Dicathen’ın uçan kalesinin tanıdık silüeti, Canavar Sığınakları’nın tepesinde çöken kara bulutların arasından ağır ağır belirdi. Şato, bir zamanlar Dicathen Konseyi’nin o cıvıl cıvıl kalbi olmaktan çok uzak; soğuk ve ölü görünüyordu.
Giriş çıkışları sağlayan büyük hangarlardan biri parça parça edilmişti. O yöne doğru süzüldüm. Kaledeki atmosferi tutan ince mana katmanını geçip tam dışarıda durdum. Kapı içeriye doğru ezilerek kırılmıştı, ilerideki zemin ise cesetlerle doluydu.
Aralarına indiğimde, zırhlı bir adamın bedenine tekmeyle vurup yan çevirdim. Zırhının göğüs plakasının kesilip atılmış kısmı ortaya çıktı. Rengini kaybetmiş, hafifçe morarmış ve üzeri buz tabakasıyla kaplanmış omurgası boyunca uzanan derisine rünler işlenmişti.
Sessizlik hâkimdi. Koridorlarda ne bir savaş gürültüsü çınlıyor ne de emir haykırışları veya ölüm çığlıkları duyuluyordu. Yapının derinliklerinde yalnızca üç mana imzası sezebiliyordum. Görünüşe göre geri kalan herkes ölmüştü.
Böylesi daha iyiydi. Birazdan yaşanacaklar için etrafta daha az dikkat dağıtıcı şey olacaktı.
Mana imzalarını takip ederek yöneldiğim koridoru bir ceset dizisi koruyordu sanki. Bedenleri, üzerlerine devasa bir ağırlık çökmüşçesine zemine ezilip gömülmüştü.
Bir üst kata çıkan merdivenlerde, birkaç Alacryalı daha basamakların üzerine serilmişti. Kendi silahları birbirlerinin bedenlerine saplanmış, yüzleri katıksız bir dehşet maskesiyle donup kalmıştı.
Kendi varlığımı titizlikle bastırarak üç mana imzasına doğru ilerledim. Yol boyunca karşılaştığım manzara hep aynıydı. Ancak cesetleri tek tek incelemek yerine, buradaki varlığımı ve amacımı sorguluyordum. Canavar Sığınakları’nın üzerinde uçup arayışımı sürdürürken düşünmek için koca bir günüm olmuştu ama yine de bir karara varabilmiş değildim.
Efendimin emrettiği gibi mi davranacaktım? Bir asker gibi mi? Başka türlü davranmak bütün Thyestes Klanı’nı tehlikeye atmak demekti. Fakat Indrath’ın beni tam da bu yüzden gönderdiğini biliyordum.
Bir testti bu. Becerilerimin değil, sadakatimin testi. Klanımın bir başka üyesi ise bambaşka bir sınava tabi tutuluyordu.
Hedeflerime yaklaşırken adımlarım sessizleşti. Sesleri Konsey odasından dışarı sızıyordu; konuşmaları hâlâ savaşın o nefes kesici heyecanıyla doluydu.
"—yapabilirdik ama elimizde tutmaya değer mi emin değilim."
"Bence hâlâ geçit kumandalarını yok edip sadece gitmeliyiz."
"Belki de Aya, ama bu geri dönülemez bir adım olur. Alacrya kuvvetlerinden çok Dicathen'ın geleceğine zarar verebiliriz."
"Mica burayı hep sevmiştir! Mızraklar neden kaleye yerleşmiyor ki? Eğer Orak geri dönerse, kıçına tekmeyi basarız olur biter."
Odanın eşiğinde durup kadınları süzdüm. Saklandıkları süreçte yıpranmış ve bitkin düşmüş görünseler de ciddi bir yaraları yoktu. Varay Aurae’nin beyaz saçları askeri tarzda kısa kesilmişti, bu da onun o sert mizacını daha da belirginleştiriyordu. Odadaki uzak duvara yaslanmış, gözlerini yere dikmişti.
Mica Earthborn, benim hizmetimde olduğu günlerden bu yana hiç değişmemiş gibiydi. Düşmanlarının kanına bulanmış olmasına rağmen hâlâ bir çocuk gibi sırıtıyordu. Lüzumsuz derecede büyük olan çekici hemen yanı başında duruyordu.
Elf kız Aya ise geçmişteki halinin bir hayaleti gibiydi. Gözleri morarmış ve çökmüştü, teni solgundu, bedenindeki her bir kas kasım kasım kasılıyordu. Bakışları, köşedeki bir sandalyeye yığılmış cesede takılı kalmıştı. Adamın haline bakılırsa, ölmeden önce ağır işkencelerden geçmişti.
"Buna gerek kalmayacak," dedim, henüz hiçbiri beni fark etmeden.
Üç Mızrak da ellerinde silahları, etraflarında girdap gibi dönen büyüleriyle anında ayağa fırladı. Yüzlerindeki renk çekildi. Kapıldıkları panik odaklarını bozduğu için büyüleri büküldü, neredeyse ellerinden kayıp gidiyordu. Dicathen’ın en güçlü savaşçıları olmalarına rağmen benimle boy ölçüşemeyeceklerini biliyorlardı.
"General Aldir," dedi Varay. Göğsüme doğrulıttığı buz kılıcının ucu hafifçe titriyordu. "Burada ne işiniz var?"
"Orak Cadell geri dönmeyecek," dedim. Dik durdum, bir elimi tehdit oluşturmadığımı gösterircesine öne doğru kaldırdım.
"Ne?" diye sordu Mica. Kafa karışıklığıyla kaşlarını çattı, çekici hafifçe aşağı indi.
Ona hafifçe başımı salladım. "Bilinmeyen bir Alacryalı ile girdiği düelloda öldürüldü."
Mica ve Varay bakıştı ama Aya’nın gözleri üzerimden bir an olsun ayrılmadı.
"Bunu nereden biliyorsunuz?" diye sordu Varay. "Daha doğrusu, burada olduğumuzu nereden bildiniz?"
Yanıt verirken gözlerimi Aya’dan ayırmadım. "Alacrya’nın şu sıralar dikkati dağılmış durumda. Bu kale baskınınızda size kolaylık sağladığı kesin. Ajanlarımız hâlâ gerçekleri abartılardan ayırmaya çalışıyor. Fakat… buraya bu yüzden gelmedim."
Aya’nın gözleri yere kaydı. Konuştuğunda sesi ayaz gibi soğuktu. "Sen miydin?"
Hem Varay hem de Mica ona doğru döndü ama müdahale etmelerine fırsat kalmadan Aya başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Öne doğru bir adım attı, rüzgarın esintisi siyah saçlarını yüzünün etrafında savurdu. "Yuvamı sen mi yok ettin? Hissetmiştim… o gücünü…"
Diğer iki gözümü de açarak tüm dikkatimle bakışlarını yakaladım. "Ben yaptım, Aya Grephin. Ve şimdi buraya, seni ve silah arkadaşlarını öldürmem için gönderildim."
Varay elfe doğru bir adım attı ama Aya çoktan harekete geçmişti bile. Elleri bana doğru yükseldi, parmakları ardına kadar açıldı. Etrafında beliren gözle görülür rüzgar sarmaşıkları diğerlerini geriye savurdu. Ağzı açıldı, öfke ve çaresizlik dolu bir banshee çığlığı patlattı. Her bir sarmaşıktan rüzgardan birer mızrak fırladı.
Sıkıştırılmış rüzgar nitelikli manadan oluşan onlarca mızrak üzerime ve etrafıma yağarken kılımı bile kıpırdatmadım. Taş duvar parçalandı, çatladı ve büyük bir gürültüyle çökerek odaya moloz yağdırdı. Ayaklarımın altındaki zemin pes etti, otuz santimlik masif taş parçalanıp aşağıdaki boşluğa yuvarlandı ama ben olduğum yerde süzülmeye devam ettim.
Sonunda bu bombardıman tavanı da çökertti; taşlar yanımdan yağmur gibi yağmaya başladı. Odanın dengesi hızla bozulurken Mızraklar'ın tehlikede olduğunu anlayınca harekete geçmeye karar verdim.
Thyestes Klanı’nın tekniği olan Serap Yürüyüşü’nü kullanarak bedenimi mana ile güçlendirdim. Neredeyse anlık tek bir hamleyle Aya’nın yanına vardım. Elim bileklerinden birini kavradı ve manamı dışarı doğru sürerek onun her bir hücresine aynı anda çarpan dalgalar halinde yaydım.
Mana geri tepmesi duyu organlarını felç edince Aya kasıldı, gözleri geriye kaydı. Bedeninin bağı çözüldü, düşmeye başladı ama onu tutup yavaşça yere bıraktım.
Taş bir çekiç, omzuma onu un ufak edecek bir kuvvetle çarptı. Darbenin şiddeti ayaklarımızın altındaki harap olmuş zemini sarstı.
Mica’nın gözlerinin içine baktım. Bana suçlu bir tebessüm gönderdi. Ardından odadaki yerçekimi katbekat arttı ve zemin tamamen çöktü. Eşyalar ve taşlar, Aya’nın baygın bedeniyle birlikte aşağıdaki boşluğa yuvarlandı. Yerçekimi alanı yüzünden çok daha hızlı ve sert düşüyorlardı.
Diğer iki Mızrak ve ben ise havada kalmaya devam ettik. Başımı hafifçe salladım. "Bunu daha önce de yaşadık, Mica Earthborn. O dersi şimdiden unuttun mu?"
"Mica savaşmadan pes etmez, üç göz!" diye bağırdı. Yerçekiminin şiddetini daha da artırmaya çalışırken alnında boncuk boncuk terler birikiyordu. Hâlâ ayakta duran üç duvar sallanmaya başladı.
"Kalenin bu bölümünü tamamen çökerteceksin," diyerek uyardım onu, ses tonumu bozmadan. "Bu durum birkaç önemli alt yapıya zarar verir ama bana hiçbir şey yapmaz."
"Emin misin asura?" diye bağırdı Mica. "Mica bütün kuleyi tepene indirirse belki bir şeyler olur diye düşünüyor!"
İnsan Mızrak, uçarken titremesine ve dengesi bozuk olmasına rağmen Mica’nın yanına geçmeyi başardı. "Bizi öldürecek olsaydı, zaten çoktan ölmüştük!" Kalenin iniltilerini bastırmak için bağırmak zorundaydı. "Bırak da ne söyleyeceğini duyalım!"
Mica büyüyi bozmadan önce uzun bir an arkadaşına dik dik baktı. Aşağıdaki odaya birkaç taş daha düştü, molozların arasında yankılandı ve sonra her şey sustu. Aniden gözleri ardına kadar açıldı, aşağıdaki tozlu boşluğu telaşla taramaya başladı. "Aya!"
Cüce kadın arkadaşını aramak için aşağı atılırken, "Yaşayacak," diye belirttim.
Varay beni dikkatle inceliyordu, yüzü soğukkanlı bir ifadeye bürünmüştü. "Emredileni yapmayacaksan neden buradasın? Her zaman sadakatinin biz aşağılıklara değil, ustana olduğunu düşünmüştüm."
Mica, Aya’yı kucağında taşıyarak tekrar yukarı çıktığında kelimelerimi tarttım.
"Eğer benim hayatım bir duvar halısı olsaydı, sizinki sadece tek bir iplikçik olurdu," dedim. "Ve sizin dünyanız, derisini değiştiren bir yeraltı yılanı gibi aniden ve sık sık değişebilir. Ama benimki o halı gibi sabittir. Epheotus zamanın sıkışıp kaldığı bir yer gibidir; değişmez, gelişmez."
Duraksadım. Kelimelerimden, hatta niyetimden bile emin değildim. Ben bir askerdim ve bu tür işlerde hiçbir zaman iyi olmamıştım. Ama efendimin bize çizdiği yoldan şüphe duymak için de daha önce hiç sebebim olmamıştı.
Lord Indrath, Dünya Yiyen tekniğini kullanmamın sadakatimi ne kadar zorladığını bildiğinden, beni bir test olarak bu Mızraklar’ı öldürmeye göndermişti. Bu sırada, Dicathen’ın öte yanında klanımdan bir çocuk çok daha farklı bir sınavla yüzleşecekti. Ben başarısız olur, o başarırsa, Dünya Yiyen tekniğinin bana değil ona devredileceğinden şüphe yoktu.
Bunu bilmek amacımı perçinlemeli ya da bu görevi tamamlamamı kolaylaştırmalıydı. Yine de kendimi bu oyunlara boyun eğmek istemezken buluyordum. Bu, daha önce kendimde görmediğim türden bir inattı. Tarihimizin ne kadar hikayesini incelersem inceleyeyim, Lord Indrath’ın yolunun doğru yol olduğuna kendimi bir türlü inandıramıyordum.
Mica alayla güldü, Varay’a inanmayan gözlerle baktı. "Mica asuranın bizi sıkıntıdan öldürmeye çalıştığını düşünüyor."
Varay cüceye susması için tısladı, ardından devam etmem için başıyla onayladı.
Çöken zeminin üzerinde hâlâ havada süzülürken, "Size ölüm getirmek yerine, bir fırsat getirdim," dedim sonunda. "Komutanınız Virion ve Mızrak Bairon hayatta. Yüzlerce mülteciye göz kulak oluyorlar."
Varay’ın gözleri kısıldı ama daha konuşmasına fırsat kalmadan Aya’nın gözleri aralandı, bedeni kaskatı kesildi. "N-ne dedin sen?"
Kollarımı göğsümde birleştirip belimden bükülerek hafifçe eğildim. "Kavminizden yüzlerce kişi orada. Elenoir henüz..."
"Sen orayı yok etmeden hemen önce tahliye edildiler," diye boğulurcasına konuştu Aya. Mica'nın kollarından sıyrılıp önümde durana kadar havada dengesizce süzüldü. "Nerede? Neredeler?"
"Anlatacağım," diyerek doğrulup doğruluğumu dikleştirdim. "Ancak bilmeniz gereken başka bir şey daha var. Virion, Lord Indrath'ı öfkelendirdi, gururunu incitti. Sığınaktaki herkes tehlikede. Mızraklarına ihtiyaçları var."
"O halde hemen—"
Varay'ın sözünü kesmek için elimi kaldırdım. "Fakat sizi oraya göndererek belki de kendi ellerimle ölüme sürüklediğimi bilin."
Yükselen toz bulutunu savuran soğuk bir rüzgâr odayı yalayıp geçti. "Gidersek o insanları kurtarma şansımız olacak mı?" Aya'nın titreyen sesi daha fazla taşı yerinden oynatarak kalenin temellerine kadar sarsıntılar gönderdi.
"Olacak."
Elfi gizli sığınağa nasıl ulaşacağını anlatırken sabırsızlıkla bekledi. Ardından arkasını döndü; çöken tabandan aşağı süzülüp bir rüzgâr dalgasıyla kapıdan dışarı fırladı.
Mica, yoldaşının peşinden havalanmadan önce bana sadece bir bakış atmakla yetindi. Yıkıntıya dönen toplantı salonunda Varay ile baş başa kaldık.
"Eğer Virion ve Bairon hâlâ hayattaysa, neden onları daha önce bulamadık?" diye sordu. "İzler aradık, arkamızda kendi izlerimizi bıraktık."
Alt odaya doğru süzüldüm. Enkazın arasından sağlam kalmış bir sandalye çekip dikleştirdim ve oturdum. Bakışlarım yere çakılı olsa da zihnimde evimin uzak dağları ve vadileri canlanıyordu. "Mızraklar, halkınızın arasındaki çaresizliği tırmandırmak amacıyla kasten ayrı tutuldu. Lord Indrath belki sizi kullanabileceğini düşünmüştü fakat son yaşananlar fikrini değiştirdi."
Varay sadece başıyla onayladı. "Elveda, General Aldir."
Gözümü kapattım ve çenemi yumruğuma dayadım. "Artık general değiliz, öyle değil mi insan?"
Boş kaleden ayrılıp Canavar Engerekleri üzerinden Darv'a doğru hızla ilerleyen üç mana imzasını takip ettim. En nihayetinde duyularımın erişemeyeceği kadar uzaklaştılar.
Arthur Leywin'in Alacrya'daki imkansız hayatta kalışını onlara anlatmalı mıydım diye düşündüm. Yaklaşan savaştan sağ çıksalar bile bunun onlar için ne anlam ifade edeceğinden emin değildim. Eğer ölecek olurlarsa, Indrath'ın iradesi istediği yoldan olmasa da yerine gelmiş olacaktı. Sağ kalırlarsa ve Arthur Leywin bir şekilde Dicathen'e dönmeyi başarırsa...
Epheotus'a dönmek için acele etmediğimden zihnimin Seris ile yaptığım konuşmaya kaymasına izin verdim. Ne demişti o?
"Indrath, Agrona. Agrona, Indrath. Sanki dünyadaki tek iki varlık onlarmış, birine ya da diğerine hizmet etmekten başka çare yokmuş gibi konuşuyorsun."
"Hayır," dedim. Nefesim hâlâ havada asılı duran yoğun tozu dalgalandırdı. "İşin sonunda ikiniz de hizmet edilmeye değmezsiniz."
VIRION ERALITH
"Vakit geldi," diyordu Lania. Sesi hem yaşlı hem de genç çıkıyordu. Gözleri güneş ışığında akuamarin gibi parıldıyor, solgun dudakları nazik bir tebessümle kıvrılırken titriyordu. "Virion, gitme vakti geldi."
"Hayır," diye yalvardım ona. "Henüz değil. Lütfen, henüz—"
"Virion," dedi tekrar. Sesi çakıl taşları üzerinde ilerleyen araba tekerlekleri gibi gıcırdıyordu. "Virion, seni koca budala, uyan artık!"
Rüyamda kaşlarımı çattığımı, yatağımın sertliğinin sırtıma battığını hissettim ve uyuduğumu fark ettim. Gözlerim aralandı, karanlık odada netlemekte zorlandı.
"Vakit geldi Virion," dedi farklı bir ses. Daha yaşlı, daha pürüzlü. "Tahliye çoktan başladı."
"N-ne?" Rüyanın etkisinden kurtulmaya çalışarak dirseklerimin üzerinde doğrulmaya çalıştım. "Ne demek istiyorsun? Ne tahliyesi?"
Sonunda görüşüm Rinia üzerinde netleşti. Bir battaniyeye sarınmış, odamın köşesindeki sandalyeye büzülmüştü. Yüzünün önünde tuttuğu kupadan buharlar yükseliyordu. Kupaya üfledi, dışarıya gri sis haleleri yayıldı.
"Bana neler olduğunu anlat," dedim daha kararlı bir sesle, yataktan kayıp ayağa kalkarak.
Rinia'nın bulanık gözleri beni teğet geçti, kaşları hafifçe çatıldı. "Her şeyi göremiyorum. Nelerin geleceğini, evet... Nereye gitmemiz gerektiğini, onu da... Ama sonrası..."
"Gelen bir şey mi var? Ne demek istiyorsun?" Uykunun sisi, içimde beliren huzursuzlukla dağılmaya başlamıştı. "Buraya nasıl girdin Rinia? Sen ne—"
Eski dostum bana öyle sert bir öfkeyle baktı ki sesim kesildi, ağzım yavaşça kapandı.
"Halkını kurtarmak istiyorsan—hepsini değil, hayır, bu imkansız ama çoğunu—lütfen kapa çeneni ve beni dinle."
Karanlık odanın ötesinden görmeyen gözleriyle adeta içimi delip geçerken birbirimize dik dik baktık. Dişlerimi kenetledim. Bir an muhafızlara bağırmayı düşündüm. Fakat sonra rüyam yeniden zihnime süzüldü ve içimi çektim. "Devam et."
Rinia kupasından bir yudum aldı, bu da öksürmesine neden oldu. Bir yudum daha alıp konuştu. "Albold ve diğerleri insanları tünellere yönlendiriyor. Bazıları direniyor, senden haber bekliyor. Aşağılarda, derinlerde bir yer gördüm ve bizi oraya götürebilirim. Zamanında varabilirsek aramızdan bazıları yaklaşmakta olan şeyden sağ çıkabilir."
"Ama yaklaşmakta olan şey ne Rinia?"
"İşler kötü giderse ölümümüz," dedi sade bir dille.
Mide kaslarım kasıldı. Lord Indrath'ın lütfunu reddetmenin sonuçları olacağını elbette biliyordum ama asla...
Bir asura lordu kendi soyundan birini peşimize takıp bizi yok etmekle ne kazanabilirdi ki? Onun için hiçbir tehdit oluşturmuyorduk, zaten onun yardımı olmadan Alacryalılara karşı hayatta kalmamız bile şüpheliydi. "Neden peki?" diye sordum, bu son düşüncemi sesli dile getirerek.
"Fırtınalı bir deniz bir gemiyi neden batırırsa ondan."
Rinia titreyerek sandalyeden kalktı, battaniyenin yere düşmesine izin verdi. Kupasını masaya bıraktı ve doğruldu; yaşlı eklemlerinden sesler yükseldi. "Ve hayır, sormadan söyleyeyim, kadim yadigarlar bir işe yaramayacak. Onları şimdi kullanmak sadece anlık yok oluşumuzu garantiler."
Daha fazla soruya yanıt vermek istemediğini biliyordum ama zihnim sorularla dolup taşıyordu. "O yerde ne olacak? Oraya ulaşmak bizi nasıl kurtaracak?"
"Bazen sadece doğru zamanda doğru yerde olman gerekir," dedi çıldırtıcı bir rahatlıkla.
Son aylar ve haftalar bir anda gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Tessia'yı Elenoir'a göndermeme engel olamadığı ve ardından gelecek yıkım konusunda beni uyarmadığı için Rinia'ya güvenmek—hayır, güvenmek değil, onu dinlemek—zor olmuştu. Fakat bana her zaman duymak istediklerimi söylemese de hiçbir zaman beni yanlış yola da sevk etmemişti.
Özellikle de böyle anlarda.
"Senin liderliğini takip edeceğim Rinia. Haydi halkımızı—"
Odamın kapısı duvara çarparak ardına kadar açıldı. İçgüdüsel olarak canavar irademe uzandım, ikinci evreye geçtim. Siyahlık cildimin üzerinde süzüldü, tüm duyularım canlandı; öyle ki mağaranın diğer ucundaki bağrışmaları duyabiliyor, havada asılı kalan kendi korkumun kokusunu alabiliyordum.
Çakan bir yıldırım odayı aydınlattı. Silahlanmış ve zırhını kuşanmış Bairon karanlık odaya bakındı. "Komutan? Bir..." Duraksadı, bakışları beni tamamen ıskalayıp Rinia'ya odaklandı. "Ne?"
Canavar irademi serbest bıraktım. "Bairon, insanları organize etmemiz gerek. Herkes sığınağı terk etmeli, tünellere kaçmalı."
Bairon'ın şaşkınlığının tek belirtisi gözünün hafifçe seğirmesi oldu. Hazırola geçmeden önce bir an beni süzdü. "Emredersiniz Komutan!"
Hızla uzaklaşmak için döndü ama Rinia titreyen bacaklarını işaret ederek onu durdurdu. "Aslında beni taşısan iyi edersin, yoksa hepimiz öleceğiz."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.