KADIM GÜCÜN YANKISI

Bacağımı çatıdaki kulenin dik kenarından aşağı salladım. Oymalı siperliğe sırtımı dayayıp bakışlarımı Merkez Akademi yerleşkesinde gezdirdim. Büyük bir gölge kurdu formunda eski gücüne tam anlamıyla kavuşan Regis, ön pençelerini kırmızı taştan merlonun üzerine koydu. Serin rüzgarın yelesindeki alevleri dalgalandırmasına izin verdi.

Sabahın erken saatleriydi. Uzak ufku aydınlatan pembe ve turuncu ışık huzmelerine rağmen yerleşke hâlâ karanlığa gömülüydü. Saat henüz çok erkendi fakat öğrenciler etrafta koşturmaya, antrenman yapıp talim yapmaya başlamıştı bile. Arada bir parlayan büyü çakımları yerleşkeyi havai fişek gibi aydınlatıyordu. Kulenin tepesi ise fısıltı kadar sessizdi. Düşünmek için biçilmiş kaftan.

"Yani gerçekten kalmamız gerektiğini düşünüyorsun, öyle mi?" dedi Regis, rüzgarı koklayarak. "Elimizdeki o yadigarla..."

Başımı geriye yaslayıp laciverte çalan gökyüzünü seyrettim. "Pusula'nın yükseliş parçası, biz Kalıntılutfu'na girdiğimizde olduğu yerde kalıyor. İstediğimiz zaman girip çıkabilsek de onu etkinleştirmek için hâlâ güvenli bir yere ihtiyacımız var."

Regis zeki bir ifadeyle parlayan gözlerini bana çevirdi. "Peki burası gerçekten o kadar güvenli mi? Darrin Ordin'in yanına dönebilirdik ya da ne bileyim, dağlarda bir mağara falan bulurduk."

"Bu, hesaba katamayacağım başka bir sürü belirsizlik demek. Burada neyle karşılaşacağımı biliyorum. Alacrya'nın neresine gidersek gidelim risk altındayız ama en azından burada bir hikayemiz, bir kimliğimiz var."

Bir profesör olarak sadece sağlam bir arka plana ve siyasi korumaya sahip değildim; zamanla anladım ki bu konumun beraberinde getirdiği saygınlık kendi başına bir kalkandı. Öğrencilerimin ve meslektaşlarımın hakkımda beslediği merak ya da şüphe ne olursa olsun, benim bir Dicathes ajanı olduğumdan kuşkulanmaları imkansızdı. Yapabileceğim her türlü hatayı açıklayacak onlarca basit gerekçe vardı. Zenginler ve güçlüler ise gizemli durumları her zaman kendi küçük entrikalarına yormaya meyilliydi.

"Ayrıca Pusula'yı henüz tamamen anlayabilmiş değiliz."

Regis gerindi, ardından tembelce yere uzandı. "Anlamadık mı? Bana gayet basit geldi."

Depo rünümden Pusula'nın alçalış parçasını çıkardım. Pürüzsüz, kavisli yüzeyine sanki Regis'i yalanlamasını bekler gibi boş boş baktım.

Yine de haklıydı. Yadigarın bir yarısı Kalıntılutfu'na açılan bir geçit yaratırken, diğer yarısı geri dönmemi sağlıyordu. Fakat bunu ikinci bir geçit açarak yapmıyordu. Bu işleyişi çözmek biraz zamanımı almıştı. Çünkü Kalıntılutfu'na girdiğimde yadigarın ikinci yarısı hiçbir tepki vermemiş, beni bölgeyi temizlemeye zorlamıştı. Ancak bölgenin çıkış geçidinin yakınında içine eter aktardığımda parça bir anda canlanmış, geçidi parlak bir ışıkla çevrelemişti. Işıltı söndüğünde diğer tarafta odamı görebiliyordum; Caera sabırsızlıkla dönmemi bekliyordu.

Kalıntılutfu'na dilediğim gibi girip çıkabilmek her şeyi değiştirmişti. İlk denemenin ardından Caera, Regis ve ben yadigarın yeteneklerini daha fazla keşfetmek için birlikte tekrar içeri girmiş, bu süreçte muazzam miktarda eter emmiştik.

"Eee, senin çekirdek şu an tam olarak ne kadar üzüm suyu alabiliyor?" diye sordu Regis. Aklımdan geçenleri okuduğu belliydi.

Bölgeyi bir saatten fazla keşfetmeme, hem öldürdüğüm yaratıklardan hem de atmosferden eter emmeme rağmen iki katmanlı çekirdeğin sınırına ulaşamamıştım. "Ona öyle demeyi kes," dedim hafifçe gülerek. "Gerçekten bilmiyorum. En azından eskisine göre ten kat daha fazla."

Bu gücü kullanmak için her türlü bahaneye dünden hazır bir halde, boyut rünümden tohum kapsülü oyuncağını çıkardım. Yoldaşım yan dönüp biraz sıkılmış bir edayla çalışmamı izlemeye başladı.

Eter rezervimin büyüklüğü, Üç Adım'ın meydan okumasını tamamlamama engel olan asıl unsur değildi. Depoladığım eterin artan saflığı ve eter kanallarımın verimliliği, odağımı korumamı kolaylaştırıyordu.

Eter pençeyi oluşturmak için elime yönlendirdiğimde aradaki farkı anında hissettim. Bir kere çekirdeğimdeki eksilme fark edilmiyordu bile. Pençenin formu daha kararlı, daha sağlamdı. Odaklanmak doğamda varmış gibi zahmetsiz geliyordu. Bu pençe gerçek hedefime giden yolda sadece bir adım olsa da somut bir ilerleme kaydetmek iyi hissettiriyordu.

Regis dikkatimi çekmek ister gibi abartılı bir şekilde esnedi. Tembelce yan yatarken kendi daha keskin ve uzun pençelerini uzatıp çekerek hava attı.

Dudak büküp bıyık altından güldüm. "Gösteriş budalası."

Sert kabuğu bir elime alıp pençelerimden birini yarığa soktum ve içindeki tohumu kurcaladım. Pençem sapın bıraktığı boşluğa yerleşince, daha önce onlarca kez yaptığım gibi aşağı doğru çekip onu dışarı zorlamaya çalıştım. Pençe şeklini koruyor, kararlılığını sürdürmek için çekirdeğimden kendiliğinden eter çekiyordu.

Yavaş, derin bir nefes vererek pençenin uzadığını ve içeri doğru daha keskin bir şekilde kıvrıldığını hayal ettim. Küçük tohumu neredeyse tamamen saracak, kavrama tam oturacaktı. Eter niyetime hızla karşılık verdi.

Gülümsedim.

Ardından çektim. Çok sert değil ama istikrarlı bir baskıyla yüklemeye devam ettim. Sonunda deliğin kenarları çatlayıp dışarı doğru bombelendi ve tohumun kaydığını hissettim.

Derken baskı bir anda serbest kaldı.

Mat kahverengi tohum yerinden fırlayıp avucuma düştü.

Elimdeki tohuma baka kaldım. Gölge Pençeler'in, çocuklarından biri bu erginlenme ritüelini tamamladığında kutlama yapıp yapmadığını merak ettim. Kalıntılutfu'nda Üç Adım ile daha fazla zaman geçirebilseydim, belki de beni tebrik etmek için cesaret verici bir anısını paylaşırdı ama...

Kulenin çatısından esen sert bir rüzgar tohuma çarptı. Elimle etrafını sıkıca kapatmak zorunda kaldım. Tohum kapsülüyle verdiğim uzun uğraşların sonucunda elde ettiğim şeyin bir anda rüzgara kapılıp yok olabileceği, geriye hiçbir şey bırakmayacağı düşüncesi garip ve sarsıcıydı.

Ağaçsız, çorak çatıya ve aşağıdaki sessiz sokaklara göz attım. Uzaktaki karlı dağlar mor renkte yükseliyordu. Gökyüzündeki yabancı yıldızlar gündoğumunun içinde eriyip kayboluyordu.

Bir Gölge Pençe yavrusu için bu tohumu çıkarmak kabilede bir yer edinmek demekti. Benim içinse sadece bir kabilem olmadığını hatırlatan bir simgeydi.

"Yani gerçekten istemiyorsan onu elinden alabilirim," dedi Regis, küçük kahverengi küreyi istekle koklayarak.

Onun baktığı yere odaklanıp tohuma daha yakından baktım. Düz kahverengi yüzeyinde bir çentik fark ettim. Pençemin saplandığı yerden hafif bir mor ışıltı sızıyordu. Bir eter pençe kullanarak kahverengi kabuğun daha fazlasını kazıdım. İçeride sıkışmış eterden oluşan som bir küre ortaya çıktı. Dışındaki organik tabaka onun tüm varlığını gizlemişti.

Kazandığım ödüle bakıp tohumun ne kadar eter barındırdığını düşünürken Regis çenesini dizime dayadı. Parlak gözlerini tohuma dikmişti, kafasını santim santim yaklaştırıyordu.

Kırkayakla savaştığım orman bölgesinde yetişen eter zengini meyveyi hatırlayarak tohumu ağzıma atıp yuttum.

Boğazımdan aşağı inerken yaktı, tohumun eterik çekirdeği parçalanıp emilirken mideme erimiş bir kaya gibi oturdu. Çekirdeğim bu enerji patlamasını kabul ederken titreşti ve bir anda doldu.

Göğsümün ortasında bir yıldız gibi yanıyordu. Cildimin üzerinde mor bir ışık bariyeri dalgalanırken parıldamaya başladım, eter dışarı taşmak için zorluyordu. İrademi kullandığımda, kuledeki güçlendirilmiş taşların ve harcın bu baskıya dayanamayıp gıcırdadığını duydum. Etraftaki eter canlanıp çatının etrafında kar taneleri gibi dönmeye başladı.

Regis'i daldığı şaşkınlıktan uyandırarak, "İstersen biraz kaldı," dedim.

Yoldaşım kafasını çevirip burnunu büzerek dudak büktü. "Benim gibi tanrı yapımı bir yıkım silahı başkasının artıklarına muhtaç kalmamalı."

Başımı sallayıp gözlerimi kapattım. Dikkatimi içime yönlendirip alev alev yanan çekirdeğimi inceledim. "Keyfin bilir. O zaman hepsini ben alırım."

Regis patisini dizime koyup son derece ciddi bir ifadeyle baktı. "Çok özür dilerim efendim."

Gölge kurdun maddesiz formu bedenimle birleşip eter denizini emmeye başladığında alaycı bir gülümsemeyle, "Aferin, şöyle yola gel," dedim.

Regis içimdeki tohumdan kalan son eteri çekerken ben kuşluk vaktine kadar kulenin çatısında kaldım, yerleşkenin uyanışını izledim.

Güneşin ve başarının sıcaklığıyla yıkanarak kule aşağı indim, sınıfıma doğru ilerledim. Adımlarım hafiflemişti. Sanki bugüne kadar hayatım boyunca suyun altında hareket etmiştim de şimdi karaya çıkmışım gibiydi. Tohum, boyutuna bakıldığında imkansız görülebilecek miktarda eter barındırıyordu.

Şımarık Alacryalı gençlerle dolu bir sınıfla yüzleşmek istemediğim için yerleşkeyi yavaş adımlarla geçtim. Bunun yerine içimden taşmak için zorlayan gücü kontrol etmeye odaklandım. Çekirdeğimin ikinci katmanı eter rezervlerimi sadece artırmamıştı; onu katlamıştı. Göğsümdeki bu ağırlığa alışmanın zaman alacağını hissedebiliyordum.

Kütüphaneyi henüz geçmiştim ki turuncudan parlak sarıya kayan tanıdık bir saç kafası gördüm.

Briar, kendi yaşlarındaki birkaç kızla dikiliyordu. İçlerinden biri beni görüp bir şeyler söylemiş olmalıydı çünkü Briar arkasını dönüp hafifçe el salladı. Arkadaşları kıkırdayıp onunla dalga geçmeye başladı. Onlara gözlerini deviren kız gruptan ayrılıp hızlı adımlarla bana doğru yürüdü.

"Selam Profesör," dedi, ellerini arkasında birleştirmiş, ayak ucunda hafifçe yaylanıyordu. "Haberleri yeni aldım. Tebrik ederim. O aptal dersi çoktan aldığım için üzgünüm açıkçası, yoksa ben de kayıt olurdum. Vritra biliyor ya, iyi dövüşçülere ihtiyacınız olacak."

Hazırlıksız yakalanarak kaşlarımı çattım. "Üzgünüm, neyden bahsediyorsun...?"

Yüzündeki ifade benim kafa karışıklığımı aynen yansıttı. "Dur, haberin yok mu...? Oysa ben... Üzgünüm, öyle varsaydım." Arkadaşlarından biri ona seslenince kaşları daha da çatıldı. "Boş ver. Nasıl olsa yakında öğrenirsin. Kendine iyi bak. Ve... bol şans."

Briar bir anda gerileyip kız grubunun arasında kayboldu. Baş başa verip fısıldaşmaya başladılar. Briar, grupça arkalarını dönüp akademi binalarından birine doğru gözden kaybolmadan önce bana son bir tereddütlü bakış fırlattı.

"Bu da neydi böyle?" diye sordu Regis.

Emin değildim. Cargidan boyunca bana rehberlik ettiğinden beri bu ciddi Alacryalı kızı kampüste birkaç kez görmüştüm ama asla böyle yakın bir sohbet başlatmaya yeltenmemişti.

Briar’ın ne idüğü belirsiz sözlerini aklımdan çıkarıp sınıfımın bulunduğu Yakın Dövüş kompleksine doğru yöneldim. Ancak Merkez Akademi'de görmeyi asla beklemediğim tanıdık bir yüz yüzünden adımlarım çok geçmeden kesildi.

"Yanlış mı görüyorum ben?" diye sordum Regis’e.

Arkamdan biri bana çarptı. Keskin bakışlarımı o kişiye çevirdiğimde, üniformasının üzerine koyu çelikten bir zırh giymiş genç bir adam irkildi. "Affedersiniz, Profesör."

Gözlerimi kalabalığın üzerinde gezdirip onu aramam gerekti. Hızlı hareket ediyordu ama öğrenci selinden hafifçe ayrı yürümeyi tercih ettiği için hemen göze çarpıyordu.

Ona yetişmek için adımlarımı hızlandırdım, uzanıp elimi omzuna koydum.

Genç kadın şaşkınlıkla çığlık atarak etrafında döndü. Gözleri kocaman olmuş, bir elini ağzına götürmüştü.

"Mayla?"

Maerin Kasabası’ndan gelen bu genç büyücüyü neredeyse tanıyamayacaktım. Eskiden heyecanı ve heybeti birbirine karışmış bir kız çocuğundan ibaretti ama burada, sanki bambaşka birine dönüşmüştü.

Beni tanıdığında şaşkınlığı yerini büyük bir sevince bıraktı. "Yükselici Grey! Sizsiniz! Yakın Dövüş Taktiği dersinin profesörü olarak adınızı listede gördüğümde umutlanmıştım ama ilk birkaç gün gelmeyince şey düşündüm... Bilmiyorum, bir isim benzerliği veya tesadüf falandır dedim..." Yanakları kızarırken sesi kısıldı. Onu ilk gördüğümde ablası Loreni’nin de yanakları böyle al al olmuştu. Kızıl kahve saçlarından kaçan bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırarak, "Üzgünüm, boş boğazlık ediyorum," dedi.

"Mayla, senin burada ne işin var?" diye sordum. "Nişan töreninden sonra..."

"Yükseliciler Birliği'nde bir sürü teste girdim," diye yanıtladı. "Nişanım yüzünden eğitim almam için beni buraya gönderdiler. İlk başta Maerin Kasabası’na çok uzak olduğu için acayip korkmuştum ve moralim bozulmuştu ama aslında bayağı iyi geçti." Göz ucuyla yanımızdan geçen birkaç öğrenciye baktı. "Soylu sınıfı öğrencilerin bazıları pek nazik değil, o kadar."

"Bir dakika," dedim. Aceleci sözleri zihnime hücum ederken şaşkınlığım katlanıyordu. "Soyadın Fairweather mı senin?"

"Evet, benim." Bana hafifçe eğilerek selam verdi.

"Sınıf listesinde adını gördüğümde sen olduğunu anlamamıştım... Ama geçen derste neredeydin?"

Ayağıyla yeri dürttü ve mahcup bir şekilde gülümsedi. "Üzgünüm. Diğer öğrencilerden bazıları soysuzlarla dalga geçiyordu, bilirsiniz işte. İyi kalpli bir çocuk bizi savunmaya çalıştı ama bu sefer onunla da dalga geçmeye başladılar. Ben de profesörün, yani sizin orada olmadığınızı görünce çıkıp gittim. Belki o çocuğa da bir faydam dokunur diye düşündüm." Omuz silkti. "Ama sorun değil, gerçekten. Şimdiden o kadar çok şey öğrendim ki, sadece birkaç ay olduğuna inanmak imkansız."

Yürümeye başladım. Sınıfa doğru ilerlerken benimle gelmesi için bir el işareti yaptım. "Sen bir Gözcü'sün, değil mi? Öyleyse neden büyü dışı bir dövüş dersi alıyorsun?"

Yüzü tekrar aydınlandı. "Alabileceğim her dersi alıyorum. Gözcü olabilirim ama Yadigar Kalıntıları'na gideceksem kendimi koruyabilmek isterim. Hem şimdiye kadar acayip ilgi çekiciydi."

Mayla, diğer derslerinden, profesörlerinden, ablasından ve Maerin'deki diğer insanlardan bahsederek lafı hiç kesmeden anlatmaya devam etti. Anlaşılan, Belmun ile kendisi böylesine gelişmiş rünler aldıktan sonra kasabaya her taraftan kaynak akmış, Alacrya'nın dört bir yanındaki akademilerin ilgisi buraya kaymıştı.

"Yükseliciler Birliği, Maerin'deki iniş portalındaki hizmetleri genişletme kararı bile aldı. Bu da ticaret ve tüccar patlamasına yol açacak, yani ailem—"

Sınıfımın önündeki koridorun sonuna yaklaştığımızda elimi kaldırıp onu susturdum.

Orada küçük bir kalabalık toplanmıştı. Herkes kapıdaki küçük pencereden içeriye göz atmaya, içeride ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Sert bir ifadeyle dudaklarını kenetlemiş olan Caera beni ilk fark eden kişi oldu.

Kayden Aphelion'ın da orada olduğunu görünce gözlerimi kıstım. Yadigar Odası'ndan ışınlandığımı neredeyse yakalayacağı o geceden beri onunla konuşmamıştım. Aklıma gelen ilk şey, her şeye rağmen birilerine haber verdiği ve silahlı bir muhafız grubunun, hatta belki de Dragoth veya Cadell gibi bir Orak’ın beni beklediği oldu. Ama sonra Briar'ın tebrikleri aklıma geldi.

Ancak Profesör Graeme'in yüzündeki kendini beğenmiş alaycı gülümsemeyi görünce yine şüpheye düşmekten kendimi alamadım. "Sizinle tanışmak bir zevkti, Grey. Büyük talihsizlik, gerçekten. Yine de alçakgönüllü fikrimi soracak olursanız, bu kurumun kadro kalitesini artırmanın asla kötü bir şey olmadığını söylerim," diye gevezelik etti ve ardından yanındaki arkadaşlarıyla gülüştü.

Diğer profesörler dağılıp kapımdan uzaklaştılar. Yüzlerindeki ifadeler acımadan meraka kadar değişiyordu. Hatta yaşlı bir adam gerilemeden önce bana sertçe başını salladı. Caera, gözleri sert ama teselli edercesine omzumu sıktı.

Kayden iyice yaklaşıp fısıldadı: "Mücadele etmeden seni indirmelerine izin verme, tamam mı?"

Duraksadım. Zihnimde yine Cadell, Dragoth ya da bizzat Agrona’nın sınıfımda dikilmiş, gelmemi beklediği canlandı. Oraklar nihayet izimi bulmuş olabilir miydi?

"Nerede bizde o şans," dedi Regis. Tamamen uyanmış, adeta heyecandan cızırıyordu. "Sence bu saatten sonra Dragoth'un kıçını tekmelemek için Yıkım'ı çağırmamıza gerek kalır mı? Yani, o yeni çift katmanlı çekirdeğin varken..."

Diğer profesörlerin yaptığı gibi kapımdaki küçük pencereden içeri göz attım. İçeride beni bekleyen şey bir Orak değildi belki ama gördüklerim sinirlerimi pek de yatıştırmadı.

Dört kişi, antrenman platformunun yanında, amfi koltuklarının en alt kısmında duruyordu. Soylu Ramseyer Ailesi’nden Valen, kendisiyle aynı esmer teni taşıyan ama soyluluğunu onun kadar kasıntı sergilemeyen büyükbabasıyla, yani müdürle konuşuyordu. Dövüş Departmanı Başkanı Rafferty ise hafifçe kenarda duruyordu. Duruşundan —bakışları ayakkabılarına kilitlenmiş, bir heykel gibi kıpırtısızdı— bir şeylerden rahatsız olduğunu tahmin etmek zor değildi.

Dördüncü adam zayıf ve kaslıydı. Koyu renk saçları tepeden toplanmıştı. Merkez Akademi'nin siyah ve lacivert renklerine boyanmış deri bir zırh giymişti. Dişlerini fazlasıyla sergileyen geniş bir gülümsemesi vardı ve Valen'in söylediği her şeyi onaylayarak başını sallıyordu.

"Profesör? Ben de—"

"Dışarıda bekle," dedim Mayla'ya, henüz orada olduğunu hatırlayarak.

Sınıfa girdiğimde Valen, bakışlarını kısıp çenesini öne fırlatarak konuşmasını kesti. Yabancı derhal dikkatini bana yöneltti. Kurşuni gri gözleri, beni aç bir hırsla süzerek üzerimde gezindi.

Sessizliği Müdür Ramseyer bozdu. "Profesör Grey. İçeri gel. Sınıfında sana pusu kurmak gibi bir niyetimiz yoktu fakat bu sabah özel dairene gönderdiğimiz haberci sana ulaşamadı." Sözleri kibar olsa da tonu sitem dolu ve keskindi. "Madem buradasın, konuşmamız gereken son derece ciddi bir mesele var."

"Nedir o?" diye sordum, sesime hafif bir endişe tonu vererek.

"Öğrendiğim kadarıyla..." Müdür Ramseyer, Valen'e manidar bir bakış fırlattı, "...bu sınıfa karşı tutumunuz pek ilgisizmiş, Profesör Grey. Bu durum normal zamanlarda bile kabul edilemez ama Yakın Dövüş Taktiği öğrencilerini yönlendirecek yetkin bir öğretmenin hazır bulunması artık her zamankinden daha hayati."

Dik durdum, ellerimi arkamda birleştirirken omuzlarımı serbest bıraktım. "Sormamda bir sakınca yoksa, nedeni nedir?"

Dimdik duran müdür, cevap vermeden önce beni alıcı gözüyle inceledi. "Farklı koşullar altında olsaydık, seni tebrik etmek için burada olurdum." Duraksadı, anın ağırlığını hissettirmek istiyordu. "Bileceğin üzere bu yıl Victoriad'a Vechor ev sahipliği yapacak. Yakın Dövüş Taktiği dersi de yarışacak sınıflardan biri olarak seçildi."

Nedenini sormak için ağzımı açtım ama Regis zihnimde hırlayarak beni uyardı.

"Victoriad, Alacrya'nın her diyarından insanları genelde dövüş kategorilerinde yarıştırmak için toplayan devasa bir turnuva. Dövüşün türü veya sınıfı kura ile belirlenir, yani orta seviye büyü dışı dövüş dersi seçilen sınıflardan biri olmuş olmalı."

"Anladım," dedim yüksek sesle. "Bize de çıka çıka bu şanssızlık çıktı."

"Durum düşündüğünden de berbat," diye devam etti Regis. "Turnuva çoğunlukla Oraklar ve onların Muhafızları üzerine kurulu. Meydan okumalar Hükümdarlar tarafından onaylanır. Yani yeterince güçlü ya da bağlantıları olan bir büyücü, eski bir Orak'a veya Muhafız'a yerini almak için meydan okuyabilir. Uto yıllar boyunca onlarca meydan okumadan sağ çıktı. Victoriad olmak isteyeceğimiz en son yer."

Müdür Ramseyer'in gözlerinin içine baktım. Kollarımı göğsümde birleştirip başımı hafifçe yana eğdim. "Neden bir değişiklik yapmak istediğinizi anlıyorum. Bu adamın..." Başımı yabancıya doğru salladım, "...benim yerimi alacağını mı varsaymalıyım?"

"Kesinlikle," diye onayladı müdür, kestirip atan bir edayla. "Bu adam Soylu Vassere Ailesi'nden Drekker. Yıllardır Valen'in özel eğitmenliğini yapıyor ve mükemmel bir dövüşçüdür. Bu sınıfın Victoriad hazırlıklarını yönetmeyi teklif etti ve ben de kabul ettim. Derhal göreve başlayacak, sana ise..."

"Görevimi savunmak için bir şans istiyorum," dedim gayet sakin bir tonla.

Regis kabullenmiş bir tavırla iç geçirdi. "Benim laflarımın senin için osuruk kadar değeri var zaten."

Müdür gözlerini kısıp hafifçe kaşlarını çattı. Öfkeden ziyade meraklanmış gibiydi. "Lütfen açıkla."

Ben konuşamadan sınıfa giren kapı pat diye açıldı. Enola son derece sinirli bir ifadeyle içeri daldı. Ancak müdürü ve departman başkanını görünce olduğu yerde kalakaldı. Müdür Augustine elini kaldırıp, "Lütfen dışarıda bekleyin, Bayan Frost," dedi.

"Bırakın kalsın," dedim kapıyı işaret ederek. "Hatta bırakın içeri girip izlesinler."

“Neyi izleyecekler?” diye sordu Rafferty. Yine de bakışları bende değil, müdürün üzerindeydi.

Valen ve müdürün arkasındaki özel eğitmene doğru baktım. “Bu iş için dövüşelim. Öğrencilerinize, büyü olmadan kendilerini koruyabilmenin ne kadar hayati olduğunu gerçekten canlı bir savaşta bulunmuş birinin göstermesi gerekiyor.”

“Affedersiniz?” Büyücü ukala tavrını bir kenara bırakıp çemkirdi. “Bilin ki ben—”

“Meydan okumamı izlesinler. Kazanacak kişinin arkasında dururken en azından akıllarında şüphe kalmaz.”

Müdür Ramseyer çenesini sıvazladı. Bakışları kapının önünde birikmeye başlayan öğrencilere kaydı.

“Dede, bu çok saçma. Drekker’ın—”

Müdür elini kaldırıp susmasını işaret edince Valen’ın lafı ağzına tıkıldı.

“Aksine, mükemmel bir fikir Profesör Grey.” Ardından Drekker’a döndü. “Yeteneklerinize güvenim tam ancak bunları öğrencilere sergilemek, ders değişim sürecini onlar için daha heyecanlı kılacaktır.”

Drekker hafifçe eğildi. “Hizmetinizdeyim Müdür Ramseyer.”

Zihnini okuyabilmek seni daha da karmaşık biri yapmaktan başka işe yaramıyor.

Koridorda bekleyen öğrencilere içeri girmelerini işaret ettim. Enola merdivenlerden ağır ağır indi. Mayla da dahil olmak üzere sınıfın kal kalanı peşinden süzüldü. Müdür ile departman başkanını karşılarında görünce kendi aralarında şaşkınlıkla fısıldaşmaya başladılar ancak verdiğim tek bir işaretle yerlerine geçip sessizleştiler.

Müdür öne çıkarak kendisini henüz tanımayan öğrenciler için tanıttı, ardından birazdan yaşanacakları açıkladı. Sınıfın üzerine gergin bir hava çöktü ama bunun benim için endişelendiklerinden olmadığını biliyordum.

Müdür Ramseyer öne çıkmasını işaret edince gözler Valen’ın özel eğitmenine çevrildi. “Akademi kurulunun sezon ortasında profesör değişikliği yapması pek alışılmadık bir durum, farkındayım. Bu yüzden Yükseksoylu Vassere Hanesi'nden Drekker’ı sizlere daha detaylı tanıtmak isterim. Sehz-Clar bölgesinden gelen Drekker, tüm hayatını bir Saldırgan olarak yakın dövüş sanatını mükemmelleştirmeye adamıştır.

Bir yükselmiş, bir asker, bir eğitmen ve özel bir öğretmen… Profesör Vassere ile emin ellerde olacaksınız.”

Bizim gibi uzuvları kopup yeniden uzadı mı, lavda yıkandı mı ya da dev bir böceğin rektumundan dışarı fırlatıldı mı acaba? dedi Regis alaycı bir tonla. Pek sanmıyorum.

Çok doğru söyledin, diye düşündüm. Öğrencileri izlerken tebessümümü zor bastırıyordum.

Çoğu Yakın Dövüş Geliştirme Taktikleri dersini dövüşmeyi öğrenmek için değil, vakit öldürmek için seçmişti. Yüzlerindeki gergin ifadelerden birkaçının şimdiden dersi bırakmayı düşündüğünü anlayabiliyordum. Aralarında en heyecanlı olanlar ise —özellikle Enola neredeyse heyecandan kabuğuna sığamıyordu— potansiyel yeni profesörlerini süzmekle meşguldü.

Onların senin hakkında ne düşündüğünü umursuyormuş gibi davranıyorsun, diyerek haklı bir noktaya değindi Regis. Asıl soru şu… Sen ne halt karıştırıyorsun?

Görünüşe göre profesör olarak kalmak için bir neden daha buldum.

Yoldaşımın gözlerini devirdiğini hissettim ama başka bir şey söylemedi.

“Şimdi, dövüşçülerimiz ringe çıksın lütfen,” diye duyurdu müdür. Öğrencilerin görüş açısını kapatmamak adına kenara çekilmişti. “Bakalım bu sınıfı Victoriad’a hazırlamak için kim daha uygunmuş.”

Drekker ile platforma zıt taraflardan çıktık. Adam içeri girdiğim andan itibaren sırıtmayı kesmişti fakat şu an yüzünde son derece kendinden emin bir ifade vardı. Onu izlediğimden emin olmak istercesine duruşunu hızla birkaç kez değiştirdi. Ayakları platformun üzerinde adeta dans ediyordu. “Vechoria muhafız duruşunu mu yoksa ileri basilisk duruşunu mu tercih edersiniz?”

Sorusunu görmezden gelerek derin ve sakin bir nefes aldım. Gücümü dizginlediğimden ve kontrolü tamamen elime aldığımdan emin oldum.

Müdür Ramseyer’ın sesi salonda yankılandı. “Başlayın.”

Drekker hafifçe sallanırken ayakları seri hareketlerle zeminde kaydı. Kaldırdığı yumruklarının ardından kaşlarını merakla kaldırdığını görebiliyordum. “Lütfen düzgün bir duruş alın. Hatta ilk hamleyi size veriyorum.”

Bacaklarıma yüklenirken başımla onayladım. “Kusura bakma, kişisel bir şey değil.”

Aramızdaki mesafe bir anda yok oldu. Şaşkınlıktan gözleri açılan rakibim savunmasını güçlükle yetiştirebildi ama yumruğum çoktan hedefini bulmuştu. Öne doğru kayıp sağ ayağımı Drekker’ın bacaklarının arasına soktum ve dirseğimi kafasının yan tarafına geçirdim. Çenesine iki, kulağına bir darbe vurmamla Valen’ın eğitmeni yere serildi. Tek dizimle köprücük kemiğini bastırırken diğer ayağımla kolunu kilitledim.

Mücadeleyi bitirmesini bekleyerek gözlerimi müdüre diktim. Drekker kurtulmak için çırpındı ama sadece alnını kaval kemiğime çarpmayı başardı.

“Bence bu kadar yeterli, Profesör Grey. Görünüşe göre bana anlatılandan çok daha fazlasıymışsınız.” Müdür Ramseyer torununa sert bir bakış fırlattı. Çocuk en azından utanmasını bilecek kadar akıllıydı.

Drekker’ı bırakıp ayağa kalktım ve kalkması için elimi uzattım.

Saçı başı dağılmış, yüzü şimdiden şişmeye başlamış olan adam, uzattığım eli tutup kendini yukarı çekmeden önce bana uzun uzun baktı.

“Şansım olduğunu düşünseydim itiraz edebilirdim,” dedi ezik bir edayla.

Hafifçe gülümsedim ve nasırlı, sert elini bıraktım. “İyi bir savunman var.”

Eğitim platformundan aşağı atlayıp bakışlarımı öğrencilere çevirdim. Çoğu ağzı açık bir şekilde bana bakıyordu. Mayla bana ışıl ışıl gözlerle bakarken, Enola’nın bakışlarında yeni filizlenen bir saygı kırıntısı vardı. Seth’in ise bana değil, sıktığı yumruklarına baktığını fark ettim.

Yine de beni asıl şaşırtan Valen oldu. Yükseksoylu çocuk beklediğim gibi dudağını bükmedi ya da yüzünü ekşitmedi. Aksine, sakince Portrel ve Remy’nin yanına oturdu, onların panikle fısıldaşmasını engellemek için sus işareti yaptı ve beklemeye başladı.

Enseme bir masaj yaptım. “Hadi başlayalım.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.