Şık giyimli, sakallı adamın her iki yanındaki Yükselenler Loncası muhafızları bana meraklı bakışlar atıyordu; arkamdaki kuyrukta bekleyen iki büyücü ise usta büyücü hakkında bir şeyler mırıldanıyordu.
Adam, saygıyla başını sallayıp binanın içini işaret ederken gözlerinde eğlenen, hatta daha farklı, açgözlü bir şeyler parıldadı. Topuklarının üzerinde dönüp bir savaşçının çevik ama kendinden emin adımlarıyla uzaklaştı; beni muhafızların çevrelediği küçük bir giriş odasında bırakmıştı.
Giriş pek etkileyici olmasa da, ötesindeki geniş salona adım atmak bambaşka bir histi. Aramoor'daki Yükselenler Loncası binasının görkemli olduğunu düşünmüştüm ama burasının basit bir lonca binasından ziyade bir tapınak veya sarayla daha çok ortak noktası vardı.
Duvarlar, tavan ve yerler mermerden daha parlak ve temiz görünen beyaz taştan yapılmıştı; her altı metrede bir oymalı sütunlar odayı bölüyordu. Zemine, salonun bir bölümünden diğerine uzanan patikalar şeklinde altın rünler işlenmişti; ayrıca birkaç yerde yeşim taşından yapılma canavar figürleri görebiliyordum.
Duvarlara, Relictombs içinde eterik canavarlarla savaşan yükselenleri tasvir eden düzinelerce duvar halısı asılmıştı. Büyük bir tanesi gözüme çarptı; altın zırhlı üç adamın etrafı, yakınsama bölgesinde savaştığım o pençeli, bebeksi yaratıklar olan carralion sürüsüyle çevriliydi.
Görkemli halıların ve dekorların yanından hızla geçerken adamı sessizce takip ettim. Gözlerim bu şatafatlı sanat eserlerine takılıyor, bu tasvirlerin yoldan geçen her Alacryalı'nın tanıyacağı yaygın efsaneler olup olmadığını merak ediyordu.
Bir dizi masa ve konforlu oturma alanını geçtikten sonra, ana salonun bir köşesine gizlenmiş dar bir merdivenden yukarı çıktık. Burası bizi siyah demir korkuluklarla çevrili bir balkona ve oradan da aşağıdaki salona tepeden bakan geniş bir ofise çıkardı.
Yol boyunca hiç konuşmamış olsak da, adamın bu sessizlikten ya da belki de konumundan dolayı gayet rahat olduğu belliydi. Abanoz ağacından oyulmuş ve altın kakmalarla süslenmiş devasa masasının arkasındaki koltuğuna gömülüp, ayaklarını bu lüks mobilyanın üzerine uzatması ikinci ihtimali güçlendiriyordu. Masanın önündeki yumuşak koltuğu işaret etti; gözlerimi ondan ayırmadan oturdum.
"Demek geldin." Adam genişçe sırıttı ama dostane maskesinin ardındaki hırlayan boz kurdu görebiliyordum.
"Ön yükselişimi az önce tamamladım," dedim resmi bir tavırla. "Yeni nişanımı almam gerekiyor."
"Ah, o işle çoktan ilgilendim. Asistanım her an yukarı getirir." Gülümsemesi daha sinsi bir hal aldı. "Bahse girerim yanında teslim edeceğin ödüllerle dolu bir boyutsal depo eserin de vardır, değil mi?" Gözleri bariz bir tavırla parmağımdaki yüzüğe kaydı. "Granbehl ailesinden saklaman akıllıca bir hamleydi."
Dikleştim, dudağımı küçümseyerek büktüm. "O mesele kapandı," dedim soğuk bir sesle.
Ellerini masumca havaya kaldırdı. "Beni yanlış anlama, Yükselen Grey. O olay işler için, yani bizim işimiz için kötüydü." Sinsi sırıtışı tekrar yüzüne yayıldı. "Zaten o küçük asil kanın burada, Merkezi Hakimiyet’te hiçbir hükmü yok. Hayır, ciddiyim; oldukça zeki olduğunu kanıtladın."
"Peki, bunu nasıl başardın?"
Cevabımı tartarken soruyu havada asılı bıraktım. Hangi "bunu" kastettiğinden emin olmamak işimi zorlaştırıyordu.
Kendimle ilgili açık vermemek için sonunda, "Ne demek istediğinizi anlamıyorum," dedim.
Ayaklarını masadan indirip üzerime doğru eğildi, iştahla beni süzüyordu. "Merkezi Akademi’deki pozisyonu nasıl kaptın? İsimsiz bir yükselen, hem de ön yükselişinden yeni çıkmış... Duyulmuş şey değil."
İç çeker "Çok fazla şey bilmek genellikle beraberinde karmaşa getirir."
Bu kez sözlerimi bir anlığına havada asılı bırakan o oldu; sonra arkasına yaslanıp neşeli, dizginlenemez bir kahkaha patlattı.
"Bu herhalde birinin beni tehdit etmesinin en nazik yoluydu," dedi ışıldayan bir yüzle, parmağıyla beni işaret ederek. "Seni sevdim Grey! Kahrolayım ki seni sevdim."
'Yine başka bir tuhaf tipi kendine çekmeyi başardın,' diye kıkırdadı Regis.
Yoldaşımı görmezden gelerek, karşındaki adamın masasında bir isimlik olup olmadığına baktım. "Korkarım ki sizi—"
"Vritra aşkına, nezaketim nerede? Adım Sulla, asil Drusus soyundanım ama buralarda herkes bana Sul der. Bu küçük müessesenin usta büyücüsüyüm." Büyücü, eliyle aşağıdaki salonu işaret etti.
"Bütün yeni yükselenleri böyle mi karşılarsın Sulla?" diye sordum şüpheyle.
"Hayır," dedi koltuğuna iyice kurularak. "Kesinlikle hayır. Ama her yeni yükselene tek bir yükselişten sonra dekan nişanı verilmez ya da Alacrya'nın en prestijli akademisinde profesör yapılmaz." Sırıtışının daha da keskinleşmesi imkansız sanıyordum ama yanılmıştım. "Seni bizzat görmek istedim."
Dişlerimi gıcırdattım. Tam da kaçınmak istediğim türden bir dikkatti bu.
'Belki de her seferinde böyle şov yapmamalısın,' diye alaycı bir yorum yaptı Regis.
"Sadece nişanımı alıp ödüllerimi takas etmek ve yoluma gitmek istiyorum," dedim kestirip atarak. Bu etkileşimi bitirmek istediğimi belli etmiştim. "Hâlâ Öğrenci İşleri Ofisi'ne uğramam ve yerleşmem gerekiyor. Buraya gelene kadar uzun bir yol katettim."
"Ah, elbette," diye yanıt verdi Sulla profesyonelce; fakat omuzlarının çökmesi ve arkasına yaslanma şekli biraz bozulduğunu hissettiriyordu. "Yine heyecanımın sağduyumun önüne geçmesine izin verdim. Ama yakında tekrar geleceğine söz ver, Profesör Grey. Ziyaretinin boşa gitmeyeceğinden emin olurum."
Mızrak Gagalılardan aldığım hazinelerin çoğunu sattıktan sonra, Yükselenler Loncası binasından ve usta büyücünün sorgulayan sorularından kaçmayı başardım. Doğrudan Merkezi Akademi kampüsüne yöneldim; irtibat kişimle buluşmak ve umarım sessiz, meraklı gözlerden uzak olan odamı bulmak için can atıyordum.
Yaklaştığımda siyah demir kapılar kendiliğinden açıldı. Kapıların ardında, şehrin sıkışık sokakları yerini kısa çitlerle çevrili geniş yürüyüş yollarına bırakmıştı.
Kampüsü çevreleyen ve onu şehirden ayıran dört buçuk metrelik beyaz taştan bir duvar vardı. Kapılar yarım daire şeklinde bir meydana açılıyor, buradan üç farklı yol okul binalarına doğru dallanıp budaklanıyordu.
Merkezi Akademi'nin siyah ve masmavi üniformalarını giymiş düzinelerce genç kadın ve erkek meydanda dolanıyordu; kimisi hararetle sohbet ediyor, kimisi ise banklarda veya çimlerde sessizce oturuyordu. Birkaçı bana meraklı bakışlar attı; Briar'ın haklı olduğunu o an anladım: Sıradan yol kıyafetlerimle, buraya tam savaş teçhizatıyla gelmişimden bile daha çok dikkat çekiyordum.
Meydanın tam karşısında, kapıların hizasında Öğrenci İşleri Ofisi yükseliyordu; kampüs girişine tepeden bakan, bir düzine kulesiyle şatoyu andıran bir kompleks... Meydandan çıkan ana yol, tavanından sarkan parlak kürelerle aydınlatılmış kemerli bir tünelin altından geçerek doğrudan bu binanın içine uzanıyordu.
Vücuduna oturan beyaz savaş cübbesi giymiş bir kadın, sanki birini arıyormuş gibi gözlerini etrafta gezdirerek bu tünelin hemen dışında bekliyordu.
Ofislerin girişine doğru ilerlerken, kadının kehribar rengi gözleri üzerimde durdu; vücudumu birkaç kez aşağı yukarı süzdü. Sarışın saçları omuzlarından dalgalar halinde dökülüyordu; olduğu yerde zıplayıp bana doğru birkaç hızlı adım attığında, saçları yerçekimine meydan okurcasına zıplıyordu.
'Yerçekimine meydan okuyan tek şey saçları değil...' dedi Regis imalı bir tavırla. 'Eğer ölürsen, yeni ustam o olabilir mi?'
Neden bekleyelim ki? diye cevap verdim, gölge kurdu vücudumdan dışarı atmak istercesine eterimle baskı uygulayarak.
'Hey!' diye söylendi Regis. 'Hemen küsmene gerek yok.'
Yaklaştığımızda kadın hafifçe eğilerek selam verdi. "Sıradan kıyafetler, muazzam gözler ve yaşından beklenmeyecek bir olgunluk... Sen bizim yeni birinci seviye Yakın Dövüş Güçlendirme Taktikleri profesörümüz olmalısın, değil mi?" Bana ışıl ışıl gülümsedi ve ayak parmaklarının üzerinde hafifçe yükselip alçaldı. "Ben Abby, Redcliff soyundanım. Birkaç üst seviye rüzgar uzmanlığı büyücü dersine giriyorum."
"Şey, merhaba," dedim, kadının bu girişkenliği karşısında hazırlıksız yakalanarak. "Böyle bir karşılanma beklemiyordum..."
"Bir karşılama komitesi mi?" dedi neşeli bir kahkahayla. "Pekâlâ, senin gibi utangaç bir adam bunu duymak istemeyebilir ama şimdiden burada bir ünlü sayılırısın."
Allah belanı versin Alaric, diye geçirdim içimden huysuzca.
"Her neyse, duyduklarımdan sonra seninle tanışan ilk kişi olmayı gerçekten çok istedim." Altın sarısı saçlarından bir tutamı parmağına dolayarak bana içten bir gülümseme sundu. "Duruşmanda tutsaklık zincirlerini gerçekten kırdın mı?"
"Üzgünüm, yönetimdeki irtibat kişimle buluşmak için geç kaldım," dedim mesafeli bir tavırla, yanından geçip kapıya doğru yönelerek.
Beklenmedik derecede güçlü bir el dirseğimi yakaladı. "Burası ilk başta biraz bunaltıcı olabilir. Sana etrafı gezdirmekten mutluluk duyarım, Grey. Sadece haber ver, tamam mı?"
Meslektaşım bana göz kırpıp kolumu bıraktı ve arkasını döndü.
Yönetim ofislerine girip danışmadaki genç memurlardan birine kendimi tanıtırken kafam karışıktı. Memur, Alaric'in irtibat kişisinin bulunduğu dördüncü kattaki ofisi tarif etti; talimatları tekrar duymak istediğimi itiraf ettiğimde ise bana alaycı bir şekilde sırıttı.
'İyi misin şef? Seni bu kadar sarsan ne?'
Önce Yükselenler Loncası'nın başındaki adam, şimdi de bu diğer profesör... Çok fazla dikkat çekiyoruz Regis.
'Tası tarağı toplayıp kaçmayı düşünüyorsun.' Zihnimi okuyabildiği için bu pek de bir soru sayılmazdı.
Hayır... evet... bilmiyorum, diye itiraf ettim. Kapana kısılmış hissetmekten hoşlanmıyorum.
Regis zihnimde bir kahkaha patlattı. 'Daha yeni üç haftanı hapiste geçirdin.'
Beni tutan taşlar ya da parmaklıklar değildi. Kalmayı ben seçtim, olayların gelişimini görmek istedim. Çok fazla dikkat çekmemeye çalışıyordum.
'Peki, nasıl sonuçlandı dersin?'
Wren Kain'in bana verdiği o aklorit parçası kadar başarılı oldu, diye cevap verdim bıyık altından gülerek ve merdivenleri üçer beşer çıkarak dördüncü kata yöneldim.
“Şahsen üzerime alındım. Biliyor musun, gidip biraz kestireceğim. Dilindeki zehir biraz azaldığında beni uyandırırsın, tamam mı prenses?”
Regis ile yaptığım bu konuşmaya rağmen –belki de tam olarak bu sayede– Kan Yazıtlı Edmon adındaki adamın ofis kapısını çaldığımda kendimi daha iyi hissediyordum. Edmon, yönetim ofisinde çalışan orta kademe bir memurdu.
Sıska ve gergin bir ses beni içeri davet etti. Burası, önceki dünyamdaki eski dedektif filmlerinden fırlamış gibi duran bir ofisti. Tavandan sarkan ışık eseri titreyerek yanıyor, odaya kasvetli ve gri bir pus yayıyordu. Adam, üzerinde parşömenler ve ruloların yığılı olduğu basit bir masanın arkasına tünemiş, iki büklüm oturuyordu.
“Kapıyı kapat,” dedi sabırsızca. Ben söyleneni yapıp karşısındaki yıpranmış koltuğa oturana kadar sulu gözleriyle beni takip etti.
“Edmon, ben—”
“Kimin nesi olduğunu gayet iyi biliyorum,” diyerek sözümü kesti solgun, sıska adam. Kahverengi cübbesinin koluyla burnunu sildi. “O aşağılık herif seni buraya sokmakla ne halt ettiğini sanıyor, Vritra adına yemin ederim ki en ufak bir fikrim yok...” Kendi kendine mırıldanıyordu ama sesini hala duyabildiğimin farkında değil gibiydi.
Bir an boyunca masanın üzerinden birbirimize dik dik baktık. Sonunda uzunca bir iç çektim. “Neleri bilmem gerekiyor, Edmon?”
Burnunu çekip tekrar sildi ve masadaki parşömenleri karıştırmaya başladı. “Sözleşmeni imzaladığında ders programını ve müfredatını alıp gidebilirsin. Bu ofisten çıktıktan sonra, buradaki görev süren boyunca seni bir daha görmemeyi canıgönülden temenni ediyorum.”
Adamın sergilediği açık düşmanlığa bakılırsa, Alaric ile yaptığı anlaşma pek de adil şartlarda gerçekleşmemişti.
Edmon bir yığın parşömeni kenara itti ve Merkez Akademi’deki işe alım detaylarımı hukuki bir dille anlatan bir belgeyi önüne açtı. Aklımdan bile geçmeyen maaş miktarını görünce şaşırdım.
“Sözleşmenin herhangi bir kısmını anlamazsan...” Edmon omuzlarını silkti. “Sana her şeyi tek tek açıklamak benim işim değil.”
Uzatılan tüy kalemi alıp sahte ismimi yazdım. Elim, bir kral olarak resmi belgeleri imzalarken kullandığım o kavisli harfleri otomatikman çizivermişti. İşim bittiği anda Edmon’un örümcekvari eli sözleşmeyi kapıp yerine tek bir düz parşömen parçası ile demir halkalarla ciltlenmiş iki uzun rulo bıraktı.
“Bu,” diyerek parşömeni işaret etti, “ders programın. Bunlar da Yakın Dövüş Geliştirme Taktikleri müfredatın ve akademinin kurallar listesi. Onları çok ama çok dikkatli oku; çünkü Vritra adına yemin olsun ki senin o suçlu amcan yüzünden başımı yakmayacağım...”
“Dinle,” dedim, adamın iğneleyici laflarına karşı sabrım tükenmeye başlıyordu. “Sen ve o adam arasındaki anlaşmanın ne olduğunu—”
“Anlaşma mı?” diye tısladı, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. “O işe yaramaz ayyaş beni zorla tehdit edip yeğeni olacak o salağı işe aldırdı ve sen buna anlaşma mı diyorsun? O senin bu riske değeceğini düşünüyor olabilir ama ben öyle düşünmüyorum. Şimdi defol git ofisimden ve sakın geri gelme, yoksa...”
Eterik baskım üzerine çöktüğü anda adamın ağzı bıçak gibi kapandı; baskı onu koltuğuna geri gömmüştü. Gözleri bir böceğinki gibi dışarı fırladı, parmakları masanın yüzeyini tırmalayarak birkaç parşömeni dağıttı.
“Ben de en az senin kadar bu konuşmanın hiç yaşanmamış gibi davranılmasından yanayım,” dedim, sesim kısık ve duygusuzdu. “Ancak tehdit edilmekten hoşlanmam.” Sözlerimin altını çizmek için auramı biraz daha güçlendirdim. Solgun adamın nefesinin bu baskı altında nasıl kesildiğini izledim. “Alaric’ten neden korktuğunu bilmiyorum ama en azından... aynı hisleri bana karşı da beslesen senin için iyi olur.”
Masadaki kağıtları kaptığım gibi eterik baskımı çektim ve ofisten dışarı adımımı attım.
‘Neyi kaçırdım?’ diye sordu Regis. Zihnimdeki sesi, sanki esniyormuş gibi uzayarak geliyordu.
Yeni arkadaşlar ediniyorum işte, diye takıldım. Beni bilirsin.
Yoldaşım burnundan soludu. Tekrar “uyumaya” geçtiğini hissettim; bu onun için aslında özümden eter emerken girdiği bir tür meditasyon haliydi.
Zemin kata indiğimde, giriş salonuna çıktığım an danışmadaki memur başını kaldırdı. “Yönetimdeki işleriniz bitti mi? Kampüsü gezmeniz veya diğer öğretim görevlileriyle tanışmanız için birini ayarlamamı ister misiniz?”
“Hayır, uzun bir yoldan geldim ve sadece odamı görmek istiyorum,” diye cevap verdim. Yükseliş Loncası’ndaki yüksek büyücüye söylediğim bahaneyi tekrar kullanmıştım. “Biri bana yolu gösterebilir mi?”
Genç adam anlayışla gülümsedi. “Tabii ki, Profesör Grey. Sizi yerleştirelim. Adelaide?”
“Efendim?” Başka bir masada, burnunu bir parşömene gömmüş olan dalgın bir genç kadın başını kaldırdı.
“Ben Profesör Grey’e odasına kadar eşlik ederken masaya bakabilir misin?”
“Hı-hı,” dedi kadın, gözleri anında okuduğu şeye geri dönerken.
Genç adam başını iki yana sallayıp bana mahcup bir bakış attıktan sonra binadan çıkıp sağa saptı. Öğrencilerin yayılıp sohbet ettiği, parşömen okuduğu veya şakalaştığı geniş çimenlik alanları ayıran diz boyu çitlerin arasından geçtik.
“Dersler henüz başlamadı tabii ama öğrencilerin erken gelmesi beklenir. Yönetim, tatilden dönenlerin işler başlamadan önce biraz keyif çatması için her şeyi aşağı yukarı serbest bırakır.”
Rehberim, gerek olmadığını söylememe rağmen kendini kampüsü gezdirmek zorunda hissederek durmadan konuşuyordu. Binaların, bahçelerin ve meydanların isimlerini, ayrıca bu yerlere isimlerini veren ailelerin tarihçesini bir bir anlattı.
Sormak istediğim sorular olsa da kendimi rahat hissetmediğim için yorgun, biraz da sıkılmış bir mesafe koydum araya. Bu geveze gencin benden şüphelenmesi için bir sebep vermeye niyetim yoktu.
Ancak yolun üzerinde uğursuz bir gölge gibi yükselen karanlık bir binanın önünden geçerken, gerçekten ilgimi çeken bir şey gördüm.
“Bu bir portal mı?” diye sordum, rünlerle oyulmuş taş kemere bakarak. Dicathen’deki ışınlanma kapılarının tıpatıp aynısıydı.
“Kesinlikle öyle!” dedi rehberim büyük bir hevesle. “Tam da oraya geliyordum; Şapel,” diyerek başparmağıyla o simsiyah taştan binayı işaret etti, “Bizzat Yüce Egemen’in bir hediyesiydi. Merkez Akademi’nin kutsal emanet ve eser koleksiyonuna ev sahipliği yapar. Tam buraya inşa edilmesinin sebebi, Yüce Egemen’in portalın üzerinde yükselip onu korumasını istemesiydi.”
O anda çerçevenin içinde asılı duran titrek bir enerji portalı yoktu ama hemen yanındaki tanıdık kontrol mekanizmalarını görebiliyordum. “Bu portal herhangi bir yere gitmek için programlanabiliyor mu, yoksa sadece Kalıntı Mezarları’na mı açılıyor?” diye sordum. Dicathen’i ve ailemi düşünürken hafif bir merak duyuyormuş gibi yapıyordum.
“Aslında işin en havalı kısmı da bu,” diye atıldı rehberim. “Görünüşe göre çok ama çok uzun zaman önce, bu portallardan her yerde varmış ve tüm Alacrya’yı birbirine bağlarmış. Ama kadim bir savaş sırasında çoğu devre dışı kalmış veya yok edilmiş. Merkez Akademi’nin tam bu noktaya –ki eskiden Cargidan Şehri’nin çok dışındaymış– kurulma sebebi de bu portalın hala burada olmasıymış.”
Bekledim.
Genç memur bir an bana sırıttı, sonra yerinden sıçradı. “Ah, doğru ya. Eskiden portalı çalıştıran büyü her neyse bozulmuş ama Egemenler burayı sizi doğrudan Kalıntı Mezarları’nın ikinci seviyesine götürecek bir zaman bükücüye dönüştürmüş. Etkinleştirmek için bir nişana ihtiyacınız var ama sizinki odanızda sizi bekliyor olmalı.”
Yazık, diye düşündüm. Portal normal çalışıyor olsa bile muhtemelen Dicathen’e kadar ulaşamazdı ve onu evime bağlamaya çalışmak zaten çok tehlikeli olurdu.
‘Belki Aroa’nın şu... zımbırtısını kullanarak onu tamir edebilirsin?’ diye araya girdi Regis. ‘Kalıntı Mezarları’ndaki portalda yaptığın gibi.’
Eğer bir gün Alacrya’dan ayrılmamız gerekirse ve geri dönmeyi planlamazsak denerim, diye yanıtladım. Ama şimdilik, Kaderin bir parçası üzerinde kontrol sahibi olabilmek için Kalıntı Mezarları’na erişmem gerekiyor.
“Yani akademi bu şeyin etrafına mı inşa edildi?” diye sordum uzaklaşırken.
“Öyle. Merkez Akademi eskiden kendi başına bir şehir gibiymiş. Hala Cargidan’dan bağımsız yönetiliyor; direktör doğrudan Taegrin Caelum’a rapor veriyor,” dedi önemli bir şey söylüyormuşçasına. “Biliyorsunuzdur ama Egemenler genç askerlerin ve yükselenlerin eğitimine çok değer verir. Bu yüzden Merkez Akademi gibi okulların, standart hükümetlerin ve kan yapısının dışındaki siyasette kendi yerleri vardır.”
Bu gencin, akademinin Alacrya toplumundaki rolü hakkında herkesçe bilinen temel gerçekleri keyifle anlatmaya devam etmesinden, ona istediğim her şeyi anlattırabileceğimi fark edince rahatladım. Hafifçe sırıtmamak için kendimi zor tuttum; bu bitmek bilmeyen bilgi akışı muhtemelen gerçek bir Alacryalı profesör için oldukça sinir bozucu olurdu.
Benim içinse, düşüncesizce gevezelik etmesi onu mükemmel bir rehber kılıyor ve kendimi açık etme korkusu duymadan etrafı yoklamama olanak sağlıyordu.
Nihayet, yaklaşık bir saat sonra, Rüzgar Doruğu Salonu denilen binadaki özel dairemde derin, yumuşak koltuğa kendimi bıraktım. Anlaşılan bina, akademiye katkılarından dolayı bir soylu ailenin adını taşıyordu ama rehberimin verdiği o ayaküstü tarih dersinin çoğunu dinlememiştim.
Üç odalı bu daire beklediğimden çok daha iyiydi. Anlaşılan Merkez Akademi yeni profesörlerine bile en lüks imkanları sunuyordu. Çok geniş sayılmazdı ama oturma alanında, tıpkı ödül dükkanının önünde gördüğüm gibi özel bir yansıtma kristali vardı. Ayrıca Caera’nın bana Kalıntı Mezarları’nda öğrettiği oyun için tasarlanmış küçük bir masa da mevcuttu.
Boş bir kitaplık, küçük bir çalışma masası, üzerine oturduğum koltuk ve kampüse bakan geniş bir cumba vardı. Oturma alanından konforlu bir yatak odasına ve lüks bir banyoya geçiliyordu.
Özel odanın içinde mutfak veya yemek pişirecek herhangi bir düzenek bulunmaması beni şaşırtmıştı. Ancak rehber, gülerek istediğim her türlü yemeği veya akademi kütüphanesinden dilediğim kitabı bir ulak aracılığıyla istediğim an odama getirtebileceğim konusunda güvence vermişti.
Yerde kıvrılmış yatan Regis, "Pek de fena sayılmaz," dedi. "Senin için ikinci bir yatak verselerdi hoş olurdu ama herhalde koltukta idare edersin, değil mi?"
Yorgun bir şekilde burnumdan soludum. Henüz öğleden sonranın erken saatleri olmasına rağmen, Sehz-Clar’dan buraya yaptığım yolculuk sanki günler sürmüş gibi hissettiriyordu. Durup dinlenmeden günlerce, hatta haftalarca savaşabilirdim; fakat bu gizli kapaklı işler ve bitmek bilmeyen dramalar beni asıl tüketen şeylerdi.
Kendimi bir şekilde yeniden okulda, üstelik bir kez daha öğretmen olarak bulduğuma inanmak güçtü. Ancak bu sefer, riskler çok daha büyüktü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.