CAERA DENOIR
Sağanak yağmur, taş sokağı döven çizmelerimin ıslak sesleri ve kalbimin deli gibi çarpması dışında dünyadaki tüm gürültüyü yutmuştu.
“Peşinden gidin!”
Bağırarak verilen bu emir, yağmurun gürültüsünde neredeyse kaybolup gitti. Fırtına olmasa bile istenmeyen dikkatlerden kaçmayı, meraklı gözlerden sıyrılmayı gayet iyi bilirdim; yani yakalanmaktan korkmuyordum. Hayır, nabzımın kulaklarımda bir gülle gibi gümlemesine neden olan şey bambaşkaydı.
Kayden…
O adamın orada ne işi vardı? Ne kadarını görmüştü?
Grey ona ne yapacaktı?
Grey’in o güçlü elinin boğazımı sıkışını, beni yerden kaldırışını hatırlayınca boğazım düğümlendi. Eğer gerekli olduğuna inanırsa Kayden’ı gözünü kırpmadan öldüreceğinden en ufak bir şüphe duymuyordum.
Profesörün ne gördüğüne bağlı olarak, ona hak verip vermeyeceğimden bile emin değildim. Muhtemelen geleneksel anlamda bir ceza almazdım; ne de olsa hâlâ bir Denoir’dım ve Alacrya kanunlarının soylular için nasıl farklı işlediğini herkes kadar iyi biliyordum. Yine de üzerime fazla dikkat çekilmesi, Vritra kanımın ortaya çıkmasıyla sonuçlanabilirdi.
Bunun yaşanmasını engellemek için ne gerekiyorsa yapacağımı biliyordum.
Akademi binaları arasındaki geniş bir sokağa sapıp bir binanın pencere pervazından güç alarak karşıdakinin ikinci kat penceresine sıçradım. Oradan da geriye, ilk binanın çatısına atladım. Kiremitler kaygandı fakat çatının tepe noktasına tırmanmayı başarıp diğer taraftan aşağı kaydım. Kenara geldiğimde kendimi boşluğa bıraktım; dört beş metre süzülüp Windcrest Salonu’na açılan ikinci kat penceresinin pervazına kondum.
Pencereler fırtınaya karşı sıkıca kapatılıp kilitlenmişti. Ağabeyimin beyaz bıçaklı hançerini çıkarıp mandalı kaldırdım. Kanatları içeri doğru itmeden önce, boynumda asılı duran yadigardan manamı çektim ve gerçek görünümümün geri dönmesine izin verdim.
Pervazdan süzülüp içeri girdiğimde, kendimi binayı çeşitli dairelere ve odalara bölen uzun koridorlardan birinin ucunda buldum. Grey’in dairesi koridorun birkaç kapı ötesindeydi.
Tam o sırada kapısının hemen önünde duran, huzursuzca sallanan birini fark edip olduğum yerde kaldım. Binaya girerken çıkardığım sesi duymuş gibi görünmüyordu.
Sarı saçları düz ve ıslak bir şekilde aşağı dökülüyordu. Giydiği beyaz savaş cübbesi vücuduna yapışmıştı; fırtınadan yarı yarıya sırılsıklam olmuştu. Etrafında biriken su birikintisinden, en azından birkaç dakikadır orada dikildiği anlaşılıyordu.
Pencereleri arkamdan dikkatlice kapatırken, “Merhaba,” dedim.
Kadın korkuyla cıyaklayıp suda kaydı. Yuvarlanmamak için elini savurdu ve küçük bir rüzgâr patlaması yarattı. “Sen de nereden…”
Cümlesini bitiremedi; görünüşüme ve arkamdaki kilitli pencereye baktı. Eli, avcu göğsüme bakacak şekilde havaya kalktı, parmakları iki yana açıldı ve yüzü sertleşti. “Lütfen bu akademide profesör olduğumu, kendimi ve burada yaşayanların mülkünü koruyabilecek kadar güçlü olduğumu unutmayın.”
Parmağımla tavanı işaret ederek, “Bunu duyduğuma sevindim, neticede ben de burada yaşıyorum,” dedim. “Aslında üçüncü kat ama ikinci kat penceresinden atlamak daha kolaydı.” Başımı hafifçe sallayıp yüzüme yapışan ıslak saç tellerini geriye attım. “Yüksek Kan Denoir’dan Caera. Ya siz?”
Kadının kaşları hayretle yukarı kalkarken eli yanına düştü. “A. Ah! Ah Vritra aşkına, çok özür dilerim!”
Omuz silktim, elimi şöyle bir sallayarak kendimi gösterdim. “Sizi suçlamıyorum. Görünüşe göre aynı durumdayız.”
Kadın cübbesinin bir ucunu kavrayıp ıslak kumaşı sıktı, yere şıpır şıpır sular damladı. “Hiç sormayın. Sadece iki saniye dışarıda kaldım.”
Dudaklarımın kenarında bilmiş bir tebessüm belirdi. “Demek Profesör Grey ve siz…”
Elinde büktüğü cübbesiyle öylece kalakaldı. Geniş, kehribar rengi gözleri Grey’in kapısına takılıp kalmıştı. “H-hayır, ben sadece… Fırtına yüzünden… Sanmıştım ki…”
Derin bir nefes alıp zoraki bir gülümseme takındı. “Üzgünüm, ben Unvanlı Kan Redcliff’ten Abby. Size bu konuda yardımcı olabilir miyim?” Yere kesintisiz bir dere gibi su damlatan kıyafetlerimi işaret ediyordu.
Cevap beklemeksizin ellerini salladı; kıyafetlerimin ve saçlarımın arasından süzülen ılık bir rüzgâr estirdi. Bu esintiye karşı gözlerimi kıstım, pelerinimin savrulup durmasını engellemek için uçlarını tuttum. Birkaç saniye içinde tekrar kupkuru ve sıcacık olmuştum.
“Teşekkürler,” dedim. “Bunu neden daha önce kendinize yapmadınız?”
“Şey…” Kadın gözlerimi kaçırarak sırılsıklam kıyafetlerini düzeltti. “Anlaşılan Profesör Grey şu anda evde değil. Sizinle tanışmak bir şerefti, Leydi Caera.”
Öyle hızlı arkasını döndü ki koridora bir kavis dolusu su damlası saçıldı. Hızlı adımlarla koridorun sonuna doğru yürümeye başladı. Köşeyi dönerken bana doğru tedirgin bir bakış attı. Hâlâ onu izlediğimi görünce dudaklarını kenetledi ve gözden kayboldu.
Şaşırmamam gerekirdi. Grey gibi dikkat çekici ve gizemli bir adamın etrafında kadınların pervane olması son derece doğaldı. Bir soyadı olmasa bile, böylesine prestijli bir akademide profesör seviyesine yükselmiş olması, arkasında güçlü bağlantılar ve servet olduğunu hissettiriyordu. Unvanlı kanlardan gelen çoğu kadının, siyasi bağlantılar kurmak veya soylarını güçlendirmek için benzer statüdeki başka bir unvanlı kanla evlenmesi beklenirdi.
Redcliff hanedanı, toplum basamaklarını tırmanmak için harcadığı bitmek bilmeyen çabalarıyla Merkez Hakimiyet’te gayet iyi tanınırdı. Ancak bir his bana bu Abby’nin, Grey’i yakalasa bile ona yetişemeyeceğini söylüyordu.
Aslına bakılırsa, onu herhangi bir kadınla hayal etmek bile öylesine zordu ki… Tek bir akşamlık kaçamak bile olsa, romantizmin ya da aşkın onun “tek tabanca gezgin” yaşam tarzına nasıl uyum sağlayabileceğini aklım almıyordu. Grey’i bir parkta biriyle el ele yürürken ya da yatakta sevgilisine çay ve kahvaltı hazırlarken hayal etmeye çalıştım.
Beceremedim. Zihnimde canlanmıyordu.
Arkamdaki merdivenlerden gelen ıslak ayak sesleri beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Tam zamanında arkama döndüm ve koridorda oldukça perişan görünen bir Grey belirdi.
Üzerimdeki kuru kıyafetleri görünce kaşlarını çattı. “Nasıl bu kadar çabuk kurudun?”
Kapısına yaslanarak, “Bir arkadaşınla karşılaştım,” diye cevap verdim. “Ne yazık ki az önce kaçırdın. Profesör Redcliff’ti sanırım.”
“Ha,” demekle yetindi. Rün taşını çıkarıp kapıya doğru tuttu; kapı hafif bir tıkırtıyla açıldı.
İçeri girer girmez görkemli beyaz pelerinini çözüp bir köşeye fırlattı, ardından ıslak tuniğini üzerinden sıyırmaya başladı. Nezaketen bakışlarımı başka tarafa çevirmem gerektiğini bilsem de gözlerim omurgasındaki rünlere kaydı. Çoğu Alacryalının aksine Grey, rünlerini saklardı. Relektomblar’ın derinliklerinde bile onları görmeyi hiç başaramamıştım.
Geleneksel rünlerden farklı, oldukça garip görünüyorlardı. Yine de sadece onunla uzun süre seyahat etmiş, dövüşlerini izlemiş biri ya da Alacrya rünleri konusunda uzman bir alim bu durumdan şüphelenirdi.
O güçlü eter yeteneklerini yönlendiren diğer rünleri ise görünürde yoktu.
Dikkatimin dağıldığını fark edip kafamı çevirdim. “Eee? Ölü yadigarı alabildin mi?”
Cevap olarak omzuma hafifçe bir şey dokundu. Arkama bakmadan küreyi elime aldım. Hafifti, adeta tüy gibiydi. “Ağırlığı sorun olmadı, değil mi?”
Yatak odasından Grey’in sesi geldi. “Yastığın üzerinde duruşu biraz farklı ama yadigâr zaten burada uzun süredir durmadığı için kimsenin fark edeceğini sanmıyorum.”
Bir sandalyeye oturdum ve Grey’in dönmesini beklerken küreyi ellerimin arasında çevirmeye başladım. Geri geldiğinde üzerinde siyah bir pantolon ile siyah işlemeli gök mavisi bir tunik vardı. Bu renkler ona yakışmış, saçlarını ve gözlerini daha da parlak göstermişti.
Ölü yadigarı ona doğru fırlattım, havada yakaladı. “Acele et! Bu şeyin ne işe yaradığını görmek için sabırsızlanıyorum.”
Küreyi tek eliyle havaya kaldıran Grey, “Emredersiniz leydim,” diye mırıldandı.
Regis, yavru köpek formunda Grey’in böğründen sıyrılıp yanıma, koltuğa sıçradı. Bana doğru yaslanırken başını okşadım.
Kafasını elime iyice bastırarak, “Haydi bakalım prenses,” dedi. “Patlat şu güzel ışıltıları artık.”
Grey odağını küreye verdi. Tanrı rününü aktif etmiş olmalıydı; odayı altın sarısı bir parıltı kapladı ve kolundan yadigara doğru ışıl ışıl mor tanecikler dans ederek akmaya başladı. Cilalı gümüş yüzeye ulaştıklarında, bu ışık tanecikleri girintilerin ve deliklerin arasında süzülüp kayboldu.
İlk birkaç saniye hiçbir şey olmuyormuş gibi göründü. Grey ile göz göze gelmeye çalıştım ama o tüm dikkatini yadigara vermişti. Üzerindeki aşınmalar yok olmaya, çukurlar dolmaya, kırışıklıklar düzelmeye ve cilalı gri yüzey parıldamaya başladığında derin bir nefes çektim. Ardından ışık taneciklerinin akışı yavaşladı, sonunda tamamen durdu ve son mor tanecik de ortadan kayboldu.
Grey, pürüzsüzleşen küreyi havaya kaldırıp gümüş bir ay gibi ışıldayacak şekilde ışığa doğru çevirdi. Küre döndükçe, üst ve alt yarıları bölen, neredeyse görünmez kadar ince bir çizgi fark ettim. Grey de bunu görmüş olmalıydı ki iki elini kürenin yarılarına yerleştirip hafifçe büktü.
Yadigâr ikiye ayrıldı.
Regis alçak sesle, “Oha,” dedi.
Kürenin içi, odaya pembe bir ışık yayan bir kristali destekleyen organik bir iskeletten ibaretti. Kristal, Grey’in elinin etrafında amaçsızca süzülen ince bir toz saçıyordu.
Heyecanla nefesimi tutarak, “Bu da ne?” diye sordum.
Grey hafifçe kıpırdadı, kristale daha da odaklanırken yadigarın boş yarısını aşağı indirdi. O hafifçe parıldayan kristal, bir anda göz alıcı bir mor ışıkla parladı.
Kürenin o yarısı elinden fırlayıp ayaklarının dibine düşerken Grey hayretle bağırdı. “Bu da ne böyle—”
Elim gayriihtiyari ağzıma gitti. İkimiz de donakalmış halde, kristalin gözlerimizin önünde ufalanışını izledik. Parlak parçacıklardan oluşan bir bulut, yarım yadigarın üzerinde süzülmek üzere havalandı; her bir zerre kristalin o mor ışığından bir parça taşıyordu. Son parça da yok olduğunda, bulut zihnimi bulandıran çakarlı bir ışık patlaması saçtı. Gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.
Yavru Regis patisini gözlerine siper ederek yüzünü buruşturdu. "İblis Lordlarını tam olarak böyle çağırıyorlar, kesin bilgi!"
Işık gösterisinin bittiğinden emin olmak için göz ucuyla bakınca nefesim kesildi. "Vritra’nın boynuzları aşkına..."
O parçacık bulutu birleşip havada asılı duran, opak bir elipse dönüştü. Grey yavaş adımlarla etrafında turluyordu. Yüzeyinde yağlı bir pırıltı vardı ve etrafa hafif bir mor ışık yayıyordu.
"Bu bir yükseliş kapısı, başka açıklaması yok," diyerek koltuğa biraz daha gömüldüm. "Ama her yerde aktifleştirebileceğin cinsten... Bu demek oluyor ki..."
"Yadigarlar Mezarlığı'na istediğim an gidebilirim," diye tamamladı Grey cümlemi. Bana dönüp elindeki diğer yarıyı kaldırdı. "Peki sence bu ne işe yarıyor?"
Gümüş yarı küreyi ve içindeki organik destek ağını inceledim. "Şey, eğer diğeri seni içeri alıyorsa..."
"Bu da geri mi getiriyor?" Grey başıyla onayladı. Ciddi bakışları tekrar kapıya yöneldi. "Caera, burada bekle."
Oturduğum yerden öyle bir fırladım ki az kalsın yavru Regis'i yuvarlıyordum. "Ne? Şimdi mi gidiyorsun? Hiçbir araştırma ya da test yapmadan mı?"
Gözlerini o ışıldayan kapıdan ayırmadan, "Test bu olacak zaten," dedi.
"En azından birlikte gidelim," diye üsteledim. "Yadigarlar Mezarlığı'na girsen bile, ya o diğer yarı seni ana kapılardan birine çıkarırsa? Yanında olursam sorgu suali atlatmak daha kolay olur."
Grey’in kaşları düşünceli bir tavırla çatıldı, ardından delip geçen bakışlarını bana çevirdi. "Düşündüğün için sağ ol ama burada kalıp meraklı gözleri bu odadan uzak tutmanı tercih ederim."
İtiraz etmek için ağzımı açtım fakat dudaklarımdan sadece öfkeli bir soluk döküldü. "İyi bakalım. Aklını çelmeyi başardığın başka bir kadın sana gece yarısı ziyaretine gelirse haberin olsun, kapıda nöbet tutuyorum."
Bana alaycı bir tebessümle baktı. "Yürü, Regis." Minik gölge kurdu bana bakıp küçük omuzlarını silkti, sonra emre uydu. "Ayrıca, sözümü unutmadım."
Anlaşmamızı hatırlatması yüzümde hafif bir tebessüm yarattı. Grey’e yardım ettiğim için bir karşılık beklemiyordum, bu yüzden benimle bir yükselişe çıkacağını söylediğinde şaşırmıştım.
"Son yükselişimizden bu yana ne kadar güçlendiğimi görünce epey şaşıracaksın," dedim kendimden emin bir edayla.
Geçitten geçip kaybolmadan hemen önce sırıttı. "Umarım Hükümdar Dövüşü'nde bana yenilmene kılıf olarak bu eğitimi uydurmuyorsun."
Havada asılı duran geçide ağzım açık kalakaldım, ardından hafifçe kıkırdadım. "Çocukça."
Grey gittikten kısa bir süre sonra, yadigarın üzerinde süzülen kapı solmaya başladı. O mat, yağlı yüzey, aynadaki buğunun çekilmesi gibi şeffaflaştı. Birkaç saniye içinde odanın ortasında sadece hayaletimsi bir karaltı kaldı.
Hareketsizleşen geçide yaklaşıp dikkatle elimi uzattım. Parmaklarım o saydam elipse dokunduğunda hiçbir şey hissetmeden içinden geçip gitti. Elimle havayı bocaladım ama bu hareket o şekli bozmadı.
"En azından peşlerinden kimse gidemez," diye mırıldandım.
Öylece oturup bekleyemeyecek kadar huzursuzdum, küçük suit odanın içinde volta atmaya başladım.
Zihnim Sevren’e kaydı. Merkez Akademi’deki ilk sezonunun ardından ön yükselişine çıktığı anı dün gibi hatırlıyordum. Tam olarak böyle hissettirmişti: Peşinden gidememenin, yanında savaşamamanın getirdiği o düş kırıklığıyla harmanlanmış bir heyecan.
Boyut yüzüğümden beyaz bıçaklı hançeri çıkarıp kınından sıyırdım. Kabzanın hemen altındaki sembol belirdi. Bu hançer onun ilk nişanesiydi. Bir yandan yükselişini anlatırken bir yandan da bu aether rününü kazımıştı üzerine; o an heyecandan adeta içi içine sığmıyordu.
Şimdi onun Yadigarlar Mezarlığı’nda, iğrenç bir canavarın kurbanı olarak tek başına can verdiğini düşünmek kalbimi kırıyordu. Yadigarlar Mezarlığı’nın sırlarını çözecek kişinin o olacağını sanmıştım. Yanılmışım.
Ama Grey konusunda yanıldığımı düşünmüyordum.
Düşüncelerim tekrar ona kayarken, Grey’in zaten birkaç dakikadır uzakta olduğunu fark ettim. Yadigarlar Mezarlığı’nda zamanın farklı aktığı düşünülürse, yadigarı çoktan aktifleştirip dönmüş olmalıydı.
"Ya aslında bir yükseliş kapısı değilse?" Hançerin ucuyla oynarken kendi kendime mırıldandım. Eğilip yarım yadigara baktım ama bana hiçbir şey anlatmıyordu.
Geçit onu bir bölgeye götürmüş olsa bile, başının belada olması ve diğer yarıyı aktifleştirememiş olması mümkündü... ya da belki de yanılmıştık ve hemen geri dönemiyordu. Orada mahsur kalmış, dönmeden önce bölgeyi temizleyip bir iniş kapısı bulmak zorunda kalmış olabilirdi. İkinci yarıda kristal yoktu, bu da demek oluyordu ki...
Koyu mor bir ışık parlayınca gözlerimi kıstım. Kapı yeniden canlanmış, hayaletimsi hatları koyulaşarak sedefli bir opaklığa bürünmüştü. İçinden çıkan figür tıpkı Grey’e benziyordu ama o şık kıyafetleri paramparçaydı; yüzü ise kan ve çamur içindeydi.
O kapıdan tamamen çıkınca, geçit yavaşça aşağı çöken bir buluta dönüştü ve yadigardaki yerine çekilerek yeniden bir kristal halini aldı.
"Ne...?"
Grey’in çamur kaplı yüzü geniş bir tebessümle aydınlandı. Elinde ne idüğü belirsiz bir yaratığın siyah boynuzunu tutuyordu. Boynuzdan süzülen koyu renkli bir kan damlası şıp diye yere damladı. "İşe yarıyor."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.