Toprağın ve havanın şuursuz ritmiyle hareket eden bir sis denizi, dağın eteklerinde ve Indrath Kalesi'ni koruyan rengârenk köprünün altında kıvrılıyordu. Taş kayalıkların yakınındaki çalkantılı akıntılardan uzakta, geniş, beyaz nehirler akıp gidiyordu.
İnsan bu vahşi bulut nehrine kapılsa, Indrath Kalesi'nden uzaklaşıp Epheotus'un öte ucuna, savaşın politikalarının ve entrikalarının uzak, önemsiz birer gölgeden ibaret olduğu yerlere sürüklenecek gibiydi.
Arthur Leywin’in hayatta olduğu bilgisini günlerdir zihnimde taşıyordum ama bu bilgiyle ne yapacağımı bir türlü kestiremiyordum. Bir asker olarak bunu derhal efendime bildirmeliydim, yine de...
Parmaklarım, düşünmek için durduğum duvardaki kabartma hikâyede gezindi. Bu, kadim bir Indrath prensinin, yaşayan dağ Geolus’a nasıl meydan okuduğunun masalıydı. Amansız savaşlarının şiddetiyle yüzlerce millik arazi yerle bir olmuş, ama sonunda Arkanus Indrath, Geolus’u neredeyse ikiye bölerek dağı sessizliğe gömmüştü.
Çağlar sonra Arkanus’un soyundan gelenler, yuvalarını bu dağın sırtına kurdu. Bir saygı göstergesi olarak da Geolus’a tırmanırken ya da dağdan inerken mana kullanımını yasakladılar. Bu gelenek günümüze kadar yaşadı.
Rünlerden süzülen bir tutam toprak manası uzatılmış parmaklarımdan içeri aktı, kadim anakayanın o sarsılmaz özünü ruhuma zerk etti. Ruhum duruldukça zihnim de sakinleşti. Bu masalı hep çok sevmişimdir; insana taşın ve kayanın dinginliğini verip daha makul düşünmesini sağlar.
"Seni burada bulacağımı tahmin etmeliydim, eski dostum," dedi Windsom'ın sesi koridorun sonundan. "Zihnin hâlen şüphelerle mi çalkalanıyor?"
Ejderhanın yaklaşmasını izlemek için hafifçe döndüm. "Hayır."
Her zamanki gibi Lord Indrath’ın hizmetkârı olduğunu belirten unvanına uygun üniformasını giymişti. Gece yarısı mavisi kumaşın manşetleri, omuzları ve yakası altın sırma işlemeliydi; sağ omzundan ceketinin orta düğmesine kadar örme altın bir kordon sarkıyordu. Bense ipek bir kordonla bağlanmış sade, gri bir eğitim cübbesi giyerek kendime biraz daha rahatlık tanımıştım.
Gözlerini üzerime dikti; bakışları gece göğü kadar ağırdı. "En son konuştuğumuzda..."
Cümlenin gerisini getirmedi ama ikimiz de ne demek istediğini gayet iyi anladık. Eylemlerimizin, Agrona’nın şimdiye kadar sebep olduğu veya olabileceği tüm ölümlerden daha fazla Dicathenlinin canına mal olduğunu söyleyerek endişelerimi dile getirmiştim. Şimdi pişmanlık duyduğum bir zayıflık anıydı.
"Eylemlerimin yükünü hafifçe veya kolayca taşımadım ama mesafe, insanın bakış açısını genişletiyor," diye yanıtladım.
Windsom hikâye duvarına kısa bir göz attı. "Bunlar Aldir’in sözleri mi, yoksa Geolus’un mu?"
"Ben bir savaşçıyım," dedim kestirip atarak. "Zihnim taktikler ve savaşla dolu, bazen yatışması gerekiyor." Duvardan bir adım uzaklaşıp koridorun devamını işaret ettim. "Benimle biraz yürür müsün? Bu sabah kalesinin tadını çıkarıyorum."
Windsom başıyla onaylayıp yanımda yürümeye başladı. Elleri arkasında birleşmişti, gözleri dosdoğru ileriye bakıyordu. "Yapılanların gerekliliğini kabul etmene sevindim. En azından şimdilik, üzerine düşen rolü oynadın."
Zırhlı iki muhafız yanımızdan geçerken kenara çekildik. Muhafızlar durup derin bir saygı duruşunda bulunduktan sonra devriyelerine devam ettiler. "Saldırıya liderlik etmek için bu kadar hevesle gönüllü olmanın sebebi bu muydu? Aşağılık mahluklara rehberlik etme çileni nihayete erdirmek mi?"
Windsom üniformasını düzeltti. "Şimdi ve her zaman Lord Indrath ne emrederse onu yaparım. Ama doğruyu söylemek gerekirse, işin kolaydı eski dostum. O alt ırklar her geçen gün daha da çekilmez olmaya başladı. En azından o çocuk, Arthur, ilgi çekiciydi. Gerisi sadece birer ateş böceği."
Ejderhanın cehaletten mi böyle konuştuğundan, yoksa görevimin bir şekilde "kolay" olduğunu ima ederek beni sınadığından emin olamıyordum. Beni öfkelendirmeye çalışıp sakladığım bir tereddüdü ortaya çıkarmak istiyor olabilirdi. Sözlerini cevapsız bıraktım.
"Dicathen’deki durum kurtarılabilir mi?" diye sordum.
"Olayları bizim sunduğumuz şekliyle asuralar kadar kolay kabullenmediler," dedi suçlayıcı bir tonla. "Aşağılık mahluklar doğaları gereği şüphecidir. Mantığı bir kenara bırakmak anlamına gelse bile her şeyden çok umuda tutunurlar."
Bir köşeyi dönerken ciddiyetle başımı salladım. Sağ tarafımızda, koridora sadece ejderha şeklinde oyulmuş sütunlarla ayrılan bir eğitim salonu vardı. Dört öğrenci, neredeyse kusursuz bir uyum içinde senkronize hareketler ve vuruşlar çalışıyordu.
İzlemek için durakladım. Hayatımda bunun gibi binlerce, belki de on binlerce gösteri görmüştüm ama artık bunu, gençlerimize öğrettiğimiz biçim, hız ve icranın yavaş yavaş mükemmelleşmesinden çok daha fazlası olarak görmekten kendimi alamıyordum. Pratik yaptıkları her vuruş ve bloklama ile bir rakibi silahsızlandırmayı veya öldürmeyi öğreniyorlardı. Eğer asuralar şu anki yollarında yürümeye devam ederlerse, bu genç savaşçıların yakında bu teknikleri kullanmak için bir sebebi olacaktı.
"Taci güçlü görünüyor," dedi Windsom, gözlerini genç bir panteona dikerek.
Çocuğun kafası, panteonların savaşçı sınıfındaki geleneklere uygun olarak tamamen kazınmıştı. Panteonlar arasında nadir görülen bir şekilde sadece iki taneye sahip olduğu ve bir zamanlar fındık kabuğu renginde olan gözleri, kın kanatlı bir böcek gibi kapkara olmuştu.
Aralarındaki tek panteon olan Taci henüz ergenlik çağının başındaydı ama aether diyarında yaptığı eğitimler —özellikle Indrath Klanı'ndan olmayanlar için büyük bir ayrıcalıktı— onu yaşının ötesinde sert ve olgun kılmıştı.
Antrenmanını izlerken zihinsel veya fiziksel bir egzersiz peşinde olmadığı açıkça görülüyordu. Hayır, Taci için bu sadece ölüm sanatında ustalaşmaktı. Zihninde yaşattığı imgeyi adeta görebiliyordum: Her yumruk ve tekmeyle kırılan bir düşman, önünde diz çöken bir ordu.
Ne hissettiğini anlıyordum çünkü çok uzun zaman önce ben de ona çok benziyordum.
Genç savaşçılar formlarını bitirip Windsom ve bana derin bir saygı duruşunda bulundular. Diğerleri eşleşip antrenmanlarına devam ederken Taci yanımıza koştu ve tekrar eğildi.
"Usta Windsom. Usta Aldir. Indrath Kalesi'nde eğitim almama izin verdiğiniz için şükranlarımı kabul edin," dedi net ve ciddi bir tonla.
"Kordri sende büyük bir potansiyel gördü," diye yanıtladı Windsom. "Buna layık olmaya bak, Taci."
Genç panteon bir kez daha eğildi ve antrenman partnerinin yanına koştu.
"Son birkaç yıldır olduğu gibi devam ederse Dünya Yiyen tekniğinin bir sonraki taşıyıcısı olabilir," diye yorum yaptı Windsom.
"Ben seçildiğimde iki yüz yaşından büyüktüm," diye hatırlattım. "Seçilse bile buna daha yıllar var."
Yine de içimden düşünmeden edemedim: Yaşlılar kaçınılmaz olarak benden tekniği başka bir savaşçıya devretmemi istediklerinde, bunu yapar mıydım? Bir gün bu tekniği kullanmak zorunda kalabileceklerini bile bile klanımın bir başka üyesine bu yükü verebilir miydim?
Taci ve diğerlerini geride bırakarak kale içindeki yavaş turumuza devam ettik. Windsom tekrar konuşmadan önce bir dakika boyunca sessizlik içinde yürüdük.
"Sence neden bu sefer bu tekniği kullanmayı seçti? Onca..." Windsom koridora göz gezdirip yalnız olduğumuzdan emin oldu, "...djinn olayında bile Lord Indrath bunu kullanmayı asla düşünmemişti."
"Kulağın efendimizin ağzına benimkinden daha yakın," dedim. "Ama buna ihtiyaç duyacağımız bir sebep göremiyorum. Djinnler barışçıldı. Orduları yoktu ve dövüş büyüleri yetersizdi. O bir savaş değil, bir kıyımdı."
"Bir savaştı," diye karşı çıktı, gözünün ucuyla beni süzerek. "Biz sadece erken davrandık."
Asuralar arasında bile djinnlere gerçekte ne olduğunu anlayan çok az kişi vardı. Çoğu asura Epheotus'un ötesine asla bakmaz, alt ırkları hiç umursamazdı. Umursayanlara ise son derece inandırıcı bir yalan söylenmişti. Yalanın arkasını görüp umursayanların ise icabına bakılmıştı.
"Efendimiz hem o zaman hem de şimdi yapılması gerektiğine inandığı şeyi yaptı," diyerek konuyu geçiştirdim.
Windsom hafifçe güldü. "Bir de siyasetten anlamadığını söylersin. Sözlerinde en az bir saray mensubu kadar dikkatlisin."
"Eski dostlar arasında konuşurken dikkatli olmaya gerek yoktur, değil mi?" diye sordum ve tavandan yere kadar uzanan bir halının önünde durup düşünmeye başladım. "Örneğin bu resmi ele alalım."
Halıda, genç Kezzess Indrath’ın en yakın dostu, ankalar ırkından Mordain ile konseydeki bir anı resmedilmişti. Altındaki altın levhada şu unvan yazılıydı: "Huzura Kavuşsunlar."
"Büyük Sekizli’nin kurulmasından sonra bile ejderhalar ve anka ırkı kadim düşmanlıklarını açıkça sürdürdüler. Ancak Kezzess ve Mordain birbirleriyle dürüstçe konuştular, her biri diğerinin gözünü bitmek bilmeyen savaşlarının dehşetine açtı."
Windsom yanımda durmuş, düşünceli bir şekilde parmaklarını çenesinde gezdiriyordu. "Peki bu benzetmede ben hangisiyim?"
Halıya bakarak kaşlarımı çattım. "İma etmek istemedim ki—"
"Çünkü elbette," dedi Windsom öylesine bir tavırla, "Mordain daha sonra djinn konusunda efendimizle ters düştü, değil mi? Asclepius Klanı'nın prensi olarak, Epheotus'tan kaybolmadan önce Lord Indrath'ın yaptıklarını ifşa etmekle tehdit etmişti."
Djinnlerin imha edildiğini bilen o az sayıda kişiden bile daha azı, Mordain ve Kezzess'in aralarının bozulduğundan haberdardı. Tartışmaları sır olarak saklanmıştı, böylece hiçbir asura Lord Indrath'ın Mordain'in kaybolmasında bir rolü olduğundan şüphelenmeyecekti. Daha sonra, insanların Kayıp Prens olarak adlandırmaya başladığı kişinin Agrona'ya katılmak için Epheotus'tan ayrıldığı dedikodusu yayıldı.
Windsom'a böyle bir şey iletmek isteseydim, bu mükemmel bir ibret hikâyesi olurdu. Ama amacım bu değildi.
"Bizi bu halının önüne getiren tamamen tesadüftü eski dostum ve zihnim bu ikisi arasındaki geniş hikâyede değildi." Elimi Windsom’ın omzuna koydum. "Ben Mordain değilim, sen de Indrath değilsin."
"Elbette değilsin," dedi Windsom cevap olarak, arkasını dönüp tekrar yürümeye başlayarak. "Bana Dicathen’deki durumu sordun ama cevabım ciddiyetsizdi. Gerçek şu ki, artık aralarında büyük liderler veya büyücüler yok. Yanılmıyorsam, iş Vritra Klanı ve onların melezleriyle savaşa varacak."
Kısa bir koridordan geçip rengârenk köprüye bakan açık bir terasa çıktık. Sert bir rüzgâr kale duvarlarını dövüyordu. "Benim de korkum bu."
"Yazık oldu," diye devam etti Windsom. "O kadar emek boşa gitti... Ama zaten o yadigar eşyaları onlara vermek en başından beri kötü bir fikirdi."
Yine de hepsini kendi ellerinle teslim ettin, güçlerini nasıl kullanacaklarını o aşağılık mahluklara sen öğrettin diye düşündüm. Ama bu sözleri kendime sakladım.
"Dicathen halkı iyice tembelleşti," dedi, tavrını bozmadan. "Kraliyet aileleri, kendilerini canı pahasına koruyacak beyaz çekirdekli bir büyücüye sırtlarını dayadıkları için asla kendilerini savunma gereği duymadılar. Büyü güçleri de bu yüzden köreldi. O yadigarlardan medet uman büyücülere gelince..." Windsom tiksintiyle burun kıvırdı. "Güçlenmeyi asla öğrenmediler. Bir anda güçlü oluverdiler. İkisi aynı şey değil."
Göklerin derinliklerinden süzülen bir gök yüzücüsü bulutları yardı; yanardöner pulları güneş ışığında ışıl ışıl parıldıyordu. Balığı andıran uzun gövdesini, sıcak hava akımlarını yakalamak için açılıp kapanan üçgen kanatları taşıyordu. Bu mana canavarının bir süre bulutların üzerinde süzülüşünü izledim; ardından kanatlarını gövdesine yapıştırıp gözden kaybolarak karanlık derinliklere daldı.
Windsom ise etraftaki canlılara zerre aldırış etmeden gözlerini üzerimden ayırmıyordu.
Leywin çocuğu hakkında nihayet nihai kararımı vererek, "Benimle Lord Indrath'ın huzuruna çıkar mısın?" diye sordum.
Sorduğum soru karşısında Windsom'ın hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermemesi, yalnızca "Elbette, Aldir," diye yanıt vermesi huzur verici miydi yoksa ürkütücü mü, emin olamıyordum.
Taht odasına gitmedik. Kale derinliklerine doğru ilerledik. Aşağılara indikçe, duvarları efsanelerle bezenmiş o işlemeli koridorlar yerini doğal tünellere bıraktı. Kavisli kayaların arasını parıltılı yosunlar sarmıştı; tavanın dört bir yanından sarkan yeşil öbeklerin arasından ve tünel duvarlarından berrak su kaynakları süzülüyordu.
Buralarda ne bir oyma vardı ne de duvarları süsleyen bir duvar halısı ya da tablo. Dağın damarları sayılan bu tüneller, nesillerdir hiçbir asuranın eli değmeden, doğduğu gibi bırakılmıştı.
Aşağı indikçe havadaki toprak manası ağırlaşıyor, adeta üzerimize çöküyordu. Attığımız her adımda botlarımıza yapışan çamur gibi benliğimize sarıyordu. Daha zayıf asuralar baskı yüzünden bu geçitlerde yürümekte zorlanır, alt ırklar ise bu gücün ağırlığı altında anında ezilip ufalanırdı.
Topraktan çağırma golem muhafızların yanından geçtik ama bize hiçbir zorluk çıkarmadılar. Yukarıdaki konforlu muhafız odasından bizi izleyen ejderhalar kimliğimizi tanımış, geçmemize izin vermişti.
Tünelin sonu yıkık bir duvara dayanıyordu. Kalın köklerle sarılmış kırık taşlar yolu kapatmış gibi görünüyordu. En azından dışarıdan bakılınca öyleydi.
İllüzyonun içinden ilk geçen ben oldum.
Kendimi küçük bir mağarada buldum. Mağaranın tabanı kalın bir yosun tabakasıyla kaplıydı. Tavandaki mücevherler birer yıldız gibi parıldıyor, mağaranın büyük kısmını kaplayan ışıltılı göletin suyunu yansıtıyordu.
Lord Indrath, göletin tam ortasında hareketsizce oturuyordu. Avuç içleri yukarı bakacak şekilde ellerini dizlerine koymuş, gözlerini kapatmıştı. Hayatım boyunca onu nasıl gördüysem yine öyleydi; hiç değişmemişti. Krem rengi saçları ıslakça kafasına yapışmıştı. Göletten yükselen buharın oluşturduğu damlacıklar, heybetinden hiçbir şey kaybetmeyen bedeninden süzülüyordu.
Windsom ile kenarda durup beklemeye başladık.
Lord Indrath, hoşnutsuzluğunu örtülü yollardan hissettirmekten keyif alırdı. Örneğin, öfkelendiği danışmanlarını toplantılara dahil etmez ya da diğer klanlardan gelen elçileri klan liderleriyle ters düştüğünde günlerce, hatta haftalarca kapıda bekletirdi.
Saatler süren sessizlikten sonra Lord Indrath nihayet kımıldadı. Göletin mavi ışıltısı mor gözlerine vurarak onlara doğaüstü bir çivit tonu kazandırdı. Yüzündeki bu ufacık değişim bile çehresini tamamen değiştirmişti; geriye doğru bir adım atma isteğime zor hakim oldum.
Doğrulan Ejderhalar Lideri, göletten dışarı adım attı ve elini tek bir hareketiyle sallayarak üzerine beyaz bir bornoz çağırdı.
"Windsom, Aldir. Beklediğiniz için teşekkür ederim."
İkimiz de saygıyla eğildik ve Lord Indrath tekrar konuşana kadar o şekilde kaldık.
"Zihnini kurcalayan bir şeyler var, Aldir," dedi rahat bir tavırla. Elleri arkasında birleşmişti. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ama gözleri obsidian kadar sert ve kes hissettiriyordu. "Bana bunu anlatmaya geldin."
"Öyle, lordum," diye yanıt verdim ve beklenen bir saygı göstergesi olarak alt iki gözümü açarak onunla göz teması kurdum. "Savaştaki gidişatımızı etkileyebilecek haberlerim var."
Windsom'ın dik dik bakan gözlerinin başımın kenarını yaktığını hissedebiliyordum ama bakışlarımı lordumuzdan ayırmadım. Bir an düşündü, sonra elini tekrar salladı.
Mağara bir anda etrafımızdan kayboldu. Kendimizi Lord Indrath'ın özel odalarından birinde, hükümdarlara layık bir salonda bulduk. "Oturun," diye emretti sadece.
Kraliyet moru renkteki berjerin kalın minderine gömülürken kollarımı eğreti bir şekilde kolçaklara koydum. Lord Indrath tam karşımdaki koltuğa oturdu, Windsom ise sohbetin bir parçası olmaktan ziyade bir şahit gibi kenara çekildi.
Gözlerimi doğrudan ona dikmemek için bakışlarımı Lord Indrath'ın omuzunun hemen arkasındaki duvara sabitledim. Duvarı sarıp tırmanan altın ve gümüş sarmaşıklar vardı. Sarmaşıkların üzerinde düzensiz aralıklarla mor çiçekler açmıştı. Çok nadiren de olsa, minik safir mavisi meyveler göze çarpıyordu.
Lord Indrath başıyla onaylayarak başlamamı işaret etti.
"Düşmanın bir elçisi bana geldi," dedim net bir sesle. "Aramızda bir zayıflık arayıp beni size karşı kışkırtmaya çalıştı. Bu amaçla bana bu bilgiyi getirdi. Ancak sadakatimi sarsabileceğini sanması bile benden çok onun hakkında şey anlatıyor."
İki ejderha da devam etmemi bekledi.
"Alacrya Ocağı Seris Vritra'nın söylediğine göre, Arthur Leywin hâlâ hayattaymış," diye resmi bir dille duyurdum. "Şu anda Alacrya'da ve yeni bir güç geliştirmiş. Elflerin vatanına karşı Dünya Yiyen tekniğimi kullandığıma şahit olduğuna inanıyorum."
Lordumun şaşırdığını gösteren en ufak bir göz kapağı seğirirliği, sırtında bir dikleşme ya da nefesinde bir kesilme olmadı. Ancak aurasında hafif bir dalgalanma belirdi ve bu kadarı yeterliydi: Bilmiyordu.
"O zaman Leydi Sylvie hâlâ—"
Lord Indrath, Windsom'ı susturmak için elini kaldırdı. "İnsanın hem gücünü hem de tutumunu kesin olarak öğrenmeliyiz. Agrona ve bu... Miras'a karşı hâlâ kullanışlı bir araç olabilir."
"Ya artık asuralarla birlikte çalışmak istemiyorsa, lordum?" diye sordum.
Lordumun gözlerindeki kararlılık değişmedi, ses tonu soğuk ve duygusuzdu. "O zaman ölür."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.