Zirvedeki Gölgeler

Güneş henüz yeni doğuyor, kampüsü kehribar ve menekşe tonlarında bir örtüyle sarıyordu. Oyuk Kule’nin düz, siperli çatısına yeniden kurulup odamda asla bulamadığım o serin rüzgarın ve manzaranın tadını çıkardım. Çağlar önce bir gözetleme kulesi olarak inşa edilen ve daha sonra bir meditasyon alanına dönüştürülen bu yapı, yeni ve gösterişli binaların gölgesinde kalarak neredeyse tamamen kendi kaderine terk edilmişti.

Derin bir nefes verip kilit taşını çıkardım ve ellerimin arasında çevirerek bu sade siyah küpü inceledim. Yüzeyi son derece düz ve matı; fiziksel olarak dikkat çeken tek özelliği ağırlığıydı.

"Dünyayı baştan yazabilecek bir irfanın böyle sıradan bir nesnenin içinde gizlendiğini kim tahmin edebilirdi ki?" diye mırıldandım. Bildiğim her şeye rağmen, bu kadar küçük ve somut bir şeyin, en nihayetinde birinin Kader'in kendisine nüfuz etmesini sağlayabilecek sırları barındırdığına inanmakta hâlâ güçlük çekiyordum.

Regis bedenimden dışarı fırlayıp yadigarı kokladı. "En azından ne kadar önemli olduğunu belli eden tekinsizce parıldayan rünleri falan olmalıydı." Bana arkasını dönüp çatıyı geçti ve ön patilerini siperliğe dayadı. "Her neyse, sana bununla iyi eğlenceler."

Bedenini atlamaya hazırlanır gibi gerdi.

"Bekle," dedim hızla. "Nereye gidiyorsun?"

Sırtı hâlâ bana dönük halde cevap verdi: "Benim de yapmam gereken bazı antrenmanlar var."

"Eter emmekten farklı bir antrenman mı? Bu da nereden çıktı şimdi?" diye sordum, yanına doğru ilerlerken.

Regis katılaştı ama bana bakmayı reddetti. "Çünkü öyle işte. Bu dünyaya senin silahın, senin koruyucun olmak için getirildim ama son zamanlarda ikisini de yapamıyormuşum gibi geliyor. Ortak olmamız gerekiyordu fakat sen yeni eter buyrukları öğrendikçe güçlenmeye devam ediyorsun. Aramızdaki fark açılırken öylece izlemek istemiyorum."

Uzun zamandır ilk kez yoldaşıma ne diyeceğimi bilemeyip kalakaldım.

Öylece dikilmiş, karanlık kurdu izliyordum ki yakındaki siperliğe dört kanatlı bir kuş kondu. Gagasını tıkırdatıp beklenti dolu gözlerle bize baktı. Yeme ihtiyacımı neredeyse hiç hissetmememe rağmen sürdürdüğüm bir alışkanlıkla erzak çantamı çıkardım. Kurutulmuş, karabiberli bir et dilimi koparıp yaratığa doğru attım. Taş çatıya zıplayıp ganimetini kaptığı gibi havalandı; dört kanadı onu hızla gözden uzaklaştırdı.

"Bu durumun seni bu kadar rahatsız ettiğini... fark etmemiştim," diyebildim sonunda.

"Şey, o kıymetli kıçını hayatta tutma konusundaki bu sinir bozucu arzumu Sylvie'ye borçlusun, ona teşekkür edebilirsin," diye takıldı Regis.

Hafifçe gülüp gölge kurdunu düttüm. "İyi bakalım, dışarıda dikkatli ol yeter. Küçük bir köpek yavrusu için dünya korkunç bir yerdir."

Parlak gözlerini alaycı bir ifadeyle bana çevirdi. "Ha. Ha. Çok komik."

Ardından, yapabileceğini bile sanmadığım bir hareketle kulenin kenarından aşağı atladı. İfadesiz bir biçimde süzülüşünü izledim; mor alevler arkasında bir bayrak gibi dalgalanıyor, ardından soyut bir forma bürünüp hafifçe yere batıyordu.

Yeniden somutlaştığında kuzeye, kampüsün dışındaki dağlara doğru doludizgin koşmaya başladı. Tabii ki sırf ortalığı karıştırmak için küçük bir öğrenci grubunun hemen yanından geçmeyi ihmal etmedi ve ardında bir çığlık korosu bırakarak başka bir binanın arkasında gözden kayboldu.

Aramızdaki mesafe artsa da varlığını hâlâ hissedebiliyordum; bir süre gidişini izledim. Dağlara doğru ilerliyor gibiydi. Bizi birbirimize bağlayan enerjinin bu kadar uzağa gitmesine izin verip vermeyeceğini merak ettim ama benden uzaklaşabileceği azami sınıra ulaştığında bunu ikimiz de hissederdik. Granbehl'cilerle geçtiğim köprü bölgesinden beri ilişkimizin bu boyutunu test etmediğimiz için tam olarak ne kadar uzağa gidebileceğini bilmiyordum.

Başının çaresine bakar, diye geçirdim içimden ve buraya gelme nedenime geri döndüm.

Siyah küp, ellerimin arasında ağır bir kütle gibi duruyordu. Öylece baka kaldım. Bir dakika geçti, sonra bir dakika daha...

İç çekerek kilit taşını boyut rünüme geri kaldırdım. Doğrudan kilit taşına dalmam, antrenman yapmam, eter emmem, güçlenmek için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Fakat zihnim burada değildi. Uyanık olduğum her an kendimi zorlayamazdım; hele ki cin harabelerinden birinden henüz yeni dönmüşken.

Bunun yerine uzak görüş yadigarını çıkardım; bana yola devam etme gücü veren o insanları düşünürken keskin kenarlı yüzeylerinde parmaklarımı gezdirdim.

Yadigarı aktifleştirdiğimde zihnim dünyayı aşarak ilerledi ve cin sığınağının loş, yer altı mağarasında durana kadar yakınlaştı. Ellie derenin içinde beline kadar suya batmış halde Jasmine'e su sıçratıyordu; Jasmine ise tanımadığım elf bir çocuğu kendine kalkan yapıp gülüyordu.

Ardından annemin, Helen'ın ve İkiz Boynuzlar'ın geri kalanının derenin kenarındaki hafifçe yanan kamp ateşinin etrafında oturduklarını, yüzlerinde yorgun gülümsemelerle onları izlediklerini görünce göğsüme bir düğüm oturdu. Hepsinin arkasında Boo, korumacı bir tavırla bir yığın pırıltılı balığın üzerine çökmüştü.

Kendi yüzüme de zoraki bir gülümseme yerleştirirken boğazımda büyüyen yumruyu bastırmak için tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. Ne de olsa hepsi iyiydi; gülüyorlar, eğleniyorlardı.

Bu kadarı yeterliydi.

Kesik bir nefes ve içimdeki o boş gülümsemeyle kendimi yadigarın etkisinden çıkardım ve onu tekrar kilit taşıyla değiştirdim.

Avuç içi büyüklüğündeki bu siyah küp, bir önceki kadar eter yoğunluğuna sahip değildi ama bunun dışında neredeyse birebir aynıydı. "Pekala, bakalım bana ne sunacaksın."

Çekirdeğimden eter serbest bırakıp kolumdan kilit taşına doğru yönlendirdim. Kendi bedenimden sıyrılıp cin yadigarının içine çekilirken bilincim de eteri takip ediyor gibiydi. İlk olarak, beklendiği gibi mor bulutlardan oluşan bir duvarla karşılaştım. Duvar yaklaşmamla titredi ve içinden kolayca geçtim.

Bir önceki kilit taşında olduğu gibi müdahale edeceğim veya üzerinde çalışacağım başka bir bulmaca bulmayı bekliyordum ama bunun yerine...

Karanlık.

Zifiri, mutlak bir karanlık.

Aniden kule çatısına geri fırlatılmanın verdiği panikle sarsıldım; siyah küpü sıkıca kavramış haldeydim, yüzümden terler akıyor, avuçlarımı kayganlaştırıyordu. Hızlı hızlı nefes alıyordum ve birden nedenini kavradım: Kilit taşının içi, bedenim yok edildikten sonra ve Kalıntılarda uyanmadan önceki o iki alem arasındaki boşluğun birebir aynısı gibi hissettirmişti. Sanki tüm evrende var olan tek şey benim zihnimmiş gibi.

Yansımasız, kapkaranlık bir boşlukta süzülüşümü hatırladım. Ama aynı şey değil. Bu sefer hâlâ buradayım. Hiçbir şey değişmedi.

Sakinleşmek için birkaç derin nefes alıp tekrar denedim.

Bu kez kendim dışında hiçbir şeyin olmaması daha az ürperticiydi ama kilit taşının içi hâlâ bir o kadar tekinsizdi. Gerçekten hareket mi ediyordum yoksa sadece hareket etmeye mi çalışıyordum emin olamadan bir süre sürüklendim; Aroa'nın Ağıtı kilit taşının içinde müdahale etmek zorunda kaldığım o geometrik şekiller denizi gibi bir duvara veya zihinsel bir nesneye hiç çarpmadım.

Bu tam anlamıyla bir yok oluştu.

Kilit taşının içinde zaman bile anlamını yitirmişti ve ne kadar süredir sürüklendiğimi bilmemin hiçbir yolu yoktu. Bir noktada dersimi kaçırabileceğımden endişelenmeye başladım ama eter yönlendirmeyi bırakıp o siyah boşluktan çıktığımda sadece birkaç dakika geçmişti. Bu yüzden kendimi tekrar içeri ittim ve o boş derinliklerde gezinmeye devam ettim.

Işığın ulaşmadığı okyanusun en derin yerlerinde yüzmek gibiydi. Yukarı, aşağı, sol, sağ... Hareket etme hissini yaşamaya devam etsem de yönler anlamını yitirmişti. Rastgele yönlere ya da etrafıma eter bükmeye çalıştım ama hiçbir şey olmadı. Kendimi —ya da o alanda benden ne kaldıysa onu— eterle doldurmaya çalıştım ama yine bir sonuç alamadım.

Sonunda kendimi sadece akıntıya bıraktım. Düşüncelerim bir süre gezindi, sonra durdu; bir nevi uyku gibiydi.

Karanlık aniden dalgalandı; siyah üzerine siyah boşluğun içinde, sanki bir şey hareket etmiş gibi görsel bir bozulma meydana geldi. Bu olguyla etkileşime geçmek için eterle uzandım ama hiçbir şey olmadı.

Çatıya açılan kapı gıcırdayarak açıldı; bilincimin hemen kıyısında duyulan belirsiz bir sesti bu. Tahriş olmuş bir halde kilit taşından çekildim. Bu anlık öfke, kapı eşiğinde bana bakan tanıdık bir yüzü görünce yerini hızla meraka bıraktı.

"Valen?" dedim sertçe, karanlık kapı kasasının içinde duran, bir eli hâlâ kapıda olan soylu gence bakarken. Kilit taşını ekstra boyutlu depo rünüme geri koyarken gözleri taşın üzerinde takılı kaldı. "Yolunu mu kaybettin?"

Valen'in gözleri tedirginlikle kule çatısını taradı ama kapıdan uzaklaşmadı, hatta kapanmasına bile izin vermedi. "Ben... şey..." Boğazını temizledi. "Sizi arıyordum, Profesör."

Kaşlarımı kaldırıp çocukça bir tavırla yüzümü buruştum. "Burada olduğumu nereden bildin ki?"

Valen arkasındaki merdiven boşluğuna hızlı bir bakış attı, derin bir nefes aldı ve kapının kapanmasına izin vererek bir adım öne çıktı.

Konuşmadan önce boğazını tekrar temizledi. "Sınıfınıza gelirken Seth ile karşılaştım... Sanırım o da sizi arıyordu ve buraya birkaç kez geldiğinizi gördüğünü söyledi, ben de düşündüm ki..." Sözünü bitirmeyip yüzünü buruşturdu.

"Ne istiyorsun?" diye sordum kestirip atarak. Sonra bahşetme töreninin bugün erken saatlerde gerçekleştiğini hatırladım. "Bu bahşetmelerle mi ilgili?"

Uzun boylu genç adam ağır kapıya yaslandı, kafasını tok bir sesle ahşaba dayadı. Koyu renk gözleri aydınlanan gökyüzüne dikilmişti. Sorumu tekrarlamak üzereydim ki, "Bir amblem aldım," dedi.

Amblem, bir Alacrya büyücüsü için en yüksek ikinci rün kademesiydi. Anladığım kadarıyla, genç yaşta böyle güçlü bir rün almak soylular için bile hayat değiştirici bir olaydı.

Kaşımı kaldırdım. "Emin misin? Seni tebrik ederdim ama pek memnun görünmüyorsun."

Valen neşesiz bir kahkaha attı. "Babam havalara uçtu tabii ki. Hanem şimdi benim bir tür harika çocuk olduğumu düşünüyor..."

Ona karşıdaki siperliğe yaslanırken sabırsız bir iç çektim. "Herhalde buraya kadar sadece böbürlenmek için gelmedin, sadede gel."

Başının arkasını kaşıdı. "Sadece konuşacak kimsem yoktu. Hanem... onlar anlamıyor. İrtibatlarım da..."

"İrtibatların mı?" diye alay ettim. "Arkadaşlarından bahsetmek için garip bir kelime."

Valen, üstündeki o çekingen havayı biraz olsun dağıtarak gözlerini bana dikti. "Babamın anlayışına göre bir Ramseyer’ın arkadaşları olmaz. Sadece hizmetkârları, tanıdıkları, iş ortakları ve müttefikleri olur." Kısa bir duraksamanın ardından ekledi. "Ve tabii bir de düşmanları."

Kafamla onayladım. Zihnim Trodius Flamesworth'e ve aile şerefi uğruna göze alabileceği şeylere gitti.

"Ben harika çocuk olmak istemiyorum," diye ağzından kaçırdı Valen, başını öne eğerek. "Bebekliğimden beri bir savaşçı, bir bilgin, bir lider olarak yetiştirildim. Yüksek soylu Ramseyer Hanesi'nin yüce beyi olacağım beklentisiyle doğdum. Hayatımda bir kez bile... tek bir kez olsun kimse bana ne yapmak veya ne olmak istediğimi sormadı."

"Ve bu kadar güçlü bir nişanı almak sadece bu beklentiyi katmerleyecek," diyerek onayladım.

Arkasını dönerken sessizce başını salladı.

"Peki, öyleyse ben sorayım," dedim lafa girip. "Sen ne yapmak istiyorsun?"

Valen’in bütün havası söndü. İlk defa yüksek soy havası atmaya çalışan biri gibi değil de olduğu gibi, yani yaşının çocuğu gibi görünüyordu. "Bilmiyorum ama... Bunu keşfetme şansım olsun isterdim. Bütün mesele bu. Belki... belki de kanımın benden istediği şey uzun vadede tam da benim yapmak istediğim şeydir. Ama bana bu konuda bir seçim hakkı tanınmadığı sürece bunu asla böyle hissedemeyeceğim.

Eğitmenlerimin ve kanımın üzerime çizdiği o dar sınırların dışındaki dünyayı keşfetmek istiyorum. Ama bu nişanı almak, kaderimin iplerini elime vermekten ziyade onu sadece perçinlemeye yaradı."

Tepkimi, iyi ya da kötü vereceğim cevabı ölçmek ister gibi beni dikkatle süzdü. Belki de onu azarlamamı, ne kadar şanslı olduğunu söylememi, ailesinin isteklerini yerine getirmesi için onu yüreklendirmemi bekliyordu ama ben sessizliğimi korudum.

Derken ansızın yüzünde beklenmedik bir gülümseme belirdi, gözleri uzaklarda bir noktaya odaklandı. "Biliyor musunuz, amcam Dicathen’deki savaştaydı ve bana tuhaf bir şey anlatmıştı. Orada gençler, bazen daha on üç, on dört yaşındakiler bile kendi başlarına maceracı olur, canavarlarla savaşıp zindanlara dalarlarmış."

Dicathen’in bir anda lafının geçmesiyle afalladım. Maskeli maceracı Note olduğum zamanlara ait anılar zihnime üşüştü. Şimdi bakınca sanki başka bir hayata ait gibiydiler. "Dicathen’de büyücüler daha az bulunur. Maceracı olmak birçoğu için bir ergenlik ayinidir. Ama Alacrya’nın yükselenlere muamelesinden pek de farklı değil. Yani, öyle duydum," diyerek hızla ekledim.

Valen’in gülümsemesi bunu düşünürken bir an için yüzünde asılı kaldı, sonra yavaşça kayboldu. En sonunda başıyla onaylayıp konuştu. "Teşekkür ederim Profesör. Dinlediğiniz için. Daha fazla vaktinizi almayayım."

Kaskatı bir saygı duruşuyla arkasını dönüp gitmeye yeltendi.

"Biliyor musun Valen," dedim arkasından, sesim yumuşaktı. "Yaşın ilerledikçe onların isteklerine karşı gelmek daha da zorlaşacak. Gerçekten pişmanlık duymadan yaşamak istiyorsan, aileni sonra düş kırıklığına uğratmaktansa şimdi uğratmak daha iyi olabilir."

Olduğu yerde donakaldı. Yüzünde okunmaz bir ifadeyle yarı yarıya bana doğru döndü. En sonunda, meraklı bir gülümsemeyle çıkıp gitti ve aramızdaki kapı tekrar kapandı.

Zihnimde kördüğüme dönen bir sürü çelişkili düşünceyle yüzleşmek istemediğimden ve yüzleşecek durumda da olmadığımdan, anahtar taşını tekrar çıkarıp etkinleştirdim. İçindeki boşluk alanına sığındım. Ancak bu alan beni düşüncelerimden soyutlamak yerine onları çırılçıplak önüme serdi; beni kendi çelişkili zihnimle baş başa bıraktı.

Dicathen’de yaşananlar için Valen’i veya sınıf arkadaşlarını suçlamanın son derece haksızlık olduğunu biliyordum. Onlar da memleketteki dostlarım ve ailem kadar savaşın kurbanıydı; yine de benimkileri öldürenler onların arkadaşları ve aileleriydi. Onlar Agrona’nın tebaasıydı, onun hizmetkârları ve araçlarıydı; her biri bana karşı potansiyel birer silahtı. Ya da daha kötüsü, anneme veya kız kardeşime karşı...

Ancak Alacryalıların overlord'larının peşinden gitme konusundaki tereddütlerini giderek daha fazla hissediyordum, özellikle de öğrenciler arasında. İlk başta Caera’nın Vritra’ya karşı saygısızlığını ona özgü bir şey sanmıştım, saklanan Vritra kanlı bir Alacryalı oluşunun bir dışa vurumu diye düşünmüştüm. Ama akademide geçirdiğim zaman bana bunun doğru olmadığını göstermişti. Profesör Aphelion’un savaşa karşı güç bela gizlediği tiksintisinin yanı sıra, Elenoir’ın adı her geçtiğinde öğrencilerin hisleri yüzlerinden okunuyordu.

O gün pek çok güçlü genç Alacryalı her şeyini kaybetmişti. Ve hepsinin bunun için asuraları suçladığını sanmıyordum.

Sıkıntılı bir iç çekişle anahtar taşından çıkıp onu kaldırdım. Kafam bu kadar dağınıkken, zihnim belirsizliklerle doluyken bu taşla bir arpa boyu yol gidemeyeceğim ortadaydı.

Oyuk Kule’den çıkıp sınıfa gitmeden önce kampüste biraz dolandım. Nispeten erkenciydim ama düşüncelerim bir türlü durulmuyordu, hiçbir şeye odaklanamıyordum. Ben de eğitim alanındaki yer çekimini birkaç katına çıkarıp bedenimi çalıştırmaya başladım. Eter bıçağını çağırma fırsatım olsaydı iyi olurdu ama sınıfa öylesine uğrayacak birine bunu açıklamak istemiyordum.

Uzun süre antrenman yapmadım.

Kapının gümbürtüyle açılması ve merdivenlerden aşağı inen aceleci ayak sesleri, beni Kordri’nin öğrettiği bir sürü formdan birini tekrarlamaktan alıkoydu.

"Buradasınız!" diye bağırdı Mayla, alana doğru koşarak.

Eğitim platformundan hızla aşağı atlayıp, uzanan kollarının bana sarılmasını önlemek için parmağımı alnına bastırdım.

Mayla, aramızdaki boş havaya sarılırken şaşkın bir viyaklama çıkardı.

"Hayırlı haberler mi var?" diye sordum, eğitim platformunun kaidesine yaslanıp kollarımı umursamazca kavuştururken.

Maerin Kasabası’ndan gelen kız parmak uçlarında zıplayarak konuştu. "Evet! Çıldırmalık bir şey! İnanılmaz! Beni bir sürü üst seviye gözcü sınıfına eklediler. Görünüşe göre bu ihtimal o kadar düşükmüş ki Merkez Akademi kayıtlarında daha önce böyle bir şey yaşandığına dair hiçbir bilgi yokmuş. Eğer buradaki gözcü departmanının başıyla bire bir çalışmayı kabul edersem harçlarımı silmeyi ve Etril’deki aileme devasa bir burs bağlamayı teklif ediyorlar, ve..."

Yüzümde büyüyen kafa karışıklığını fark edince sustu. "Bir nişan daha aldım!" diye sevinçle bağırdı, heyecandan sesi bir perde tizleşip viyaklamaya dönüştü. "Üst üste iki tane, hem de ilk iki bahşetme törenimde! İhtimali sıfıra yakın gibi bir şey. Beni gözcü işlerine odaklanmam için bu sınıftan almayı düşünmüşler ama direktör görünüşe göre Victoriad’da olmamı çok istiyormuş."

Genişçe sırıtması yüzünden silindi, bana belirgin bir endişeyle baktı. "Bir şey mi oldu? Ben... benimle gurur duyarsınız sanmıştım. Söylememem gereken bir şey mi söyledim Profesör?" Bir anda geri çekilip öyle bir saygıyla eğildi ki saçları yere değdi. "Özür dilerim!"

O konuşurken zihnim ondan Valen’e, sonra da Mayla ve Belmun adlı çocukla—yakından iletişim kurduğum tek iki çocukla—birlikte alışılmadık derecede güçlü nişanlar aldıkları Maerin Kasabası’na gitmişti. Varlığımın bununla bir ilgisi olduğundan daha önce de şüphelenmiştim ama bahşetme süreci üzerinde derinlemesine düşünmek için bir neden yoktu. Eterin bir şekilde işin içinde olduğu varsayımı dışında, Alacryalıların büyüyü nasıl dağıttığına dair tahmin yürütecek kadar bilgiye sahip değildim.

"Profesör?"

Dikkatim yeniden ona döndü, derin ve düşünceli bir şekilde kaşlarımı çattığımı fark ettim. Yüzümün gevşemesine izin verdim. "Üzgünüm Mayla, sadece düşünüyordum... Ama tüm bunlar senin için büyük bir değişim. Nasıl gidiyor, dayanabiliyor musun?"

Mayla ilk ruhunu aldığında bunu karmaşık duygularla karşılamıştı. Kız kardeşinde hiçbir dövme yoktu ve muhtemelen ömrünün geri kalanını Maerin Kasabası’nda geçirecekti. İki nişan, Mayla’nın macera ve tehlike dolu bir hayata sürükleneceğini neredeyse kesinleştiriyordu. Yükselen olmazsa kesinlikle savaşa askere alınacaktı.

Ve bir sonraki savaş Dicathen askerlerine karşı yapılmayacak, diye düşündüm, bu gelişmiş nişanların onlar için ne anlama gelebileceğini fark ederek.

"İlk başta korkmuştum," diye itiraf etti. "Evden ayrılmak istemiyordum ama bir süredir burada olduğum için..." Kapıya doğru döndü, oradan birkaç hızlı ayak sesi ve birden fazla ses yaklaşıyordu. "Daha önce hiç özel hissetmemiştim. Ömrümün geri kalanını Loreni gibi Maerin Kasabası’nda geçireceğimi sanırdım hep." Yüzü düştü. "Suçluluk duymamam yanlış mı?"

"Hayır," diye cevap verdim, her ne kadar kendime tam olarak inanıp inanmadığımdan emin olmasam da. "Aileni kalbinde arkanda bırakmadığın sürece onları terk etmiş sayılmazsın. Niyetin bu olduğu sürece şu an yaptığın her şey onlar için."

Mayla’nın gözlerinde dökülmemiş gözyaşları parıldadı, hızla başını salladı. "Yadigârlar’ın sizi Maerin Kasabası’na getirmesine... gerçekten çok sevindim Profesör Grey."

Sessizce eliyle yerine geçmesini işaret ettim. Ayaklarını sürüyerek yaklaştı. Kollarını bana dolamadan önce onu tekrar durdurmayı düşündüm ama sadece içimi çekmekle yetindim. Tek kolumla sarılışına karşılık verirken garip bir şekilde başının üstünü okşadım.

Regis burada olsaydı benimle ne dalga geçerdi ama...

İki saniye sonra geri çekildim, sınıfın geri kalanı içeri doluşurken boğazımı temizlemek için öteye döndüm. Çıkardıkları gürültüden enerjileri ve heyecanları belli oluyordu.

Öğrenciler, bahşetme töreninde aldıkları nişanları hevesle anlatmaya başladılar. Sınıftaki herkesin en azından bir arma aldığı, birkaç kişinin de nişan kazandığı ortaya çıktı. Deacon bile yeni armasıyla övünmek için kitaplarından kafasını kaldıracak kadar ara verdi.

Savaş Sanatları Departmanı Başkanı Profesör Irongrove kapıyı itip içeri girdiği sırada, dış koridorda çınlayan sert ayak sesleri dikkatimi bu heyecanlı gevezelikten uzaklaştırdı. Öğrencilerin bunu fark etmesi biraz zaman aldı ama yaşlı adama çevrilen dikkatleriyle teker teker sustular. Kapıda duraksadı, ardından kendisinden önce tanıdık iki figürün girmesine izin vermek için kenara çekildi.

Briar’ın o kendine has saçları —turuncudan uçlara doğru parlak sarıya kayan rengi— kampüsün bir ucundan bile hemen fark edilmesini sağlıyordu. Kaldı ki tam karşımda duruyordu. Bu sert kabuklu genç kızın yine neyin peşinde olduğunu merak ettim. Sığ basamakları inerken ela gözleri meydan okuyan bir ifadeyle benimkilerle buluştu.

Briar’ın arkasında bir başka tanıdık yüz daha vardı ama kim olduğunu çıkarmam biraz zaman aldı. Briar ile benzer boyda ve yapıda, koyu renk saçlı bir kız. Gözleri sınıfta gezindikten sonra üzerimde durdu. İşte o zaman hatırladım: Mandrick Soyundan Aphene. Stormcove Akademisi’nden Kıdemli Cromley’nin torunuydu. Maerin’deki nişan töreninde "dövüşmüştük".

Profesör Irongrove merdivenlerin ortasında durup kollarını iki yana açarak tüm sınıfı selamladı. "Yakın Dövüş Geliştirme Taktikleri! Yıldız sınıfımız. Victoriad yarışmacılarının yanı sıra nişan töreninin de şampiyonları, öyle değil mi?"

Öğrencilerden birkaç tezahürat ve bir alkış tufanı koptu. Irongrove buna babacan bir gülümsemeyle karşılık verdi. Sınıf sessizleştiğinde gözlerime baktı. "Profesör Grey, bölüyorum kusura bakmayın ama dersiniz başlamadan önce sizinle kısa bir şey konuşabilir miyim?"

Başımı sallayıp ofisimi işaret ettim. Rafferty ve iki genç kız küçük odaya geçti, ben de peşlerinden girdim. Arka taraftaki kapı kapanır kapanmaz sınıfta yeniden bir gürültü koptu.

Rafferty, "Sizi Victoriad hazırlıklarının arasında çok tutmayacağım," diyerek iş bitirici bir tonla söze başladı. "Aslında tam da bu yüzden buradayım. Sınıf asistanınız olmadığı için müdür bey yardımsız kalmamanızı istedi. Açıkçası bunun daha önce düşünülmemiş olması biraz ihmalkarlık olmuş..." Boğazını temizledi ve gözleri bir anlığına yere kaydı. "Bu iki yetenekli genç kız, Victoriad sürecinde ve etkinlik sırasında asistan profesör olarak size katılmayı teklif etti. Anlarsınız ya, öğrencileri hizada tutmak için fazladan birkaç çift göz... ve yumruk."

Dudaklarımı çarpık bir gülümsemeyle bükerek Briar’a bir bakış attım. "Victoriad’a gitmenin bir yolunu bulmuşsun sonunda, ha?"

Rafferty ikimizin arasında göz gezdirdi. "Nadir Soyundan Briar ile daha önce birlikte antrenman yaptığınızı sanıyordum. Kendisi mükemmel bir öğrencidir, sizi temin ederim—"

Elimi kaldırdım. "Sadece takılıyorum Profesör. Asistanım olmasına memnun olurum." Dikkatimi Aphene’e çevirdim. "Ben daha çok bunu merak ediyorum."

Aphene çenesini dikleştirdi ama vücudundan geçen hafif titremeyi fark etmeden edemedim. Son karşılaşmamızda, onu ve arkadaşını —adını bir türlü hatırlayamıyordum— bire iki bir düelloda darmadağın etmiştim.

"Aphene’in büyükbabası, Merkez Akademi’ye girmesi için Denoir ailesinden sponsorluk istedi," diyerek beni bilgilendirdi Rafferty. "Denoirlar kızın kadromuza katılması konusunda epey ısrarcı oldu. Cromley de torununa referans olmam için şahsen bana ulaştı. Etril’deki düellonuzun hikayesini duydum. Sırf buna dayanarak bile —iki öğrencinin usta bir yükseleni neredeyse kıran kırana dövüşte durdurması!— onun mükemmel bir asistan olacağına hak vereceğinizden eminim."

Rafferty konuştukça kaşlarım yavaşça yukarı kalktı. Düellomuzdan bahsettiğinde yükselen şaşkınlık dolu alaycı gülüşü zor bastırdım. Genç kızda biraz yetenek vardı ama işin içinde Denoirlar varsa, tıpkı Caera gibi onun da peşime ajan olarak takılmış olması muhtemeldi. Yine de bu atamaya karşı çıkmanın da kendine göre dezavantajları vardı ve astarı yüzünden pahalıya patlayacak gibi duruyordu.

Başımı sallayarak onayladım. "İkisi de olur. Ben önemli işlere odaklanırken yanımda birkaç bakıcı bulunması fena olmaz." Briar ve Aphene bana aynı anda tip tip bakarken bıyık altından gülmemek için kendimi zor tuttum. "Şimdi Profesör Irongrove, ilgilenmeniz gereken işler olduğuna eminim, zira benim de var."

Etrafımdaki boşluk hareketsiz ve ıssızdı. Karanlık artık dalgalanmıyordu. Yadigarın içinde başka hiçbir şey —ne bir varlık ne de bir enerji— hissetmiyordum.

Karanlığın içinde süzülürken bedenimden ara sıra eter darbeleri yayılıyordu. Hiçbir tepki gelmedi. En sonunda zihnim bu boşluktan uzaklaşıp gerçek dünyaya geri döndü.

Sınıf, Briar ve Aphene’in varlığına olumlu tepki vermişti. Briar akademideki henüz ikinci döneminde olmasına rağmen diğerlerinin çoğundan daha büyüktü —üstelik Darrin Ordin’den özel ders almanın ekmeğini yemişti. Aphene ise son dönemine yaklaşıyordu. İki genç kız rollerine istekle soyunmuş, Victoriad öncesinde onları zorlayacağını düşündüğüm Kordri’nin eğitimlerinin türevleri olan bir dizi yeni formu sınıfa çalıştırırken bana yardımcı oluyorlardı.

İşte tam o anda, dikkatimin dağılmasına izin verdiğim o anda onu tekrar gördüm: Kapkaranlık uzayda rüzgarda dalgalanan bir perde gibi bir hareket.

Kapının çalınması beni bir kez daha böldü ama bunu görmezden gelerek yadigarın içindeki eterik alemi bozan dalgalanmalara odaklandım. Tıklatış tekrar geldi, bu kez daha yüksek ve daha ısrarcıydı.

Yadigardan çekilip onu depoma kaldırdım. "Girin," dedim huysuzca.

Ofis kapısı açıldı ve Kayden Aphelion başını içeri uzattı. "Gizli bir örgüt toplantısını falan bölmüyorum, değil mi?"

Gereksiz nükteler yapacak modda değildim. İfadesiz bir suratla, "Sana nasıl yardımcı olabilirim?" diye sordum.

Diğer profesör bu tavrımdan rahatsız olmak yerine sanki bunu bir meydan okuma olarak gördü. Topallayarak kapıdan içeri girdi ve karşımdaki koltuğa rahatça kuruldu. "Bu gizli, şüphesiz yüksek sosyete toplantısını böldüğüm için canımı almamanı umarak soruyorum... Maskeler var mıydı? Bence olmalıydı. Bir de az giyinmiş hizmetkarlar. Neyse, nerede kalmıştım?

Tamam," dedi koltuğa iyice yaslanırken. Bir bacağını diğerinin üzerine atmaya çalıştı ama bunu yapabilmek için bacağını eliyle kaldırması gerekti. "Doğrudan sadede gelelim o halde. Kendinize küçücük de olsa bir dikkat çektiğinizi bilmek istersiniz diye düşündüm Profesör Grey."

Sırtımı koltuğa yaslamış halde Kayden’ın kararlı bakışlarını karşıladım. Yüzündeki alaycı gülümsemeyle pek uyuşmayan keskin ve tetikte gözleri vardı. "Açık konuş Kayden."

Casus arıyormuş gibi şakacı bir edayla odanın köşelerini kontrol etti, parodi bir arama tarama yaptı. "Sınıfınızın nişan törenindeki başarısının haberi çok hızlı ve çok uzaklara yayıldı. Drusus Soyundan Sulla’yı bilirsiniz, değil mi? Cargidan Yükselenler Derneği’nin başı? Kendisi arkadaşımdır ve görünüşe göre Alacrya’nın her köşesinden sizinle, nereden geldiğinizle vesaire alakalı mektuplar alıyormuş."

Merakla beni izleyerek bekledi.

"Bunu bana anlatmanın özel bir sebebi var mı?" diye sordum.

Kayden umursamazca omuz silkti. "İlk karşılaştığımızda da söylediğim gibi, işlerini gizli tutmayı tercih eden bir adama benziyorsunuz. Yine de Rosaere’den Onaeka’ya kadar soyluların ve yükselenlerin yarısı artık adınızı biliyor gibi görünüyor. Özellikle Vechor’da adınız çok sık fısıldanıyormuş, Sul’un söylediğine göre."

"Nedenmiş o?"

Kayden’ın alaycı gülüşü keskinleşti. "Victoriad’ın her anının —her randevunun, her maçın, hatta her sıkışılan veya sıkışılmayan elin— yakından takip edildiğini siz de benim kadar iyi bilirsiniz. Çünkü etkinliğin kendisi koskoca hakimiyet alanlarının siyasi çehresini değiştirebilir. Bir Muhafızın veya Orak’ın değişmesi soylu ailelerin yükselmesine ya da batmasına neden olabilir... Soylu geçmişi bilinmeyen bir yükselenin güç basamaklarını aniden ve kanlı bir şekilde tırmanması için mükemmel bir fırsat."

Konuşurken gülümsemesi kayboldu. "Ama buraya cevap almaya ya da kendi tahminlerimi paylaşmaya gelmedim. Sadece kendi kendimin ilan ettiği bir dostunuz olarak —çok yakından ve pek çok açıdan izlendiğinizi bilmenizi istedim. Vechor Muhafızlığı pozisyonu için meydan okumayı hedefleyin ya da hedeflemeyin, kesinlikle bir dedikodu kasırgası başlattınız."

İçimden kopan şaşkınlık dolu kahkahaya engel olamadım. Bu durum Kayden’ın yüzünde kararsız bir gülümseme yarattı. "Dedikodu bu mu yani?" dedim eğlenceden neredeyse nefesim kesilerek. "Harika. Mükemmel."

Kayden kahkahamı bulaşıcı bulmuş olmalı ki o da kıkırdamaya başladı. "Yani Dragoth’un Muhafızı olmak için meydan okumaya niyetiniz yok mu?"

Başımı iki yana salladım ve gözümün kenarından akan bir damla yaşı sildim. "Hayır, en ufak bir niyetim bile yok."

"Ah peki, yapmayı planladığım bahis de güme gitti böylece. Neyse, sizi daha fazla tutmayayım, sadece şey diye düşünmüştüm—"

"Sorun değil," dedim, sinirim yatışmıştı. "Bilgilendirme için teşekkürler."

Kayden yavaş adımlarla kapıya doğru topalladı. Ofisten çıkarken, "Caera savaşta olduğunu söylemişti," dedim. "Bir gün... hikayeleri takas etmeliyiz."

Duraksadı, gözleri hafifçe büyüdü. "Tabii. Belki beni bir sonraki gizli örgüt toplantınıza davet edersiniz, ben de size her şeyi anlatırım."

Caera ile Pusula’yı çaldığımız gece bir şey görmediğine hâlâ tamamen ikna olmuş değildim ama gördüyse bile bunu sır gibi saklıyordu. Karanlık ve yağmur düşünüldüğünde hiçbir şey görmemiş olması daha olasıydı. Zaten o tesadüfi karşılaşmayı bir daha açmamış, "Haedrig"in durumunu bile sormamıştı.

Günün sonunda binadan ayrılırken hâlâ onun sözlerini düşünüyordum. Bu noktada her türlü ilgi istenmeyen bir şey olsa da en azından soylular, beklediğim gibi şöhretim için kendi gerekçelerini uydurmuşlardı. Ve eğer Agrona ya da Orakları henüz kokumu aldıysa bile, iki kimliğim arasındaki bağlantıyı kuramamışlardı. Kurmuş olsalardı, şimdiye kadar çoktan ordularıyla kapıma dayanmış olacaklarından emindim.

Agrona’nın kuvvetleriyle çatışma düşüncelerim, sadece birkaç düzine adım önümde duran lacivert saçlı tanıdık bir başı görmemle bölündü. Caera’ya yetişmek için adımlarımı hızlandırdım ama etrafındaki kalabalığı görmezden gelerek yürürken bir mektup okuduğunu fark edince yavaşladım. Bir an sonra saçlarını geriye savurdu ve mektubu paramparça etmeye başladı.

"Beni gözetlemen için yeni emirler mi?" diye sordum, onu yerinden sıçratarak.

Hızla arkasına döndü, mektubun yırtık parçalarını avuçlarının içinde buruşturdu. Yanakları hızla kızarıyordu. "Şaka yapıyordum ama... öyleydi, değil mi?"

Çevremizden geçen öğrencilere hızlıca göz attı. "Hem evet hem hayır. Aslında... bir akşam yemeği davetiydi. Yine. Zaten reddetmiştim ama üvey ailem pes etmek bilmiyor..."

Kayden'ın, büyük hanedanların hakkımdaki merakının arttığına dair verdiği tavsiyeyi hatırlayınca zihnimdeki çarklar işlemeye başladı. Victoriad bu kadar yaklaşmışken, profesörlük görevim bittikten sonra başıma neler geleceğini hesaba katmalıydım. Geleceğe dair birkaç tohum ekmeye başlamak hiç de fena bir fikir gibi görünmüyordu.

Kolumu Caera'nın girmesi için uzattım. Şüphe dolu bir bakış atarak koluma girdi. "Yüksek Lord ve Leydi Denoir gibi soysoylu ve güçlü kişilerin huzuruna çıkacaksam, ne giyeceğimi seçerken biraz yardıma ihtiyacım olacak."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.