Bana vermem gereken dersleri detaylarıyla anlatan parşömeni masaya bırakıp derin bir iç çektim ve sandalyeme yaslandım. Önceki hayatımda gittiğim askeri akademiyi hatırlamıştım ve bu hiç de hoş bir anı değildi.
İçimdeki savaşçı; yani bir zamanlar kılıç ustası, bir kral, bir Mızrak olan adam, tekrarlayan hareketlerde uzmanlaşmaya, duruşun, el ve ayakların milimetrik ince ayarlarını yapmaya odaklanan bu alıştırmalara baktığında, savaşta yaratıcılığı yok eden o demir yumruklu eğitim anlayışını görüyordu. Bu tarafım, öğrencileri kalıplara sokup ezber yaptırmaktan çok daha iyisini yapabileceğimi biliyordu.
Fakat bir de diğer tarafım vardı: abi, dost ve evlat olan tarafım. Ben yerinden yurdundan edilmiş, düşmanlarla kuşatılmış bir Dicathian’dım. Sırf kendimi güvende tutmak adına, günün birinde bu yetenekleri en sevdiklerime karşı kullanabilecek askerleri eğitmem isteniyordu. Sadece iki gün geçmiş olmasına rağmen, içimdeki o ses aynı soruyu sormaya devam ettikçe odaklanmak gitgide zorlaşıyordu.
Bütün bunların amacı ne?
Tırpan Dragoth Merkez Akademi’de belirdiğinden beri bu soruyu kendime belki de onuncu kez soruyordum. O günden beri içimi kaplayan öfke, her etkileşime sızıyor, her düşüncemi zehirliyordu.
Masa başında kağıt evrak incelemekten çok daha fazlasını yapmak istiyordum.
Alaric ve Darrin’in sunduğu tüm o gerekçeler, Merkez Akademi’deki bir ofiste oturup ders anlatmaya hazırlanırken şimdi çok uzak geliyordu. Granbehl’lerin düşmanlığı ile Denoir’lerin yönlendirmeleri arasında sıkışıp kaldığım o siyasi düğümden kaçmanın gerçekten daha iyi bir yolu yok muydu?
Tüm bunlara gerçekten değiyor muydu?
"Tüm bunların hangisine değiyor mu?" Regis yattığı köşeden söze girdi. "Siyasi korumaya mı, Rölöve Harabeleri'ne hiçbir soru sorulmadan özgürce girip çıkabilmeye mi? Yoksa elimizin altındaki o kadim eser ve ders kitabı hazinesine mi?"
Gözlerimi kapattım. "Ne demek istediğimi biliyorsun."
Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle, "Bu Alacrya'lıları birer iblis gibi görmek yerine kanlı canlı insan olarak göreceğinden korktuğunu itiraf et gitsin," dedi. "Düşmanlarını gözünde insanlaştırmanın, zaten çığırından çıkmış ahlak pusulanı ne kadar zorlayacağını tahmin edebiliyorum."
Gözlerimin birini hafifçe aralayıp parşömeni o büyük kürk ve ateş yığınına doğru fırlattım. Parşömenin tam üzerinden sekip düşmesi gerekiyordu ki vücudu mor alevlerle parladı ve fırlattığım nesneyi yuttu.
Regis’in alaycı gülümsemesi genişledi, kuyruğu sinir bozucu bir şekilde sallanmaya başladı. "Umarım ihtiyacın olan bir şey değildir."
Cevap vermek için ağzımı açtım ama kapının hafifçe çalınmasıyla sözüm yarıda kaldı.
'Geri gireyim mi?' diye sordu Regis zihnimden.
Başımı iki yana salladım. Bu noktada artık sorun olmamalıydı.
"Kim o?" dedim yüksek sesle. Sözlerim ağzımdan niyetlendiğimden çok daha sert çıkmıştı.
Ofis kapısı içeriye doğru açıldı ve içeri bir kadın girdi. Dalgalı sarı saçları, sanki etrafında hafif bir rüzgar esiyormuşçasına arkasından süzülüyordu. "Grey! Umarım rahatsız etmiyorumdur."
Sert bir baş hareketiyle karşılık verdim. "Üzgünüm, biraz meşgulüm—"
"Oh, derse hazırlanmak için yardıma mı ihtiyacın var? Eminim üzerine çok yük biniyordur." Odanın içinde neşeyle ilerleyip kalçasını masama yasladı ve önümde serili duran materyallere baktı. "Bu, iki dersimi de verdiğim üçüncü dönem, yani ben kendi adıma hazırım. Seninle biraz vakit geçirmekten—yani sana yardımcı olmaktan memnuniyet duyarım."
Kaşlarımı çatarak, köprüleri yakmadan bu kadından en iyi nasıl kurtulabileceğimi düşündüm. Ancak tam o sırada Regis kımıldandı, alevleri parladı. Abby bir çığlık atarak küçük ofisin diğer ucuna geriledi.
"N-ne bu böyle?" diye bağırdı, kehribar rengi gözleri korkuyla açılmıştı.
"Benim çağırığım," diye yanıtladım gayriihtiyari bir tavırla.
"Vay canına, bir çağırık mı?" dedi Abby nefes nefese. Korkudan yanakları kızarmıştı. "Daha önce hiç böylesini görmemiştim." Ciddiyetini korumakta zorlanan Regis’ten ürkek birkaç adım uzaklaşarak masamın üzerine tünedi, bacak bacak üstüne attı. "Gerçekten etkileyici. Ama sormamda bir sakınca var mı?"—dudakları takılgan bir gülümsemeyle kıvrıldı—"Çağırığını yanında tuttuğuna göre, kendini tehlikede falan mı hissediyorsun?"
Regis, Abby’nin bana doğru daha da yaklaştığını görünce kaşlarını oynattı, düştüğüm rahatsız durumdan fazlasıyla keyif aldığı belliydi. Bu gibi durumlar için aramızda önceden belirlediğimiz sözel komutla onu geri çağırmayı geçirdim içimden ama Abby ona bakmıyorken yoldaşım başını iki yana salladı.
'Buranın manzarası gayet güzel, sakıncası yoksa,' dedi tatmin olmuş bir gülümsemeyle. 'Ayrıca senin kıvranmanı izlemek işi daha da keyifli kılıyor.'
Başımı iki yana sallayıp gözlerimi Abby’ninkilere diktim ve yumuşak bir gülümsemeyle karşılık verdim. "Belki de sadece meslektaşımı etkilemek istemişimdir."
"O-oh..." Sarı saçlı profesörün gözleri şaşkınlıkla büyüdü, afallamıştı. Regis’in gözleri de aynı şekilde açıldı.
Kısa bir duraklamanın ardından ona göz kırptım. "Sadece şaka yapıyorum, Bayan Redcliff. Yine de, şehvetli talipleri savuşturmaya fazlasıyla alışkın olduğunuza eminim."
"İlahi," diyerek kıkırdadı, kulakları kıpkırmızı olurken bakışlarını kaçırdı. "Lütfen bana Abby de."
"Pekala." Ayağa kalkıp masamın etrafından dolaştım ve hemen yanına, masaya yaslandım.
Elimi uzatıp tutmasını bekledim. Elime karşılık verirken parmakları benimkilere hafifçe dokundu. "Sizi yeniden görmek bir zevk, Abby."
"O zevk bana ait," diyerek elimi hafifçe sıktı.
Elini bırakıp çenesi sarkmış haldeki yoldaşıma kısa bir bakış attım, ardından tekrar misafirime döndüm. "Umarım çok yakınına oturmamışımdır. Masamın arkasından seninle konuşunca sanki öğrencilerimle konuşuyormuşum gibi geliyor."
"Hayır, ben de böylesini tercih ederim, yani—sonuçta öğrenci değilim," dedi başını sallayarak.
"Güzel, sevindim," diyerek neşeyle kıkırdadım, ardından gülüşümü yüzümden sildim. "Yine de bugün sohbetimizi biraz kısa tutmak zorunda kalabiliriz."
Abby tarafsız bir ifade takınmaya çalışsa da sözlerim üzerine omuzları çöktü. "Öyle mi? Günün geri kalanı için planlar yaptın sanırım?"
Yorgun bir gülümsemeyle, "Şuradaki kağıt yığınlarıyla sevimli bir randevunun tadını çıkarmayı planlıyorum," dedim.
"Daha önce de söylediğim gibi, derse hazırlanmana yardım etmekten mutluluk duyarım Grey," dedi.
"Aslında tam olarak dersimle ilgili değil." Utanmış gibi yapıp bakışlarımı kaçırırken yanağımı kaşıdım. "Boş ver, bunu yüksek sesle söylemek benim için biraz utanç verici."
"Nedir?" Abby’nin kehribar gözleri merakla ışıldadı, bana doğru biraz daha yaklaştı. "Söz veriyorum kimseye söylemem."
İçimi çektim. "Şey, Sehz-Clar’ın biraz gözden uzak bir bölgesinden geliyorum, bu yüzden buradaki herkesin genel kültür kabul ettiği pek çok şeyden ne yazık ki habersizim."
Abby’nin yüzü durumu kavramanın verdiği bir aydınlanmayla parladı. "Oh! Bundan daha iyi birine anlatamazdın!"
Kaşımı kaldırarak ona çekingen bir bakış attım. "Ne demek istiyorsun?"
Meslektaşım muzipçe sırıttı. "Görüyorsun ya, buradaki diğer profesörlerin çoğunu ben kendim öğretmenlik görevine gelmeden çok önce tanıyordum ve çoğumuz dedikodu yapmayı severiz."
Abby’ye biraz daha yaklaştım, omuzlarımızın birbirine dokunacağı kadar. "Gerçekten mi?"
Önce omuzlarımıza, sonra tekrar yüzüme baktı. "Ve hepimizin ortak dedikodu konusu buradaki öğrencilerdir, özellikle de dikkat etmemiz gereken yüksek soylular."
"Kıskandım doğrusu." Hafifçe kıkırdadım. "Burayı gerçekten bir yuva haline getirmek ve aranıza uyum sağlamak istiyorum ama senden bu kadar çok şey paylaşmanı istemek sana sadece yük olur."
"Hangi yükten bahsediyorsun!" Xyrus’un Aurora Takımyıldızı zamanındaki gibi parıldadı. "Ah, nereden başlasam acaba?"
Abby’ye özlem dolu bir gülümseme sunarken elimi bir anlığına nazikçe koluna koydum. "Hayatımı kurtardın Abby. Bu gerçekten çok yardımcı oldu."
Yüzü ışıl ışıl parlayarak masamdan kaydı ve beyaz savaş cübbesini bir elbisenin etekleri gibi tutarak önümde diz kırıp selam verdi. "Hizmetinizdeyim Profesör Grey. Lütfen"—o bal rengi gözler büyük bir dikkatle benimkilere kilitlendi—"beni tekrar aramaktan çekinme, tamam mı? Belki bir dahakine bir şeyler içeriz?"
Arkasından yürüyüp sırtının alt kısmına hafifçe dokunarak ve gülümseyerek onu kapıya doğru yönlendirdim. "Sana kapıya kadar eşlik edeyim."
"Sosyal becerileri bu kadar zayıf biri için oldukça centilmensin, ya da senin tabirinle öyle," dedi Büyücü, kantorundan çıkmadan önce utangaç bir gülümsemeyle.
Abby’nin ve kendi etrafında büktüğü belli olan rüzgarda dalgalanan saçlarının ardından kapıyı kapatır kapatmaz omuzlarım çöktü, ciğerlerimden derin bir nefes döküldü. İçimde çöreklenen o öfke nihayet sönmüştü ama geride soğuk ve hissiz bir boşluk bırakmıştı.
Arkama döndüğümde, bana anlamsızca bakan, afallamış bir Regis ile karşılaştım.
"Ne var?" diye çıkıştım.
Zihnime şüphe ile hayranlık karışımı duygular akıtırken, "Sen kimsin ve benim sosyal özürlü, aksi bir kütük kadar sempatik sahibime ne yaptın?" diye sordu.
"Mesafeli durmayı tercih ediyor olmam, gerektiğinde büyüleyici olamayacağım anlamına gelmez," diyerek sandalyeme geri çöktüm.
Regis oturduğum yere kadar beni takip etti ve burnunu masama koydu. "Şuradaki Ağzı Gevşek Ceylan'ın seninle yaptığı konuşmayı diğer profesörlere anlatacağından korkmuyor musun?"
Başımı arkaya yaslayarak bitkin bir halde, "Zaten buna güveniyorum," diye yanıtladım. "Sahte geçmişim başkasının ağzından dökülürse çok daha inandırıcı olur."
"Baştan çıkarma sanatındaki bu ürkütücü becerinden korkmalı mıyım?"
"Sanki kadına kendimi satmışım gibi konuşuyorsun," diye küçümserce geçiştirdim.
"Son sorusunu elini sırtına koyarak savuşturma şeklin... Bunları bir ders kitabından falan mı öğrendin? Çünkü ben de okumak isterim," dedi başını sallayarak.
Botumun topuğunu parşömen yığınının ortasına yerleştirip bir ayağımı masaya uzatarak yoldaşımı görmezden geldim.
"Yine de tüm bunlarla ilgileniyor olman gerekmiyor muydu?" diye hatırlattı Regis.
"Evet, tabii bu çocuklara gerçekten ders anlatmakla ilgilenseydim." Tekrar ayağa kalkıp ofisten çıktım. "Hadi gel, okul başlamadan önce şu eğitim tesisinden biraz yararlanalım."
Regis arkamdan sarsak adımlarla geldi. "Ooo, yerçekimine meydan okuyan fıstık için bir savaş mı var?"
"Aklını belaltı işlerden çıkar. O bir eşya değil," diye çıkıştım. "Ayrıca, Caera'dan hoşlandığını sanıyordum."
"Neden sadece birinden hoşlanmakla yetineyim ki?" diye sordu Regis ciddi bir tavırla.
Gözlerimi devirerek kumanda paneline doğru ilerledim. "Git biraz esne de sonra yenilginin suçunu kasık liflerinin atmasına bağlama."
Birkaç düğmeyle oynadıktan sonra koruyucu bariyer hafif bir uğultuyla devreye girdi. Ardından bıyık altından gülerek halkanın içindeki yerçekimini sistemin elverdiği en yüksek seviyeye çıkardım.
"Ben sana kasığı gösteririm," diye laf sokan Regis, platforma atladığı gibi kendi vücut ağırlığının altında kalarak tökezledi. "Hey, bir saniye bekle!"
Yanına sıçrarken kıkırdadım. Artan yerçekiminin baskısı oldukça ağırdı; normalin belki yedi katı kadardı ama kaslarımı ve kemiklerimi eterle doldurduğum sürece üstesinden gelemeyeceğim bir şey değildi.
"Ne oldu bücür?" diyerek ortama uyum sağlamaya çalışırken ayak tabanlarımın üzerinde hafifçe zıplamaya başladım.
Regis alçak sesle hırladı ve o da duruma alışmak için platformun kendi tarafında bir ileri bir geri adımladı. "Oho. Şu an sana Yıkım ile saldırdığımda muhtemelen kendim de yok olacağım için çok şanslısın."
Genişçe sırıtışımı gizlemeye çalışarak havaya deneme amaçlı yumruklar ve tekmeler savurdum, darbelerimin ekstra ağırlığını hissettim. Ardından Usta Kordri'den eğitim alırken öğrendiğim bir dizi harekete geçtim. Asura dövüş sanatlarının çoğunu uygulamak için gereken o hassas ve dikkatli hareketler, uzuvlarımın üzerindeki aşırı yük yüzünden belirgin şekilde zorlaşmıştı.
Regis boynunu sesli bir çatırtıyla döndürdü. Bütün vücudu beklentiyle titriyordu; belki de sadece artan yerçekiminde ayakta durmak için harcadığı çabadandı. "Hazır mısın prenses?"
Tüm dikkatimi gölge kurda odaklayarak bariyerin hafif uğultusunu ve dışarıdaki avludan zaman zaman yankılanan öğrencilerin seslerini zihnimden sildim.
Yoldaşımın kalçaları kasıldı ve bir an sonra bir balista oku gibi havada fırladı. Fakat ben zaten çoktan kenara çekilmiş, havada kapanan çenesini savuşturmak için elimi kaldırmıştım.
Yanımdan hızla geçerken diğer elimle arka patilerinden birini yakaladım. İvmesindeki ufacık bir bozulma, artan yerçekimiyle birleştiğinde dengesini kaybetmesine yetti. Matın üzerine sertçe çakıldı, sırtüstü düşüp acıyla bariyerin üzerine doğru yuvarlandı.
"Darbe... emiciyi açamaz mıydın?" diyen Regis, tekrar ayağa kalkmak için mücadele ederken soluk soluğa kalmıştı.
"Bitti mi yani?" diye sordum, sahte bir hayal kırıklığı tonuyla.
Regis'in kurda benzeyen bedeninin etrafındaki alevler parlayarak sınıfı mor ışık huzmeleriyle boyadı. Tekrar ayaklarının üzerine dikildiğinde, söyleyecek sözü kalmamış olacak ki bir sonraki sıçrayışı için gardını aldı.
Bedeninin kasılması ikinci atılışında çok daha belirgindi. Ancak doğrudan üzerime atılmak yerine yalnızca birkaç adım öne hamle yapıp benden bir yanıltma hareketi sızdırdı. Kenara çekilmemi bekledi ve ardından saldırısını yeniden yönlendirdi.
Eter kaplı ellerimi kaldırarak Regis'i havadayken yakalamayı hedefledim. Fakat formu değişip saydamlaştı ve bedenimin içinden geçip gitti. Gelecek olan şeyi tahmin ederek kendi etrafımda döndüm ama ağırlaşan bedenim yüzünden yeterince hızlı değildim. Çenesi kalfıma kenetlendi ve bacağımı altımdan çekerek beni sertçe yere serdi.
Gölge kurdun alevlerle sarılı kafası bana bakarak alaycı bir şekilde sırıttı. "Durum bir bir, patron."
Tek dirseğimin üzerinde doğrulup yoldaşımı düşünceli bir şekilde inceledim. "Beni alt etmek için ruhani formunu bu şekilde kullanman oldukça zekiceydi."
Regis göğsünü kabarttı. "Vritra aşkına, ben bir tanrı tarafından tasarlanmış canlı bir silahım. Sen benim..." Regis birden durdu, kocaman açılmış gözlerle bana baktı.
Bir kaşımı kaldırıp çarpık bir gülümsemeyle bakışlarına karşılık verdim. "Vritra aşkına mı?"
"Öğğ, üzgünüm. Uto'dan kalan bazı şeyler sızıyor." Tekrar yerine oturup hınzır bir şekilde sırıttı. "Bu arada, o parçam seni kıçının üstüne oturtmaktan gerçekten büyük keyif aldı."
Güçlükle ayağa kalktım. "Bakalım bunu bir kez daha yapabilecek misin?"
Bacaklarımız titreyene ve çekirdeğim vücudumu ağırlaştırılmış yerçekimine karşı güçlendirmek için harcadığım eter miktarından sızlayana kadar eğitime ve dövüşmeye devam ettik. Regis etrafımda dönüyor, bir sonraki saldırıdan önce fırsat kolluyordu. Düşüncelerini gizlemeye çalışsa da o an için fiziksel gücünün sonuna geldiğini biliyordum.
Tam da bu yüzden, Patlama Adımı ile dövüş halkasının karşısına geçip sırtına atladığımda hazırlıksız yakalanacağını düşünmüştüm. Ancak ekstra yük yüzünden bacakları çökmek üzereyken gölge kurt birden kayboldu. Ben tüm platformu sarsacak kadar sert bir şekilde yere çakılırken, o güvenli bir şekilde eter çekirdeğimin içine süzüldü.
"Misafirimiz var," dedi Regis'in sesi zihnimin içinde. "Bu adamla sen ilgilen. Ben senin eter çekirdeğinde uzun, tatlı bir uyku çekeceğim."
"İçerideyken şu kapıyı kilitlemeye başlasam iyi olacak," diye söylendim.
Matın üzerinden sıçrayarak odayı taradım. Bir adamın merdivenlerden bana doğru yavaşça indiğini, her adımda hafifçe aksadığını gördüm. Benden yaklaşık on yaş kadar büyük görünüyordu ama bir şey—belki duruşu, yüzünün hafif yumuşak hatları ya da taşıdığı o gençlik dolu müstehzi ifade—bana göründüğünden daha genç olduğunu söylüyordu.
Başımı kaldırıp baktığımı görünce hafifçe el salladı. Hemen karşılık vermedim. Eli kızıl saçlarına gitti, saçlarını zaten olduğundan daha da darmadağınık edecek şekilde karıştırdı. Ancak benim dikkatim diğer elindeydi—ya da olmayan elindeydi dersem daha doğru olurdu, zira dirseğinden sonrası kesikti.
"Selam. Grey, değil mi?"
"Evet," dedim nefes nefese. "Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?"
Kibar bir gülümseme sunmadan önce başını merakla yana eğdi. "Özel bir şey yok. Sınıfım koridorun hemen ilerisinde, öylesine uğrayıp kendimi tanıtmak istedim. Ben Aphelion Hanesi'nden Kayden."
Ona başımla tek bir onaylama işareti verdim, bu hareketim yanaklarımdan ve burnumdan yeni bir ter dalgasının yuvarlanmasına neden oldu. Zihnimin içinde Regis konuştu: "Uto bile Aphelionları duymuştu. Yüksek soylu, asker bir aile."
Yüzünden bir saniyeden daha kısa bir süre bir hoşnutsuzluk gölgesi geçti, ancak dövüş halkasına doğru topallayarak ilerlerken aynı hızla kayboldu. "Söylentilerin dediği kadar ketumsun, bu buralar için oldukça ferahlatıcı bir değişim."
"Konuşma tarzın dedikodulardan hoşlanmadığını gösteriyor ama görünüşe göre söylentilere sen de pek ilgisiz değilsin," diye yanıtladım tek kaşımı kaldırarak.
"Katılmak yerine dinlemeyi tercih ediyorum ama bu küçük ikiyüzlülüğü de kabul edeceğim," dedi kıkırdayarak, merdivenlerden dikkatli adımlarla inmeye devam etti. "Her neyse, son hareketini yakalamayı başardım ve şunu söylemeliyim ki... hızın neredeyse mana kontrolün kadar etkileyici. Şu an bile senden tek bir damla mana sızdığını hissedemiyorum."
Platformun sınırını geçene kadar fark edememiştim...
"Şahsen ben yapmam gerektiği kadar..."
Adeta bir uçurumun kenarından adım atmış gibi Kayden yere kapaklandı. Ağırlığı yedi katına çıkarken yaralı bacağı platforma temas eder etmez pes etmişti.
Kahkahalarla kükreyen Regis'i görmezden gelerek yere atladım ve tüm ayarları sıfırlamak için düğmeye bastım. Mana bariyeri cızırdayarak yok oldu ve yüksek soylu Alacryalı kendisini tuhaf bir oturma pozisyonuna getirmeyi başardı.
"Vritra'nın boynuzları adına, burada nasıl ayakta durabiliyordun?" diye sordu gözleri faltaşı gibi açılarak. Sonra şaşırtıcı derecede samimi bir kahkaha patlattı. "Tabii ki kendisini infaz etmeye çalışan yargıç heyetinin gözleri önünde gözaltı zincirlerini kıran bir adam ancak böyle eğitilirdi."
"Kusura bakma," dedim. Zihnimin bir köşesinde buradaki kaç kişinin duruşmadan haberdar olduğunu merak ediyordum. "İyi misin?"
"Bir şeyim yok," dedi genişçe sırıtarak. "Daha kötülerini de gördüm."
"Ondan... şüphem yok," diye karşılık verdim, kolundan kalan çubuğa bakarak.
Kısa bir duraksamadan sonra Kayden kahkahasını bastırdı.
Kaşlarım çatıldı. "Bir sorun mu var?"
"Yok, bir şey değil." Hâlâ gülümseyerek elini salladı. "Sadece, sol kolumdan geriye kalana bakan pek çok insan gördüm ama ifadesi acımaya dönüşmeyen tek kişi sensin."
"Bu senin bir onur madalyan ya da fedakarlık simgen olabilirken acımak bana mı düşer?" dedim sade bir dille.
Kayden'ın neşeli tavrı bir anda kayboldu. Sanki kanatlarım çıkmış gibi bana dik dik baktı. Sonra kendini toparlayıp başını salladı ve mırıldandı: "Bunu getirdiğime gerçekten çok sevindim."
Tişörtümle terli yüzümü kurularken, dövüş platformunun kenarında oturup bacaklarını sallayan adamı süzdüm. Kalan bileğindeki sade altın bir bilezik gibi görünen boyut eserinden parlak beyaz bir paket çıkardı.
Paketi temkinli bir umursamazlıkla bana doğru uzattı. Tereddüt ettiğimi görünce imalı bir şekilde sırttı. "Korkma, alana zarar verebilecek hediyeler verme huyum yoktur."
Gevşek tutuşundan hediyeyi çektim. Dokusu yumuşacıktı. Paketin açılması için hafifçe salladım, ortaya beyaz kürk astarlı kapüşonu olan ışıl ışıl beyaz bir pelerin çıktı. Dokunduğumda metalik bir his veren, hafifçe parlayan gümüş detaylarla işlenmişti.
Daha yakından baktığımda kapüşona nakşedilmiş neredeyse görünmez rünleri fark ettim. "Büyü mü?" diye sordum şüpheyle.
Adam genişçe gülümsedi. "Akademi sınırları dışında seyahat ederken belki biraz gizlilik istersin diye düşündüm, malum durumlardan ötürü."
Rünleri oluşturan beyaz üzerine beyaz işlenmiş ipliklerin üzerinde parmaklarımı gezdirdim. "Bir tür gizleme büyüsü mü?"
Kayden başını salladı, kaşları yukarı doğru seğirdi. "Özellikle, bu pelerin seni başkalarının dikkatinden gizleyecek, gözlerinin yüzünden kayıp gitmesini sağlayacak. Tabii sadece kapüşon kapalıyken ve çok yakından bakmadıkları sürece." Boğazını temizleyip hafifçe kıpırdandı. "Umarım durumu yanlış değerlendirmemişimdir..."
Kaşlarımı çatarak beni dikkatle izleyen adama göz attım. Hediyesinin—ve sözlerinin—ne anlama geldiğini düşünürken rünlere dik dik bakmakta olduğumu fark ettim. "Bu pahalı bir hediye," dedim pelerini tekrar katlarken. Onu adam doğru uzattım. "Bunu kabul edemem."
Kayden’ın yüzü yumuşadı ama pelerini geri almak için hamle yapmadı. “Neden böyle düşündüğünü anlıyorum ama gerçekten önemli bir şey değil. İster kullan ister çöpe at, nasıl istersen öyle yap.”
Kısa bir tereddüdün ardından başımı sallayarak büyülü pelerini kabul ettim. “Teşekkür ederim,” dedim resmi bir dille ve diğer profesöre hafifçe baş eğdim.
Kayden bu jestimi geçiştirip platformdan biraz sakarca indi. “Seninle tanışmak bir zevkti Grey.” Merdivenlere doğru aksayarak yürümeye başladı, sonra durup omzunun üstünden geriye baktı. “Buralardaki herkesin kendi iblisleri var Grey. Çoğu insan kendininkinden başkasını göremez.”
Adam kendi kendine gülümseyerek narin adımlarla merdivenleri tırmandı ve sınıfımdan çıktı.
‘Garip herif,’ diye belirtti Regis. ‘Ama hediye getirdi, o yüzden onu affediyorum.’
“Çoğu insan kendininkinden başkasını göremez,” diye tekrarladım. Bu sözler içime bir nebze su serpmişti.
‘Evet, bu kadar evhamlı olmayı bırak artık. Benim de sana söylemeye çalıştığım tam olarak buydu,’ diye söze karıştı Regis.
Elimdeki zarif beyaz pelerine baktım. “Derslerin başlamasına kaç gün var?”
‘Evet. Kesinlikle evet,’ dedi Regis düşüncelerimi okuyarak.
“Ve içeri tek başına girmek istediğine emin misin?” diye sordu kadın bir kez daha. Orta yaşlıydı, kahverengi saçlarına aklar düşmüştü. Yüzünün sol tarafını bir yanık izi kaplıyordu. “Grup arayan bir sürü—”
“Eminim,” dedim samimiyetten uzak bir gülümsemeyle.
Görevli kadın sonunda omuz silkerek pes etti ve önündeki parşömene bir şeyler not etti. “Merkez Akademi’den Profesör Grey, tek kişilik yükseliş. Kimliğiniz doğrulandı. Çıkışta tüm eserler ve kazanımlar kayıtlara geçirilmelidir. Yükselişiniz bereketli olsun.”
Gişeden uzaklaşırken yüzümü gizlemek için kürk astarlı kapüşonu tekrar kafama geçirdim ve etrafa göz attım.
Devasa yükseliş portalının önünde birkaç düzine yükselen toplanmıştı; ya arkamda sıraya girmişlerdi ya da içeri girmeye hazırlanıyorlardı. Beyaz duvarlarda asılı duran, çok sayıda yüce ve soylu hanenin simgelerini taşıyan sancakları inceledim. Granbehl ailesinin sancağının birisi tarafından kirletildiğini görünce kıkırdamamak için kendimi zor tuttum.
Yirmi yaşlarında görünen bir grup genç kadın ve erkek yakınlarda duruyordu. Aralarından biri göz göze gelmeye çalıştı. Elinde mana kristali takılmış basit siyah bir kutuya benzeyen bir eser tutuyordu.
“Şey, rahatsız ediyorum ama,” dedi mahcup bir gülümsemeyle, “fotoğrafımızı çekebilir misiniz acaba? Bir büyük olmadan ilk yükselişimiz de—”
“Hayır,” dedim kestirip atarak. Şaşkın grubun yanından geçip doğrudan portalın altın beyazı ışığına daldım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.