Özün Hakikati

Gözlerim Cin kadının ellerinde parıldayan ikiz eterik kılıçlara çivilenmişti. Neredeyse kusursuz olan bu yaratımları incelerken içimde hayranlık, heyecan ve kıskançlık harmanlanıyordu. En sonunda bakışlarımı kadından zorla çekebildim. “Bana vermen gereken sınav ne olacak?”

“Zaten başladı,” dedi kendinden emin bir edayla. “Dövüşürken değerini ölçeceğim.” Topuklarının üzerinde döndü ve oda bir anda yok oldu; hem zırhım hem de etrafımızdaki her şey eriyip giderek yerini bambaşka, bembeyaz bir boşluğa bıraktı. “Oyalanma şimdi.”

Cin bir anda üzerime atıldı, ikiz kılıçları boğazıma doğru geniş bir kavis çizerek savrulurken bedeni mor bir ışık hüzmesine dönüştü.

Topuğumun üzerinde dönerek vuruşlarını savuşturdum, ellerine doğru hamle yaparken eteri puslu bir bıçak formuna sokmaya zorladım. Kılıçlarını tekrar yukarı kaldırdığı o kısa andan faydalanıp hançerimi kadının kaburgalarına doğru savurdum.

Cin, savuruşunun ortasında kendi etrafında fırıldak gibi döndü. Sol kılıcıyla hamlemi kesmek için gereken ivmeyi kazanmak adına tüm bedenini hırsla büktü.

Çarpışmanın etkisiyle kıvılcımlar saçıldı, ancak bu kapışmanın ardından geriye kalan tek silah onunkisiydi.

Cin hiç beklemeden saldırıya geçti. İkiz kılıçları, beni kıyma makinesinden geçirmeye ant içmişçesine birbirini kesen hilaller çizerek üzerime yağmaya başladı.

Kendi bıçaklarımı peş peşe çağırdım. Her defasında formu bir arada tutmak, kadının darbelerini püskürtürken şekli korumak için kendimi daha da zorluyordum ama hiçbiri tek bir darbeden fazlasına dayanamıyordu.

“Kendini tutuyorsun,” dedi Cin, kılıcını savururken kestirip atar gibi. Mor kılıç yanımı havalandırıp geçerken biçim değiştirip uzun bir asa halini aldı. Ön ayağının üzerinde dönerek yeni silahını iki eliyle kavradı ve asanın arkasıyla bacaklarıma çelme taktı.

Darbe nin şiddetiyle tek dizimin üzerine çöktüm. Başımı tekrar kaldırdığımda asası çoktan bir savaş çekicine dönüşmüştü.

Devasa gürz bembeyaz zemine çarptığı anda yarattığı şok dalgası ortalığı sarsarken, Tanrı Adımı sayesinde bedenimi saran mor şimşekler beni onlarca metre öteye taşıdı.

Kısa saçlı Cin kadın ilk kez şaşırmış bir ifadeye büründü. Az önce yaşananları idrak etmeye çalışırken gözleri yuvalarından fırlamış, kaşları çatılmıştı.

“Tekrar,” diye hırladı ve bulanık bir gölge halinde üzerime atıldı.

Kendi bıçağımı şekillendirirken bir yandan da kadının etrafında toplanan eter yollarına odaklanarak öne doğru bir adım attım. Eter bıçağımı sadece onun darbesinin yönünü değiştirmek için kullanmam bile bıçağımın tuzla buz olmasına yetti ama bu bana ihtiyacım olan zamanı kazandırdı.

Cin kadının arkasında belirdiğimde mor şimşekler bir kez daha üzerimden kıvılcımlar saçarak aktı. Ne var ki ben başka bir hançer oluşturana kadar kadının kendi eter bıçağı hamlemi çoktan engellemişti.

“Yumruğunla saldırmayı seçseydin büyük ihtimalle bunu bloklayamazdım,” diye itiraf etti. Keskin gözleri bana bakmak yerine sanki içimi okuyor gibiydi. “Zihnin bu tanrısal rünü şimşeğin sapan mana elementiyle bağdaştırmış gibi görünüyor. Bu durum, eter kullanırken sergilediğin eğilimleri fazlasıyla açıklıyor.”

Kafa karışıklığıyla kaşlarımı çattım. “Eğilimlerimi mi?”

Cin kadın sorumu eliyle geçiştirdi. Eterik kılıcını yere saplayıp umursamazca üzerine yaslandı. “Ondan önce, senden ne istediğini duymak isterim Arthur Leywin,” diye sordu, sesi sertleşmişti.

Gerçek adımı kullandığını fark edince cevap veremeden kalakaldım.

Küt saçları, başını yana eğerken hafifçe sallandı. “Bu isimden şimdiden rahatsız mı olmaya başladın?”

“Hayır,” dedim hazırlıksız yakalanarak. Ne hissettiğimden emin değildim. Regis dışında kimse bana gerçek adımla seslenmeyeli aylar olmuştu ve kendime Grey denmesine fazla alıştığımı fark ettim. “Sorun değil. Ama sorunu anlamadım.”

Parlak gözleri bir projektör gibi üzerimde gezindi. “Ne istiyorsun, Arthur?”

Bu da sınavın bir parçası mı acaba, diye düşündüm. Ama dışımdan, “Doğru sorunun bu olduğundan emin değilim,” dedim. “İhtiyacım olan şey Kader’i nasıl kontrol edeceğimi öğrenmek.”

“Kader basitçe öğretilebilecek, kişiden kişiye aktarılabilecek bir şey olsaydı, evrenimiz bir kar küresinin içine rahatlıkla sığabilirdi.” Çenesini elinin tersine dayadı, bakışlarıyla beni süzmeye devam ediyordu. “Hayır. Senin istediğin şey güç. Sevdiklerini koruma ve düşmanlarını yenme gücü.”

Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Ama ikisi aynı şey değil mi? Dört elementin tamamı emrimdeyken bile tek bir Tırpan’ı bile yenemedim. Daha güçlü bir şey istiyorum—daha doğrusu buna ihtiyacım var. Bana söylenene göre bu da Kader.”

Yeniden doğruldu, eter bıçağını topraktan söker gibi çıkardı. “O halde zihnini yeni fikirlere açmak zorundasın. Eteri mananın merceğinden görmeye çalışarak, birini diğeriyle eş tutarak kendini kör ediyorsun. Ancak eteri kendi özüyle kavradıktan sonra Kader’i anlamaya başlayabilirsin. Şimdi bıçağını oluştur. Anladığını göster bana.”

Ayağa kalkarken hançerim belirdi; kenarları tırtıklıydı ve maddesel bir derinlikten yoksundu.

Kadın tiksintiyle bıçağa baktı. “Bana vur.”

Hiç tereddüt etmeden öne atıldım ve sağa doğru bir sahte hamle yaptım. Kılıcı önümü kesmek için hareket ettiğinde, ikinci bir hançer çağırıp soldan kaburgalarına doğru sapladım.

Kılıcı her iki darbeyi de savuşturmak için kavis çizdi ve eter bıçaklarım dağıldı. Kontratağını elimle yakalayıp Tanrı Adımı ile arkasına geçtim ama o çoktan öne doğru yuvarlanmıştı; kılıcı, onu takip etme ihtimalime karşı arkasında geniş bir kavis çizdi. Temiz bir hamleydi ve imkansız derecede hızlıydı.

Ben tekrar saldıramadan elini kaldırdı. “Odaklan. Sen kazanmaya çalışıyorsun, belki kazanabilirsin de ama öğrenmeye çalışmalısın. Silahın her kullandığında neden dağılıyor?”

“Çünkü bu kadar karmaşık bir formu koruyacak kadar güçlü değilim,” diye dürüstçe cevap verdim.

Aptal bir çocukmuşum gibi yüzünü ekşitti. “Yanlış. Olman gerekenden daha güçlüsün. Benden bile güçlüsün—en azından hafıza kristalinin içine hapsedilmiş şu kalıntımdan. Ve yine de…”

Sağ elinde kusursuz bir şekilde şekillenmiş bir kılıç belirdi. Sonra solunda ikincisi. Ardından tam omzunun üzerinde süzülen üçüncüsü. Ve kalçasının yakınında yüzen dördüncüsü.

Bana öfkeyle baktı ve dört bıçak birden yüzüme doğruldu. “Eksik olan şey güç değil. Bakış açısı. Bir insan olarak her zaman bildiklerinin üzerine koyman beklendi. Emeklemek, yürümek, koşmak… Değil mi? Eteri yönlendirmek için her şeyin kuralları olduğunu unutmalısın. Kendini etrafında zaten var olan bir sisteme hapsetmek seni sadece geride tutar. Yürümeye ya da koşmaya çalışma. Yerçekimini görmezden gel ve sadece uç.”

Alaycı bir şekilde sırıtmadan edemedim. “Uçmayı zaten öğrendim—”

Uçan bıçaklardan biri boynuma doğru savruldu. Kendi eter bıçağımla savuşturdum ama bıçağım parçalandı. İkinci uçan kılıç dizimin yan tarafını sıyırırken, elinde tuttuğu ikisi göğsüme ve kalçama doğru saplandı. Kordri’nin derslerini hatırlayarak savunma pozisyonuna geçtim; her bir saldırıyı engellemek veya kaçınmak için ellerimi ve ayaklarımı kısa, hızlı hareketlerle kullandım. Peş peşe birkaç eterik hançer çağırdım, her biri kadının baskısı altında buharlaşıp gitti.

Saldırı bombardımanı amansızdı, darbeler aynı anda birden fazla yönden geliyordu. Çoğundan sıyrılacak veya bloklayacak kadar hızlı olsam da, darbelerin hedefi bulduğu yerlerde derin kesiklerin ve saplanmaların acısını hissedebiliyordum.

Sonunda silahlarını yok edip tekrar oturdu. Ben de temkinli bir şekilde onu taklit ettim, dersin devam etmesini sessizce bekledim. Bir şeyler öğrendiğimi düşünmek istiyordum ama şu ana kadar verdiği rehberlik, bu kadar güçlü eter bıçaklarını nasıl çağırdığını anlamama gerçekten yardımcı olamayacak kadar soyut, fazla muğlaktı. Harika bir antrenman partneri olsa da, saf bir eter silahının formunu koruma yeteneğim pek gelişmemişti.

“Bunun sebebi, tıpkı o akademinizde mana kontrolünü öğrenirken yaptığımız gibi sana ne yapman gerektiğini söylememi beklemen,” dedi kestirip atarak. “Ama bunu yapamam.”

Kaşlarımı çattım. “Bana öğretmek istediğini iddia ediyorsun ama aynı zamanda bu bilgiyi gökten zembille indirmemi, sanki sihirle ortaya çıkarmamı bekliyorsun.”

“Kesinlikle,” diyerek başını tek ve sert bir hareketle salladı. “Ancak yaşadığın hüsranı hissedebiliyorum. Özümüzden bir damla taşıyor olsan bile bir Cin olmadığını biliyorum. Bu yüzden bunu farklı bir şekilde açıklamaya çalışacağım.”

Duraksadı, arayan gözleri gözlerimin en derinlerine kenetlendi. “Az önce eğilimlerinden bahsetmiştim. Gerçek bir eter silahı oluşturamıyorsun çünkü etere tıpkı mana gibi davranıyorsun. İpleri her zaman elinde tutma konusunda bitmek tükenmek bilmeyen bir arzu duyuyorsun, Arthur Leywin. Bedenin, büyün, hayatın üzerinde… Mana mevzubahis olduğunda bu arzu, özgüveninin derinliğiyle birleştiğinde olağanüstü bir hızla ilerlemeni sağladı. Fakat eter söz konusu olduğunda, bu durum sadece kendinle arzun arasına bir duvar örmene yarıyor.”

İçimdeki kontrol etme arzusu hakkında tartışma isteğini bastırarak sadece, “Biraz daha açabilir misin?” dedim. “Eteri kontrol etmem gerekmiyorsa, ne yapmalıyım?”

“Kalbinin veya akciğerlerinin nasıl çalıştığını anlıyor musun?” diye sordu aniden, elini göğsüne bastırarak.

“Evet,” dedim yavaşça, lafı nereye getirmeye çalıştığından emin olamayarak.

“Akciğerlerini sen mi kontrol ediyorsun?” diye sordu. “Vücuduna tam olarak doğru miktarda oksijeni almak için her nefesi zorla mı alıyorsun? Odaklanmayı bıraktığında nefes almayı kesiyor musun?”

“Hayır, elbette hayır. Ama nefesimi kontrol edebilirim—”

Parmaklarını şıklattı ve beni işaret etti. “Evet, edebilirsin. Ama bir gün, bir hafta, bir yıl boyunca aldığın her bir nefese odaklansan, bu seni nefes alma konusunda daha mı iyi yapar?”

Bu soru karşısında kaşlarımı çattım ve parmaklarımı ayak bileğime vurmaya başladım. “Hayır, yine de kişinin nefesi üzerindeki kontrolünü çalışması—”

Uzanıp başımın kenarına bir tane patlattı. “Kuklalık yapma. Odaklan.”

“Tamam,” dedim şakaklarımı ovarak. “O zaman kontrol edemiyorsam ne yapacağım?”

Ayağa kalkarken gülümsedi, benim de aynı şeyi yapmamı işaret etti. “Ater, suyun bir aygır olmaması gibi manayla aynı şey değildir. Biri kontrol edilebilir, diğerine ise rehberlik edilmelidir. Güvenilmelidir. Bir bağ kurulmalıdır. Ama ater bir aygır da değildir. Ehlileştirilip kırılmamalıdır. Dahası, senin aterin benim aterim değil. Ben, büyü formlarının son derece dikkatli uygulanması ve onlarca yıllık pratik sayesinde, beni desteklemesi için atere yavaşça rehberlik etmeyi, onu emmeyi ve yönlendirmeyi öğrendim. Ancak senin çekirdeğin ve kendi bedeninin içindeki ateri kolayca emip arındırma yeteneğin sayesinde, senin aterle olan ilişkin daha çok bir ebeveyn ile çocuk arasındakine benziyor.”

Parlak, saf aterle dolup taşan çekirdeğime doğru bir iç yolculuk yaptım. Leydi Myre’ın aterle ilgili bana verdiği ilk ders, onun bir tür bilince sahip olduğu ve yalnızca ikna edilebileceği, asla kontrol edilemeyeceği düşüncesini pekiştirmekti. Çekirdeğimi dövüp onun yanıldığını kanıtladığımda, çekirdeğimin aterı asuraların ejderha ırkının anlayamayacağı bir şekilde yönlendirmeme ve kontrol etmeme izin verdiğini varsaymış, daha fazlasını düşünmemiştim.

Fakat…

“Yani emdiğim ve çekirdeğimde arındırdığım ater… Üzerinde bu kadar güçlü bir etki kurabilmemin sebebi onun… Ne olması? Bana bağlanmış olması mı?”

“Kesinlikle!” diye haykırdı, sanki etimin ötesini, çekirdeğimin içini görebiliyormuş gibi iman tahtama odaklanarak. Sonra yüzü hafifçe asıldı, adeta dudak büktü. “Daha önceki uzam tekniğin etkileyici olsa da bedeninin ve çekirdeğinin birleştiği o muazzam potansiyel düşünüldüğünde, başarabildiğin tek şeyin bu olması beni hâlâ hayal kırıklığına uğratıyor. Bir düşüncenle bir ater silahı oluşturabilmelisin; hayır, sen onu henüz zihninde tam olarak bir düşünceye dönüştürmeden önce ater senin niyetine tepki vermeli.”

Sitemi yüzünden hem huzursuz olmuş hem de hafifçe incinmiş bir halde enensemi kaşıdım. “Sanırım anlamaya başlıyorum.”

Cin kadın güldü ve ellerinde tek bir kılıç belirirken başını salladı. “Hayır. Ama daha fazla pratik ve daha az sohbetle anlayacaksın.” Yüzü taş gibi duygusuzdu; doğrudan çekirdeğimi hedef alan kılıcıyla ileri atıldı.

Günler gibi gelen sürenin ardından antrenmanımız kesintisiz devam etti. Cinle birbirimizi kilitlediğimiz, saatlerce süren amansız savaşlar yaparken, ater küresinde Kordri’ye karşı eğitildiğim zamanlar sert bir şekilde zihnime hücum etti. İkimiz de kendimizi tutmuyor, birbirimize tek bir santim bile alan bırakmıyorduk. Cin aynı anda birkaç silah çağırabiliyor ve anlık, kestirilemez bir hassasiyetle formlarını değiştirebiliyordu ama ben daha iyi bir kılıç ustasıydım.

Ve Şafak Gazeli parçalandığından beri ilk kez elimde gerçek bir kılıç vardı.

Cinin bu sert mesajının zihnime kazınması zaman almıştı ancak iyi bildiğimi sandığım bir şeyi yeniden öğrenmek zorunda kalışım ilk değildi. Saatler ya da günler boyunca yavaşça, niyetimin ater kılıcına şekil vermesine izin verme pratiği yaptım.

Uygulamada bu kavram, Üç Adım’ın Tanrı Adımı’nın aterik yollarını önce görmek zorunda kalmadan algılamam için beni eğitme şekline benziyordu. Daha önce suyu çıplak ellerimle şekillendirmeye çalışmak gibi hissettiren şey, kılıcı korumak hâlâ neredeyse tüm konsantrasyonumu gerektirse de artık elimi yumruk yapmak kadar rahat ve doğal hale gelmişti.

Savaşırken bıyık altından gülümsedim, elimdeki aterik silahın hissinden keyif alıyordum. Kılıcın kendisi Şafak Gazeli’nden hem daha uzun hem daha genişti, tabanda biraz daha genişleyip ustura keskinliğinde bir uca doğru daralıyordu ve parlak bir ametist renginde ışıldıyordu. Elimi koruyan bir balçak vardı; bu, cinin eklemlerime indirdiği acı verici bir darbeyle silaha olan odağımı bozmasından sonra eklediğim bir parçaydı.

Kılıcı tutmak beni canlandırdı, kaybolduğunu fark etmediğim bir şeyi bana geri verdi. Hem Kral Grey hem de Arthur Leywin olarak, kılıç ustalığında derinleşmek benim benlik duygumun temel taşı olmuştu ve Şafak Gazeli parçalandığında bu sanki bir uzvumu kaybetmek gibi hissettirmişti.

Ater kılıcım cinin birçok silahından biriyle her kesiştiğinde havayı derin, yankılı bir uğultu dolduruyor ve etraflarındaki alan hafifçe dışarı doğru bükülüp gözle görülür bir kırılmaya sebep oluyordu. Bu durum, dövüşümüzün etrafımızdaki dünyanın dokusunu değiştirdiği izlenimini veriyordu. Bunun sadece tamamen zihinsel bir alanda olmamızdan mı —zihnimin kılıcı kullandıkça genişleyen bir temsili— yoksa bu zihinsel simülasyonun ater silahlarının gerçek fiziksel etkisini birebir yansıtmasından mı kaynaklandığını merak etmekten kendimi alamıyordum.

Cin, kulakları tırmalayan bir savaş çığlığıyla üzerime atıldı. Elindeki silah bir harbiye dönüştü, aynı anda ikiz kılıçlar başımın ve kalçamın hizasında fırıldak gibi dönmeye başladı. Havaya sıçradım, yere paralel şekilde kendi etrafımda döndüm; böylece uçan kılıçlar sadece üstümdeki ve altımdaki havayı kesti. Cin, harbiyle beni havada yakalamayı hedefleyen kısa ve sert bir hamleyle yukarı doğru bir kesik savurdu ancak tepki vermek için ayaklarımın yere basmasına gerek yoktu.

Tanrı Adımı ile arkasına ışınlandım fakat o aradaki boyutta çağrılmış aterik kılıca olan konsantrasyonumu koruyamadım. Kılıcı yeniden oluşturmak için geçen süre tüm avantajımı kaybettirdi. Cin bu sırada kendi etrafında dönerek beni buldu ve belini hedef alan şlakk hamlemden sıyrılmak için yukarı sıçradı. Savuruşumun ivmesini baş üstünden inen bir baltalama vuruşuna dönüştürerek onu savunmak için kendi silahını —yine bir kılıç— kaldırmaya zorladım.

Ağırlığımı temasa verip sertçe ittirdim; rakibim geriye doğru kayarken, etrafında desteksiz şekilde uçan silahların sürpriz bir saldırısını engellemek için kılıcımı öne doğru tuttum.

Tanrı Adımı’nı tetikleyip yanına çaktım, ardından hemen tekrar Tanrı Adımı kullanarak diğer yanına geçtim ve kılıcımı oluşturup göğsüne doğru sapladım. Fakat o çoktan hareket etmişti, birden fazla kılıcı olası birden fazla açıdan savunma yapmak için etrafında dönüyordu.

Bunu birkaç kez tekrarladım; her defasında onu hazırlıksız yakalamaya çalışıyor, farklı bir yönden saldırıyordum ama o her adımımda bana ayak uyduruyordu. İkimiz de birbirimize tam bir darbe indiremiyorduk.

Derken aniden silahları yok oldu ve gözlerini değil, tüm bedenini kırptı; sanki anlık olarak görünmez olmuştu. Kendi kılıcımın da kaybolmasına izin verdim.

“İyi misin?”

Başını salladı ama siluetinin eskisi kadar parlak olmadığını düşünmeden edemedim. “Korkarım vaktimiz azalıyor. Artık…” Beyaz boşluk yok oldu ve bir kez daha harap olmuş taş kalıntıların arasında duruyorduk. “…arkadaşlarının yanına dönmeliyiz.”

Cin projeksiyonu gitmişti, ses artık odanın merkezindeki kristalden geliyordu. “İyi iş çıkardın, soydaş.”

Caera ve Regis yıkılmak üzere olan duvarlardan birine yaslanmış oturdukları yerden ayağa kalktılar. Caera rahatlamış görünüyordu ama Regis bana sinirli bir surat ifadesiyle bakıyordu. Zırhımın tekrar üzerimde olduğunu fark ettim; daha doğrusu, dövüş tamamen zihnimde gerçekleştiği için zırhımı aslında hiç çıkarmamıştım.

“Amann, amma uzattın,” dedi Regis somurtarak. “Bu seferki sonuncusundan çok daha uzun sürdü.”

Cinle antrenman yaparken zamanın akışını bir saniye bile düşünmemiş olan ben, “Öyle mi?” dedim. “Ne kadar oldu?”

Caera diziyle Regis’in böğrünü dürterek, “En fazla on dakika,” diye yanıtladı. “Sadece öylece durmuş, boş boş bakıyordun… Açıkçası biraz ürkütücüydü.”

Kristal araya girerek nabız gibi attı: “Devam edecek enerjim olmaması üzücü ancak zihin alemini tezahür ettirmek yıpratıcıdır. Yine de ater kılıcı tekniğini kendi başına çalışmaya devam edebilecek kadar ilerleme kaydettiğine inanıyorum.”

“Peki ya sınav?” diye sordum. Dövüşmek ve nasıl gelişebileceğimi tartışmak dışında bana başka bir test uygulamamıştı.

“Karakter ve irade testiydi,” diye yanıtladı kristal, ışığı parıldayarak. “Benim takdirime göre geçtin ve ödülünü alacaksın.”

Boyutsal depo rünüm ısındı; içinden az önce beliren sade, siyah bir küpü çıkarmak için acele ettim. Bir önceki gibi, olması gerekenden çok daha ağırdı. Bir yanım ona hemen ater enjekte etmek, taşıyıcı yadigârın içine girip içinde ne olduğunu görmek istiyordu ama bu isteğe karşı koydum.

Caera öne eğilip yadigâra dikkatle baktı. Özenle bakacağına güvenerek incelemesi için ona uzattım ve dikkatimi tekrar kristale çevirdim.

“Bu yadigârın nasıl bir kavrayış içerdiğini söyleyebilir misin?” diye sordum umutla.

Kristal karardı, düzensizce dalgalandı. “Korkarım söyleyemem. Keşfetmek, öğrenmenin özüdür. Sana herhangi bir şey söyleyerek tanrı rününü nihai olarak anlamanı istemeden kısıtlayabilir, hatta bozabilirim.”

Düşündüm, sonra sordum: “Peki bu tanrı rünleri nereden geliyor? Onları bize kim ya da ne veriyor? Yoldaşın bu soruya yanıt verememişti.”

“Bu bilgi bu kalıntının içinde saklı değil.”

Tam olarak hayal kırıklığına uğramış sayılmazdım çünkü bunu zaten bekliyordum. Ayrıca endişelenmem gereken çok fazla şey vardı. Tanrı rünlerinin gizemi başka bir güne kalmalıydı.

“Üzgünüm, daha önce sormak aklıma gelmedi… Adın ne?”

Kristal uğulduyor gibiydi, ışığı cılız bir şekilde titriyordu. Ham, duygusal bir tonla, “Bu bilgi de bu kalıntının içinde saklı değil,” dedi.

“Ayrılmadan önce bana söylemek istediğin başka bir şey var mı?” Cin kalıntısının cevaplamasını isteyeceğim yüzlerce soru vardı ama vaktimiz azsa bana söyleyemeyeceği şeyleri sorarak zaman kaybetmek istemiyordum.

Kristalin lavanta rengi ışığı bir dakika boyunca sessizce titredi. “Dünyayı kendi ihtiyaçlarına uyacak bir şekle sokmaya zorlama ama bu dünyanın sınırlarını da olduğu gibi kabul etme. Senin yolun sadece senindir ve o yolda yalnızca sen yürüyebilirsin. Yaratımımın bu yolda sana yardımcı olmasını içtenlikle umuyorum. Ateri sana çekecektir, böylece onu emmen kolaylaşır ve seni neredeyse her türlü saldırıdan korur ancak yenilmez değildir. Mana veya ater üzerinde güçlü bir kontrole sahip yeterince güçlü bir rakip sana yine de zarar verebilir. Buna izin verme.”

Kristale başımı salladım. “Teşekkür ederim.”

Harabe etrafımızda şekil değiştirmeye başladı. Dökülen koridorda ilerlerken göz ucuyla yakaladığım kütüphane görüntüsü, mekânın üzerine kısmen çökmüştü. Üst üste bindirilmiş iki şeffaf fotoğrafa bakmak gibiydi; oda aynı anda hem geniş bir kütüphaneye hem de yıkıntıdan ibaret bir taş yığınına dönüşüyordu.

Kütüphanenin bir duvarını karanlık bir geçit kaplamıştı. Geçidin çerçevesi, içi kristallerle dolu raf kemerlerinden oluşuyordu. Yüzlerce kristalin her bir yüzeyinde beliren minik görüntülerle kütüphane adeta canlı, kıpır kıpır bir mekâna dönüşmüştü. Ancak ne kadar uğraşsam da görüntülere odaklanamıyordum. Kristallere doğru elimi uzattığımda, parmaklarım sanki hiçbir şey yokmuş gibi içlerinden geçip gitti.

Geçide dönüp, "Bunu kullanabilecek miyiz ki?" diye sordum.

Kristalden hiçbir yanıt gelmedi.

Caera doğrudan geniş bir masanın içinden geçerek yürüdü. "Bu kadarı da fazla garip," dedi. Elini bir sandalyenin arkalığından geçirdi. "Yanılsama mı?"

Regis etrafı koklayarak, "Bence yanılsama olan biziz," dedi. "Havadaki o hafif ozon kokusu dışında hiçbir koku yok. Sanki burada hiçbir şey yokmuş gibi... Ya da biz gerçekten burada değilmişiz gibi."

Pusula'yı çıkardım. "Cinler burada gerçekliği ater ile büküp bağlamış ama yapı çökmeye başlıyor. Burası iç içe geçmiş, üst üste binmiş üç farklı oda gibi... Fakat aralarındaki sınırlar artık stabil değil. Buradan gitmemiz gerek."

Yarım küre şeklindeki yadigarı kaldırıp içine ater zerk ettim. Sisli bir ışık hüzmesi geçidin üzerine çöktü ve çerçeve katılaşarak daha somut bir hal aldı. Geçidin diğer tarafında akademi odam görünüyordu. Ancak dikkatim, geçitle birlikte somutlaşan kristallere kaydı. Taşların çok sayıdaki yüzeyinde beliren görüntülerde cinler vardı. Tenlerindeki pembe ve mor tonlarının çeşitliliğinden, bedenlerinin çoğunu kaplayan büyü formlarından ırkları hemen anlaşılıyordu; gündelik işleriyle uğraşıyorlardı.

Yüzeylerin çoğunda ise sadece konuşan cin yüzleri vardı. Birçoğu yorgun ve derin bir keder içindeydi.

Çekinerek elimi uzattım ve raftan bir kristal kaldırdım. Dokunduğum an, aynı anda farklı şeyler söyleyen çakışmış bir düzine ses doğrudan zihnime döküldü. Aklıma gelen ilk şeyle kristale ater dokundurdum. Sesler anında kesildi, görüntüler silinip gitti.

Merakım, temkinciliğime ve içimi tırmalayan hafif suçluluk hissine galip geldi. Kristali daha sonra incelemek üzere boyut depolama rünümün içine attım.

Caera ve Regis bu olanları sessizce izledi. Dik duruşuna ve doğaüstü dayanıklılığına rağmen Caera oldukça yorgun görünüyordu. Diğer taraftan Regis'in ne hissettiğini anlamak imkânsızdı. Tek bir kelime bile etmeden içime çekilirken duygularını zihinsel bağımdan gizlemişti.

Düşünecek çok şey, yapılacaksa çok daha fazla iş vardı. Yadigâr zırhı geri çağırırken ortağımı düşünceleriyle baş başa bıraktım. Pullardan oluşan siyah ethereal zırh buharlaşıp kayboldu ama varlığını hâlâ hissedebiliyordum; tekrar çağıracağım anı bekliyordu.

Caera ile yorgun bir tebessüm paylaşıp birbirimizi onaylarca başımızı salladık. Geçide doğru bir hareket yaptım. "Gidip takdim töreninde neler olduğuna bakalım."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.