Cücelerin heyecanlı mırıltıları yükseldikçe, saklandığım odanın gölgelerine iyice sindim. Koridorun sonundaki muhafızlar Gideon’ın laboratuvarının önünden ayrılmamıştı ama içerideki heyecana kulak misafiri olmak için kapıyı hafifçe aralamışlardı. Bu durum tamamen işime geliyordu.
Canavar iradem devredeyken, Daymor Silvershale’in yeni nişanını alışını pürdikkat dinleyebilmiştim. Keskinleşen duyularım sadece uzaktaki sesleri duymamı sağlamıyor, taş zeminden süzülen hareketlerin ve mana kullanımının yarattığı o hafif titreşimleri bile hissetmeme izin veriyordu.
Bir an sonra Daymor ve yanındaki üç cüce, çarşıdaki genç kızlar gibi cıvıldayarak koridora fırladı.
“Ah, ihtiyar Earthborn yeni gücümü görünce ne yüz ifadesi alacak, acayip merak ediyorum,” diyordu Daymor. “Büyük abilerim de tabii. Meclis toplantılarına katılıyorlar diye tepemde boza pişirip duruyorlardı. Bakalım şimdi kimin borusu ötecek!”
Diğer bir ses hemen lafa atıldı. “Çift elementli bir savaşçı... Silvershale hanedanında üç nesildir böylesi görülmedi. Babanız sevinçten havalara uçacak, efendim.”
Konuşmaları benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Onlar uzaklaştıkça seslerini birkaç dakika daha takip edebilecek olsam da gürültüyü zihnimde bastırmaya çalıştım. Bunun yerine aşağıdaki odada yeniden bir araya gelen ağabeyime ve yanındakilere odaklandım. Gideon, Emily Watsken ve ağabeyimin esir aldığı o Alacryalı kadın, yani Lyra oradaydı. İki kapı ve üç metrelik kalın taş zeminin ardına odaklanmak zorundaydım. Nefesimi tutup bekleyince, konuşmalarının zayıf titreşimlerini ancak seçebildim.
“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu ağabeyim Emily’ye.
“İyiyim, sadece biraz dinlenmem gerek,” diye fısıldadı Emily bitkin bir sesle.
“Ritüeli tekrar denemeden önce ona en az bir iki saat izin verin,” dedi esir kadın.
Gideon’ın sesi diğerlerinden çok daha gür çıktı. “Ama bana üçüncü bir veri noktası lazım, yoksa şimdiye kadar gördüklerimizin hiçbir değeri kalmaz! Arthur’un yanında çok vakit geçirdiği, en çok vakit geçirdiği, saatlerini beraber harcadığı biri olmalı. Öyle sıradan ya da idare eder biri değil, bizzat—”
“Gideon, şu büyü formunu tetikleyip durmayı kes,” dedi ağabeyim. Sesi hem bıkkın hem de kabullenmiş geliyordu.
Şu tuhaf ihtiyar zanaatkar boğazını temizleyip bir şeyler mırıldandı ama ne dediğini kaçırdım. Tam o anda yukarıdaki katlardan birinde yere ağır bir şey düştü ve bir cüce kalın sesiyle küfretti.
Yerimi değiştirip gözümü kapısı olmayan odanın girişinden ayırmadan yere doğru eğildim, daha iyi duymaya çalıştım.
Ağabeyimin kararlı sesi duyuldu. “Düşünmem gerek, Emily’nin de dinlenmeye ihtiyacı var.”
“İyi, iyi, ama bütün gününü de alma. Seçimini yap ve öğleden sonra onları buraya getir,” diye üsteledi Gideon.
Vedalaştılar. Regis’in pençelerinin taş zemindeki sürtünme sesinden bana doğru gelmeye başladıklarını anladım.
Gideon’ın laboratuvarının hemen aşağısındaki saklandığım odaya hızlıca göz gezdirdim. Burası cüce boyu sıralar, boş raflar ve is lekeli birkaç masayla dolu, terk edilmiş bir sınıfa benziyordu. Kapının yerinde sadece boş bir çerçeve kalmıştı. Tahminime göre, Gideon’ın deneylerini yaptığı odanın tam üst hizasındaydım.
Arthur ve yoldaşı sessizce ilerliyordu ama aralarında konuşmadan da iletişim kurabildiklerini biliyordum. Ne hakkında konuşuyorlardı acaba... ya da kimin hakkında?
Deneyin bir sonraki aşaması için ağabeyimin çok vakit geçirdiği, yakın olduğu birine ihtiyaçları vardı.
Bunun kesinlikle ve tamamen ben olmamı istedim. Gideon ve Arthur’un büyü formu dediği o Alacrya rünlerinden birini arzuladığımdan değil. Gerçi gücümün aniden artması ve çekirdeğimin saflaşması kulağa hiç fena gelmiyordu. Ama asıl istediğim işin içinde olmak, bir işe yaramaktı. Çöldeki o uzun yolculuğumuz, yaptığımız antrenmanlar ve meditasyon, birlikte yediğimiz yemekler, hatta aynı yerde uyumamız düşünülürse, onunla benden daha çok vakit geçirmiş birini hayal bile edemiyordum, annem dahil.
Fakat beni tehlikeye atmak istemeyeceğini de çok iyi biliyordum.
Kendimi bu zorlu göreve hazırlarken, içimden, tek seçeneğin ben olduğuma onu ikna etmem gerek, diye geçirdim.
Büyük bir masanın arkasına gizlenerek Arthur ve o gölge kurdun geçişini izledim ama hemen dışarı çıkmadım. Ayak seslerine odaklanıp iyice uzaklaşmalarını bekledim. Koridorda iki muhafızdan başka kimse yoktu. Duvar dibinden ilerlersem, buraya ilk sızdığımda yaptığım gibi, koridorun düz duvarlarını süsleyen destek sütunlarının arkasına saklanarak görüş açılarından kaçabilirdim. Zaten muhafızların da dünyadan haberi yoktu; hararetli bir şekilde Daymor Silvershale’den ve Gideon’ın deneylerinin Vildorial için ne anlama geleceğinden bahsediyorlardı.
Canavar iradem hâlâ devrede olduğundan en ufak sese bile duyarlıydım, özellikle de kendi çıkardığım seslere. Bu sayede çıt çıkarmadan ilerleyebildim. Bu tünellerde dolaşıyorum diye başımın belaya gireceğini sanmıyordum ama ağabeyimin, arkasından gizlice iş çevirdiğimi bilmesini istemiyordum. Öğrendiği an bana kızacak, kendi güvenliğimi sürekli hiçe sayıp gereksiz riskler aldığımı söyleyecekti. Kendisi bu konularda öğüt verirken ne kadar ikiyüzlü göründüğünün farkında bile değildi.
Bu düşünceleri kafamdan atmaya zorladım kendimi. Şu an sadece onu, Gideon’ın deneyine katılmama izin vermesi için nasıl ikna edeceğime odaklanmalıydım.
Arthur yavaş yürüyordu, muhtemelen düşüncelere dalmıştı ve acelesi yoktu ama eve gittiğini tahmin edebiliyordum. Tünelleri iyi kullanan diğer muhafızlar, büyücüler ya da sakinlerle karşılaşmamak için gelişmiş duyularımdan yararlanarak biraz daha uzun bir rotadan, hızlı ve sessizce ilerledim.
İçeri girmek yerine kapının yanındaki duvara yaslanıp beklemeye başladım. Birkaç dakika sonra o tanıdık pençe seslerini duyunca canavar irademi serbest bıraktım ve yüzüme masum bir gülümseme yerleştirdim.
Arthur köşeyi dönünce ona hafifçe el salladım. “Aşağıda her şey yolunda mı?”
Arthur duraksadı, şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. “Evet, acil bir durum yoktu. Sen neden buradasın?”
“Seni bekliyordum,” dedim dürüstçe, ayakkabımın ucunu yere sürterek. “Bayağıdır yoktun.”
Açıklama yapmak istercesine, “Gideon işte,” deyince gülümsedim.
Arthur dar koridorda tam karşımdaki duvara yaslandı ve sessizce beni süzdü. Gizlice kulak misafiri olduğumu açık etmeden beni seçmesini nasıl sağlayacağımı düşünürken, suçluluk duygusu kollarımın arkasındaki tüyleri diken diken etti.
Bir an sonra, “Ne oldu?” diye sordu.
“Ne? Hiçbir şey,” dedim aceleyle, saçımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırırken.
Gözlerini kıstı, ardından bakışları yumuşadı. “Ne kadarını duydun?”
Ağzımı açtım ama o tek kaşını kaldırdı. Yalan söylemeye çalışmak yerine derin bir iç çektim. “Nasıl anladın?”
Hafifçe gülerek, “Suçluluk duygun resmen alnına mürekkeple yazılmış gibi duruyor,” dedi.
Gözlerimi gizlemek için az önce düzelttiğim saçlarımı yüzümün önüne dökerek inledim. “Üzgünüm, ben sadece...”
Özür dilememe fırsat vermeden elini salladı. “Anlıyorum. Sorun değil.”
Beni affetmiş olsa da aramızdaki sessizlik tatsız ve huzursuz ediciydi. “Nişan denemesine yardım etmek istiyorum,” diye zorla söze girdim.
Ciddiyetle başını salladı. Alaycı bir gülümseme ya da inanmayan bir tavır takınmaması içimi rahatlattı. Gerçekten bunu düşündüğü belliydi. Sonra, “Ben zaten Jasmine’e karar verdim,” dedi. “O daha büyük, savaş tecrübesi var ve neredeyse senin kadar benimle vakit geçirdi.”
Bu cevabı bekliyordum ama sessiz kaldım.
Biz konuşurken koridorda bir ileri bir geri yürüyen Regis durdu. “Ayrıca, onun çekirdeğinde birkaç gün kaldım. Bunun da bir etkisi olabilir.”
Hazırladığım karşı argümanı sunarak, “O Alacryalıların kampındayken, aralarında çok küçük yaşta olanlar vardı,” diye belirttim. “İlk nişanlarını çok erken alıyorlar, değil mi? Ben Jasmine’den çok daha gencim, yani bir nişan almak için en uygun yaştayım.”
Regis başını benden Arthur’a, sonra tekrar bana çevirerek, “Haklı bir nokta, Ellie,” dedi.
Arthur duvardan destek alıp bana doğru bir adım attı. “Mesele sadece benim kız kardeşim olman değil. Doğrusu, Jasmine’de olmayan pek çok bilinmezin var. Element eğilimi olmayan saf bir mana büyücüsüsün, canavar eğitmenisin ve kadim djinn soyundan geliyorsun. Bu durumda bilinmezler tehlike demektir, El.”
“Yine de, ben...” Gerisini getiremedim, ne diyeceğimi bilemiyordum. Sunduğu mantıklı argümanlara karşı verecek bir cevabım yoktu ama tüm risklere rağmen en doğru seçimin ben olduğumu içten içe biliyordum.
Arthur o parlak altın sarısı gözleriyle beni dikkatle süzerek, “Neden bu kadar üsteliyorsun?” diye sordu. “Bu tek şansın değil. Bu süreç iyice test edilip onaylandığında sıra sana da gelecek, söz veriyorum.”
Bakışlarımı yere indirerek, “Anlayamazsın,” dedim. Omuzlarım ve boynum gerildi, hissettiklerimi bastırma dürtüsü konuşmamı zorlaştırıyordu. “Kapımızı her Scythe ya da tırnakçılar çaldığında annenin arkasına saklanmak zorunda kalmıyorsun. Onu koruduğunu söyleyerek kendini kandırmıyorsun; oysa ikiniz de çok iyi biliyorsunuz ki bunu yapamazsın, o tür düşmanlara karşı tamamen işe yaramazsın...” Yüzümü Arthur’dan çevirdim, odalarımızdan uzaklaşan boş koridora boş boş baktım. “Sadece... çok can sıkıcı, kendini bu kadar çaresiz hissetmek...”
Başımı duvara yaslayıp derin bir nefes verdim. Arthur’un bakışlarını yüzümün yan tarafında hissedebiliyordum ama ona bakmak, gözlerinde acıma, onaylamama ya da hayal kırıklığı görmek istemiyordum.
Gıcırdayan kapı menteşelerinin sesi duyuldu ve annemin sesi yükseldi:
“Ellie’yi seçmelisin.”
Annemin söze girmesiyle şaşkınlıktan ağzım açık kalmış bir halde hızla ona döndüm. Arthur’u ikna etsem bile aynı kavgayı annemle en baştan vermek zorunda kalacağımı sanıyordum.
Arthur da en az benim kadar hazırlıksız yakalanmış görünüyordu. Ensesini rahatsızca kaşıdı ama tek kelime etmedi.
Ona bakıp, “Her şeyi duydun mu?” diye sordum.
Yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi. “Burada pek de sessiz sayılmazdınız.”
Gitgide hüzünlenen ama kararlılığından ödün vermeyen bakışlarını bir an üzerimizde gezdirdi ve konuşmaya devam etti. “Hepimiz, her an büyük bir tehlike altındayız. Belki de ileriye gitmenin tek yolu risk almaktır. Belki de... şimdiye kadar fazla temkinli davrandık, bizi korumana çok kolay razı olduk. Ama o sayısız düşmanımızdan birinin ne zaman tepemize dikilip dünyayı başımıza yıkacağını bilmenin hiçbir yolu yok. O an geldiğinde sen yanımızda olmayabilirsin; düşmanımız akıllıysa zaten önce bunun önlemini alır. Ama bu yöntem sanki kendimizi hazırlamamız için bir fırsat gibi duruyor. Eğer kardeşin bu deney için en doğru seçenekse, öyle olsun.” Gözlerinde insanı ürperten, kimsesiz bir ifade vardı; içini kavuran o yorgunluğu görmek neredeyse kalbimi kıracaktı.
Tir tir titreyen alt dudağımı ısırarak, tek kelime etmeden gözlerimi yere diktim.
Arthur, kısık ve hüzünlü bir sesle, “Savaş başlamadan, tüm bunlar yaşanmadan önce bile tek istediğim sizleri koruyacak güce sahip olmaktı,” dedi. Göz ucuyla ona baktım ama yüzü, buğday sarısı saçlarının arkasına gizlenmişti. Başını kaldırıp acı dolu bir tebessümle yüzüme baktığında, “Anlaşılan bunca şeyden sonra bile bunu başaramadım,” diye ekledi.
Annem koridoru geçip elini şefkatle Arthur’un saçlarında gezdirdi. “Yarına çıkacağımızın hiçbir zaman garantisi yok,” dedi hüzünle. Sonra hafifçe bana doğru döndü. “Ama bugün elimizde ve bugünle yapabileceğimiz çok şey var.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.