Kusursuz Hırsızlık

"Bulabildin mi?" diye sordum, Caera pelerininin kapüşonunu indirip kapıyı kapatırken. Mavi saçları ıslak bir şekilde kafasına yapışmıştı, üzerindeki sular süzülüp karolarda küçük bir birikinti oluşturuyordu.

"Elbette," dedi kendinden emin bir edayla. Gözlerinde muzip bir pırıltı vardı.

Zarif bir hareketle boyut yüzüğünü tetikledi ve iki yumruğumu birleştirsem ancak o büyüklükte olacak kurşun rengi bir küre çıkardı. Metalik kabuğun üzeri girintili çıkıntılı ve delik deşikti; adeta yuvarlak bir metal süngeri andırıyordu.

Caera küreyi öne doğru uzattı, ben de elinden dikkatlice aldım.

"Ağır," diye mırıldandım, ağırlığı daha iyi hissetmek için elimde hafifçe aşağı yukarı sallayarak. "Bu bir sorun yaratır mı?"

Sırılsıklam olan pelerininin kopçasını çözüp kapının yanına astı. "Umarım yaratmaz. Sergi kaidesinin üzerine kazınmış basınca duyarlı herhangi bir rün görmedim, sen gördün mü?"

"Hayır, doğru," diye karşılık verdim. "Zaten ölü yadigarların muhafazalarından sık sık çıkarıldığını da sanmıyorum. Sahtesiyle değiştirildiğini birileri fark edene kadar—"

"Profesör Grey ve Asistan Profesör Denoir çoktan Merkez Akademi'den ayrılmış olacak," diyerek tamamladı cümlemi.

Caera fikrime şaşırtıcı derecede sıcak bakmıştı. Kadim Kalıntılar'daki maceralarımızdan içinde asi ve biraz da sorumsuz bir damar olduğunu biliyordum ama yine de onu ikna etmek için biraz uğraşmam gerekeceğini sanmıştım. Keskin zekası sayesinde niyetimi hemen anlamış ve ikna olmaya gerek kalmadan onaylamıştı. Ardından o öğleden sonrasını ve akşamı bir plan yapmakla geçirmiştik.

Birlikte her bir yadigarın güçlü yönlerini masaya yatırmıştık; en azından kitaplardan ve Caera'nın küratöre çaktırmadan sorduğu sorulardan öğrenebildiğimiz kadarıyla. Şahsen iki ya da üç tane almayı istemiştim ama Caera bunun gereksiz bir risk yaratacağını söyleyerek haklı bir tespitte bulunmuştu. Bu hırsızlığın neleri gerektireceğini enine boyuna tartıştıktan sonra, Hazine Dairesi'nden tek bir ölü yadigarı serbest bırakmaya karar vermiştik. Mevcut yadigarlar arasında bana tek başına büyük bir güç katacak bir şey göremediğimden, Alacryalıların hakkında en az şey bildiği ve aynı zamanda Merkez Akademi'nin en son edindiği parçayı seçmiştik.

Küratör, Tırpan Dragoth'un bu küreyi Merkez Akademi'ye neden getirdiği konusunda ağzını bıçak açmasa da, nesnenin bilinen az sayıdaki gücü hakkında Caera ile konuşmaktan fazlasıyla memnun olmuştu.

Yaşlı adama göre bu ölü yadigar benzersizdi çünkü biçimi, işlevi hakkında hiçbir ipucu vermiyordu. Delik deşik yüzeyi kasıtlı yapılmamıştı, zamanla yıpranmıştı. Yadigar ilk bulunduğunda pürüzsüz, kusursuz bir gümüş küreymiş fakat Kadim Kalıntılar'dan çıkarıldığında hızla çürümeye başlamış. Demirciler bunun bir tür alet olduğunu, belki de bizzat Kadim Kalıntılar'ın inşasında kullanıldığını ve bu ani bozulmanın kadim büyücülerin sırlarının keşfedilmesini önlemek için bir savunma mekanizması olduğunu ileri sürmüşlerdi. Ancak küratör Caera'ya bundan daha fazla bilgi verememişti.

Djinnlerin kullandığı bir alete, Kadim Kalıntılar'ı doğrudan yönlendirmemi sağlayacak bir şeye sahip olma fikri, pas geçilemeyecek kadar cazipti.

"Zanaatkarın güvenilir olduğuna eminsin, değil mi?"

"Yüksek soyluların arkadaşlarına ya da rakiplerine caka satmak için sahte ölü yadigarlar yaptırması görülmemiş şey değil." Caera alaycı bir gülümsemeyle küreyi işaret etti. "Ağzını sıkı tutacaktır. Çünkü bu durumda gevezelik etmesi büyük ihtimalle sonu olur."

"Yine de, ya gidip—"

Caera endişemi eliyle geçiştirdi. "Biliyorsun, kılık değiştirmiştim. Başka bir soyun temsilcisi gibi davrandım. Bu yüzden konuşsa bile ucu bana dokunmaz."

Boyutlararası depolama rünüme eter yükleyerek sahte yadigarı kaldırdım. "Peki hangi soyun kılığına girdin?"

Caera'nın gözlerindeki o muzip pırıltı yeniden belirdi. "Bence tahmin edebilirsin."

Regis kahkahayı bastı, o minik formuyla neredeyse sırtüstü devrilecekti. "O Granbehl pisliklerine müstahak. İnsan neredeyse bu tekinsiz zanaatkar kadının onları satmasını istiyor... Ya da bizi mi deseydim, her neyse."

Kendi beyaz pelerinimi omuzlarıma atarken Caera'ya eğlenen bir gülüş fırlattım. "İşler sarpa sararsa en azından avunacak bir tesellimiz olur."

Caera her zaman taktığı damla şeklindeki kolyeyi çıkarıp kısık sesle bir büyü sözleri fısıldadı. Yüz hatları, gözlerimi rahatsızlıkla seğirtecek şekilde bulanıklaştı ve ardından tanıdık yeşil saçlı yükselen, Haedrig'in siluetine dönüştü.

"Bunu izlemek gerçekten çok garip," dedim, altında Caera'ya dair tek bir iz arayarak yüzünü ve vücudunu süzerek.

Haedrig kalçasını dışa kırıp gözlerini bana doğru kırpıştırdı. "Ne oldu Grey?" dedi pürüzlü, boğuk sesiyle. "Artık beni çekici bulmuyor musun?"

Regis, Haedrig'in etrafında yavaş bir daire çizerek çizmelerini kokladı. "Dürüst olmak gerekirse ne hissedeceğimi bilemiyorum. Mesela, o göğ—"

Kapüşonumu çekerken lafını kestim. "Biraz daha ciddi olabilir miyiz acaba? Büyük bir suç işlemek üzereyiz."

Boyut yüzüğünden pis, yeşil bir pelerin çıkaran Haedrig kaşlarını çattı ve çenesindeki kirli sakalı kaşıdı. "Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok. Ben sadece Hazine Dairesi tarafına doğru yürüyüşe çıkıyorum..."

"Sen ona bakma," dedi Regis. "Hırsızlık öncesi heyecanı işte."

"Hadi gidelim," diyerek Regis'e bedenime dönmesini işaret ettim. "Hazine Dairesi henüz kapanmış olmalı."

Caera—yani Haedrig—Rüzgartepesi'ndeki birçok daireyi birbirine bağlayan koridora doğru önden ilerledi. Çıkışa giden daha kestirme bir rotayı seçerek sola saptı, bense dolambaçlı yolu izleyerek sağa döndüm.

Hava berbattı. Gökyüzünden bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, arada bir çakan şimşekler sırılsıklam olmuş kampüsü gözler önüne seriyordu. Havanın böyle olması şanslı bir tesadüftü; ortalıkta dolaşan insan sayısının çok daha az olacağı anlamına geliyordu.

Bembeyaz pelerinimi etrafıma daha sıkı sarıp fırtınanın içine daldım. Yağmur adeta dayak atar gibi yağıyordu ama büyülü yapısından mı yoksa işçiliğin kalitesinden mi bilinmez, pelerin beni hem sıcak hem de nispeten kuru tutuyordu.

Haedrig'i göremiyordum fakat ileride bir yerden, sağanak yağışın gürültüsüyle bastırılan, kıvrak ve sarhoşça bir melodi duyuluyordu.

'Güzel leydi Caera'nın bu kadar müstehcen bir şarkı bileceğini hiç tahmin etmezdim...' dedi Regis, melodiyi kendi kendine mırıldanarak.

Aptalca yağan yağmur perdesinin ardından Şapel girişini aydınlatan parlak fenerler belirmeye başladı. Haedrig, hâlâ açık duran çift kanatlı kapıya ve yanındaki muhafıza doğru merdivenleri tırmanıyordu bile.

Muhafız kendisine seslenince Haedrig durakladı ama çok uzaktaydılar ve fırtına öyle gürültülüydü ki ne dediklerini duyamıyordum. Muhafızın sadece içerideki Hazine Dairesi'nin kapalı olduğunu söylediğini varsaydım ki bunu zaten biliyorduk. Haedrig başıyla onayladı ve eşikte sendeleyerek binadan içeri girdi.

Dış koridor, ölü yadigarların ve diğer değerli bağışların sergilendiği büyük bir merkezi alanın etrafını dikdörtgen şeklinde çeviriyordu. Giriş salonu açık bırakılmış olsa da—korumasız değildi elbette—Hazine Dairesi'nin kendisi mesai saatlerinden sonra kilitleniyordu.

Muhafız Haedrig'i yakından izliyordu. Bir anlık kararsızlığın ardından, sarhoş gibi görünen bu adamı takip etmek için nöbet yerini terk etti.

Sırtımı büküp pelerinimi kendime çekerek hızlı adımlarla Şapel kapılarına yöneldim. Dışarıdan bakan biri için sadece fırtınaya yakalanıp sığınacak yer arayan biri gibi görünecektim.

Taş basamakları üçer üçer tırmanıp tam kapının dışında dinlemek için durdum.

"—sana sorun yok dedim," diye yarı bağırıyordu Haedrig koridorun sonundan. "Sadece içeri girip eski"—Haedrig yüksek sesle geğirdi—"zırhıma bakmak istiyorum."

Nispeten net, otoriter bir ses yanıt verdi. "Ben de size sorun olduğunu söylüyorum bayım. Hazine Dairesi açık olduğunda, yarın tekrar gelmeniz gerekecek."

Haedrig balgamlı bir hıhlamayla karşılık verdi. "Benim arkadaşlarım var biliyor musun! Güçlü arkadaşlar. Neredeyse herkesi tanırım ben. Eminim birileri girmeme izin verir."

"Bayım!" diye üsteledi muhafız. "Bayım, eğer dışarı—"

Gürleyen uzun bir gök gürültüsü muhafızın tehdidinin devamını kesti. Koridora tam zamanında göz attım; Haedrig köşeyi dönüyordu ve tepeden tırnağa zırhlı iki silahlı adam da hemen arkasından gidiyordu.

Dış koridorda iki muhafızın daha olduğunu biliyordum. Eterimi kulaklarıma odaklayıp ayak seslerini dikkatle dinledim. Binanın uzak tarafında gibi görünüyorlardı, kargaşanın kaynağına doğru geri dönüyorlardı. Haedrig hepsini denize attıracağı hakkında bağırmaya başlayınca yüzümü buruşturdum ve kulaklarımdaki eter akışını keserek işitmemi normale döndürdüm.

Binaya girmeden önce etrafımdaki her noktayı birbirine bağlayan eterik yolları görebilmek için gözlerimin odağını değiştirdim. Hazine Dairesi'ne açılan uzak duvardan ve kapıdan sonrasını göremiyordum ama kapıdan çıkıp yağmura uzanan yolları zihnime dikkatlice kazıdım.

Koridoru hızla geçip Hazine Dairesi'nin kapısına vardım ve siyah demir kolu inceledim. Akademide yaygın olduğu üzere kapı bir rün taşıyla kilitlenmişti. Ancak benim odamın veya ofisimin kapılarının aksine, bu kolun tabanına yerleştirilmiş parlayan bir rün vardı. Ateş niteliğindeki mana ve mana aktarımı sembollerini birleştiriyordu; bu da ona dokunmanın hiç de hoş sonuçlar doğurmayacağını gösteriyordu.

Git.

Regis, gölge gibi siyah bir duman formunda göğsümden süzülüp doğrudan kapının içinden geçti.

Gözlerinden göremesem de oda içindeki ek savunmaları tararken ortağımın hissettiklerini algılayabiliyor, zihninden geçenleri duyabiliyordum.

Uzak koridorda Haedrig "saygı", "onur" ve "eski güzel günler" hakkında avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamıştı.

'Her kapının arkasındaki zeminde başka bir rün var. Bu...' Regis okumaya çalışırken düşünceli bir sessizliğe büründü. 'Bu şeyin üzerinden geçen herkesin mana çekirdeği boşalır. Rün manayı hapsediyor... Muhtemelen kimin girdiğini tespit edebilmek için.'

Kapıya bakıp bıyık altından gülümsedim. Kolay. Peki ya kilit? O taraftan açabilir misin?

'O kadar kolay değil,' dedi Regis. Endişesi kelimeleriyle birlikte bana ulaşıyordu. 'İçeride mandalı serbest bırakacak bir kol ya da mekanizma yok.'

Yadigar Deposu’nda yaptığımız keşifte Caera ile ben, şüphe çekmeden binayı ve sergilenen parçaları incelemek için yaklaşık iki tam saat harcamıştık. Kapıların sadece dışarıda kolları olduğu açıkça görülse de odanın içinden başka bir şekilde açılıp açılamayacağından emin değildik.

Aklıma bir fikir gelmişti ama işe yarayacağından tam olarak emin değildim. Regis, etrafını olabildiğince net bir şekilde gözünün önüne getir ve o düşünceyi bana gönder. Olabildiğince net olsun, tamam mı?

‘Tamam, tamam, hallettim.’

Kapıdan bir adım geri çekilip morötesi yolaklara tekrar odaklandım; tam kapalı kapıda sonlandıkları yere kadar. Zihnimde Yadigar Deposu'nun içinin görüntüsü şekillenmeye başladığında, bunu görebildiğim mor fraktal yollarla birleştirdim. Devam ettiklerini düşündüğüm yerin zihinsel bir haritasını çıkardım.

Üç Adım bana yollara sadece bakmamayı, onları hissetmeyi ve beni yönlendirmelerine izin vermeyi öğretmişti. Bu teknik, yeteneği çok daha hızlı ve verimli kullanmamı sağlıyordu ama aynı zamanda, teorik olarak, Tanrı Adımı'nı doğrudan göremediğim bir yere gitmek için de kullanabileceğim anlamına geliyordu.

Tanrı rününü aktif hâle getirmemle birlikte ametist rengi bir ışık parlamasıyla ortadan kayboldum.

Ve kapının diğer tarafında, üzerimden eterik enerji kıvılcımları saçarak belirdim. İşe yaramış olmasının ötesinde —som bir kapının içinden ışınlanmıştım, diye düşündüm gururla— daha heyecan verici olan şey, rünün ne kadar az eter tüketmiş olduğuydu. Yeni güçlendirdiğim çekirdeğimi doldurmaya yetecek kadar ortam eteri emememiş olmama rağmen, Tanrı Adımı eter rezervlerimin yalnızca küçük bir kısmını harcamıştı.

Eter çekirdeğimin ikinci katmanını oluşturduğumdan beri tanrı rününü ilk kez kullanmanın verdiği o haz, tüm vücudumu saran karıncalanma hissiyle bölündü.

Ayaklarımın altındaki rün tuzağı devreye girmiş, bütün manamı çekmeye çalışıyordu. Üzerinden kenara çekildim. Hiç zarar görmemiştim, eter çekirdeğim büyüden etkilenmemişti bile. Rünün vücudumdaki ortam manasını —doğal olarak etrafımda bulunan su veya toprak manası kalıntılarını— çekmiş olabileceğini düşündüm. Fakat bunu işleyecek bir mana çekirdeği olmadığı için, bu küçük mana izleri kimliğime dair hiçbir işaret taşımıyordu.

Haedrig ile muhafızlar arasındaki durum tırmanmadan önce fazla vaktim olmadığını biliyordum, bu yüzden zihnimi tekrar göreve odakladım. Hızla hedefime yöneldim. Yadigarı tutan sütunu inceleyerek Caera ile daha önce fark etmediğimiz herhangi bir koruma büyüsü veya rün olup olmadığına baktım.

Gündüz orada olmayan kapı arkasındaki koruyucu rünlerin aksine, ölü yadigarın sergilendiği taş kaide yeni bir koruma sergilemiyordu. Fakat bu, korumasız olduğu anlamına gelmiyordu.

Teşhir kaidesinin tabanına, kimsenin dokunmaması için bir dizi karmaşık rün kazınmıştı. Hafif bir dokunuş, dokunan kişiyi bir çarpmayla ödüllendirecek ve müze görevlisini uyarmak için sergi alarm verecekti. Hafif bir dokunuşun ötesindeki herhangi bir şey —örneğin camı kaldırıp içindeki ölü yadigara ulaşmaya çalışmak— çığlık atan bir alarm çalmadan önce felç edici bir elektrik şoku salacaktı. Büyük ihtimalle bu alarmı kampüsün yarısı duyacaktı.

Alarmı tetiklemeden rünleri etkisiz hale getirmenin tek bir yolunu akıl edebilmiştim.

Eteri elimde tezahür ettirerek tek bir pençe oluşturdum. Sütunun yanında diz çökmeden önce kendimi koruyucu bir eter bariyeriyle kapladım. Pençeyi rünlerle hizalayarak —önce alarm etkisini yaratmaktan sorumlu olanlardan başlayarak— taşa darbeyi indirdim.

Pençe mermeri yardığı an, canlı bir mavi yıldırım elimize sıçradı. Ben daha tepki veremeden eter katmanını yakıp eklemlerimi kavurdu. Eteri güçlendirerek yıldırmı yönlendirmeye ve kanalize etmeye odaklandım, onu bariyerin yüzeyinde sıçramaya ve sekip durmaya zorladım.

Kolumdan yukarı tırmandı, göğsümü aştı ve diğer kolumdan aşağı indi. Bu yüksek yüklü elektrik akımının odaya saçılmasına izin verirsem, duvarda bir delik açmam veya diğer ölü yadagarlardan birini yok etmem işten bile değildi. Bunun yerine elimi rünlerin geri kalanının üzerine sıkıca bastırdım, böylece yıldırım bir daire çizerek onu çağıran rünlerin kendisine geri çarptı.

Mermer büyük bir çatırtıyla yarıldı.

Olduğum yerde kalakaldım. Kalbim hızla çarpıyordu, sesin fark edilip edilmediğine dair en ufak bir belirtiyi duymak için pür dikkat dinledim.

Arka planda gök gürlemeye devam ediyordu. Duvardan Haedrig’in muhafızlarla ettiği tartışmayı duyabiliyordum.

Kırılan taşın sesini örtmeye yeteceğini umuyordum.

"—Vritra adına, neydi o?"

"Git bir bak," diye emretti daha önceki otoriter ses.

Bok yedik.

‘Acele etsen iyi edersin,’ diye uyardı Regis. Enik formuyla kocaman açılmış gözlerle beni izliyordu.

Kollarımı ve gövdemi çoktan iyileştirmekte olan yıldırım desenli yanıkları görmezden gelerek önümdeki yadigara odaklandım.

Yadigar aynı zamanda onu güçlendiren ve büyü saldırılarından koruyan bir dizi rünle korunan cam bir muhafazanın içindeydi. Ama onu sütundan kaldırıp dikkatlice yere koyduğumda hiçbir tepki vermedi. Gerçek yadigara dokunmadan önce, sahtesini boyut rünümlerden çıkardım ve kare kadife bir yastığın üzerinde duran orijinalinin yanında havada tuttum. Birebir aynıydılar.

Aferin Caera, diye düşündüm ölü yadigarı diğer elimle alırken.

Kuş gibi hafifti, ağır kurşun kopyasına kıyasla ağırlıksız gibiydi.

Büyük bir dikkatle, sahtesini yavaşça yastığın üzerine yerleştirdim. Yumuşak kumaşın içine gömüldü ve anında sırıtıp yapay durmaya başladı. Ama yapacak başka bir şey düşünemeden, büyülü bir kilidin devreye girme sesini duydum.

‘Art, birisi geliyor!’ diye zihnimden bağırdı Regis, ayaklarımın etrafında zıplayarak.

Haedrig’in bağırdığı yere en yakın kapı, birisi kola yüklenince kıpırdadı.

Aynı anda, duvara bir beden çarptığında boğuk bir küt sesi duyuldu. “Çekin ellerinizi üzerimden!” diye bağırdı Haedrig.

Kapı durakladı, sadece bir iki santim açık kaldı.

Yastığa gömülen sahte yadigara diktim gözlerimi. Biraz zamanım olsaydı… Ama sahip olmadığım tek şey zamandı.

Tekrar küfrederek, cam muhafazayı almak için acele ettim ve dikkatlice sütunun üzerine oturtum.

Elimi yıldırımın kavurduğu rünlerin üzerine koyup Aroa’nın Ağıdı'nı aktif hâle getirdim. Tunikimin altındaki rün parıldarken müzeyi altın bir ışık doldurdu. Parlak mor parçacıklar kolum boyunca ve kaidenin üzerinde dans ederek çatlakları, yanıkları ve pençe izlerini temizledi; geride lekesiz bir mermer bıraktı. Taban boyunca uzanan koruma rünleri kasvetli ışıkta zayıfça parıldayarak tekrar çalışır durumda olduklarını gösterdi.

Kapı tekrar açılmaya başladı. Diğer tarafta genç bir muhafız vardı. Bir eli kılıcında, diğeri kapının kolundaydı ama kafası koridordan aşağı bakacak şekilde dönüktü; odağı hâlâ Haedrig’deydi.

Regis yukarı sıçrayıp bedenimin içinde kaybolduğu an, zihnimde eterik yolların bir haritasını oluşturdum. Bir an içinde, görebildiğim yolları kapının diğer tarafındakilere dair zihinsel resmimle birleştirdim.

Derin bir nefes alarak Tanrı Adımı’nı devreye soktum.

Hissettiğim ilk şey, soğuk yağmurun vücudumun her yerine aynı anda çarpması oldu. Cildimde sıçrayan ve dans eden eterik yıldırım yağmura saçıldı, etrafımdaki havanın patlamasına ve cızıldamasına neden oldu.

Hissettiğim ikinci şey ise, karanlıktan bir siluetin belirdiğini, sağanak yağmura karşı başını öne eğmiş bir şekilde doğrudan bana doğru geldiğini fark ettiğimde kalbimin teklemesiydi.

Kendimi savunmaya hazırlanırken eter bedenimi kaplamak için aktı, ancak eğilmiş kişi o kadar aniden durdu ki ayağı ıslak taşlarda kayınca neredeyse yere düşüyordu.

İçgüdüsel olarak uzanıp düşmesini önlemek için onu kolundan tuttum.

"Vritra'nın kanlı boynuzları aşkına!" diye bağırdı kapüşonunun altından bir erkek sesi.

Birbirimize bakakaldık.

"Profesör Aphelion..." dedim, hâlâ kolunu tutarken.

"Profesör Grey, ben..."

Gözleri kocaman açılmıştı; yüzümden kolunu kavrayan elime, oradan da Haedrig ile mücadele eden muhafızların gürültüsünü duyabildiğim arkamdaki Tapınak girişine kayıyordu.

Zihnim hızla çalışmaya başladı.

Profesörün ne gördüğünden veya neden orada olduğundan emin olamıyordum. Ametist rengi yıldırımlarla kaplı bir şekilde yoktan var olduğumu gördüyse, başıma belaydı. Boynunu kırıp tekrar Tanrı Adımı ile uzaklaşmayı düşündüm ama bu durumu kesinlikle karmaşıklaştırırıdı. Ayrıca, gerçekten ne gördüğünü bilmiyordum ve masum bir adamı öttürmek —Alacryalı bile olsa— içime sinmiyordu.

Tapınağın girişinden gelen bir kargaşa, üç muhafız yarı sürükleyerek, yarı iterek baygın bir Haedrig ile belirdiğinde ikimizin de dikkatini çekti.

"Siz ikiniz orada!" diye bağırdı muhafızlardan biri. "Ne yapıyorsunuz burada?"

Haedrig muhafızların kollarında sarkıyordu, gözleri yarı kapalıydı. Ama bana attığı gizli bakışı ve Profesör Aphelion'u fark ettiğinde çenesinin sıkılaştığını yakaladım. Başka bir muhafız Tapınağın açık kapısında belirdi, dudağı kanıyordu ve kaşları öfkeli bir çatışla aşağı inmişti.

Gerekirse tüm tanıkları ortadan kaldırmaya hazırlanarak elimde eter toplarken, profesör kolunu kavrayışımdan çekip çıkardı ve topallayarak yanımdan geçti.

"Merhaba dostlar," dedi dostane bir tavırla muhafızlara hitaben. "Çok gergin bir duruma benzediği için kabalığınızı affedeceğim ama Merkez Akademi'nin iki profesörüyle konuşuyorsunuz. Sadece Tapınağın kapısında bir muhafızın olmadığını fark ettik ve kontrol etmeye geliyorduk."

"Özür dilerim efendim," dedi muhafız hızlıca, Haedrig'i de aşağı inmeye zorlayan hafif bir kafa selamı vererek. "Bu sarhoş bir kargaşaya neden oldu, biz de sanmıştık ki—"

"Onun suç ortakları olduğumuzu ve yaramazlığına yardım etmeye geldiğimizi mi?" Profesör Aphelion yüksek sesle güldü. "Hayır, ama üçünüz de adamakıllı pataklama şerefine erişiyorsunuz... şey—"

"Yükselen Haedrig," diye fısıldadım arayış içindeki ses tonuna cevap olarak.

"—bir zamanların muazzam yükseleni Haedrig, görünen o ki zor zamanlardan geçiyor. Biraz merhamet gösterip onu bize teslim etseniz olmaz mı? Hafif bir kamu sarhoşluğu yüzünden kan hattını rezil etmeye gerek yok, değil mi?" Muhafızlar kaşlarını çatıp kararsızca birbirlerine bakınca ekledi: "Onun kan hattı direktöre bu yüzden bir patırtı koparırsa pek hoş durmaz, öyle değil mi?"

"Haklısınız efendim," diye yanıtladı muhafız, yine de Haedrig'in kolunu sıkıca tutmaya devam ediyordu. "Ancak bunu kampüs güvenliğine bildirmezsem görevimi ihmal etmiş olurum. Ne yapılacağına onlar karar verecek..."

Muhafız daha lafını bitirmemişken Haedrig adamların tutuşu arasında iyice kendini aşağı bıraktı. Sızmış gibi görünen yükselen, aniden yerden destek alarak fırladı. Muhafızların ellerinden sıyrılıp havada zarafetle takla atarak merdivenlerin dibine indi. Kaçmadan önce tembelce bir selam çaktı, ardından manayla güçlenmiş süratıyla yağmur perdesinin ardında gözden kayboldu.

"Yakalayın şunu!" diye bağırdı muhafız başı. Diğer ikisi bir anda koşturmaya başladı. Zırhlı çizmeleri yağmurla kayganlaşan taşlarda kayıyordu, o hızlı yüksek kanı yakalama şanslarının olmadığı daha ilk andan belliydi.

"Şey... neyse... bol şans," dedi Profesör Aphelion geride kalan muhafızlara. Adamlar bize öfkeyle baktı.

Başlığını üzerine çekerken bana onaylarca bir baş salladı. "Sonra görüşürüz o zaman, Profesör Grey."

Karşılık olarak ben de başımı salladım. Tapınağın yakınlarında bulunma sebebimi tahmin edip etmediğini veya ne yaşandığını görüp görmediğini anlamak için yüzünü ve gözlerini dikkatle inceledim. Ancak alaycı bir gülümsemenin gölgesi dışında ifadesi tamamen boştu.

"Evet, sonra..." dedim temkinli bir şekilde. Kendi kapüşonumu da çekip arkamı döndüm.

Profesör Aphelion'ın bu soyguna beklenmedik şekilde dahil olması içimde ister istemez bir huzursuzluk yaratmıştı. Yine de ters gidebilecek şeyleri düşününce, yaşananlar oldukça ucuz atlatılmış bir felaket gibi duruyordu.

Boyut rünümün içinde bekleyen ödülü düşününce, fazla endişelenmek zaten zordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.