Son Savunma

Mağaranın kenarına, evlerin arasından hızla ilerlerken yaşlı elf kollarımda tüy gibi hafifti. Sokaklar hâlâ insanlarla doluydu; bazısı yüzündeki derin şaşkınlıkla öylece duruyor, büyük çoğunluksa bizimle aynı yöne doğru koşturuyordu.

Yanlarından rüzgâr gibi geçerken yükselen sesler bir an yankılanıyor, sonra geride kalıyordu. Virion durmaksızın herkese sesleniyor, onları daha derin tünellere yönlendiriyordu. Virion’a en sadık olanlar kaçmakta tereddüt etmişti ama onun sözleriyle birlikte, yanlarında kalan son aile fertlerini ve dostlarını yanlarına alarak hemen peşimize takıldılar.

Tünel girişi insan seliyle tıkanmıştı. Sığınağın en az yarısı oradaydı; tüplerden ve mağaralardan oluşan ağa çıkan o daracık oyuğa doluşmaya çalışıyorlardı.

"Unutmayın, tayin edilen liderlerin peşinden ayrılmayın!" diye bağırıyordu elfi mülteci Feyrith Ivsaar. Tünelin ağzına çağırdığı topraktan bir platformun üzerine çıkmıştı. "Sizi güvenli bir yere götürecekler! Tehlike geçtiğinde onlara haber göndereceğiz!"

Rinia ayakları yere bastığı an dirseğime hafifçe vurarak kollarımın arasından sıyrıldı. "Dicathen'e hizmetlerin için teşekkür ederim, General Wykes. Bir grup muhafız toplayıp köyü aramanı istiyorum. Bu mağaradaki herkesin tahliye edildiğinden emin olmalıyız. Siz arkayı kollarken Virion ve ben önden gideceğiz."

Onaylamak için Virion’a baktım, başıyla onayladı. "Bu insanların mağaradan uzaklaşmak için zaman kazanmasını sağlama işini sana emanet ediyorum."

Sert bir selam çaktım. "Elbette, Komutan."

Dönüp gitmek üzereyken güçlü bir el kolumu yakaladı. Virion gözlerimin içine bakarak, "Sakın gevezelik edip oyalanma. Bu iş bittiğinde seni dönmüş görmek istiyorum, anlaşıldı mı?" dedi.

Hızla başımı salladım, Virion kolumu bıraktı.

Kenarda duranlar Virion ve Rinia’yı fark etmişti; birkaç saniye içinde ikili, aynı anda bağıran onlarca sesin yükseldiği korku dolu kalabalığın arasında kayboldu.

Onlara arkamı dönüp etrafa göz gezdirerek bizim muhafızlardan birilerini aradım. Birkaçı yolun üst tarafındaki kayalık çıkıntılarda toplanmıştı, diğerleriyse kalabalığın arasına karışmış, Albold ve Feyrith’e yardım ediyordu. Bu iki belalı tipe kimlerin hemen yardıma koştuğunu zihnime dikkatle not ettikten sonra muhafızların geri kalanına doğru ilerledim.

"Siz ikiniz, köye dönüp geride kalan var mı bakın. Herkesin tahliye edilmesi gerekiyor." Adamlar tünelin tıkanmış çıkışına kararsız gözlerle baktı. "Şimdi!" diye kükredim, oldukları yerde sıçradılar.

"Emredersiniz komutanım!" diyerek hep bir ağızdan bağırdılar ve hızla uzaklaştılar.

Yerden On iki metre kadar havalanıp yeraltı kasabasına geri koşmalarını yukarıdan izledim. Aşağıdaki kaos bana rahatsız edici bir şekilde kalenin düşüşünü hatırlatıyordu. Hafızamdaki o anlık görüntüleri zihnimin arkasına itmeye çalıştım ama gri deriden seken yıldırımların imgesi zihnimi kemirmeye devam ediyordu.

O Orağa fırlattığım hiçbir şey ona zarar verememişti. Ve şimdi, ondan bile daha güçlü, çok daha tehlikeli bir şey geliyordu.

Korku içimde büyürken gözlerim kalabalığın üzerinde gezindi. Nefret ediyordum bundan; kaçma dürtüsünden, zihnime davetsizce üşüşen o sorulardan. Virion’u ve bütün bu insanları kaderine terk edip ailemin yanında mı kalmalıydım? Kendi canımı kurtarmak için şimdi kaçmalı mıydım? Bu insanlara borcum var mıydı ki?

Derimden taşan yıldırımlar zırhımın yüzeyinde gezinmeye başladı. Parmak uçlarımın arasında çıtırdayan güç, bir yön gösterilmesini sabırsızlıkla bekliyordu.

O hisse odaklandım. O saldırma arzusuna. O ışığın parlaklığıyla kendi zayıf dürtülerimi kör ettim. Virion gibi, yaşadığı her şeye ve uğradığı tüm kayıplara rağmen, kendimi herkesin güç alacağı bir meşale yapacaktım.

Çaresizliğin getirdiği o amansız düzenle, korumamız altındaki mülteciler mağaradan dışarı akmaya devam etti. Virion ve Rinia ana grubu bilinmeyen bir hedefe doğru götürerek çoktan önden gitmişti. Askerlerim köyü iki kez taramıştı; geriye kalan tek şey tünel girişinde sıkışmış, kaçma sırasını bekleyen kalabalıktı.

Manadaki değişimi ilk hisseden ben oldum. Kasabanın kenarındaki son binanın hemen ötesinde, havada bir titreme oldu ve ışık dalgaları havada asılı duran oval bir şekilde toplanmaya başladı. Biri çığlık attı.

Portal ile hâlâ kaçmaya çalışan insanların arasına, yere indim. Muhafızlar daha hızlı hareket etmeleri için bağırarak insanları yönlendiriyordu.

İki siluet belirdi. İlk gelen, her zamanki o kusursuz üniformasını giymişti; insansı olmayan gözleri bir anlık bakışla her şeyi süzdü.

İkincisi daha gençti, daha vahşi bir havası vardı. İnce yapılı, sinekkaydı tıraşlıydı; Windsom’dan bir baş kısa boyluydu ve ışığı yansıtmayan öfkeli siyah gözlere sahipti. Süslü bir üniforma ya da zırh yerine, sanki basit bir antrenman maçına çıkmış gibi bol, kırmızı bir çalışma kıyafeti giymişti.

Niyetinin üzerimizde kurduğu ezici baskı, bu sıradan görünüşüyle keskin bir tezat oluşturuyordu.

"Asuralar!" diye bağırdım, sesim kayaların üzerinde bir gök gürültüsü gibi patladı. "Artık burada istenmiyorsunuz. Derhal terk edin burayı, yoksa—" Göğsümü sıkıştıran yoğun bir baskı sözlerimi boğazıma tıkadı.

"Sessiz ol, insan," dedi Windsom. Sesinde veya yüz ifadesinde, bu savaşta bir zamanlar aynı tarafta olduğumuza dair en ufak bir iz yoktu; tamamen merhametten ve pişmanlıktan arınmıştı. "Epheotus asuralarının lideri, Indrath Klanı'ndan Lord Kezess Indrath'ın fermanıyla geldim.

İttifakımız çöktü." Bu sözler kayalarda ve havada yankılandı; sanki aynı anda her yönden geliyor, hatta tünelin ağzından bile geri sekiyordu. Bunu korku dolu çığlıklar izledi. "Basiretsiz ve inançsız olduğunuzu kanıtladınız. Kendi milletiniz, kendi ırklarınızın geleceği için bir tehlikesiniz. Bu nedenle Lord Indrath, bu sığınağın ve içinde yaşayan herkesin yok edilmesini uygun gördü."

Çenemi dikleştirerek ileri doğru bir adım attım, şekillendirilmiş yıldırımdan oluşan uzun bir mızrak elimde çıtırdadı. "Lordunuzun burada hiçbir hükmü yok. Evinize dönün ve bizi kendimizle baş başa bırakın. Bu savaşı sizsiz de kazanacağız."

Genç asura, sanki pis bir şeye basmış gibi burnunu kırıştırarak yüzünü ekşitti. Ancak konuşan Windsom oldu. "Ne yapman gerektiğini biliyorsun Taci. Lord Indrath'ın senden beklentisi yüksek."

Gözlerinde galaksiler barındıran ejderha arkasını dönüp portalın içinde kayboldu, portal da yavaşça silindi.

Arkamda kalan son birkaç mülteci tünelden içeri girmek için birbirini itip kakıyordu; tünelin ağzı tırmalayan, çığlık atan, korkudan dehşete düşmüş insanlarla tıkanmıştı. Muhafızlar etraflarını sarmış, silahlarını genç asuraya doğrultmuştu.

Gücümü toplayarak mızrağımla ileri doğru bir hamle yaptım; mızrak bir yıldırım kavis yapıp uzadı ancak asura Taci, birkaç metre yana sıçradı ve yıldırım küresi taş zeminde devasa bir çukur açtı.

Sinirlerimde süzülen elektrikle birlikte dünya yavaşlıyor gibiydi; reflekslerim ve algım zirveye çıkmıştı. Bu, Leywin çocuğundan ölmeden önce öğrendiğim bir şeydi. İnce yıldırım lifleri sinir sistemimin birer uzantısı gibi benden dışarı yayılıyor, gelen saldırıları henüz bana ulaşmadan, her yönden hissetmemi sağlatıyordu.

Taci hareket ettiğinde, patlamanın sesi hızlanmış duyularıma boğuk ve hafiflemiş gelerek hâlâ duvarlarda yankılanıyordu. Gök Gürültüsü İtişi etkisindeyken bile onu takip etmekte zorlanıyordum. Tek bir adım attı ve zemin sanki beni ona doğru çekti. Orak gibi savrulan elinden kaçınmak için son anda yana sıyrıldım; elektrik lifleri saldırısının gücünü dağıtmama ve yönünü değiştirmeme yardımcı oldu ama yanımdan rüzgâr gibi geçerken bile o siyah gözlerinin beni takip ettiğini görebiliyordum.

Asuranın ivmesi darbenin ortasında değişti; biçimi bulanıklaştı ve insanüstü bir hızla, reaksiyon veremeyeceğim kadar çabuk ileri fırladı.

Bir anda kendimi en yakındaki binaya doğru uçarken buldum. Binaya çarpıp diğer taraftan çıkarken ciğerlerimdeki tüm hava boşaldı. Toz ve moloz gözlerimi kör etti; taşların kayarken çıkardığı gıcırtıyı duydum, ardından tüm bir binanın ağırlığı üzerime çöktü.

O yoğun moloz yığınının altından bile muhafızların ölüm çığlıklarını duyabiliyordum.

Benden dışarı doğru bir gök gürültüsü patladı ve beni hapseden, gözlerimi kör eden ağırlık darmadağın oldu. Kendimi yıldırımdan bir pelerinle sarıp tüm hızımla tünel girişine doğru uçtum. Az önce patlattığım moloz yığınından çıkan taşlar mağaranın dört bir yanına yağmaya devam ediyordu.

Askerlerimin parçalanmış cesetleri yere saçılmıştı, kanları gri taşları kırmızıya boyuyordu. Sanki üzerlerinden bir ordu geçmiş, durdukları yerde hepsini katletmişti.

Taci, sığınağa ilk kaçtığımızdan beri Virion'un muhafızlarının başında olan Lenna Aemaris'in yüzüstü yatan bedeninin tepesinde dikiliyordu. Kadın kan öksürerek bana doğru döndü, gözleri kocaman açılmıştı, inanmıyordu. Ardından asuranın ayağı aşağı indi ve yaşamının son kırıntısını da ezip geçti.

Gözün takip edebileceğinden çok daha hızlı hareket edebilmesine rağmen Taci, tünel ağzında toplanmış korku dolu insan kalabalığına doğru ağır ağır yürümeye başladı; her adımı arkasında kanlı bir ayak izi bırakıyordu.

Yıldırımlar parmaklarımın arasında çıtırdadı, canlı, mavi-beyaz bir küre halinde yoğunlaştı ve havada bir kavis çizdi. Asuranın başının birkaç metre üzerinden uçup onunla insanlar arasındaki havada süzüldü, ardından parladı. Yıldırım tünelin üzerindeki duvara çarptı; duvarın bir kısmı çöktü, ağır taşlar tünel ağzına yuvarlanarak içerideki çığlıkları boğdu.

Aynı anda küre dönmeye başladı, saçtığı kıvılcımlar uzun yıldırım mızraklarına dönüşerek kendilerini asuraya doğru fırlattı. Asura mızrakların her birini kenara savurdukça, mızraklar etrafındaki zemine saplandı.

Yıldırımlar, çevresinde kazıklar gibi dikilen her bir mızrağın ucundan sıçradı; Taci'nin bileklerini ve ayak bileklerini saran zincirler ile kelepçeler oluşturdu. Mağarayı bir uçtan diğerine geçip ona çarptığımda tüm vücudum mana saçıyordu.

Parlak mavi-beyaz bir enerji patlaması yaşandı, ardından mağarayı sarsan bir gök gürültüsü koparak duvarlarda ve binalarda yankılandı, kulakları sağır eden bir şok dalgasına dönüştü.

Gözlerim, karşımda olması gerekirken birden buharlaşan rakibimi ararken gözbebeklerim büyüdü; sinir sistemime tekrar elektrik yükleyip bir yıldırım mızrağı hazırlayarak geri çekildim. Zihnim bulanıyordu.

Kıyafetlerinin havayı yaran o neredeyse sessiz hışırtısını duyduğumda artık çok geçti. Artmış reflekslerime rağmen kollarımı zamanında kaldıramadım. Tam önümde belirdiği gibi indirdiği darbe göğsüme oturdu, beni savurup yerde sürükledi. Mızrağımı hızla aşağı çakıp kayaya sapladım. Aniden durmamla birlikte taşlar çatlayıp çığlık atarcasına yarıldı, kaslarım feryat etti.

İçimde derinden gelen künt, zonklayıcı bir sızı bu hafif acıyı anında zihnimden sildi. Aşağı baktığımda zırhımın ön kısmının içeri göçtüğünü ve göğüs kemiğime acı verici şekilde baskı yaptığını fark ettim.

Yumuşak adımlar dikkatimi yeniden Taci'ye çekti. Yaklaşırken beni merakla izliyordu. “Lord Indrath bunun gücüm için bir test olacağını söylemişti…”

Hırsla soluyup mızrağımı kayadan söküp çıkardım. “Indrath seni buraya göndermeden önce kundaktan çıkmanı beklemeliymiş çocuk.”

Taci'nin siyah gözleri kısıldı, ardından bedeninin sınırları bulanıklaştı ve o tek adımlık manevrayı tekrarladı. Mızrağım yolunu kesmek için savruldu ama ivmesini değiştirip anlık bir adımla yana geçti. Mızrağın etrafından dolanıp mesafeyi kapattı. Dirseğinin ucu, kenetlenen metal ve kırılan kemik sesleri eşliğinde omzuma indi.

Görüşüm karardı. Kendime geldiğimde yerden ona bakıyordum. Bütün vücudum uyuşmuştu, odaklanmamı kaybettiğim için tüm büyülerim sönüp gitmişti.

Elini uzattı. Yoğun bir mana akışı gerçekleşti ve elinde uzun, kan kırmızı bir mızrak belirdi. Mızrak başının üzerine kalktı ama bana doğru aşağı saplanmak yerine havaya doğru yükselmeye devam etti, Taci'yi de beraberinde yukarı çekti. Gözlerimi kırpıştırdım. Taci aşağımdaydı, mağara tavanına doğru düşüyordu ve ben de onun peşinden aşağı yuvarlanıyordum.

Dünya tersine dönmüş gibiydi. Taci mağarayı düşünceli bir şekilde tararken yüzünü anlık olarak gördüm, ardından böğrüme sert bir şey çarptı ve omzumuzdaki kırık kemikleri sarsarak sızlattı.

Büyü sesleri; kırılan buzlar, uğuldayan rüzgarlar, çöken taşlar tek bir yerden değil, her yerden aynı anda patlak verdi.

Bana neyin çarptığını görmek için gözlerimi kırpıştırdım. Peri benzeri bir yüz bana bakıp göz kırptı, ardından kırmızı bir çizgi halindeki bir şeyden kaçınmak için sertçe yön değiştirdik. Bir yerlerde taş üstüne taş çöktü.

“Mica?” dedim, düşüncelerim acı ve bitkinlikten ağırlaşmıştı.

“Her zaman gösteriş meraklısısın, değil mi? Bizim kalanı beklemeden bir asura ile teke tek dövüşmek ha.” Mica yere indiğimizde mırıldandı; çarpmanın etkisi tüm vücudumu bir kez daha sarstı. Beni ayağa kaldırdı, bakışları Taci'ye döndü. “Halk kaçalı ne kadar oldu?”

“Yeterince olmadı,” diye mırıldandım, yaralanmanın ne kadar kötü olduğunu anlamak için kolumu oynatmaya çalışırken. “Onu burada tutmalıyız.”

Arkasında donmuş füzelerle patlayan havaya bakıp beni bir an inceledi. “O zaman bir an önce kendini toparlasan iyi edersin.” Bana muzip bir şekilde dişlerini göstererek güldü, ardından Taci'nin etrafında sinekler gibi uçuşan, büyüleriyle havada renkli çizgiler çizen Aya ve Varay'a destek olmak için havalandı.

Bende neyin yanlış olduğunu anlamaya çalışarak dikkatimi içime yönelttim. Asura bana sadece iki kez vurmuştu ve tek bir büyü bile kullanmamıştı ama çekirdeğimin etrafındaki tüm alan hassas, şiş ve morarmıştı. Köprücük kemiğim en azından kırılmıştı, belki daha fazla kemik de öyleydi. Boynumdan yukarı, kafatasımın tabanına doğru çıkan ve boynumun da kırıldığını düşündüren gıcırtılı bir acı vardı.

Ayağa kalktım ve manayı vücudumun yaralı kısımlarına iterek kırık ve çatlak kemikleri destekledim. Bir şifacı olmadan iyileşmeyi hızlandırmak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Sadece olduğum gibi dövüşmeye devam etmek zorundaydım.

Köyün üzerindeki hava tam bir kaosa dönüşmüştü.

Durduğum yerden bile, havayı dondurarak kadim binaların üzerine ağır kar tanelerinin düşmesine neden olan Varay’ın büyülerinin soğukluğunu hissedebiliyordum. Taci’nin kolları ve bacakları üzerinde buzlar oluştu. Kendini Varay’a doğru fırlattığında buzlar parçalansa da onu tam da saldırıdan kaçınmasına yetecek kadar yavaşlattı. Varay aralarında opak buzdan bir duvar oluşturdu ve son sürat uzaklaştı.

Taci yavaşlar yavaşlamaz buzlar tekrar oluşmaya, ona ağır bir şekilde yapışmaya başladı. Koyu renk gözleri bir an için odağını kaybetti, gökyüzünü diğer Mızraklar için taramak yerine uzaklara dikildi.

Onun bu pasif, hafif meraklı ifadesi karşısında sırtımdan aşağı bir ürperti indi. Ağzı yüzünde düz, karanlık bir yarık gibiydi; bir kaşı değerlendirircesine hafifçe kalkmıştı. Bu, ölüm kalım savaşı veren bir adamın bakışı değildi; avıyla oynarken sınırlarını test eden genç bir mana canavarınınkine daha yakındı…

Odaklanmamasına rağmen, Taci savaşa tekrar dikkatini vermeden önce bir dizi büyüyü kolayca savuşturdu. Nereye bakarsa baksın bakış açısını kesmek için buz sütunları belirdi ve hangi yöne dönerse dönsün dikkatini dağıtmak için yüzüne doğru güçlü bir rüzgar esti.

Buzların ve sivri taşların sürüklendiği birkaç kasırga, buzların arasında fır dönüyor, sürekli asurayı içeri çekip dövmeye çalışıyordu. Bedenimi hazırlamaya odaklanmış şekilde izlerken, kasırgalardan biri onu yuttu. Ancak onu hapsetmek yerine, savunmasına çarparak parçalanmış gibi göründü. Rüzgar niteliğindeki mana dağıldı ve kasırga sönümlenerek içindekileri çok aşağılardaki mağara zeminine yağdırdı.

Yine de aynı anda geriye doğru hamle yaptı. Sadece bir iki adım kadar, ama başka bir saldırı başlatmasını engellemeye yetti. Sonra yerçekimi tekrar kaydı ve zemine doğru bir adım düştü, sonra tavana doğru birkaç santim daha kaydı. Bu onu dengesiz bıraktı.

Dişlerimi sıkarak havaya yükseldim, manayı elimde toplamaya başlamıştım bile.

Taci kendisine çarpan büyü kasırgasına direnmeyi bıraktı, derin bir nefes alırken göğsü kabardı. Bir eli yavaşça yukarı kalktı, parmakları birbirine kıvrıldı. Etrafındaki tüm mana titredi, ardından bileğini sertçe büktü. Gürlemeyi andıran patlama sesiyle mananın kırıldığını hissettim.

Mica çığlık attı ve gözümün ucuyla bir okla vurulmuş kuş gibi havadan yuvarlandığını gördüm.

Aynı anda Taci bir buz sütunundan destek alıp ortadan kayboldu. İçgüdüsel olarak tam yanında belirdiği anda Aya’ya doğru döndüm. Hızla değişen rüzgar esintilerinden oluşan bir bariyerle çevriliydi ama Taci’nin mızrağı hiç zorlanmadan bariyeri delip geçti.

Elimdeki yıldırımı, Aya ile Taci arasında kör edici bir ışık patlaması şeklinde serbest bıraktım.

Aynı anda asuranın etrafındaki hava donarak taş kesildi.

Bir an için ne olduğunu göremedim. Ardından buz kütlesi parçalandı ve Aya’nın kırmızı mızrağın ucundan kayarak düşüşünü izledim.

Bir kükremeyle Mica, asuraya çarpmak için mancınık taşı gibi belirdi. Çekiçi adamın kaldırdığı koluna çarparak parçalandı, tekrar biçimlendi ve adam onu kenara iterken tekrar kırıldı.

Paraklarımdan çekicine bir elektrik kuvveti sıçradı ve bir sonraki darbe indiğinde, bir yıldırım patlaması Taci’yi yana savurdu. Tam arkasında, ışığın kaçamadığı zifiri karanlık bir küre belirdi ve adam onun içine doğru geriledi.

Ancak Aya’nın düşen bedenine doğru ilerlerken arkamı dönmek zorunda kaldım. Savaşta yıkılan çok sayıdaki binadan birinin molozlarına çarpmadan hemen önce onu havadan kapıp en yüksek hızıma ulaştığımda alçak bir patlama sesi duyuldu.

Ağır ağır nefes alıyordu, gözleri fal taşı gibi açılmıştı, dişleri bir hayvan gibi kenetlenmişti. “Lanet olsun, çok güçlü. O mızrak…”

Bir evin arkasına sığındım, Varay ve Mica'nın onu bir an için tutabilmesini umdum, böylece Aya'nın yarasını inceleyebilecektim. Ama onu yere koyup incelemeye başladığımda beni kenara itti.

“İyiyim Bairon. O mızrak bir şey yaptı, manamı kesti ama ağır yaralı değilim,” dedi böğründeki kanlı yarayı işaret ederek.

O konuşurken Aya’yı yeni bir gözle süzdüm. Diğer Mızrakları görmeyeli aylar olmuştu. Aya çökmüştü, gözleri kararmıştı. Sesinde çekici şekilde titreşen mana, büzülmüş dudakları, önceden bir zırh gibi giydiği o baştan çıkarıcılık pozları gitmişti.

Etistin’deki savaştan ve kalenin düşüşünden bu yana diğerlerinin neler yaşadığını merak edecek zaman yoktu ama hepimizin burada ölebileceğini de biliyordum. “Aya, gerçekten iyi misin?”

Beni tekrar kenara itti. “Zaman yok. Hadi—”

“Onunla göğüs göğüse dövüşemeyiz. Bu oyalama taktikleri bile sadece bir yere kadar işe yarar. Bu onun için bir dövüş değil, lanet bir savaş oyunu,” diye belirttim, lafını kestiğim için Aya’dan ters bir bakış alarak. “İllüzyonlarına ne oldu? Belki—”

Alayla güldü, yerden havalanıp Taci’ye doğru hırsla baktı. Gözleri nefretle doluydu, yüzünün her sert çizgisine intikam arzusu kazınmıştı. “Belki—belki—bunun gibi bir şey asura ne yaptığımı anlamadan önce bir kez işe yarayabilir. Ama neyi değiştirebilir ki? Hayır, bu tanrıyla oyun oynamayacağım.”

Savaşa doğru bir mermi gibi fırlarken etrafında rüzgar uğuldadı. Bana ise sadece onu takip etmek kaldı.

Mica’nın oluşturduğu kara delik kaybolmuştu. Varay da yaklaşmıştı, bedeni ışıl ışıl parlayan bir buz zırhıyla kaplıydı ama iki Mızrak da savunmadaydı ve Taci’nin saldırı bombardımanından kurtulamıyorlardı.

Aya doğrudan ona doğru bağırarak ilerliyordu. Hava büküldü, kıvrılarak asuranın sırtına arkı arkasına ateşlenen kavisli füzelere dönüştü.

Hemen arkasından takip ettim, Aya’nın rüzgar füzelerine yıldırım arkları gönderdim, Sinir Kırılması büyüsünü yaparken yıldırımı daha ince bir şeye dönüştürdüm. Yıldırımla işlenmiş cıvatalar çarptığında, elektriksel dürtüler Taci’nin derisinde örümcek ağı gibi yayıldı, mana bariyerinden geçip sinir sistemine ulaşarak onu felç etmek için titredi.

Adam neredeyse hiç seğirmedi bile.

Aya, Taci’nin üzerine doğru atıldı; saydam bıçaklar dört bir yandan felaket tohumları saçarak üzerine yağıyordu.

Taci’nin bedeni ise sanki zamanın ritmini bozuyormuşçasına titşip sıçrıyordu. Öyle milimetrik, öyle anlık hamlelerle hareket ediyordu ki, adeta her seferinde birer santim ışınlanıyor gibiydi. Saldırılardan kaçınmak ya da onların kolunda, omuzunda parçalanmasına izin vermek için yalnızca ne kadar gerekiyorsa o kadar çaba harcıyordu. Her hareketinde kızıl mızrağı şahlanıyor; aynı anda her yöne savrulup saplanarak kaçamadığı büyüleri yarıyor, büyülerimizi parçaladıktan sonra manayı emip kendi gücüne katıyordu.

Diğerlerinin geri çekilmesi gerekiyordu ama oldukları yere kilitlenip kalmışlardı.

Tavanı tararken aradığım şeyi buldum. Diğerlerinin dövüştüğü yerin hemen üzerinde, demir bakımından zengin devasa bir kaya kütlesi duruyordu. İçine yıldırım niteliğinde mana dolu bir ok fırlattım. Ancak kayayı yok etmek yerine manayı içine zerk ettim, ardından demir damarlarının içinde dönecek şekilde manayı büktüm.

Taci geriye doğru bir tekme atıp Mica’yı savurdu, ardından mızrağını etrafında geniş bir daire çizecek şekilde döndürdü. Kavrayışını değiştirdiği an, hamlemi yaptım. Demir devasa bir mıknatısa dönüştü ve mızrağı Taci’nin gafil avlanan ellerinden söküp aldı. Mızrak dikine havaya fırladı ve çınlayan bir sesle tavana çarptı.

Vakit kaybetmeden o kadar şiddetli bir yıldırım çaktırdım ki taş eridi, mızrak tavana kaynayıp kaldı.

Varay bu fırsatı kaçırmadı; geri çekilirken peş peşe buz bariyerleri ördü.

Fakat Aya dövüşmeye devam ediyordu. Etrafını saran bıçak küresi genişleyip daralıyor, o kadar çok ve o kadar hızlı hareket ediyordu ki Taci artık onlardan sıyrılamıyordu. Bunun yerine soğuk, simsiyah gözlerini Aya’ya dikti. Rüzgar bıçaklarının her yönden bedenine çarpmasına izin verdi ama bıçaklar üzerinde en ufak bir çizik bile açamadı.

"Bu sınavın amacını biliyor musun?" dedi asura, doğrudan Aya’nın gözlerinin içine bakarak. "Dünyayiyen tekniğini öğrenecek güce sahip olduğumu kanıtlamak... Hani şu senin yuvanı haritadan silen tekniği."

Savaş alanı sanki buz kesti. Taci, daha önce yaptığı gibi, yavaş çekimdeymişçesine elini uzatıp havadaki manayı yakaladı. Ancak Aya, büyüsünü bozmasına fırsat vermeden hemen önce büyüyü serbest bıraktı. Bedeni rüzgarın kendisine dönüştü; Taci’nin etrafında sarılıp yeniden biçimlendi. Aya artık tam onun arkasındaydı, bıçağını boğazına dayamıştı.

İkisi aynı anda hareket etti. Taci kendi ekseninde dönerken Aya’nın bıçağı bir şimşek gibi yana savruldu. Asuranın eli, bir mızrak ucu gibi doğrularak Aya’nın karnına saplandı ve mana bariyerini un ufak etti.

Korkunç bir berraklıkla izledim. Asuranın kolu kadının karnını delip geçti, belinin altından dışarı fırladı. Kolundan kadının yaşam kanı damlıyordu ve sıkıca yumrukladığı elinde, omuriliğinden kopmuş bir parça duruyordu.

Altmış fit ötede havada asılı duruyor olmama rağmen, gözlerindeki ışığın sönüşünü gördüm. Bedeni yere düşerken, benim de yüreğim ağzıma geldi.

Gözlerim, kadının süzülen bedenini yok olana dek takip etti. Ardından tam Taci gözden kaybolup kanlı elinin tersiyle Mica’yı duvara çarpmadan hemen önce bakışlarım tekrar savaşa kilitlendi.

Mica’nın etrafında parıltılı, siyah kristallerden kalın bir katman oluştu. Fakat asura vurduğunda, cam kırılmasını andıran bir ses duyuldu ve yüzey ağ gibi çatlaklarla kaplandı. Bir kez daha vurdu; siyah kristal parçaları parıldayarak havaya saçıldı. Üçüncü darbesinde Siyah Elmas Mahzeni büyüsü parçalandı, asuranın kolu dirseğine kadar içeri battı.

Anlık bir süre sonra kolunu geri çektiğinde, sivri siyah kristal parçalarının arasından kan fışkırdı.

Akkor halinde, som bir yıldırım huzmesi, yanan ozon kokusuyla aramızdaki havayı büktü ve Taci yana doğru sarsıldı.

Varay, hemen yanı başımda buz gibi, sisli havanın içinden belirdi; hafif bir rüzgar kısa saçlarını dalgalandırıyordu. Buz gibi eli bileğimi kavradı ve yıldırım huzmesi, soğuk beyaz bir enerji ışınına dönüştü. Gözlerime baktı, bakışları kararlılıkla doluydu. "Hiçbir şeyi sonraya saklama."

Gülmek gelmişti içimden. "On dakika yoktun, döndün yine emir veriyorsun."

Birleşik mana huzmemizin ağırlığı altında Taci geriye doğru itiliyordu; cildinin üzerinde elektrikle işlenmiş bir kırağı katmanı birikmekteydi. Bir an için içimde bir umut kıvılcımı çaktı.

Kızıl mızrak, Taci’nin elinde bir kalkan gibi yeniden belirdi. Bir kızıllık parladı ve ışını ikiye böldü. İkiye ayrılan ışınlar gürültüyle duvarlara çarptı. Devasa bir kaya çığı aşağıdaki binaların üzerine çökerek onları ezdi ve köyün yarısını moloz yığınına gömdü.

Yüklendikçe yüklendim, elimdeki her şeyi bu tek saldırıya odakladım. Varay da aynısını yaparken kolumdaki tutuşu daha da sertleşiyor, soğuyordu.

Taci’nin mızrağı mana huzmesini yararak onu ikiye böldü.

Mağara patlarken yana doğru savruldum. Görünmez bir mana bıçağı tavanı yardı ve kulakları sağır eden bir gürültüyle arkamızdaki duvara derin bir yarık açtı.

Etrafımdaki hava kızıl bir sisle kaplanmıştı. İçimi kaplayan dehşetle yavaşça Varay’a döndüm. Beni güvenli bir yere ittiği sol kolu buharlaşmıştı; omuzunda sadece tüten, kızıl-siyah bir yara kalmıştı.

Sonra Taci üzerimize çullandı. Gök gürültüsüyle önümde mavi-beyaz yıldırımdan kalkan şeklinde bir panel belirdi ama Taci’nin kızıl mızrağı onu zahmetsizce kesip göğsüme saplandı. Zırhımdaki yarıktan kan fışkırdı ve gerçeklik geri gelmeden önce her şey bir saniyeliğine karardı.

Düşüyordum. Yukarıda Varay, yarı saydam buzdan bir kolla kızıl mızrağa tutunmuştu. Taci mızrağı döndürerek kolu parçaladı; uzun bıçak Varay’ı biçip geçti.

Görüşüm bulanklaştı, gözlerim odaklanamaz oldu. Gözlerimi kırptım, sonra onun düşüşünü gördüm.

Varay’ın başı bir tarafa, bedeninin geri kalanı diğer tarafa süzüldü.

Ayağa kalkmaya çalıştım ama tüm bedenim acıyla haykırıyordu. Aşağı baktığımda, omuzumdan kalçama kadar hem zırhımın hem de manamın biçilmiş olduğunu gördüm. Zaten ölmüş olup da zihnimin bunu henüz kavramamış mı olduğunu, yoksa zırhımın sivri kenarları arasından sızan kanın mı işimi bitireceğini anlamak zordu.

Ama bir tek ben kalmıştım.

Gözlerim yoldaşlarımın her birinin düştüğü yere kayarken titrek bir nefes aldım. Göğsüm sıkıştı. Gözlerimin arkasında yoğun bir baskı birikti. Boğazımın derinliklerinden gelen bir hırıltıyla yan döndüm ve kendimi zorlayarak ayağa kalktım; organlarımın anında dışarı dökülmediğini belirsizce fark etmiştim.

Taci, avına başlamak için çökmüş tünele doğru çoktan harekete geçmişti bile.

"Asura!" diye bağırdım; sesim kısık, görüşüm biriken gözyaşlarıyla bulanıktı.

Durdu ve bana doğru geriye baktı; siyah gözleri mahmurlu ve ilgisizdi. Aya’nın onu kestiği boynunun kenarında tek bir damla parlak kan lekesi vardı, oysa yaranın kendisi çoktan iyileşmişti.

Yumruklarım sıkıldı, altımdaki taş titredi, içimde öfkeden devasa bir yangın parladı. Ruhum sertleştikçe gözyaşlarım kurudu. Ölüme hazırdım ama Dicathen’in en büyük büyücüleri olan Mızraklar’ın hepsinin bu asuradan tek bir damla kan alabilmek uğruna öldüğünü bilmek katlanılmazdı.

Diğerlerinin kaçmasını sağlamanın bu savaşın asıl hedefi olduğunu biliyordum ama bu, gururumu ayaklar altına aldığım anlamına gelmezdi. Ailemin geri kalanı bu ada layık olmadığını kanıtlamış olsa da ben bir Wykes’tım.

"Yıldırım Rabbinin Gazabı," diye fısıldadım. Büyü tüm odağımı, öfkemin ve manamın her bir damlasını emdi.

Damarlarımdaki kan yıldırıma dönüştü. Göğsümdeki yarıktan beyaz bir ışık sızmaya başladı; gözlerimden ve derimin altından parıldıyordu. Sapqın mana bedenimin her bir parçacığına zerk oldu.

Asura mızrağını savunma pozisyonuna getirdi, mat siyah gözlerini bana dikti.

Savaş çığlığım öfkemi haykıran bir gök gürültüsüydü. Kendimi Taci’ye bir silah gibi doğrultup havaya fırladığımda arkamda bir yıldırım izi bıraktım. Çektiğim yıldırım gibi girintili çıkıntılı ve kestirilemez hareket ediyordum; bir an içinde tepesine bindim. İçimden patlayan yıldırım her yönden ona saplandı; binlerce sarsıcı, yakıcı hançer cildinin her bir santimine gömüldü.

Mızrağı böğrüme saplandı ama yıldırım sap boyunca ilerleyip eline ulaştı. Silahı söküp çıkardığında, göğsüne bir yıldırım çarptı.

Dişlerimin arasında yıldırım işlemiş kanla gülümsedim. "Yan, küçük tanrı."

Göğsümdeki uzun yarıktan şok dalgaları patlamaya başladı; her biri asuraya çarparak savunmasını kazıyordu. Kaçamadığından emin olmak için bir elimi ensesine doladım; mızrağı beni bir kez daha delip geçtiğinde, bu sadece gücümün daha da fazlasının akmasına izin verdi.

Serin bir rüzgar yanağımı okşadı, gözlerimi kapattım. Hazırdım. Dayanabildiğim kadar dayanmıştım. Bu, gurur duyabileceğim bir ölümdü.

Tam patlamak üzereydim ki, kulağıma tanıdık, küçük bir ses fısıldadı. "Yeterince şey yaptın, Bairon. Senin vaktin henüz gelmedi."

Gözlerim aniden açıldı ve çılgınca sesi aradım; gerçek olup olmadığından emin değildim, ölmekte olan zihnimin bana oyun oynamasından korkuyordum.

Odaklanmamı kaybettikçe içimden sızan ışık karardı. Taci’nin mızrağı kalktı, üzerindeki tutuşumu kırdı, sonra tekrar inip zaten parçalanmış olan omzuma saplandı. Yere çakıldığımı zar zor fark ettim.

Taci kızıl üniformasındaki kurumu temizledi. Giydiği kumaşın bile zarar görmediğini ruhsuz bir acılıkla fark ettim.

Büyümü tamamlamak, asuraya verebildiğim kadar zarar vermek amacıyla dirseklerimi altıma alıp kendimi tekrar yukarı itmek için çabaladım ama o ses tekrar geldi; kulağımın dibinde, fısıltılı ve son derece gerçekti. "Kımıldama. Ne görürsen gör. Kımıldama."

Taci yanıma indi. Zaferine dişlerini göstererek gülmedi ya da savaşımız hakkında bana anlamsız teselli sözleri sunmadı. Kızıl mızrağı son bir kez kaldırırken yüzünde düşünceli bir kaş çatma vardı.

Bedenimi serbest bıraktım, Meclis’in çöküşünden beri taşıdığım yükü sonunda yere bıraktım. Elimden gelen her şeyi yapmıştım. Virion ve Rinia’nın gidecekleri yere zamanında ulaşmalarını ummakla birlikte, bu garip bir şekilde tanıdık gelen sesin yumuşakça verdiği emirlere boyun eğmekte bir nevi huzur vardı.

Mızrak düştü; göğsüme ve çekirdeğime saplandı.

Karanlık zihnimi yavaşça ele geçirirken ve gözlerim son kez kapanırken, o soğuk mahmurluğun ortasına süzülen son bir düşünce zihnime tutundu.

Ölümün daha çok acıtacağını sanıyordum.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.