Taegrin Caelum’un ana zaman ışınlanma odasından çıkıp kulenin soğuk koridorlarında kararlı adımlarla ilerlemeye başladım. Doğrudan Agrona’nın özel kanadına gidiyordum. Yanlarından geçtiğimiz hizmetkarlar eğilip kendilerini duvarlara yapıştırıyor, soylu askerler ve üst düzey askeri liderler bile benden korkarak geriye çekiliyordu. Olmaları gerektiği gibi... Kimsenin beni rahatsız etmesine ya da yolumu kesmesine tahammülüm yoktu. Sorularıma yanıt arıyordum ve Agrona bizzat karşıma geçip o cevapları vermeden de bir yere gitmeyecektim.
Agrona’nın dairesine çıkan helezonik merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken, geride kalan Cecilia’nın bileğini sıkıca tutuyordum. Merdivenlerin sonu, kulenin ana gövdesini Agrona’nın özel odalarına bağlayan geniş bir koridora açıldı. Az önce geçtiğimiz o buz gibi taş koridorların aksine, burası sıcak bir ışıkla aydınlatılmıştı.
Duvarlar, Agrona’nın kazandığı sayısız zaferin nişaneleri ve ganimetleriyle donatılmıştı. Agrona’nın gözdelerinden olan köklü ailelerin cansız kalıntılarının arasında çok daha korkunç hatıralar sergileniyordu: Kırmızı ve altın sarısı tüyleri hâlâ ışıldayacak şekilde iki yana açılıp duvara monte edilmiş bir feniks kanadı; pençe ve dişlerden yapılmış gösterişli bir kolyenin üzerine oturtulmuş, sedefli ejderha tüylerinden bir başlık; ve doğrudan duvardan fırlayan bir çift ejderha boynuzu.
Aniden durdum. Geçit kapatılmıştı.
“Agrona ile konuşmaya geldim. Çekil yolumdan, Melzri.”
Diğer Tırpan elini göğsüne koyup alaycı bir ifadeyle ağzını açtı. “O çöp yığını adadan seni çekip çıkardıktan sonra seninle ilgilenen, seni eğiten kişiye böyle mi hitap ediyorsun, küçük kardeş?”
Alaycı bir tavırla burun kıvırdım. Melzri’nin nöbet tuttuğu o şatafatlı koridora ölümcül bir niyetin yayılmasına izin verdim. Ona dik dik bakmama rağmen o sadece gülümsedi. Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu: Gümüşi gri bir cilt, sırtından aşağı kalın bir örgü halinde inen kar beyazı saçlar. Kafasından çıkıp geriye doğru sivri bir kavis çizen iki çift siyah boynuzuyla uyumlu koyu renkli dudaklar ve gözler... Küçük boynuz çifti, daha büyük olanların hemen altındaydı.
“Ben senin kardeşin değilim,” dedim huysuzca. “Hem sen neden buradasın ki?”
Beni gıcık etmek için yaptığını bildiğim o yapmacık kıkırdamalarından birini patlattı. “Sadece Victoriad işleri. Viessa da buradaydı ama ne yazık ki birkaç dakika önce ayrıldı.” Pıhtılaşmış kan rengindeki kırmızı-siyah gözleri Cecilia’ya kaydı. “Ah, meşhur Miras. Elf kızın bedenini üzerine iyi oturtmuşsun, hakkını teslim etmeliyim. O saçlar kelimenin tam anlamıyla ölünmeye değer.”
Melzri ile Cecilia’nın arasına girerek hırladım. “Çeneni kapat ve onu bu işe karıştırma.”
Cecilia’nın yanımda huzursuzca kıpırdandığını hissettim. “Nico, sorun değil. Odalarımıza dönüp beklesek olmaz mı?”
Melzri’nin gülümsemesi yırtıcı bir sırıtışa dönüştü. “Ne oldu küçük kardeş? Oyuncağını paylaşmak istemiyor musun? Yalnız, düşününce o aslında Yüce Hükümdar’ın evcil hayvanı, değil mi? Bu durumda sen ne oluyorsun... Bakıcısı mı? Yok...” Melzri elini ağzına götürüp bir kez daha kıkırdadı. “Galiba sen onun oyuncağısın...”
“Söyleyeceğin hiçbir şey umurumda değil, Melzri,” dedim, sözlerime kendim de inanmaya çalışarak. Düşüncesizce Cecilia’nın elini tutmak için uzandım ama o elimden kaçındı. İçimdeki öfke, göğsüme darbe almışım gibi bir anda sönüverdi.
Melzri bunu fark etti ama benimle dalga geçmek yerine hayal kırıklığıyla kaşlarını çattı ve yolu kapatacak şekilde bir adım öne çıktı. “Yüce Hükümdar şu an seninle görüşecek durumda değil. Burada bekleyebilir ya da odana dönebilirsin.”
“Bu acil bir—”
Melzri küçümserce bir ses çıkardı. “Sadece senin iyiliğini düşünüyorum küçük kardeş. İçeri dalıp Yüce Hükümdar’ın Dragoth ve Hükümdar Kiros ile yaptığı toplantıyı bölersen, incinen tek şey gururun olmayabilir.”
Bu sözler dikkatimi çekti.
“Vechor Hükümdarı burada mı?” Hükümdarların kendi topraklarından ayrılması nadir görülen bir durumdu. Merkez bölgenin Tırpan’ı ilan edildiğimde hepsinin önünde bir geçit töreniyle sergilenmiş olsam da, o günden sonra hiçbirini bir daha görmemiştim.
Melzri cevap verme gereği duymayınca ben de ona arkamı döndüm. Odadaki en uzak köşeye, merdiven kapısının yanına yürüdüm. Soyu çoktan tükenmiş bir ailenin arması üzerinde çaprazlama duran bir çift yakut kılıca gözlerimi diktim.
Bu kadim soyun mensupları sonlarının geldiğini hissetmişler miydi acaba? Diye düşündüm. Soylu sınıfı olmalarının getirdiği o güvenle, bu dünyada kendilerine sarsılmaz bir yer edindiklerini mi sanıyorlardı, yoksa her an birinin sırtlarına bıçak saplamasını mı bekliyorlardı?
Gözlerimi açıp kapayıp Yüksek Salon’da yaşananları zihnimde tekrar oynattım, bir anlam çıkarmaya çalıştım. Dış görünüşü değişmiş olsa da, o sarışın, altın gözlü Yükselmiş Grey’in benim bildiğim Grey olduğuna zerre kadar şüphem yoktu. Ama Agrona’nın bu ismi bana neden daha önce söylemediğini bir türlü anlayamıyordum.
Bu bir tür test miydi?
Daha önce defalarca test edilmiş, üzerimde deneyler yapılmış ve sınırlarım sonuna kadar zorlanmıştı. Bu sınavlar bazen acı verici, hatta acımasızca oluyordu ama beni her zaman daha güçlü kılmıştı. Arkasında her zaman bir neden vardı.
Hiçbir şey anlayamayarak derin bir iç çektim.
Cecilia peşimden gelmişti. Yanımda duruyor ama bana asla dokunmuyor, en ufak bir teselli kırıntısı bile sunmuyordu...
Gözlerimi Cecilia’dan veya Melzri’den kaçırma ihtiyacıyla tavana baktım. Koridor boyunca uzanan devasa bir fresk vardı orada.
Freskte Vritra’nın Epheotus’tan kaçışı resmedilmişti. Indrath klanının ejderhaları kan kırmızı bir gökyüzünde üşüşen canavarca yaratıklar olarak çizilmişti. Sıradan halk ve Vritra Klanı basilisksleri ise Agrona’nın arkasına sığınmıştı. Agrona, ışıldayan platin zırhlar içinde, ejderhaları uzak tutan altın sarısı bir aura saçarken tasvir edilmişti...
“Nico...?” Dedi Cecilia yanı başımdan. Bakışlarını yanağımda hissedebiliyordum ama dönüp ona bakmadım. Bakamazdım. Bakarsam irademin paramparça olmasından korkuyordum.
Böyle olmamalıydı. Bütün bir hayatımı onu korumaya adayarak geçirmiştim; önce kendi canavarca ki gücünden, sonra da onu kullanmak isteyen sayısız insandan... Bu yeni hayatı ise reenkarnasyon ritüelini tamamlamaya ve ona ikinci bir şans vermeye adamıştım. Ama sonunda bunu başardığımda, benim için her şey tepetaklak olmuş gibiydi.
Agrona bir zamanlar şimdi Cecilia’ya davrandığı gibi üzerime titrerdi... Ama artık bana karşı alaycı ve ilgisiz bir tavır takınmıştı. Bu Yükselmiş Grey’in kim olduğunu bile bile beni Yüksek Salon’a göndermişti. Biliyor olmalıydı, aksi takdirde bu kadar az bilgiyle gitmem için neden beni seçsindi ki? Ama amacını çözemiyordum. Sadece zalimce bir oyun muydu bu?
Bildiği ya da şüphelendiği şeyleri bana anlatmalıydı.
Zihnim bu düşüncelerden hızla uzaklaştı, onları reddetti. Çünkü bu düşüncelerin üzerinde durmak, zihnimin karanlık köşelerine sızan ve oraları zehirleyen o sinsi korkuyu kabul etmek demekti. Korku kabul edilemezdi. Zayıflıktı. Diğer Tırpanlar, Vritra... Hepsi korkunun kokusunu alabilirdi ve burada korku göstermek diri diri yem olmak demekti.
“Nico,” dedi Cecilia tekrar, görüş alanıma girecek şekilde hareket ederek.
“Ne var?” Dedi, amaçladığımdan çok daha soğuk bir tonla.
“Nasıl...” Cümlesini tamamlayamadı, alt dudağını ısırdı. Uzun süren birkaç saniyenin ardından derin bir nefes alıp tekrar denedi. “Ölümüm hakkında bilgi almak istiyorum.”
Çenem kasıldı, dişlerimi birbirine kenetledim. Anlamasını, Grey’den en az benim kadar nefret etmesini her şeyden çok istiyordum ama konuşmayı bir türlü beceremiyordum.
“Bir ölümün hatırasını yaşamak oldukça travmatik olabilir,” dedi Agrona’nın o dolgun bariton sesi koridorun sonundan. Aniden gelişini müjdeliyordu. “Ama bence artık hazırsın, Cecilia.”
Melzri kenara çekildi, sırtını duvara yaslayıp başını önüne eğdi. Agrona’nın kırmızı gözleri, rahat ve adeta tembelliği andıran bir süzüşle koridordaki her şeyi tek bir bakışta kavradı. Yine de o an odadaki her ayrıntıyı okuduğunu biliyordum. Acelesiz bir zarafetle hareket ediyordu; belli ki tüm dünyanın durup kendisini beklemesini kanıksamıştı. Melzri’nin yanından geçerken elini uzatıp kadın boynuzlarından birine parmağını sürttü ama bunun dışında tüm dikkatini Cecilia’ya vermişti.
“Gerçekten mi—” Yüce Hükümdar’ın tek bir bakışıyla ağzım kapandı. İtirazım daha dudaklarımdan dökülemeden yok sayılmıştı.
Kolumu Cecilia’ya dolamak, onu teselli etmek ve korumak için kendime çekmek istiyordum ama Agrona yaklaşırken hiçbir şey yapamadan öylece kaldım. Agrona kızın kurşuni gri saçlarını kenara itti ve parmaklarını şakaklarına yerleştirdi. Cecilia’nın bedeni kaskatı kesilirken gözleri kapandı.
Yüce Hükümdar’ın onun zihninde tam olarak ne yaptığını bizzat hissedemesem de gayet iyi biliyordum. Agrona zihin yönlendirme konusunda bir ustaydı; anıları silebilir, değiştirebilir ve hatta bir başkasının bedenini kısıtlı bir şekilde doğrudan kontrol edebilirdi. Şu anda Cecilia’ya kendi ölümünün anısını geri veriyordu... Birkaç an içinde öğrenecekti.
Hatırlayacaktı.
Bedenimi karıncalandıran o gergin ve suçlu enerjiyi bastırmaya çalıştım. Başından beri ona tüm gerçeği kendim anlatabilseydim çok daha iyi olurdu... Ama bu çok büyük bir riskti. Agrona’nın ona aktardığı anıları çarpıttığını, Grey’in rolünü küçültürken benim hayatındaki yerimi öne çıkardığını biliyordum. Bu dünyada tamamen, koşulsuz güvenebileceği birine ihtiyacı vardı. O küçük anıları değiştirmek, o güveni bende bulmasını sağlamıştı.
Yine de bu anı, kendi ölümünün anısı... Bunu kendi zihnimde bile istemiyordum ve Agrona’nın bunu unutmama yardım etmesini ilk kez dilemiyordum. Cecilia da bunu hatırlamak zorunda kalmamalıydı ama görmek, ne olduğunu bilmek zorundaydı. Grey hayattayken yollarının kesişmesi an meselesiydi. Onun gerçekte kim olduğunu bilmesi gerekiyordu. Kaç isim alırsa alsın, kaç hayat yaşarsa yaşasın... İçten içe hâlâ aynı soğuk, bencil Grey’di o. Dünyadaki tek dostlarına, tek ailesine krallığı tercih eden adamdı.
Onu benden bir kez daha almasına izin vermeyecektim.
Cecilia titremeye başladı. Gözleri kapalı kalmaya devam etti ama dudaklarından acı dolu bir inilti döküldü. Dizlerinin bağı çözülmek üzereydi.
“Durun, o—”
Gırtlağımı sıkan ezici bir güç yalvarışımı yarım kesti. Dizlerimin üstüne çökerken ellerimle çaresizce boynumu tırmaladım ama Agrona yüzüme bile bakmadı.
Cecilia geriye doğru devriliyordu. Agrona onu tam düşerken yakaladı, bir çocuğu kucaklar gibi kollarına aldı. "Şişt, Cecil. Biliyorum. Seni ölümünün gerçekleriyle yüzleştirmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Şimdi dinlen." Anlını Cecilia’nın alnına yasladı. Hafif bir mana parıltısının ardından kızın nefesleri düzene girdi, iniltileri son buldu.
Melzri çoktan yanlarında bitmişti. Agrona, Cecilia’yı, benim Cecil’imi o tırpanın kucağına bıraktı. "Ona odasına kadar eşlik et. Uyanana kadar başından ayrılma, sonra da Etril’e dön."
"Nasıl emrederseniz Yüce Hükümdar." Melzri emri alır almaz Cecilia’yı da yanına alarak uzaklaştı.
Ancak ikisi gözden kaybolduğunda boğazımdaki o görünmez pençe gevşedi. Yere kapandım, ellerimin ve dizlerimin üzerinde çaresizce öksürüp öğürerek ciğerlerime hava çekmeye çalıştım. İçimde büyüyen, dışarı patlamaya can atan öfkeli ve karanlık aurayı hissedebiliyordun ama onu var gücümle bastırdım. Gözlerimde beliren gazap dolu yaşların ardından Agrona’ya baktım. Yüzünde en ufak bir ifade bile yoktu.
Öksürüğüm yatıştığında soğukkanlılıkla konuştu: "Haddini aşıyorsun. Nişanlını ikinci kez kaybetme korkusu içini öyle bir kemiriyor ki akıl sağlığını yitirmek üzeresin."
Nihayet ayağa kalktım, çenemi dikleştirip Agrona’nın gözlerinin içine baktım. "Canını yakıyordun." Sesimdeki o zavallı, sızlanan tonu işitince öfkeden dilimi ısıracaktım. "Bana söz vermiştin, o—"
"Nico." Adım dudaklarından süzülen bir mızrak gibi fırladı, ruhumun derinliklerine saplandı. "Cecilia’nın ne olduğunu anlıyor musun sen? Miras’ın ne anlama geldiğini?" Başını iki yana salladı, boynuzlarındaki süs zincirleri hafifçe çınladı. İri, buz gibi eli yüzümün kenarına dokundu fakat bakışlarında en ufak bir sıcaklık emaresi yoktu. "Elbette anlamıyorsun. O, bu dünyadaki geleceğin ta kendisi. Ama sen Nico… Cecilia ile birlikte kuracağım o yeni dünyada savaşçılara her zaman yer var. Ancak kendi sığ dürtülerine yenik düşen zayıf yaratıklara asla."
Yutkunmaya çalıştım. Boğazım tıkanmıştı, sanki az önce biri beni yeniden boğuyormuş gibi hissettim. Ama beni boğan şey sadece kendi öfkem, korkum ve hayal kırıklığımdı. Sığ dürtülerim, diye düşündüm acıyla. Bu adil değildi. İçimdeki öfke ve kin daha bebekliğimden beri işlenmiş, Agrona tarafından taranıp bir silaha dönüştürülmüştü. Beni güçlü kılan şey tam da bu katıksız gazaptı. O olmadan…
Bir büyücü olarak sınırlarıma ulaştığımı, artık daha fazla güçlenemeyeceğimi biliyordum. Belli ki Agrona da bunun farkındaydı.
Dünyadayken Grey ya da Cecilia gibi güçlü bir savaşçı veya ki kullanıcısı değildim. Bu yeni dünyadaki potansiyelimi keşfettiğimde, yani hafızam silinip Elijah’ya dönüştürülerek uzaklara gönderilmeden önce, mutluluktan havalara uçmuştum. Yeni hayatım eskisine hiç benzemeyecekti. Güce, gerçek bir güce sahip olacaktım; fiziksel, siyasi ve büyüsel bir güce… Hepsi Agrona sayesinde olacaktı. Güçlü birine dönüşmem için ihtiyacım olan her şeyi bana o vermişti: eğitimi iksirleri, en güçlü rünleri ve bazilisklerin yıkım türü mana sanatlarını aktarmaya uygun bir bedeni.
Ama şimdi, değer verdiğim insanlar yine beni geride bırakıp erişemeyeceğim yüksekliğe tırmanıyordu. Yine, yeniden.
"Neden reenkarnasyon geçirdiğini biliyor musun?" diye sordu Agrona. Benden tarafa dönüp duvarda asılı olan süslerden birine göz gezdirdi. "Reenkarne oldun çünkü ona yakındın. Sen de Grey de. Reenkarnasyonun potansiyelini en üst düzeye çıkarmak, Miras’ın bu dünyaya sorunsuz uyum sağladığından emin olmak için her iki yaşamı arasında bir tür dizi oluşturulması gerekiyordu. Miras’ın ruhunu tutacak ve bağlayacak çıpalara ihtiyacım vardı. Senin tek işlevin bundan ibaret."
Sarsılmıştım, başımı iki yana sallamaktan kendimi alamadım. "Hayır, bana demiştin ki—"
"Cecilia’ya söylediğim yalanları görüyor ve hatta destekliyorsun. Buna rağmen sana da aynısını yapmayacağımı mı sandın?" Agrona rahat, insanı silahsızlandıran bir edayla gülümsedi. Yüzünde ne bir suçluluk ne de bir pişmanlık izi vardı. "Kalıntı Mezar’dan öğrendiklerimi kullanarak Miras’ı bulana kadar boyutları taradım. Ve hemen yanında seni ile Kral Grey’i buldum."
Grey’in Cecilia’nın canını alarak elde ettiği krallığa yapılan bu gönderme öfkemi körükledi, irkildim. "Ama bana ihtiyacın vardı. Bunu sen kendin söyledin! Grey’in reenkarnasyonu sana beni buraya nasıl getireceğini gösterdi. Ben olmasaydım sen—"
"Önce Grey’i reenkarne etmeyi denedim, bu doğru. Ama ruhu seçilen taşıyıcıya asla ulaşmadı. Basit bir hesap hatası yaptığımı düşündüm. Dünyadaki ölümlü bedenindeyken henüz hayattaydı, oysa benim Miras için yaptığım hazırlıklar ruhun fani bedeninden çoktan ayrıldığı varsayımına dayanıyordu." Agrona başını hafifçe yana eğdi, dili sivri köpek dişlerinin üzerinde gezindi. "Artık bunların hiçbir önemi kalmadı, anlamıyor musun? Bunu tartışmanın kimseye bir faydası yok. Ama… sanırım zihnindeki o çocukça çabayı izlemek adına seni biraz eğleyebilirim Nico."
Ona dik dik baktım. Söylediği o soğuk sözler; kötü niyetli veya acımasızca değildi, daha çok hayal kırıklığına uğramış bir ebeveynin çocuğunun saçma fikirlerini dinlemesindeki o küçümseyici merakı taşıyordu. Bu tavır beni her türlü bıçaktan daha derin kesti ama ona bunu belli etmeyecektim. İstersem ben de duygusuz ve umursamaz olabilirdim. "Anlat bana. Neler olduğunu bilmek hakkım."
Agrona heybetli omuzlarını silkti. "Anlatabilirim ama anlamanı sağlayamam. Kral Grey’in reenkarnasyon denemesinden edindiğim tecrübelerle sıradaki süreci başlattım ve senin ruhunu, bünyesinde biraz Vritra kanı barındıran soylu bir ailenin yeni doğan bebeğine aktardım. Planlandığı gibi buraya ulaştın."
Yüzümdeki duyguları tamamen silerek salonun duvarı boyunca uzanan minderli kanepelerden birine oturdum. Arkama yaslandım, bacak bacak üstüne atarak devam etmesini bekledim.
"Fakat iki çıpaya ihtiyacım vardı," diye devam etti. "Ve Cecilia’nın yakın olduğu başka kimse yoktu. Birkaç farklı ruh denedik ama hiçbiri reenkarnasyonun ağırlığını kaldıracak kadar güçlü değildi. Bu yüzden bir süreliğine deneyi rafa kaldırdım. Uygun çıpalar olmadan Miras’ı reenkarnasyon sürecine sokmak büyük bir riskti, düzgün bir taşıyıcı şekillendirilemezdi."
Alacrya’daki çocukluğuma, o bitmek bilmeyen eğitimlere ve üzerimde yapılan deneylere gitti aklım. Cecilia’ya yeniden kavuşma fikri, her türlü işkenceye katlanmamı sağlamıştı. Reenkarnasyonum ve varlık sebebim hakkındaki gerçekleri tam olarak bilmesem de Cecilia, Agrona’nın her zaman burnumun ucunda salladığı bir ödüldü. Eğer yeterince güçlü olursam bir gün onu da reenkarne edebileceğine dair bana söz vermişti. Beni aklımı kaçırmaktan koruyan şey işte bu sözdü.
"Peki ya ben? Çocukluğum? Bana yaptığın o kadar şey?"
"Reenkarnasyonunun nasıl sonuçlar doğuracağını bilmiyorduk. Bu yüzden seni burada tuttum, Vritra soyunun arasında büyütülüp eğitilmeni emrettim. Seni test ettik, üzerinde deneyler yaptık ve reenkarne olmuş bir ruhun gerçekten de inanılmaz bir potansiyele sahip olduğunu kanıtladın. Bu durum, bir gün planıma geri dönebileceğime ve Miras’ı kontrol edebileceğime dair umutlarımı yeşertti. Ve sonra…"
"Arthur…" Adını anarken içimde ince bir sızı hissettim. Xyrus Akademisi’nde birlikte geçirdiğimiz anılar zihnime üşüştü.
"Evet. Arthur. Her nasılsa kıtanın öbür ucunda, benim hakimiyet alanımın tamamen dışında, bir Leywin olarak doğmuştu." Agrona eğleniyormuş gibi başını salladı, boynuzlarındaki süsler yine çınladı. "Ah, Sylvia. Her zamanki gibi zekiydi. Dicathen’in bakir topraklarında saklanmış, ölümcül şekilde yaralanmış olsa bile böylesine bir hamle yapıp ayağıma dolanmayı başardı.
Cadell onu bulana kadar gerçeği öğrenememiştim. Sylvia o çocuğu sakladığını sanıyordu ama lanetli ejderha büyüsünü kullanıp zamanı dondurmadan hemen önceki o kısacık anda Cadell her şeyi gördü. Başka kim olabilirdi ki? Hangi insan çocuk bu kadar önemli olabilir ki Sylvia enerjisini tüketme ve avcılarıma yakalanma pahasına onu kurtarmaya çalışsın? Olanları öğrendiğim an gerçeği kavradım."
"Bu yüzden hafızamı silip beni Dicathen’e, Rahdeas’ın yanına gönderdin…" Elijah olarak başlayan hayatım cücelerin arasında, bomboş bir levha gibi şekillenmişti. Gerçek güçlerim bile bastırılmış, benden gizlenmişti. Elijah olarak geçirdiğim o yıllar benden çalınmasaydı acaba şimdi nerede olurdum diye düşünmeden edemedim.
Yine de güçlerimin sınırına bu kadar çabuk ulaşır mıydım?
Sanmıyordum. Agrona sırf beni Grey’e yakınlaştırabilmek için o potansiyeli elimden almıştı.
"Beni bir casus olarak gönderemez miydin? Neden…" Zorlukla yutkundum. "Neden hafızamı sildin? Neden o zamanı benden çaldın?"
"Arthur’u gördüğün ilk anda ona saldırmaktan kendini alıkoyabileceğini mi sanıyordun gerçekten?" dedi alaycı bir sırıtışla. "Eski hayatının kinini ve nefretini taşırken bu yaşamında onunla gerçek bir dostluk kurabilir miydin?"
"Cecilia için yapardım. Her şeyi yapardım," diye yanıtladım. Çaresizce buna inanmak, Agrona’nın yanıldığını görmek istiyordum.
"Öfken kontrolsüz bir değişkendi. Sırf senin hatırına neden gereksiz bir riske gireyim ki? Hafızanı, yani reenkarnasyonuna ve Alacrya’daki doğumuna dair tüm bilgilerini silerek ikinizi, Miras’ın reenkarnasyonu için gerekli olan o iki çıpayı çok daha güvenli bir şekilde bir araya getirebildim."
Başımı ellerimin arasına aldım. Agrona’nın boynuzlarını kafasından söküp çıkardığımı, tanınmaz hale gelene kadar onları tekrar tekrar göğsüne sapladığımı düşledim. "Onu… Arthur’u bulacağımı nereden biliyordun?"
Ağır bir el başımın üzerine kondu, gözlerimi kapattım. "İkiniz kaderin ipleriyle birbirinize bağlıydınız. Sen, Grey ve Cecilia o dizinin üç noktasını oluşturuyordunuz. Birbirinizi öyle ya da böyle bulacağınızdan emindim. Yine de casuslarımı harekete geçirdim, Dicathen’deki ağımızı genişletip beklemeye koyuldum.
Xyrus’ta yeniden ortaya çıkması yıllar aldı. Ama adamlarımız onu bulmak için doğru yerlerdeydi. Bir kez kendini gösterdiğinde de belirtileri karıştırmak imkansızdı: Kusursuz bir kılıç ustalığı, dört elementi birden kontrol edebilen bir büyücü ve henüz iki yaşındayken uyanmış bir dahi. Üstelik koluna bir ejderha tüyü sarıyordu."
"Rahdeas’ın yaşıma rağmen aniden maceracı olmam konusunda diretmesi…" diye mırıldandım. Gerisini zaten anlamıştım. "Ve elflerin prensesi Tessia Eralith ile olan yakınlığımız… Cecilia’nın dönüşü için onu mükemmel bir taşıyıcı kılan şey buydu. Tıpkı dünyadaki gibi… Önce Grey’e aşık olan, beni sırf onun yanında durduğum için fark eden bir kız…"
Agrona’nın güçlü parmakları saçlarımın arasına kaydı. Ardından başımı aniden ve canımı yakacak şekilde geriye çekerek beni o kızıl gözleriyle yüz yüze bıraktı. “Ne olmasını bekliyordun ki Nico? Miras ile birlikte ormandaki küçük bir kulübeye çekilip hayatınızın geri kalanını dertsiz tasasız geçireceğinizi mi? Başınızdan geçen her şeyi unutup oynaşarak gününüzü gün edeceğinizi mi sanıyordun? Onca zamanı ve kaynağı onun reenkarnasyonuna adadıktan sonra hem de? Hayır. Senin bir amacın vardı ve farkında olmadan da olsa bu amaca sadakatle hizmet ettin.”
Beni bıraktı ve koridorda yürümeye başladı. Ama benim onunla işim henüz bitmemişti.
“Peki ya Grey?”
Agrona durdu. Bize amansız düşmanımdan bahsediyormuşum gibi değil de son derece anlamsız bir soru sormuşum gibi şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Kral Grey, Arthur Leywin ya da Yükselmiş Grey... İsminin artık hiçbir önemi yok, çünkü kendisinin bir önemi kalmadı. Tıpkı seninki gibi onun da rolü sona erdi. Kızımın, ejderha annesinden geçen eter sanatlarını kullanarak kendini bir şekilde feda ettiğini ve onun bu sayede hayatta kaldığını tahmin ediyorum. Bu durum işime de geliyor aslında. Sylvie, senin o dört elementi de kullanan küçük arkadaşından her zaman daha büyük bir tehditti.”
“Ama o yükselmişin Grey olduğunu nereden biliyordun? Madem zaten biliyordun, neden...” Derin bir nefes aldım. Agrona’nın ayaklarımın dibinde can verdiği o görüntüyü zihnime kazıyarak devam ettim. “Neden beni Yüce Salon’a gönderdin?”
“Seris bunu bana bir süre önce söylemişti,” dedi Agrona. Umursamaz bir edayla, sanki sıradan ve önemsiz bir dedikodudan bahsediyormuş gibi rahat konuşuyordu. “O da senin gibi düşünüyordu. Arthur’un bir şekilde önemli olduğunu, hayatta kalmasının bir anlam taşıması gerektiğini sanıyordu. Siz alt ırkların ve onların saçma sapan kinlerinin hastasıyım doğrusu. Dragoth’un hizmetkarı Dicathen’da öldürüldüğünden beri –adı neydi o herifin, Uto mu?– herkes aynı kafada. ‘İzin verin onu ben öldüreyim Yüce Hükümdar!’ ‘Hayır hayır, lütfen bu onuru bana lütfedin!’ Bir zamanlar belki bir tehdit oluşturabilirdi, evet. Kızım sayesinde asuraları arkasına aldığı o dönemde... Ama o devir kapandı.”
Ruhumun üzerine kurulduğu, bana yeni bir hayat veren o temel sallandı ve ayaklarımın altında ufalanıp gitmeye başladı. Her iki yaşamımda da Grey hem en yakın dostum hem de en nefret ettiğim düşmanımdı. Hayatımın akışını Cecilia’dan bile daha fazla değiştiren şey, onun varlığıydı. Yaptığı bunca şeyden sonra öylece yaşamasına izin veremezdim.
Üstelik hâlâ yapabilecekleri varken, diye düşündüm. Grey hayatta olduğu sürece Cecilia güvende olamazdı.
Yine de Agrona onu değersiz görüyordu, ikimizi de yok sayıyordu. Grey’in taşıdığı o büyük tehlikeyi nasıl görmezden gelebilirdi?
“Yanılıyorsun,” dedim soğuk bir sesle. Ayağa kalkıp devasa Vritra lorduna doğru ağır adımlarla ilerledim. Dudaklarında eğlenen bir gülümseme belirdi. “Yüce Hükümdar, lütfen Grey’i avlamama izin verin,” dedim. Yalvarır gibi görünmemeye çalışıyordum ama kurduğum cümlelerin, az önce benimle dalga geçerken taklit ettiği kelimelerin birebir aynısı olduğunun da farkındaydım. “Bir zamanlar öldüğünü sanmıştım ama bir şekilde intikamımdan kaçmayı başardı. Bana bir şans daha verin. Bana yaptığınız bunca şeyden sonra bunu bana borçlusunuz. Grey’i bana borçlusunuz.”
Agrona’nın gülümsemesi ekşidi, neredeyse acıyan bir hal aldı. “Sana hiçbir şey borçlu değilim. Ama kıçının üstünde oturmayıp intikamcılık oynamak istiyorsan, keyfin bilir. Belki onu öldürmek bitmek bilmeyen o aşağılık kompleksini biraz olsun bastırır. Tabii o seni daha önce öldürmezse.” Agrona, iki ihtimal de zerrece umurunda değilmiş gibi omuz silkti. “Ama önce Miras’ın yanına dön ve Melzri’yi nöbetten kurtar. Ve sakın unutma, geleceğimiz Cecilia’nın ellerinde. İhtiyacı olan her şeye sahip olduğundan emin ol.”
Agrona topuklarının üzerinde döndü ve insanüstü bir hızla koridorda gözden kayboldu. Beni hayal kırıklığı ve öfkemle baş başa bıraktı.
Senin onayına ihtiyacım yok. Grey’i bulacağım. Onu bulup işini bitireceğim ve bu kez geri dönemeyecek.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.