun teni kızardı, koyu renk gözleri öfkeyle kısıldı. "Eğer beni Orlaeth'e ya da bu bölgeyi çevreleyen kalkanın güç kaynağına götürürsen, Cecilia yani Kadim Varlık hayatını bağışlamayı kabul etti. Reddet ya da zaman kazanmaya çalış, ben de hemen Cargidan'daki askerlerimize haber salıp soyunu kurutmaya başlarım."

Onun yüzü kızarırken benim yüzümün sarardığını hissettim. Evlatlık edinildiğim aileye pek sevgi beslemesem de hepsinin katledilmesini isteyecek değildim. "Neden güçlü konumdaymış gibi pazarlık yapıyorsun? Kadim Varlık bu ani baskınının püskürtüleceğini öngörmüş olmalı. Belki de sandığın kadar güçlü değildir, ha?"

Tırpan Nico'nun elindeki asa hızla döndü, solumdaki duvar tamamen yerinden sökülerek üzerime doğru yıkıldı. Runlarımdan birine mana pompalayarak ani bir rüzgar patlaması yarattım ve kendimi sağdaki açık kemere doğru fırlattım. Kayarak durduğumda duvarlar büyük bir gürültüyle birbirine çarptı. Az önce kaçtığım odanın zemini çökerken, yıkılan taşların ve mobilyaların gürültüsü dünyadaki diğer tüm sesleri bastırdı.

Kendimi, sadece birkaç sıra halinde dizilmiş bankların ve odanın ortasında duran güzel bir arpın bulunduğu küçük bir odada buldum. Çaresizliğin ve rüzgar nitelikli mananın verdiği hızla hareket ederek bir avuç dolusu ruh ateşi hazırladım, sığınağın dış duvarını patlatıp arkamdaki duvarlar çökmeye başlarken kendimi dışarı bıraktım. Açık havada süzülürken sıvı ateşten mermiler yanımdan tıslayarak geçti.

Düşerken tüm hareket, sanki bütün dünya yavaşladı.

Bariyerdeki deliğin nerede olduğunu görebilmek için havada döndüm. Deliğin ötesinde, Kadim Varlık dönüyordu; turkuaz gözleri düşüşümün yarattığı harekete kilitlenmişti. Onun yaklaşık on metre kadar altında ise Cylrit, kayalık uçurumun dibine doğru kontrolsüzce serbest düşüş yapıyordu.

Kadim Varlık ile göz göze geldik.

Dünya yeniden eski hızına döndü. Havada yönümü değiştirmek için vücudumu topladım, yukarıdaki balkondan sarkan kırık bir desteğe tutunup etrafında döndüm ve kendimi kayalığın oyuğuna yapılmış daha alçaktaki bir balkona doğru fırlattım.

Görünmez bir duvara çarparak durdum; beni balkondan uzak tutan bir engel vardı. Hareket ettiğim hızla bacaklarım büküldü, yüzeye çarpıp doğrudan aşağı düşmeye başladım. Omuzum yerinden çıkacak gibi gerinerek parmaklarımla balkon korkuluğunun üst kısmına dokundum ama ellerim kaydı. Parmaklıkları yakalamaya çalıştım, başaramadım ama en sonunda balkonun en alt çıkıntısına tutunarak durmayı başardım. Tırnaklarım ahşap tahtalarda derin izler bıraktı.

Nefes nefese, tek bir hamleyle kendimi yukarı çekip korkulukların üzerinden aştım. Arkamda bir şey ışığı kesti. Hızla arkama döndüm.

Kadim Varlık kalkandaki deliğe ulaşmıştı. Delik bir pencere boyutuna kadar küçülmüştü ama o elleriyle kenarlarından tutup dışarı doğru bastırıyor, deliği zorla açık tutmaya çalışıyordu.

Ancak tam önünde ve deliğin ağzında kara bir bulut büyümeye başladı. Yoktan var olup her yerdeki manayı içine çekerek yoğunlaşıyordu. Görüş alanındaki her şeyin rengini solduruyor, tüm dünyayı gri tonlarına bürüyor gibiydi.

Hayranlıkla, sisin yarıktan dışarı fırlayıp Kadim Varlığın üzerine çöküşünü izledim. Kendini bu büyüden korumaya çalışırken kalkanı bırakıp geriye doğru fırladı. Elini her sallayışında, bulutun parçaları gökyüzüne sürülmüş birer kurum lekesiymiş gibi siliniyordu ama iki taraftan da birbirini iten, yırtan ve çeken azgın manayı hissedebiliyordum.

Derken Tırpan Nico önümde belirdi ve savaş alanını görmemi engelledi.

"Kaçmakta iyisin," dedi, umursamaz bir tavır takınmaya çalışarak. Fakat arkasındaki her mana patlamasında irkildiğini görebiliyordum; yüzündeki her kas gerilmiş bir yay kirişi gibi gergindi. "Ama ben ümit ediyordum ki..."

Aniden arkasına döndü ve birkaç kan demiri mızrak belirip birleşerek bir kalkan oluşturdu. Aynı anda, kapkara bir enerji huzmesi kalkana çarptı; ses devasa bir gong gibi çınladı. Kan demiri parça parçe oldu ve Tırpan bir çığlıkla görüş alanımdan aşağı, boşluğa doğru yuvarlandı.

Sıvı bir inci ve siyah bir çizgiye benzeyen bir figür, görüş alanımdan hızla geçerek küçülen delikten süzüldü.

Öbür tarafta kara sisin yok olduğunu fark ettim. Kadim Varlık kalkandan on beş metre kadar uzakta uçuyordu. Zarar görmemiş gibiydi. Taşıdığı o güzel elf yüzü öfkeyle büzülmüştü ve etrafına yaydığı korkunç aura mananın kendisini bile titretiyordu.

Seris, kalkandaki kapanmak üzere olan yarığın önünde, siyah pullu zırhının içinde bir mücevher gibi parıldayarak süzülüyordu. Akıl sır erdiremesem de o her zamanki profesyonel ve soğukkanlı tavrıyla, "Evime davetsiz ve habersiz gelmen oldukça kaba bir davranış, Cecilia," dedi.

"Nico?" diye bağırdı Kadim Varlık, bakışlarını Seris'i geçip sığınağa dikerek. "Nico, iyi misin?"

Tırpanı hatırlayarak balkondan aşağı baktım ama ondan hiçbir iz yoktu.

Cevap alamayan Kadim Varlık'ın yüzü sertleşti ve Seris'e doğru süzüldü. "Bu iş bitti, Tırpan. Manayı ben kontrol ediyorum. Tamamını. Ve senin bu bariyerini yıkabilirim. Teslim ol ve beni Orlaeth'e götür. Hemen."

"Nefes nefesesin," dedi Seris. Yüzünü göremesem de gülümsediğini anlayabiliyordum. "Benimle savaşacak gücün kalmadı. Git. Agrona'ya geri dön ve başarısız olduğunu söyle. Seni buraya getirmek için feda ettiği her şeyin boşa gittiğini anlat ona. Eğer benimle konuşmak isterse tam burada bekliyor olacağımı söyle."

Aralarındaki boşlukta bir dalgalanma oldu ve Seris'in ağzı kapandı. Vücudu, Kadim Varlık'ın yaptığı her neyse ona doğru eğildi. Etrafını saran karanlık boşluk rüzgarı çizgileri, üzerindeki görünmez güce karşı koyarak dışarı doğru gerildi.

Ardından, Seris'ten başlayıp hızla dışarı doğru genişleyen simsiyah bir küre her ikisini de gözden kaybetti.

Ağzımdan istemsizce kesik bir nefes döküldü.

"Kazanamaz," dedi arkamdan bir ses.

Hızla döndüm, kılıcımı ruh ateşiyle kaplayarak havaya kaldırdım ama Tırpan Nico yatıştırıcı bir tavırla ellerini havaya kaldırdı.

"Sana tekrar saldırmayacağım," dedi içtenlikle.

Herhangi bir saldırı belirtisi olup olmadığını dikkatle izleyerek bekledim. Manası sakindi, hareketleri temkinli ve kararlıydı. Gözlerinde bir merak kıvılcımı vardı ya da ondan bir aura gibi yayılan şey zafer hissi miydi?

İçimi ani bir panik dalgası kapladı, kalkanlara baktım. Hâlâ çalışıyorlardı. Aşağıdaki sistemi bu kadar kısa sürede çökertmiş olamazdı; öyle olsaydı kalkanlar çoktan etkisini göstermeye başlardı.

"Belki sen saldırmazsın ama benim sana saldırmama engel olan ne?" diye sordum sessizliği bozmak için. Benden ne isteyebileceğini ya da tavrının neden aniden değiştiğini kestiremiyordum.

"Bu," dedi, savaş cüppesinin iç cebinden bir eşya çıkararak.

Eline sığmayacak büyüklükte, pürüzlü yüzeyli, hafif mor bir renk dışında tamamen şeffaf bir küreydi. Daha önce çekirdek görmüştüm ve bunun da bir çekirdek olduğundan emindim ama şimdiye kadar gördüğüm tüm mana çekirdeklerinden daha büyüktü. Neredeyse manyetik bir çekimi vardı, sanki beni çağırıyor, kendine çekiyordu.

"Bu isyan umurumda bile değil," diye devam etti Tırpan, gözlerim ona kilitlenmişken çekirdeği kendine doğru biraz daha çekerek. "Orlaeth ya da başka bir Vritra zerre kadar umurumda değil." Bakışlarını beni geçip siyah küreye dikti. "Eğer benim için bir şey yaparsan, giderim. Hatta sana zaman bile kazandırırım."

Kararsız kaldım, ardından dikkatimi çekirdekten uzaklaştırıp Tırpan Nico'nun yüzüne diktim. Onun hakkında duyduğum her şey, onu bir canavar olarak tasvir ediyordu. Agrona'nın hedef aldığı herkesi biçmeye hazır, keskin bir bıçak kadar umursamaz, soğukkanlı bir katil. Ama şimdi ona baktığımda, alnına yapışan siyah saçları, aynı anda hem öfkeli hem de yalvaran koyu gözleriyle, neredeyse bir çocuktan farksız olduğunu görebiliyordum.

"Ne istiyorsun?" diyebildim sonunda.

Al bunu.

Çekirdeği yeniden bana doğru uzattı.

Diğer kıtadaki Arthur Leywin'e, yani Grey'e ver. Ona de ki...

Sustu, yüzünden acı dolu bir ifade gelip geçti.

Ona onu kurtarmak zorunda olduğunu söyle. Ona bir can borcu var.

Kafam karışmıştı, kaşlarımı çattım. Anlamıyorum.

Boğazına doğrultulmuş kılıca hiç aldırmadan öne doğru hızlı bir adım attı ve çekirdeği elime tutuşturmaya çalıştı. Kılıcım boynunun kenarını sıyırıp geçti, hastalıklı soluk teninde ince, kanlı bir çizgi belirdi.

Al bunu ve ona söyle.

Kılıcımın kabzasındaki ellerimden birini yavaşça çekip çekirdeği aldım. Dokununca soğuk olduğunu hissettim. Bunun Grey ile, yani Arthur Leywin ile ne ilgisi var? Bahsettiğin o kadın kim? Miras mı?

Nico bir adım geri çekilmişti. Çenesi kasıldı, yeniden konuştuğunda sesi pürüzlüydü.

Sana bu dünyadaki en önemli şeyi emanet ediyorum.

Onu daha fazla sıkıştırmama ya da reddedip çekirdeği yüzüne fırlatmama fırsat kalmadan, sırtındaki asayı kavrayıp kendini rüzgardan bir zırha bürüyen bir büyü yaptı. Ardından yerleşkeden fırlayıp siyah küreye doğru atıldı ve o geçit vermez karanlığın içinde kayboldu.

Çekirdeği sıkıca kavrayıp o dipsiz karanlığa dik dik baktım. Sadece hiçbir şey görmekle kalmıyor, hiçbir şey de hissedemiyordum. Sanki Seris, ya da ürpererek düşündüğüm kadarıyla Miras, dünyadan bir parça koparmış ve geride sadece boş bir hiçlik yaması bırakmıştı.

Böylesi bir büyünün ne kadar sürdürülebileceğini merak ettiğim sırada küre patladı.

Karanlık tüm ışığı yuttu. Kalbimin durduğu o tek bir an, sonsuzluk gibi gelen o tek bir nefes boyunca tamamen kör olmuştum.

Aynı hızla, siyahlık eriyip yerini yeniden ışığa ve renklere bıraktı. Duvara yaslanıp halsizce çökerken gözlerimi Seris ile Miras'ın olduğu yere diktim.

Bariyerin içinde havada asılı duran Seris, kollarından birini güçsüzce yanına bırakmış, diğer eliyle onu tutuyordu. Karşısında, saydam bariyerin epey dışındaysa Nico, Miras'a destek oluyordu. Miras ona yaslanmış, çelik grisi saçları yüzünün yarısını kapatacak şekilde aşağı dökülmüştü. Turkuaz rengi tek bir çılgın göz dışarı fırlamış gibi bakıyordu. Ancak Seris'in aksine, Miras'ta hiçbir fiziksel yaralanma izi yoktu. Aralarındaki asura gücüyle beslenen bariyer bir kez daha sapasağlam ve pürüzsüz hale gelmişti, Miras'ın açtığı o yarıktan eser yoktu.

Nico, Miras'ı gitmeye ikna etti, kız da ona karşı koymadı. Tam uzaklaşacaklarken Nico bir anlığına bakışlarını ondan kaçırdı ve gözlerimiz birleşti. Ardından ikisi de hızla uçup gitti.

Seris, doğu ufkunda gözden kaybolana kadar arkalarından baktı, sonra nihayet bana doğru süzüldü. Yorgun görünüyordu. Gücünün son damlasına kadar savaşsa bile onda görmeyi asla hayal edemeyeceğim kadar derin bir bitkinlik vardı içinde ve bu halini görünce yüreğim ağzıma geldi.

Aşağı inip batarya dizisini kontrol et, diye fısıldadı pürüzlü bir sesle. Teknisyenlere de kayalıkların tabanına yakın bir yerde geçit açmalarını söyle.

Suya doğru bakarken yüzünü buruşturdu.

Gidip maiyetimi bulmam gerek.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.