Zoraki Öğretmen

Yeniden Kalıntı Mezarları'nın ikinci seviyesine adım attığımda bacaklarımı arkamdan sürüklüyor gibiydim. Dökülen hâlimi gören gözlüklü bir memur, gözlerini üzerimde gezdirerek hızla yanıma koştu.

"Efendim?" diye sordu tereddütle. "İyi misiniz? Partiniz nerede?"

Başımı sallayıp yanından geçtim. "İyiyim. Tek başıma tırmandım."

Adam önünde dikkatle tuttuğu parşömenle oynayan elleriyle adımlarıma yetişmeye çalıştı. "Anlıyorum. Evet, tek başına tırmanmak son derece zordur efendim. Adınız nedir, dönüşünüzü kaydetmem için? Bildireceğiniz herhangi bir başarı ya da unvan var mı?"

Yürümeye devam ederek, "Grey," dedim. "Sadece Grey. Ve hayır, yok."

Memur yüzünü buruşturdu, gözlüğü burnunun ucuna doğru kaydı. "Bunu duyduğuma üzüldüm Yükselen Grey. Tarayabilir miyim..."

Aniden durdum. Adam da bocalayarak durmak ve bana dönmek zorunda kaldı. Öfkeyle gözlerimi ona dikerek, "Çok yorgunum ve bir an önce yoluma gitmek istiyorum. Ne gerekiyorsa çabuk yap," dedim.

Memur boğazını temizleyip gözlüğünü düzelttikten sonra bir tür asa çıkardı. Biraz soğuk bir edayla, "Boyutlar arası bir depo eseri taşıyorsanız lütfen gösterin," dedi.

Elime uzatıp boyut yüzüğünü gösterdim. Asayı önce yüzüğün, ardından bedenimin üzerinde gezdirdi. Dilini damağına vurdu. "Dediğiniz gibi, başarı yok." Sonra dikkatini elindeki parşömene çevirdi. "Yükselen Grey... Yükselen... Ooo, bir profesör!" Fısıltıyla kendi kendine bir şeyler mırıldanarak nota benzer bir şeyler karaladı. "Kusura bakmayın. O kadar gençsiniz ki fark edemedim..."

"Bitti mi?" diye sordum sabırsızca.

"Evet efendim, elbette. Sabrınız için teşekkür ederim." Başını sallayıp tam arkasını dönüyordu ki duraksadı.

Gözlerimi kapatıp iki parmağımla şakaklarımı ve göz çukurlarımı ovuşturdum. "Yine ne var?"

"Şey," diye başladı çekinerek, "Merkez Akademi'deki derslerin üç gün önce başladığını bilmek istersiniz diye düşünmüştüm." Cılız bir gülümsemeyle masasına geri döndü.

"Bok var," diye mırıldandım ve yorgun bedenimi ikinci seviye boyunca ışınlanma platformlarına doğru sürüklemeye başladım.

Sınıfımın dışındaki koridordan, içerideki başıboş gençlerin kahkahalarını ve bağrışmalarını şimdiden duyabiliyordum.

Kapıdan içeri adım attığımda konuşmalardan parçalar kulağıma çalındı.

"—bana yeni profesörün unvanlı bir soydan bile olmadığını söyledi. İşi bitirmek kolay olmalı—"

"—Profesör Aphelion'ın şu çekici yeni asistanını duydun mu?"

"—bu ders tam bir komedi. Vurucuların zamanlarını böyle şeylerle harcamak zorunda olmasına inanamıyorum—"

"—dalga mı geçiyorsun? Diğer derslerimin hepsi kök söktürüyor, burada hiçbir şey yapmadan yatacağım günü iple çekiyorum."

Merdivenlerden inerken etrafa hızlıca göz attım. İki genç kız dövüş ringinde sertçe antrenman yapıyordu, başka bir öğrenci ise kumanda paneliyle oynuyordu. Birkaç öğrenci de antrenman kuklalarını çıkarmış, beceriksizce yumrukluyordu. Öğrencilerin geri kalanı yayılmış hiçbir şey yapmıyordu.

Gözlüklü bir çocuk elindeki kitaptan başını kaldırmadan, "Profesör yine yok," dedi.

"Profesör geldi ya Deacon," dedi başka bir öğrenci. Kütüphanede iki zorbalık yapan çocuğu emirleriyle oynatan siyah saçlı çocuktu bu.

Geniş omuzlu arkadaşı göğsünde birleştirdiği kalın kollarını gevşetmeden gruldadı. "Geç kaldınız."

Uzun boylu arkadaşları da ayaklarını önündeki sandalyenin arkalığına uzatarak ekledi. "İlk günü de kaçırdınız."

Ofisimin kapısını açıp içeri yarım bir adım atarken, "Çok dikkatlisiniz," dedim. "Bugünlük her şeyi kontrol altına almış gibisiniz. Ofisimde olacağım." Kimsenin cevap vermesine fırsat kalmadan kapıyı kapatıp meraklı gözlerle bağımı kestim.

Kapım kapanır kapanmaz sınıf tekrar patıraltıyla doldu.

"Harika! Boş ders."

"—tam da geçen dönemki gibi olacak—"

"—zaten mana kullanmadan antrenman yapmak aptalca bir fikir."

İç çekerek sesleri kulak ardı ettim ve ofis koltuğuma gömüldüm. Öne eğilip başımı kollarıma yasladım. Yorgunluğuma rağmen yüzüme geniş bir sırıtışın yayıldığını hissettim.

Gerçekten başarmıştım.

Kalıntı Mezarları'ndaki deneyimin sonuçlarını düşündükçe zihnim arı kovanı gibi kaynıyordu. Bunu biriyle konuşmak istiyordum ama Regis, tenhada kalan köyünün üzerindeki tepelerde Üç Adım ile antrenman yaptığım zamanki gibi kış uykusuna yatmış gibiydi. Umarım bu, kendini daha hızlı toparlayacağı anlamına geliyordu.

Üç Adım'ın bana verdiği bulmaca oyuncağını çıkarıp masaya vurdum, içindeki tohumun tıkırtısını dinledim. Kalıntı Mezarları'nın ikinci seviyesindeki yolculuğum boyunca fazla eter yenileyememiştim ve çekirdeğim dayanma sınırına kadar zorlanmış gibiydi ama ellerimi meşgul edecek bir şeyin olması düşünmemi kolaylaştırıyordu.

Farkındalığımı içime yönelttiğimde dikkatimi çeken ilk şey eter kanallarım oldu. Dikilitaştan akan saf eter sel genişlemiş, içlerindeki kusurları silip süpürmüştü.

Bir pençe tezahür ettirip tohum kapsülünün içini eşelemeye başladığımda çekirdeğimden derin bir sızı yükseldi ama şekli korumaya odaklandım. Çekecek fazla eterim olmamasına rağmen, eterin kanallarım boyunca daha hızlı hareket ettiğini gördüm; bu da onu vücudumun belirli bir noktasına neredeyse anında ulaştırabileceğim anlamına geliyordu.

Yine de eteri işaret parmağımda ince bir pençeye dönüştürmek zaman alıyordu ve yorgun zihnim şekle odaklanmakta zorlanıyordu. Bunun yerine çekirdeğime odaklandım.

Çekirdeğin kendisi daha büyük ve daha şeffaftı. Kırmızımsı ton tamamen yok olmuştu ve içindeki eter derin, zengin bir mor renge bürünmüştü. Yakından baktığımda çekirdeğimin iki ayrı katmanı arasındaki net sınırı görebiliyordum: mana çekirdeğimin parçalarını destekleyen ve tutan orijinal kabuk ve ikinci, daha kalın bir katman.

Eter çekirdeğimi ilk olarak saf niyet ve mutlak iradeyle dövmüştüm. En zayıf, en çaresiz anımda, tam bir kaybı imkansız bir zafere dönüştürmüştüm; belki de bu dünyanın tarihinde daha önce kimsenin başaramadığı bir şeyi yapmıştım.

Eter çekirdeğim çatlamaya başladığında mevcut sınırlı bakış açımın ötesine geçmem gerektiğini anlamıştım. Mana kullanan bir büyücüyle aynı yolu izlemiş; kullanım, meditasyon ve savaş yoluyla gelişmeyi beklemiştim.

Mana çekirdekleri saflaştıkça renkleri açılırdı. Bu, işlevine özgü, tamamen biyolojik bir mekanizmaydı. En iyi şekilde yararlanmak için bilinçli meditasyon gerekse de mana çekirdeğini arındırmaya hiç odaklanmayan biri bile, tıpkı bir kasın güçlenmesi gibi, kullanım yoluyla çekirdeğin yavaşça ilerlediğini görürdü.

Ama benim eter çekirdeğim doğal değildi. Belirli bir biyolojik ilerleyişi yoktu.

Büyük bir çabayla ve hem beyaz çekirdekli bir büyücü hem de ki kullanıcısı olduğum zamanlardan kalan bilgilerimle, içindeki pek çok kusuru ve pisliği temizlemeyi başarmıştım. Bu durum eteri daha kolay ve daha büyük miktarlarda emmemi sağlasa da turuncu, sarı ve gümüş aşamalardan geçmek gibi belirgin ilerleme evreleri getirmemişti.

Daha kararlı olmam gerektiğini anlamıştım. Eter çekirdeğim kendiliğinden evrilmeyecekse onu zorlamanın bir yolunu bulmalıydım.

Dikilitaş tuzağındaki muazzam eter rezervini kullanarak çekirdeğimin etrafında ikinci bir katman oluşturmuştum—çok yavaş ve son derece acı verici bir şekilde.

Ne yazık ki bu süreç dikilitaşa aktarılan eterin hemen hemen tamamını gerektirmişti; öyle ki işim bittiğinde kendim emebileceğim hiç eter kalmamış, bedenim zayıf ve ağrılar içinde kalmıştı.

Bunu başardığıma göre, merak etmeden edemiyordum: Tekrar yapabilir miydim? Yeterince eterle çekirdeğime katmanlar eklemeye devam edebilir, her bir katmanla katlanarak daha güçlü hâle gelebilir miydim?

Bu mümkündü. En büyük engel, katmanı tek bir oturuşta dövmeye yetecek kadar güçlü bir eter kaynağı bulmaktı; bu da Sylvie'nin taşına eter aşılayıp bir katmanı kırmak için çekirdeğimde yeterince eter tutmanın neredeyse tam tersiydi.

İhtiyaç duyduğum o anda, radikal bir şey yapmaktan ya da eter çekirdeğimi sakatlama riskini göze almaktan başka çarem kalmadığında bana ilham veren şey tam olarak bu düşünce olmuştu. Sylvie'nin taşının ya da yumurtasının eteri yakalamak ve tutmak için birden fazla katman kullanma şekli, kendi denememin temelini oluşturmuştu.

Teşekkürler Sylv, diye düşündüm. Yumurtanda uyurken bile bana yol göstermenin bir yolunu buluyorsun.

Kapı çalındı. Duymazdan geldim.

Tekrar çalındı. "Profesör Grey?"

İç çekip eter pençesini serbest bıraktım. "Gel."

Kapı açıldı ve tanıdık bir yüz aralıktan içeri baktı. Kütüphanedeki çocuk Seth'in benzi atmıştı, ter içindeydi ve üniforması göğsüne ve kollarına yapışmıştı. "Efendim, bugün ders anlatacak mısınız?"

Çocuğu gördüğümdeki şaşkınlığım bir saniye kadar sürdü, sonra elimle gitmesini işaret ettim. "Duymadın mı? Bu gerçek bir ders değil."

"Ama bana kendimi savunmayı öğrenmemi söylemiştiniz," dedi Seth sessizce. "Sanmıştım ki—bana öğretmek istediğinizi..."

"Sana benim öğreteceğimi mi sandın?" Kaşımı kaldırdım. "Yüksek soydansın, değil mi? Özel bir eğitmen tutsan senin için daha iyi olur."

Sınıftan bir kahkaha korosu yükseldi. Seth'in omzu düştü, yavaşça ofis kapısını kapatırken gözlerini ayaklarına dikti. Bense eter pençesini tekrar aktifleştirip yeniden denedim.

"Üzülme, sana bir iki şey öğretmede yardımcı olabiliriz," diye alay etti biri.

Kapının hemen dışından bir kütleme sesi ve acı dolu bir inleme geldi.

Dikkatimin dağılmasını engellemeye çalışırken parmağımdaki eterik pençe bir parlayıp bir sönüyordu. Farkında olmadan tohumu yuvarlak açıklığa çekmiş ve kök deliğinin içinde tam dengede, otuz saniye veya daha fazla tutmuştum. Gözlerimi kapattım ve eterin formunu koruyarak kararlı bir şekilde çekmeye, tekrar pençeye odaklandım.

"Hayır, öyle değil yetim. Kendi içine kapandığında rakibini gözden kaçırırsın ve"—daha sert bir kütleme sesi daha geldi—"kafana darbeler almaya açık hâle gelirsin."

Deliğin kenarları hafifçe büküldü ve pençe kaydı ama tutuşumu ayarlamayı ve tohumu kavramayı sürdürmeyi başardım. Çok yaklaştım, diye düşündüm. Biraz daha...

Kapıya vurulan sert ve ağır darbeler konsantrasyonumu bozdu, tohumun kapsülün dibine geri yuvarlandığını duydum.

Ayağa kalkıp hızla ofisi geçtim ve kapıyı sertçe açtım. "Ne var?"

Kapının diğer tarafındaki üniformalı adam burnunu büzüştürdü, hoşnutsuz bir ifadeyle gözlerini üzerime dikti. “Profesör Grey, değil mi?”

“Benim. Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?” Başımı hafifçe yana eğerek sordum.

“Henüz tanışma fırsatımız olmadı. Adım Rafferty.” Şakaklarına kırlar düşmüş, göz çevresinde kırışıklıklar belirmeye başlamış orta yaşlı bir adamdı. Siyah ve gök mavisi bir takım elbise giymişti. Yüzündeki ifade, benimle tanıştığına hiç de memnun olmadığını açıkça belli ediyordu. “Bilmiyorsanız söyleyeyim, bölüm başkanınızım.”

Uzatıp bir parşömen verdi. “Bu güncellenmiş sınıf listesi. Birkaç öğrenci dersi bıraktığı için buna ihtiyacınız olacak.”

Parşömeni alıp masamın üzerine fırlattım. “Anladım. Başka bir arzunuz var mıydı?”

Bölüm başkanı öfkeyle baktı. “Evet, aslında var. Niteliklerinize ve referanslarınıza bakınca, buraya, Merkez Akademi'ye nasıl kabul edildiğinizi pek anlayamıyorum genç adam. Ama bu bölümdeki profesörlerden azami gayret dışında hiçbir şeyi kabul etmem. Lütfen bundan sonra derslere zamanında katılın ve akademinin sunduğu eğitim müfredatına harfiyen uyun.”

Durumum düşünüldüğünde bu üslubun beni rahatsız etmesi gerekirdi. Fakat yorgunlukla heyecan arasında o kadar sıkışıp kalmış durumdaydım ki bu zayıf Alacryalı'nın tehditlerini dert edemeyecek kadar bitkindim.

Suçluluk duyan bir ifade takınarak hafifçe başımı eğdim. “Özür dilerim, Kalıntılarda bir karışıklık çıktı. Bir daha ders kaçırmayı düşünmüyorum.”

Yüzündeki sert ifade bir nebze yumuşadı. “Kaçırmasanız iyi edersiniz. Yüksek Salon'da böyle bir tatsızlığa daha fazla tahammülümüz yok, Profesör Grey.”

Rafferty topuklarının üzerinde dönüp açık kapıdan dışarı süzüldü. Koridordaki bir düzine öğrencim kımıldamadan duruyordu; azarlanışımın her bir kelimesini duydukları her hallerinden belliydi.

Lafı uzatmadan kapıyı kapattım ve darmadağınık masama geri döndüm. İlk evraklarla birlikte verilen sınıf listesine bakmaya tenezzül etmemiştim. Yeni parşömeni açıp bu çok daha kısa olan listeye göz gezdirdim.

İsimlerin çoğunu tanımıyordum:

Soylukan Bloodworth ailesinden Brion, Soylu Favager ailesinden Deacon, Yükseksoylu Frost ailesinden Enola… falan filan… Soylu Fairweather ailesinden Mayla, Soylu Bancroft ailesinden Pascal, Yükseksoylu Gladwyn ailesinden Portrel, Yükseksoylu Seabrook ailesinden Remy… falan filan… Yükseksoylu Milview ailesinden Seth…

Milview, diye düşündüm. Bu isim nedense tanıdık geliyordu. Daha önce duymuştum ama nerede? Savaştaki bir asker miydi? İşkence ettiğim adam değildi… Vale… Peki nereden—

Gerçeği kavradığımda gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu.

Raporlarımızda adı geçecek kadar önemli Alacrya askeri pek yoktu ama bu ismi tam olarak orada okumuştum. Elshire Ormanı'nda yol açan gözcü—Elenoir'ın düşüşünden sorumlu olan kişi—Milview adında biriydi.

Parşömeni masaya bırakırken dudaklarımdan alaycı bir gülüş döküldü. Bu bir tesadüf müydü, yoksa kaderin aşağılık bir oyunu mu?

Ayağa kalktım, ofisimi geçip kapıyı açtım ve izlemek için kapı pervazına yaslandım.

Seth, kütüphanede etrafını saran aynı iki öğrencinin arasında büzülmüş, çaresizce başını ve karnını korumaya çalışıyordu. Geniş omuzlu, bodur zorba, yumruklarını tembelce havada tutuyordu. Suç ortağının gözlerinin içine baktı, göz kırptı ve ardından dizini Seth'in savunmasız yüzüne doğru savurdu.

Seth yere serildiğinde, sınıfın geri kalanı bakışlarını bana çevirdi. Eğitim platformunda dövüşen kısa saçlı kız rahatsızlıkla yüzünü buruşturdu; bir başka genç adam ise sandalyesinde öne eğilmiş, kaşlarını çatarak bu seyri izliyordu. Diğerleri ise hafifçe kıkırdıyor ya da ne yapacağımı merakla bekliyordu.

Milview soyadını taşıyan çocuğa doğru ilerledim, yolumu kesen diğer gençleri omuzlarımla kenara ittim. İri yarı öğrencinin gözlerinin içine baktım, ona yukarıdan bir bakış attım. “Adın?”

Çenesini dikleştirip göğsünü kabartarak, “Portrel,” dedi. “Yükseksoylu Gladwyn ailesinden.”

Eğitim halkasını işaret ederek, “Dövüşmeye niyetiniz varsa, orada yapın,” dedim.

Seth'i üniformasının yakasından tutup havaya kaldırarak ringe doğru fırlattığımda Portrel'in basık yüzü kafa karışıklığıyla buruştu. “Kulağında bir sorun mu var?”

Kıkırdayan Portrel kararlı adımlarla düello ringine yürüdü. Seth ise kanayan burnunu koluna silerek kararsızca onu takip etti.

Ringde halihazırda antrenman yapan iki kişiden biri olan altın sarısı kısa saçlı kız, dişlerini göstererek onlara öfkeyle baktı. “Burası bizim.”

“Artık değil,” dedim sakin bir tonla. “Çekilin.”

Kız alaycı bir tavırla burun kıvırdı ama platformdan aşağı atladı. Yanındaki ikiz örgülü, kahverengi gözlü zayıf kız ise elini kaburgalarına bastırıp acıyla yüzünü buruşturarak platformdan indi.

İki çocuk platforma çıkıp birkaç adım mesafeyle karşı karşıya geçti. Ardından ben de platforma adım attım.

Gözümün içine bakıp bir yardım beklemediğimi anladığı an Seth'in içini kaplayan korkuyu hissettim. Yine de Gladwyn ailesinden gelen çocuğun karşısında savunma pozisyonu aldı.

Sınıfın geri kalanını görmezden gelerek kollarımı göğsümde kavuşturdum ve iki dövüşçünün arasında durdum. “Devam edin.”

Daha uyumsuz bir ikili hayal edemezdim. Portrel, Seth'ten daha uzun olmasa da onun iki katı ağırlığındaydı ve muhtemelen bir Vurucu'ydu. İki elini de yukarı kaldırıp sağ ayağını hafifçe geriye alarak dövüş pozisyonuna rahatça geçişinden, silahsız dövüş eğitimi aldığı açıkça anlaşılıyordu.

Seth ise ortalama bir boya sahip olmasına rağmen sürekli kambur durduğu için daha kısa görünüyordu. Soluk cildinin de etkisiyle hasta denecek kadar zayıftı ve ömründe hiç yumruk atmayı öğrenmediği aşikardı.

Zihnimin bir köşesinde, kütüphanede bana yardım ettiği anın hatırası duruyordu. Bütün zamanını kütüphanede geçirmeseydi belki böyle olmazdı, diye düşündüm; bu düşünceyi de hissettiğim acımayı da bastırmaya çalışarak.

İri yarı Vurucu'ya dönüp, “Eee? Ne bekliyorsun?” diye sordum. “Vurmayacak mısın?”

İkisi de yüzüme bakarken kafalarının daha da karıştığı okunuyordu. Portrel ilk toparlanan oldu, sırıtarak yumruklarını kaldırdı. “Nasıl isterseniz, Profesör.”

İlk yumruğu tembelceydi, Seth'in omzunun iç kısmına denk geldi. Fakat ardından gelen aparkat doğrudan Seth'in çenesine oturdu; hazırlıksız çocuğun başı geriye savruldu ve çuval gibi yere serildi.

Sesim gayet düz, hatta neredeyse sıkkın bir tonla çıktı. “Mana kullanmadığımızı biliyorum ama en azından düzgün bir darbe vurmaya çalışmanızı beklerdim. Sanki Milview sırf senin yumruğuna denk gelsin diye öne eğilecekmiş gibi vuruyorsun.”

Yanakları kızardı. “Vechor'daki kendi yaş grubum arasındaki en iyi silahsız dövüşçülerden biriyim ben!” diye karşı çıktı. “Ben kimlerle antrenman yaptım—”

Lafını tamamladım: “Gerçekte ne kadar berbat olduğunu sana söylemeye korkan kişilerle. Çok fazla gücün getirdiği zayıflık işte budur. Şimdi, tekrar başla.”

Seyirciler arasında, renkli saçlı arkadaşı da dahil olmak üzere birkaç kıkırdama duyuldu. Bu da Portrel'in daha da kızarmasına yol açtı. Kaşlarını çatarak rakibi yerine bana bakan Seth'in karşısında tekrar pozisyon aldı. Portrel bu kez kendini tutmadı; Seth'in savunmasının imkansız olduğu bir dizi güçlü yumruk savurdu.

Zayıf çocuk saniyeler içinde yine sırtüstı yerdeydi. Portrel, savunmasız rakibinin kaburgalarına sert bir tekme indirdi, tam ikincisini savuracakken duraksadı; kendini hatırlamış gibiydi. Bana meydan okuyan bir öfkeyle baktı, sanki onu eleştirmem için bana davetiye çıkarıyordu.

“Ayakların birbirine dolandı ve bir ara iki yumruğunu birden ileri uzattın,” dedim soğukça.

Seth'in dudağı patlamıştı, ayağa kalkmakta zorlanıyordu. Portrel'in bir sonraki darbesinde yine yere kapaklandı.

“Darbe gücünü kıstın ve bileğini gevşek bıraktın,” diye belirttim.

Iri yarı soylu dişlerini gıcırdattı ve ringin dışına, elebaşı gibi görünen koyu renk saçlı çocuğa baktı. Gözümün ucuyla çocuğun başını iki yana salladığını gördüm.

Öğrenci listesinin tamamını okumuş olmam gerektiğini fark ederek, Abby'nin sohbetimiz sırasında bahsettiği farklı soyları ve uyarılarda bulunduğu öğrencileri düşündüm. Müdür Ramseyer'in torununun akademide okuduğunu söylerken oldukça diplomatik bir dil kullanmıştı. Koyu renk saçlı çocuğa baktığımda, aradaki benzerliği görebiliyordum.

Yükseksoylular arasında bile neden lider konumunda olduğu şimdi anlaşılıyordu.

Sınıfa doğru dönüp kısa saçlı kızı işaret ettim. “Sen. Etrafta antrenman kılıçları var mı?”

Yavaşça başını salladı ve odanın köşesindeki açık kapıyı gösterdi.

Beklenti dolu bir bakış atarak, “Eee?” dedim. “Gidip alabilir misin?”

Yüzü inanamayan bir ifadeyle buruştu ama yerinden kıpırdamadı. Dövüş partneri bana huzursuz bir bakış atıp, “B-ben alırım…” dedi ve antrenman kılıçlarını getirmek için sınıfta hızla ilerledi. Kılıçlarla döndüğünde bana mahcup bir gülümseme sundu.

Çalışma kılıçları hafif, esnek odundan yapılmış sade şeylerdi. Kılıçları dövüşçülere uzattım. Nihayet ayağa kalkmayı başaran Seth, silaha sanki kendisini sokmak üzere olan bir yılanmış gibi bakıyordu. Portrel ise kılıcını alışkın bir rahatlıkla elinde çeviriyordu.

“Dövüş pozisyonu,” diye emrettim.

Portrel orta duruş pozisyonu aldı; sol ayağı geride, kılıcı iki eliyle Seth'in yüzüne doğrulterek tutuyordu.

Hayatında hiç kılıç tutmamış gibi duran ve onu acemice taklit eden Milview çocuğuna baktığımda içimi hafif bir öfke kapladı. Bu öfke, Seth'e karşı duyduğum kızgınlıktan çok acıma hissinden kaynaklanıyordu. O, sadece Elenoir'ın işgalinden değil, yıkımından da sorumlu olan askerin kardeşiydi.

Alacryalılar ülkeyi ele geçirmeseydi, asuralar asla…

Odada yaşanan bir hareketlilik beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Bir saniye önce dersi yarım yamalak dinleyen öğrencilerin çoğu, şimdi gergin bir heyecanla ringe bakıyordu. Seth'in gözleri, rakibinin antrenman kılıcının körelmiş bıçağına odaklanırken büyüdü.

Portrel'in duruşunu aniden düzelttiğini ve çok daha odaklanmış göründüğünü fark ettiğimde, büyüyü hissedemesem bile ne yapmaya çalıştığını anladım.

“Mana kullanmak yok,” dedim kararlı bir sesle.

Alay etti. “Çok saçma bir kural. Büyü olmadan antrenman yapmanın ne anlamı var—”

Başımı hafifçe yana eğerek sordum: “Büyü olmadan dövüşmekten korkuyor musun?”

Portrel kabararak göğsünü kabarttı. "Ben hiçbir şeyden korkmam! Benim kanım—"

"Başlayın," diye kükredim, iki çocuğu da hazırlıksız yakalayarak. Seth antrenman kılıcını hızla aşağı indirdi ve kemik çatırtısıyla Portrel'in burun kemerine geçirdi. Kan, üniformasının ön tarafına sıçradı.

Hırlayan Portrel, kılıcı bir sopa gibi sallayarak öne atıldı. Seth gözlerini sımsıkı kapattı ve tamamen tesadüf eseri bu vahşi savurmanın altından geçip sendeleyerek geriledi. Kılıcının ucunu düşürünce silahı dengesini kaybeden Portrel'in bacaklarının arasına girdi. Öfkeden gözü dönmüş soylu çocuk takılıp Seth'in ayaklarının dibine kapaklandı.

Çok renkli saçlı uzun boylu çocuk kahkahayı bastı. "İyiydi, Port!"

Mallaşmış bir halde gözlerimi kırpıştırdım. "Pekala, bu eğlenceliydi. Bu küçük komedi gösterisine birlikte mi çalıştınız yoksa doğaçlama mıydı?"

Seth ensesini kaşıyarak utançla kafasını çevirdi. Portrel ise tam tersine, öfkeden zangır zangır titriyordu.

"Nasıl cüret edersin seni isimsiz çöp!" İri yarı Vurucu ayağa kalktı ve antrenman kılıcını bana doğrulttu. "Ne yaptın bilmiyorum ama babam—"

"Portrel, haddini aşıyorsun," dedi sert ve otoriter bir ses. Ramseyer ailesinden olan çocuğun ayağa kalktığını görünce şaşırdım. "Eylemlerin soyuna saygısızlık getiriyor."

Portrel ürkerek çete liderinden bana, sonra tekrar ona baktı. "Üzgünüm, Valen."

Müdürün torunu Valen, diplomatik bir gülümseme takındı. "Hem Ramseyer hem de Gladwyn Hanedanları adına özür dilerim Profesör. Portrel mükemmel bir savaşçıdır ama biraz öfke kontrolü sorunu var." Valen'ın gözlerindeki ışıltıda ve çarpık gülümsemesinde huzursuz edici bir şey vardı ama neyin peşinde olduğunu çözemedim.

"Onu böyle yetersiz bir rakiple eşleştirmiş olmanız ne yazık şanssızlık. Belki de derslerinizi bizzat kendiniz göstererek aktarmanız çok daha etkili olur." Gözlerindeki ışıltı daha da belirginleşti. "Eminim Portrel sizinle dövüşmekten onur duyacaktır, Profesör."

"Büyük onur duyarım," diye tekrarladı Portrel, yüzündeki intikam dolu sırıtışı gizlemeyi başaramayarak.

"Pekala," dedim, sağ elimin orta parmağındaki helezonik yüzüğü yavaşça çıkarırken.

Portrel'in ayaklarının altındaki zemin sarsıldı; Vurucu, büyü olmadan imkansız sayılabilecek bir hızla öne fırladı.

Omuzuma yönelen tahta kılıçtan kaçınmak için yana doğru küçücük bir adım attım. Bileğimin hafif bir hareketiyle, elimin tersini çocuğun suratına yapıştırdım.

Portrel'in başı darbenin etkisiyle geriye fırladı, ardından dengesini kaybedip korumasız düello arenasının dışına yuvarlandı.

Öğrenciler, Portrel'in içine çakıldığı koltukların arasından doğrulmaya çalışmasını izlerken sınıfa derin bir sessizlik çöktü.

"Mana kullanmamış olsaydın bu kadar sert yuvarlanmazdın," dedim oldukça sıradan bir şeyden bahseder gibi, abanoz yüzüğü tekrar parmağıma takarken.

Valen'a odaklanarak duyurdum: "Ders bitti. Çıkın dışarı."

Sınıfın geri kalanı çantalarını toplayıp merdivenlerden yukarı, çıkışa doğru yönelirken kahkahalar ve heyecanlı fısıltılar yükseldi.

"Portrel'e kalkması için yardım et, Remy," dedi Valen kuru bir sesle. Uzun boylu çocuk, çabalayan arkadaşını koltukların arasından kurtarmaya çalışırken, Valen'ın gözleri üzerimde kaldı; o çarpık gülümseme yüzünden bir an olsun eksilmedi.

Portrel ise bana bakmamaya özen göstererek gözlerini ayaklarına dikmişti. Yine de arkadaşı merdivenlerden çıkarken onunla dalga geçerken yumrukları sıkmaktan bembeyaz kesilmişti.

Arkamdan, zar zor duyulan bir fısıltı geldi: "Profesör?"

Seth, Portrel'le aramızdaki kapışma sırasında platformun köşesinde donup kalmıştı. Şimdi bana öyle umut dolu bir ifadeyle bakıyordu ki midem huzursuzlukla bulandı. Dudakları fena halde şişmişti ve sol gözünün etrafında morluklar belirmeye başlamıştı.

"Derslerin bundan daha kolay olacağını sanma, Milview," dedim soğuk bir sesle. Sözlerimin arkasındaki niyet bir uyarıdan çok tehdit taşıyordu. Alacrya'da olmak, öğretmenlik rolü kesmek... bu ayrı bir şeydi. Ama Alacrya ordusunun Elenoir'ı ele geçirmesine izin veren kadının ailesinden birine ders vermek?

Bunu yapabileceğimizden pek emin değildim.

"Tavsiyeniz için teşekkür ederim efendim," diye yanıtladı kararlı bir sesle, gözlerini yere indirse bile. "Iıı... Bir sonraki dersinizde bunu aklımda tutacağım."

Seth yanımdan süzülüp geçerken, dikkatim öğrencilerin biriktiği çıkış kapısına kaydı. "Ders bitti dedim! Ne bekliyorsunuz orada?"

İsteğe bağlı olarak kenara çekilen meraklı çocuklar, mavi saçlı, kızıl gözlü bir kadını açığa çıkardı.

"Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Grey."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.