Kutsal Emanetler ve Keskin Bakışlar

Öğleden sonra güneşi sırtımı ısıtıyor, parlak ışınları okuduğum kitabın sararmış sayfalarından yansıyordu. Yerleşkedeki yönetim binasının yakınında yer alan bu kuytu kafede otururken, içecekleri ve tatlıları eşliğinde sohbet eden öğrenci ve akademisyenlerin gürültüsü, odamdaki yalnızlıktan sonra bana iyi gelmişti.

Burası tercih edeceğimden biraz daha kalabalık bir ortam olsa da Regis’in can sıkıntısı şikayetlerini dinlemekten katbekat iyiydi.

"Buyurun, Profesör." Onlu yaşlarının ortalarında genç bir kadın garson, masama küçük bir tabak yiyecek ve bir kupa çay bıraktı.

Sıcak çayın yüzeyindeki buğuyu üfleyerek kupayı elime aldım. "Ben yiyecek bir şey sipariş etmemiştim."

"Müessesemizin ikramı," dedi garson kız ve neşeyle kıkırdayıp mutfağa doğru gözden kayboldu.

Zihnimin içinden Regis derin bir nefes verip söylenmeye başladı. "Şu tipin senin gibi birinde heba olmasına yanıyorum. Ben senin yerinde olsaydım—"

Buraya gelirsem beni rahatsız etmeyeceğin konusunda anlaştığımızı sanıyordum, diyerek yanıtladım onu, bakışlarım kafede gezindi.

Akademi, daha iki gün öncesine kıyasla bir hayli hareketlenmişti. Öğrenciler akın akın geliyordu; kimilerine aileleri ve hizmetkarları eşlik ediyor, koridorlarda her geçen an daha fazla akademisyen göze çarpıyordu.

Fermente ısırgan çayımdan bir yudum alıp kitabın sayfalarını çevirmeye devam ettim. Aradığım bölümü bulana kadar birkaç kısmı hızlıca geçtim, ardından gözlerimi bilgilerin üzerinde gezdirdim. Kanun kitabına ve yadigar güçleri üzerine yazılmış incelemeye zaten göz atmıştım ama ikisinde de aradığımı bulamamıştım.

Neyse ki kütüphaneden ödünç aldığım üçüncü kitap biraz daha ilgi çekiciydi: Kalıntı Mezarları’ndan çıkarılan yadigarların bir kataloğu. İşlevsel durumdaki tüm yadigarları Agrona’nın bizzat kendine ayırdığını zaten biliyordum ancak Alacryalıların ellerindeki ölü yadigarlar hakkında bu kadar çok şey bilmesi beni şaşırtmıştı.

Kalıntıları çıkaran yükselmişlerle yapılan görüşmeler ve Agrona’nın kalesi Taegrin Caelum’da çalışan, yadigarlar konusunda uzmanlaşmış Delemcilerin çalışmaları sayesinde, ölü yadigarların birçoğu taşıdıkları eski güçlerle birlikte teşhis edilmişti. Hepsi tamamen kavranabilmiş değildi elbette ama Kalıntı Mezarları ellerinin altında olduğu için Alacryalılar, antik büyü teknolojisi araştırmalarında Dicathianlardan, hatta Epheotus’taki asuralardan bile çok daha fazla ilerleme kaydetmişti.

Kitapta yüzden fazla ölü yadigarın ayrıntıları yer alsa da benim asıl ilgilendiğim belirli bir gruptu: Merkez Akademi’deki Yadigar Deposu’nda tutulanlar. Yüzyıllar boyunca bunlardan on bir tane toplamayı başarmışlardı. Her birinin açıklamasını dikkatle okudum.

Yine de tam anlamıyla tatmin olduğumu söyleyemezdim. Aslında bu benim hatamdı. Sadece benim—bildiğim kadarıyla tek kişinin—herhangi bir djinn yadigarını canlandırıp kullanabileceği bilgisi zihnimde türlü fanteziler uyandırmıştı. Fakat açıklamaları okudukça djinnlerin barışçıl bir halk olduğunu bir kez daha hatırladım.

Yadigarlar tamamen işe yaramaz değildi elbette ama benim aradığım şey incık cıncık araç gereçler değildi. Bana bir silah lazımdı.

"Ne bir silah ne de senin malın olduğumu kabullendiğin için teşekkür ederim," diye araya girdi Regis, burnundan soluyarak. "Ama bu eşyalar o kadar da fena değil hani. Şu Bağlama Zincirleri’ne ne dersiniz Sayın Profesör? Birini düşünüyorsun, yadigarı çalıştırıyorsun ve bam! Zincirler hedefi sarıp sarmalıyor, sonra da peşinden sürüklüyor. Aklıma bununla ilgili harika fikirler geliyor."

Yazarın belirttiğine göre Bağlama Zincirleri adındaki bu yadigarın başka işlevleri de vardı. Mana ve eter bastırma, konuşmayı engelleme, hatta hedeflenen kişiyi veya yaratığı felç ederek şaşkın bir koma haline sokma gibi yeteneklere sahipti.

Agrona’yı bağlanmış, ağzı kapatılmış ve güçsüz bir halde Alacrya boyunca sürükleyip halkının onun sonuna tanıklık etmesini sağlama fikri karanlık bir haz barındırsa da tek bir ölü yadigarın ne kadar güçlü olabileceği konusunda şüphelerim vardı.

Yazarın buradaki çıkarımlarına ne kadar güvenebilirim bilmiyorum, diyerek düşündüm. Bak, tam şurada. 'Aşılama Uzmanları bu teoriyi doğrulayamamış olsa da Bağlama Zincirleri’nin kıtanın her yerinde bir hedefi arayıp bulması mümkündür,' yazıyor. Tamamen zırvalık.

"Peki ya şuna ne dersin?" Regis, gladyatör ağını andıran bir çizime odaklanmamı sağladı.

Mana Ağı olarak adlandırılan bu yadigar, tıpkı bir balık ağının balıkları yakalaması gibi havadaki manayı "yakalayabiliyordu". Yazar, bunun gelen büyüleri emmek için tasarlanmış savunma amaçlı bir aygıt olduğunu öne sürmüştü.

Faydalı görünüyordu, özellikle de Realmheart ve dört element yeteneğimi kullanarak geliştirdiğim büyü iptal etme yeteneğini artık kullanamadığım düşünülürse. Ama Oraklar’a, hatta asuralara karşı ne kadar etkili olabilirdi ki? Bir işe yaramasa bile Kalıntı Mezarları’ndaki diğer kalıntıları bulmama yardım eder miydi?

"Asıl soru şu belki de: Neden her şeyi alıp kaçmıyoruz?"

Regis’in bu soruyu sadece benim zihnimde de dolaştığı için sorduğunu biliyordum. Aroa’nın Ağıdı’nı kullanarak akademideki tüm ölü yadigarları yeniden canlandırabileceğim için hepsini toplayıp ne kadar işe yarayacaklarını sonradan düşünebilirdim. Ancak bu paha biçilemez koleksiyonu çalıp akademideki kimliğimi koruyabileceğim, hatta Alacrya’da kalabileceğimi gösteren tek bir senaryo bile hayal edemiyordum.

Ve tabii ki zihnimi kurcalayan o diğer soru vardı.

Bu oyuna daha ne kadar devam edeceğim?

Kitabı kapatıp afacan bir edayla parlak kırmızı bir böğürtleni ağzıma attım. Meyvenin zengin tatlılığı hoş bir sürpriz oldu. Eter bedenimi canlı tuttuğu için düzenli yemek yeme alışkanlığını kaybetmiştim ama yiyeceklerin tadını ve dokusunu özlediğimi fark ettim.

Aromanın tadını çıkarmak için yavaşça çiğneyerek birkaç böğürtlen daha yedim.

Bu küçük kafede oturup temiz havada bir şeyler atıştırmanın... insana kendini çok normal hissettiren bir yanı vardı. En son ne zaman sadece kendim için böyle bir an ayırdığımı hatırlayamıyordum.

Sandalayeme yaslandım, çayımdan gelen o buruk bitki kokusunu içime çekip düşüncelerimi zihnimden uzaklaştırdım.

"Rahata pek çabuk alıştık, değil mi?" dedi Regis takılarak. "Umarım bu yaşam tarzına fazla kaptırmazsın kendini."

Neden burada olduğumuzu veya neyin tehlikede olduğunu bana hatırlatmant gerek yok, diyerek kupamı masaya bıraktım.

Kitapları kolumun altına alıp ayağa kalktım ve kafenin terasından ayrıldım. Ölü yadigarlar hakkında bir şeyler okumak güzeldi ama onları kendi gözlerimle görmenin vakti gelmişti.

Yerleşke arı kovanı gibi kaynıyordu fakat atmosfer ilk geldiğim ana göre değişmişti. Öğrenciler artık öylece dikilip sohbet etmek yerine derslere hazırlanmaya odaklanmıştı. Çoğu ya yakın dövüş egzersizleri yapıyor ya da antrenman yapıyordu ama açık havada sessizce kitap okuyan epey öğrenci de vardı.

Arkamdan gelen hızlı ayak seslerini duyunca arkamı döndüm. Yüzümdeki ifade oldukça sert olmalıydı ki bana doğru yaklaşan genç adam aniden duraksadı, söyleyecek bir şey bulmakta zorlanarak çenesini oynattı.

Yüzüme daha sakin bir ifade yerleştirip genç adama başımla selam verdim. Bu, akademiye ilk geldiğimde bana etrafı gezdiren ve odalarımı gösteren görevliydi. Adını hiç sormadığımı o an fark ettim.

"Profesör Grey," diye mırıldandı nihayet. "Sözünüzü kestiysem bağışlayın, ben sadece—"

"Sorun değil," diyerek el salladım. "Klasik profesör suratı işte. Bir şey mi lazımdı?"

Bu küçük şaka görevlinin kıkırdamasını sağladı, yanıma yaklaştı ve birlikte yürümeye başladık. "Ah, mühim bir şey değil! Bu sabah görevim yok ama sizi böyle dolaşırken görünce bir ihtiyacınız var mı diye bakmak istedim. Akademiye ilk geldiğinizde yönünüzü bulmak biraz zor olabilir."

"Düşünceli davranışın için teşekkürler ama kitapları kütüphaneye bıraktıktan sonra Yadigar Deposu’na uğrayacaktım," diyerek genç adamı başımdan savmaya çalıştım.

"Kutsal Mekan gerçekten büyüleyici bir binadır! Ya o ölü yadigarlar... Merkez Akademi’nin Alacrya’daki tüm okullar arasında en büyük koleksiyona sahip olduğunu biliyor muydunuz? Müdür Ramseyer alımların birçoğunu bizzat denetledi." Bakışları coşkuyla etrafta gezinirken, bir grup öğrencinin takip ettiği başka bir profesöre takıldı.

"Ah, şu taraftaki de Profesör Graeme. Akademinin en başarılı araştırmacılarından biridir," dedi gergin bir fısıltıyla.

Rehberim, yüzü düşünceli bir ifadeyle gölgelenerek sustu. Sesini daha da alçaltarak ekledi: "Ayrıca biraz... serttir."

Bakışlarım gencin gösterdiği yere, ipeksi siyah bir cübbe giymiş adama kaydı. Cübbenin kollarından manşetlerine, yaka çizgisinden sırtındaki açıklığa kadar lacivert hatlar uzanıyordu. Açıkta kalan sırtında altı tane rün dövmesi vardı.

Arkasından gelen bir grup öğrenci, o konuşurken pür dikkat onu dinliyordu. Uçlarına doğru sarıya çalan o tanıdık turuncu saçlar diğerlerinin arasında hemen göze çarpıyordu. Profesör duyamadığım bir şey söyledi, bunun üzerine Briar kahkahayı basıp saçlarını geriye attı.

"Briar’ın gülebileceğini hiç sanmıyordum," dedi Regis düz bir sesle. "İçine cin falan kaçmış olmasın?"

Sanki üzerindeki bakışları hissetmiş gibi profesör durdu ve arkasını döndü. Omuzlarına kadar inen bukleli kahverengi saçları ve pürüzsüz, tıraşlı bir yüzü vardı. Zeki ve parlak yeşim yeşili gözleri tek bir bakışta beni süzdü, dudakları hafifçe kıvrılarak alaycı bir gülümsemeye dönüştü.

"Öğrenciler!" diye seslendi, her iki kolunu da bana doğru kaldırarak. "Görünüşe göre Merkez Akademi’nin en yeni öğretim üyesiyle tanışma şerefine erdik. Bu dönem Yakın Dövüş Taktiği dersini alacak olan var mı aranızda?"

Profesör grubuna göz gezdirdi. Çoğu reddedercesine başını sallayan genç erkek ve kadınların arasından bir kıkırdama dalgası yükseldi. Briar bana bakmak yerine gözlerini ayaklarına dikmişti, yanındaki kız elbow atıp kulağına bir şey fısıldayınca yüzünü buruşturdu.

"Yok sanırım, değil mi?" Gruba bilmiş bir gülümseme sundu. "Sizin gibi başarılı öğrenciler için sarhoş köylüler gibi birbirini yumruklamayı öğrenmekten çok daha önemli ders konuları var tabii."

Yanımdaki rehberim huzursuzca kıpırdandı. "Sert derken..."

"Zımpara kağıdı kadar çekilmez demek istiyordu," diyerek genç görevlinin cümlesini tamamladı Regis zihnimde.

"Umarım ders verme konusunda bu sınıfa giren son profesörden daha yeteneklisinizdir." Yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleşti. "Akademimiz bünyesinde böyle işe yaramaz büyücüler barındırmak tam bir utanç kaynağı."

Yüzümdeki ifadesizliği koruyarak, "Tanıştığımıza memnun oldum," dedim ve yanından geçip gitmeye yeltendim. Fakat adam çevik bir hareketle önümü kesti. Durup, gözlerinin içine beklenti dolu bir bakış attım.

"Burada, hem akademisyenler hem de öğrenciler arasında belirli bir hiyerarşi vardır," diyerek beni bilgilendirdi. "Bunu bir an önce kavrasanız iyi edersiniz, yoksa sonunuz selefinizden farklı olmaz."

"Bunu aklımda tutuyormuş gibi yaparım," dedim nezaketle. Bu sözüm, etraftaki birkaç öğrencinin gözlerinin yuvalarından fırlamasına yetti.

Şaşkına dönen profesöre hafifçe başımı sallayıp yanından geçtim. Sırtımda hissettiğim, neredeyse elle tutulur rencide olmuş bakışlarını görmezden gelerek uzaklaştım.

Regis zihnimde belirdi. 'En azından bu tavrı karşısında adamın soyuna bouna laf edemezsin.'

Xyrus'taki ilk günümde patakladığım profesörü hatırlayınca bıyık altından gülmemek için kendimi zor tuttum. İster burada, ister Dicathen'da, hatta ister Dünya'da olsun; bu tarz tipler her zaman var olacaktı.

"Onun adına kusura bakmayın efendim," diyen görevli genç, hâlâ yanımda olduğunu hatırlattı.

Gence bakmadan, "Onu normal bir insandan yürüyen bir pisliğe sen mi dönüştürdün?" diye sordum.

"Şey... Hayır?"

"O zaman neden özür diliyorsun," dedim kararlı bir sesle. Durup ona şöyle bir baktım. Kirli sarı saçlı, uzun boylu ve içten gülümsüyen bir çocuktu. Üniforması biraz kırışıktı ve kafasının sağından solundan tuhaf açılarla fırlayan darmadağınık saçları vardı. "Adın neydi?"

"Ah, tüh, ne kadar kaba davrandım... Tristan, efendim. Severin Hanesi'ndenim. Sehz-Clar'lıyız, küçük bir hanedir. Sadece şansım yaver gittiği için buradayım—"

Kendi kendini aşağıladığı o nutkun içinde kaybolup gitmeden önce, "Tristan," diyerek lafını kestim. Çocuğun çenesi anında kapandı. "Eşlik ettiğin için sağ ol ama kütüphaneyi tek başıma da bulabilirim."

Hafifçe eğilerek selam verdi, yüzüne geniş bir gülümseme oturdu. Başka tek bir kelime etmeden topuklarının üzerinde döndü ve hızlı adımlarla uzaklaştı.

Tristan gözden kaybolurken Regis araya girdi. 'Biraz öğretmen yalakası ama yakınlarda tutmak işe yarayabilir.'

Dudaklarımda beliren hafif bir tebessümle, Teknik olarak öğretmenin yalakası sen oluyorsun, diye karşılık verdim.

'O kızları tependen nasıl uzaklaştıracağını hâlâ düşünüyorsan, böyle espriler yapmaya devam et yeter,' diye yapıştırdı cevabı Regis.

Kütüphaneye vardığımızda yaşlı kütüphaneci Dehlia görevde değildi. Ben de elimdeki kitapları, yardımcısı olan kızlardan birinin önüne, resepsiyon masasına pat diye bıraktım.

Yadigar Binası'na gitmeden önce, artık kaçamayacağımı bildiğim bir araştırma konusu daha vardı. Katalog sistemini çalıştıramadığım için doğru bölümü bulmak amacıyla kütüphanede gelişigüzel dolaşmaya başladım.

Niyetimi anlayan Regis, 'Yanında ben varken neden kitap okumaya ihtiyaç duyuyorsun ki?' diye sordu.

"Epik Şiirler" bölümünden geçerken, İçini rahatsız etmek istemem ama kültürel bilgin konusunda pek zamanında veya güvenilir olamadın, diye düşündüm.

'Sözlerin kalbimi kırdı,' diye hıhladı Regis.

Maerin Kasabası'ndaki Mayla ve Loreni, sonrasında ise Alaric ile Darrin gibi bana yardım etmeye hevesli insanlarla karşılaştığım için şanslıydım. Ancak akademide, gözlerini üzerimden ayırmayacak Alacryalılarla çevriliydim. Bu yüzden Alacrya terimleri ve gelenekleri hakkında temel bilgilere sahip olmak bir anda çok daha hayati bir hal almıştı. Aşina olmadığım Alacrya hayatının o basit, günlük normlarına dair bana fikir verebilecek bir iki kitap arıyordum.

"Halk Hikayeleri" bölümünü geçerken, etin üzerine inen ağır bir yumruk sesi ve ardından gelen acı dolu bir nefes kesilmesi duydum.

Regis bir anda canlandı. 'Hey, kulağa bayağı eğlenceli geliyor.'

Aynı zamanda bizi ilgilendirmeyen bir işe benziyor, diyerek soğukkanlılıkla karşılık verdim.

Alacrya halk hikayeleri raflarının ötesinde, "Gelenek ve Görenekler" etiketli bir bölüm buldum. Raflar, Alacrya'nın beş hakimiyet bölgesinin farklı geleneklerini ayrıntılarıyla anlatan ciltli kitaplarla doluydu. Bazıları konuya daha tarihsel bir açıdan yaklaşıyor, bu geleneklerin nasıl ortaya çıktığını inceliyordu; diğerleri ise daha çok gezginler veya soylu sınıfı için rehber niteliğindeydi.

Yan taraftaki bir bölümden rafların arasında yankılanan alçak, tehditkar bir ses yükseldi ve dikkatimi araştırmamdan uzaklaştırdı.

"—bizden biriymiş gibi davranmayı kes artık. Ailenin savaştan silinmiş olması seni gerçek bir yüksek soy yapmaz."

"Ben asla öyle bir şey—oof!"

Başka bir darbeyle lafı kesilmeden önce tanıdık sesi duyup duraksadım.

"Üstlerinin yanında izinsiz konuşma."

İçimi çekerek yavaşça hareket ettim ve köşeyi döndüm.

Regis kıkırdadı. 'Kendi işimize bakma fikrine ne oldu?'

Kapa çeneni.

Uzun kitap rafı boyunca ilerlerken, tenha bir köşeye açılan bir boşluk buldum.

Dört çocuk o kuytu girintiye doluşmuştu. Hepsi Merkez Akademi'nin siyah ve lacivert üniformalarını giyiyordu ama aralarındaki fark alenen ortadaydı.

İkisi, kitaplarımı seçmeme yardım eden o çelimsiz çocuğu, Seth'i duvara sıkıştırmıştı. Biri oldukça uzun ve zayıftı, bu da ona uzatılmış gibi bir görüntü veriyordu. Kafasından kızıl, siyah ve sarı örgü saçlar sarkıyordu. Diğeri daha kısaydı ama ayı gibi geniş omuzları ve kabarık kızıl saçları vardı.

Koyu abanoz tenli ve daha da siyah saçlı olan son genç adam ise kollarını kavuşturmuş, birkaç adım geride duruyordu. Diğerlerine göre geleneksel anlamda soylu sınıfına daha çok benziyordu. Omuzlarının duruşunda, duruşunda ve yüzünün özenle korunmuş ifadesizliğinde soyluluğunu açıkça sergiliyordu; burnu hafifçe yukarı kıvrılmış, dudakları eğitimli bir gülümsemeyle aralanmıştı.

İri yarı olan çocuk, "Senin gibi evsiz bir yetimin burada işi yok," diye hırladı.

Diğeri Seth'in ensesini kavrayarak, "Evine dön," diye hırıldadı.

"Ah, bekle bir dakika." İri yarı çocuk Seth'in kolunu kıvırdı, çocuk acı dolu bir inilti koyuverdi.

Zayıf öğrenci Seth'in kafasını tekrar duvara vururken, "Senin bir evin yoktu, değil mi?" diye sordu.

Koridora adım atarak, tek kelime etmeden siyah saçlı öğrencinin yanından geçip diğer üçüne doğru ilerledim.

Ben onunla arkadaşları arasına girerken, şaşkınlıkla "Affedersiniz?" diye sordu.

Zayıf olan öğrenci, eli hâlâ Seth'in kafasını duvara bastırırken beni tepeden tırnağa süzdü. "Bir şey mi lazımdı?"

Yanına varıp elimi kaldırdım. İrkilerek geri çekildi, ardından en yakındaki raftan bir kitap almak için yanından uzandığımda yüzünü buruşturdu. Başlığı okumak için kitabı açarken, parmağımdaki dönen yüzüğün net bir şekilde görünmesini sağladım.

Seth'in kolunu bırakan iri yarı çocuk göğsünü kabarttı ve bana doğru bir adım attı.

Başımı kitaptan kaldırdım. Ve bekledim.

Tehditkar bakışlarla gözlerimi dikme çabası sekteye uğradı. Arkadaşı benim üzerimden üçüncü çocuğa baktı, yüzünü buruşturdu. Kaşlarımın hafifçe çatılmasına izin verdim.

İri yarı çocuk söndü, tekrar geri adım attı.

Arkamdan gelen siyah saçlı çocuk, "Yeni yakın dövüş profesörü olmalısınız," dedi. "Büyüsüz sınıf için." Omuzlarımın üzerinden ona göz attığımda, resmi bir ortamda saygısızlık sayılacak şekilde hafifçe başını eğdi. "Profesör Grey?" İnce dudakları eğlenen bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Profesöre biraz saygı gösterin beyler. Nasıl olsa kendisini sık sık göreceğiz."

İri yarı öğrenci, "Benim hatam," diye hırladı.

Yoldaşı, Seth'in üniformalarını düzeltirken bana neşeli bir gülümseme sundu; bu hareket Seth'in korkuyla irkilmesine neden oldu. "Üzgünüm, profesör."

İki çocuk da elebaşlarını takip edip girintiden çıkarken ellerinden geldiğince etrafımdan dolaştılar.

Seth savunma pozisyonundan çıkıp doğrulurken, "Teşekkürler," dedi.

Aslında hiçbir kitabın adına bakmadan rafları öylesine süzdüm. "Okumayı sevmek güzel ama bu akademide kalmayı düşünüyorsan kendini nasıl savunacağını öğrensen iyi edersin."

Sözlerimi havada bırakıp uzaklaşırken arkamdan sessiz kaldı.

Elimde birkaç yeni kitapla birkaç dakika sonra kütüphaneden çıktım ve Yadigar Binası'na doğru yöneldim.

Şapel'in—Tristan'ın daha önce övündüğü binanın—etrafında toplanmış iki düzine kadar öğrencinin, geçitten çıkan büyücü kafilesini izlediğini görünce şaşırdım. Büyücüler ikişerli sıralar halinde, silahlı ve zırhlı olarak geçit kemerinden Şapel'in koyu renkli taş basamaklarına uzanan bir bariyer oluşturmuşlardı.

Geçitten yabancı, boynuzlu bir figür çıktığında damarlarımdaki kan buz kesti.

Vritra kanı taşıyan adam devasaydı. Boyu iki metreyi rahatça geçiyordu ve bir titanı andıran fiziğe sahipti. Boynuzları kazınmış kafasının yanlarından fırlıyor ve bir boğanılarki gibi öne doğru kıvrılıyordu.

Regis zihnimde fısıldadı. 'Dragoth. Bir Tırpan.'

Bütün savaş boyunca bu kelimeyi zihnimde korku ve beklentiyle taşımıştım. Bütün Dicathen ordusu bu unvanın adı geçtiğinde titrer, Alacrya'nın seçkin generalleri olarak savaş alanında boy gösterip gerçekte neler yapabileceklerini sergileyecekleri günden ölesiye korkardı.

Bu korku, Tırpanlar nihayet sahneye çıktığında katlanarak artmıştı. Seris Vritra'nın, Uto'nun kafasından mana dolu boynuzu, bir çocuğun kelebeğin kanatlarını koparması kadar zahmetsizce söküp alışını izlemiştim. Cadell'in kalede yarattığı yıkımın ardından bıraktığı izlere; bir Mızrak'ı ve Dicathen ordularının komutanını tereyağından kıl çeker gibi alt edişine tanık olmuştum.

En güçlü olduğum dönemde bile Nico ve Cadell ile berabere kalabilmek için neredeyse kendimi öldürüyordum—ki Sylvie olmasaydı öldürüyordum da.

Bu düşünceler iki kalp atışı arasında zihnimden akıp gitti ve bir şeyin farkına vardım.

Hissettiğim şey korku değildi.

Öfkeydi.

Öğrenci topluluğu hep birlikte diz çöktü ve bir anda Tırpan ile göz göze kaldım.

Dragoth'un geniş kafası döndü ve kan kırmızı gözleri benimkilere kilitlendi. Kaşlarını çatarak bir an duraksadı. Sanki gözlerimin içinden zihnime bakıyor, düşmanlığımı kalbine bir kılıç doğrultmuşum gibi net bir şekilde görüyordu.

'Art! Niyetini hissedebiliyor!' Regis paniklemiş gibiydi ama sesi uzaktan geliyordu. O an, farkında olmadan tüm bedenimi eterle doldurduğumu anladım.

Gözlerimi kırpıştırıp henüz dışarı yeni sızmış ve Tırpan’ın kendi ezici aurasının altında gizlenmiş niyetimi geri çektim. Öğrenci kalabalığı tekrar ayağa kalkarak beni kalabalığın arasında yeniden gözden kaybolmaya zorladı.

Kasvetli Şapel’in kapılarından gür bir ses yankılandı. "Tırpan Dragoth Vritra! Sizi ağırlamak bizim için büyük bir onurdur!"

Konuşan adam tıpkı tablosundaki gibi görünüyordu. Abanoz rengi teniyle tezat oluşturan kısa gri saçları ve bir Tırpan’ın karşısında bile bozulmayan sert bir yüz ifadesi vardı.

Dragoth benden ayrılıp müdüre doğru döndüğünde içimdeki rahatlamaya pişmanlık karıştı. Derin ve samimi bir ses tonuyla, "Augustine," diye yanıtladı. Kalın sakalını el sıvazladı. "Yadigar’ı anlaştığımız gibi getirdim. Cadell’ın istediği gibi, bizzat kendim teslim ediyorum."

Yumruklarımı sıkarak öfkemi bastırdım ve niyetimi çelikten bir iradeyle dizginledim. Fakat Tırpan’ın siyah boynuzlarına baktıkça, Cadell’ın o iblisimsi suretiyle can çekişen Sylvia’nın tepesinde dikildiği an zihninde çaktı. Sonra gözleri oyulmuş, uzuvları birer kanlı kütükten farksız kalmış Alea geldi gözümün önüne. Ve ardından, molozların üzerinde sırtüstü yatan, içten içe yanarak can veren Buhnd...

Dragoth kalabalığa bir şeyler söyledi ama kaçırdım. Muhafızları merdivenlerin önünde bir hat oluştururken, Tırpan ve müdür Şapel’in girişine doğru ilerliyordu.

Etrafımdaki kalabalığın içinden fısıltılar ve mırıltılar yükselmeye başladı ama ben sadece Tırpan’a kilitlenmiştim. Tam karşımdaydı. Onu hemen şuracıkta öldürebilirdim. Agrona’yı en güçlü askerlerinden birinden mahrum bırakabilirdim. Yapabilirdim...

"Beni dinliyor musun?" Regis’in sesi zihnimde aniden yankılandı. "Öylece şey yapamayız..."

Biliyorum, diye düşündüm. Duygularımı geriye itip arkamı döndüm. Şimdi sırası değil.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.