Çizmelerim sanki koyu bir çamura batmış gibiydi, boş koridorlarda attığım her adım ağırlaşıyor, ayaklarımı arkamdan sürüklüyordum. O yüzleşmenin yükü omuzlarımı çökertmiş, şakaklarımı zonklatıyordu. Bir anlık galeyan veya daha doğrusu verdiğim yanıt, zihnimin içinde dönüp duruyordu. Düşüncelerimi yeterince iyi ifade edemediğimden korkarak her kelimeyi, her cümleyi defalarca başa sarıp yeniden tartıyordum.
Özel odama ulaştığımda kapıyı kapatmak için arkamı döndüm. Ancak Bairon’ın kalabalıktan ayrıldığımı görüp beni gölge gibi takip ettiğini, şimdi koridorda durup dikkatle beni izlediğini fark ettim. Varlığı bana bir nebze olsun huzur vermişti. İlişkimizin katettiği yolu düşünmeden edemedim. İnsan avcıdan hiçbir zaman hoşlanmamıştım; onu hep bencil ve egoist bir adam olarak görürdüm. Gücüm yetseydi onu çoktan görevden alacağım veya belki de aşağılayıcı, önemsiz bir işle sürgüne göndereceğim sayısız an olmuştu.
Ancak kadim büyücülerin gizli sığınağında geçirdiğimiz o uzun günler boyunca bir noktada bu huyların Bairon’ın özünden kaynaklanmadığını anlamıştım. Onu bu hale getiren ailesi ve Glayder ailesiydi. Belki onların yokluğundan, belki ölümün eşiğinden dönmüş olmasından, belki de Konsey ile avcıların Dicathen’ı korumadaki başarısızlığından dolayı Bairon değişmişti.
Şimdi ise konseyde yanımda duran, aklıı başında ve güvenilir bir müttefikti. Halen gururluydu belki ama eskisi gibi kibirinden gözü körleşmiş değildi.
“Komutan?”
Bir an irkildim. İhtiyar bir bunak gibi birkaç saniyedir dik dik gözlerinin içine baktığımı fark etmiştim. “Bairon. Son birkaç uzun ay boyunca verdiğin destek için sana minnettar olduğumu söylemiş miydim?”
Bana kuşkulu gözlerle baktı. “Efendim?”
“Böyle felaket zamanlarında basit bir 'teşekkür ederim' kelimesi bile unutulup gidiyor,” diye mırıldandım. “Yeterince söylememiş olma ihtimalime karşın, Dicathen’a verdiğin hizmetlerden ötürü teşekkür ederim.”
Wykes ailesinin belirgin özellikleri olan parlak yeşil gözlerinin üzerine düşen sarı saçlarını eliyle geriye itti. “Bizim gibi adamların arasında böyle şeylerin lafı edilmez, Komutan.”
Hıhladım. “Belki bir zamanlar ben de öyle düşünürdüm ama artık erkeklik gururu taşıyamayacak kadar yaşlı ve yorgunum.” Bairon’ın dudakları seğirdi ama karşılık vermedi. “Şimdi bu ihtiyar elfi yalnız bırak da dinlensin.”
Avcı duraksadı. Yüzünü ekşiterek aniden atıldı. “Bu konuda kararlı mısınız, Komutan?”
Genç insana sadece belirsiz bir şekilde omuz silkmekle yetindim. “Kendi çıkarları uğruna halkını mana canavarlarının önüne atmaya kalkışmayan tek bir kralımız veya kraliçemiz olmadı. En azından bu savaşta olmadı. Belki de… belki de hükümdarların devri kapanmıştır. Halk nasıl öleceğine artık kendisi karar vermeli.”
Bairon’ın yüzü çöktü. Saygıyla eğildi, topuklarının üzerinde dönüp hızla uzaklaştı. Onun geniş sırtının gözden kayboluşunu izlerken, bulunduğumuz konumların bizi ne kadar soyutladığını, hatta ne kadar yalnızlaştırdığını bir kez daha anladım.
Bairon eski gücünü topladıktan hemen sonra ailesinden geriye kalanları bulmak, Xyrus’tan kaçıp sığınağa ulaşmalarına yardım etmek için yola çıkmıştı. Sahip olduğu güç seviyesiyle bu çocuk oyuncağı olmalıydı fakat Xyrus’ta karşılaşacağı şeye hiç hazırlıklı değildi.
Çabalarını boşa çıkaran şey, uçan kaledeki ışınlanma kapılarını ele geçirdikten sonra ordularıyla şehre akın eden Alacryalılar değildi. Onu durduran kendi ailesiydi.
Wykes hanesi güçlü ve nüfuzlu bir aileydi. Diğer soylu haneleri arkalarına alıp şehrin savunmasını örgütleyebilirlerdi. Bunun yerine, istilacılara yaranmak adına sığ bir hesapla Agrona’ya bağlılık yemini eden ilk ailelerden biri olmuşlardı. Bairon ailesinin kaçmasına yardım etmeye gitmiş fakat onları Alacryalıların yanında, bunca zamandır ayakta kalmayı başarmış küçük direniş yuvalarını ezmek için aktif olarak çalışırken bulmuştu.
Eli boş dönmek onu bir kez daha yıkımın eşiğine getirmişti. Acaba Yıkıcı’nın elinde uğradığımız o hezimetten önceki eski Bairon olsa geri döner miydi diye düşünmeden edemiyordum. Benim peşimi bırakıp ailesinin arkasından gitseydi halimizin ne olacağını düşündükçe hâlâ ürperiyordum.
Köşeyi dönüp gözden kaybolduğunda kapıyı yavaşça kapattım, masama geçip oturdum. Dirseklerimi taş masaya dayayıp yüzümü avuçlarımın arasına aldım.
Müttefikimiz olan asuraların Elenoir’ı yok ettiğini öğrenmek moralimizi darmadağın etmişti. Windsom’ın teklifini kabul ederken bunun bir risk olduğunu biliyordum fakat gerçeğin ruhumuzu tamamen çökerteceği konusunda onunla aynı fikirdeydim. Gerçekler dedikodular ve fısıltılar aracılığıyla açığa çıkmış olsa da kararımın arkasındaydım; yine de kendimi sorgulamaktan alıkoyamıyordum.
Aralık parmaklarımın arasından masanın üzerinde duran üç uzun kutuya baktım. Dikkatle uzanıp ilk kutunun mandalını kaldırdım ve kapağını açtım. Asa üzerindeki eflatun mücevher ışıkta parıldadı. Parmaklarımı sapın koyu kırmızı derisinde gezdirdim. Hafif bir enerji cızırtısıyla birlikte kolumdaki tüyler diken diken oldu.
Bu eserler bana umut vermişti. Halkımın da, yani hem elflerin hem de sığınakta korumam altında olan herkesin bu duyguyu paylaşacağını ummuştum. Windsom tam zamanında gelmişti. Bu eserlerle birlikte hepimizin hissettiği o şoku ve çaresizliği hafifletecek, onlara zafere ulaşacak güce sahip olduğumuz bir gelecek gösterecek araçlara kavuşmuştum.
Rinia’nın işe karışacağını öngörememiş olmam belki de benim basiretsizliğimdi. Ama ne de olsa kâhin olan ben değildim.
Karanlık bir kahkaha atarak gözlerimde biriken baskıyı hafifletmek için avuçlarımı sertçe gözlerime bastırdım. Eserlerin kullanımı konusunda oylama yapılması teklifimin bir bilgelik mi yoksa bir zayıflık mı olduğunu şimdiden merak etmeye başlamıştım.
Bu kendime daha önce de defalarca sorduğum bir soruydu ve cevabını asla öğrenemeyeceğimi bilmek neredeyse rahatlatıcıydı.
Yaptıklarımın doğruluğunu yargılamak gelecek nesillere kalacaktı. Tabii ortada gelecek bir nesil kalırsa... Rinia’nın dedikleri doğruysa, kıta boyunca uzanan o yıkımı ve felaketi gerçekten gördüyse, belki de bir gelecek hiç olmayacaktı. Ama o zaman alternatif neydi? Görünüşe göre önümüzde iki seçenek vardı: Ya savaşta birbirimizi yok edecek kadar güçlenecektik ya da karşı koyamayacak kadar zayıf olduğumuz için ezilip gidecektik.
Sanırım oylama çağrısı yapmamın asıl sebebi de buydu.
Bu insanların kendi sonlarını seçmeye hakkı olmalı değil miydi? Artık çok yaşlanmış, çok uzun süre komuta etmiş, çok fazla insanı ölüme göndermiştim; bu kararın yükünü tek başıma taşıyamazdım.
Kemerimdeki anahtarı çıkarıp masadaki tek çekmecenin kilidini açtım. Taşın taşa sürtünmesinden çıkan pürüzsüz sesle çekmeceyi kaydırdım. Aradığım şeyi bulana kadar içindekileri kenara ittim ve yaklaşık yirmi santim çapındaki kristal küreyi dikkatle dışarı çıkardım.
Bu eser en değerli mülkümdü ancak geçmişimi geride bırakmaya çalıştığımdan onu pek az kullanırdım. Yine de hayatımın daha güzel zamanlarına sığınmak için bu küreye her geçen gün daha fazla bel bağladığımı hissediyordum.
Küre sisli bir ışıkla dalgalanıyordu. Düşüp kırılmasın diye tek elimle tutarak masaya koyduğumda, içindeki ışık hırçınlaşır gibi oldu.
“Lania…” diye fısıldadım, o dalgalanan ışığın derinliklerine bakarak.
Sesimi duymasıyla birlikte ışık biçim almaya, sıvımsı bir parıltıdan oluşan bir yüze dönüşmeye başladı. Bu, hayatımda gördüğüm en güzel yüzdü; uzun, çok uzun yıllardır kanlı canlı göremediğim bir yüz.
Karım, hafıza küresinin içinden bana gülümsüyordu. “Elflerin kralı böyle kasvetli görünmemeli. O güzel dudaklarının kenarlarını aşağı çeken bu yük de nedir?”
Küreden gelen ses onundu fakat yılların ötesinden yankılanıp bana çok uzaklardan, çok eski bir zamandan ulaşıyormuş gibi hafif bir akis taşıyordu.
Onca yıl öncesine, gençliğime ait kendi sesim küreden karşılık verdi. “Özür dilerim. Savaş… çok uzun sürdü. Fazlasıyla uzun. Ödediğimiz bedelleri sorgulamaya başladım. Korkuyorum Lania. Bu korkunun beni zayıflatmasından korkuyorum.”
“Hayır sevgilim. Sen zayıf değilsin. Sen cesursun, mükemmelsin.”
“Mükemmel, öyle mi?” dedi gençliğim, hafifçe burnundan soluyarak. Anı benim bakış açımdan olsa da konuşan o elf adamı hayal edebiliyordum; henüz yüzü kırışıklıklarla dolmamış, omuzları komutanlık yüküyle çökmemiş genç bir adam... Karımın yüzüme kazıdığı gülüş çizgileri boyunca tek bir damla gözyaşı süzüldü. “Bir kralın duymak isteyeceği türden bir iltifat sayılmaz.”
“Ama bu doğru, şimdi ve her zaman. İçinle, dışınla mükemmel bir adamsın ve güzel bir hayat yaşadın. Ben seni her zaman koruyacağım.”
Geçmişimden bir kıkırdama daha yükseldi ama ona sevgiyle bakarken yüzümün nasıl yumuşadığını dün gibi hatırlıyordum. “Seni her zaman benim koruyacağımı demek istedin herhalde?”
“Hayır sevgilim.” Yanağımı okşamak için eli yükseldi. Parmak uçlarının yumuşaklığını tenimde hisseder gibi oldum.
Görüntü yavaşça silikleşerek tekrar sisli bir ışık girdabına dönüştü.
İki büklüm olmuş, kristal kürenin şeffaf yüzeyinden kırışık ellerime bakıyordum.
Karımın o öngörüleri olmasaydı bu eller hâlâ burada olabilir miydi?
Ben olmasaydım Dicathen’ın kaderi daha mı iyi olurdu?
İçimin, küreyi kullanmadan öncesine kıyasla daha da boşaldığını hissederek hafıza küresini çekmeceye geri tıkıp masadan uzaklaştım.
“Lanet olası geleceği görme yeteneği,” diye sövdüm. Bütün hayatımın kâhinlerin görülerine hapsedilmiş olması içimi acıtıyordu.
Bunun bir lütuf mu yoksa bir lanet mi olduğunu defalarca düşünmüştüm. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olmayan gelecek resimlerine bel bağlamaktansa, kendi görüş alanımız ve aklımız elverdiğince hayatımızı kendi akışına bırakmak çok daha iyiydi. İçimizdeki en bilge kişi bile her bir elfin, insanın veya cücenin önünde uzanan o imkansız dallanıp budaklanan yolları çözmeye çalışırken aklını yitirebilirdi.
Ancak geleceği görmenin, ona sahip olanların üzerine nasıl bir yük bindirdiğine bizzat şahit olmuştum. Bilginin sorumluluğu, çoğu zaman komuta etmenin sorumluluğundan bile ağırdı. Karıma defalarca geleceğe bakmayı bırakması, kendi hayatı pahasına beni korumaya çalışmaktan vazgeçmesi için yalvarmıştım ama yapamamıştı. Engel olabileceği bir konumdayken bana bir şey gelseydi, bu onu tamamen yıkardı.
Peki o, sensiz bir hayatın benim için nasıl olacağını hiç düşünmüş müydü?
Rinia, onun bu vergisine karşı duyduğum öfkeyi her zaman anlayışla karşılamıştı. İnsanlar ve elfler arasındaki savaş nihayet sona erdiğinde, yeteneklerini bana liderlik etmek için kullanmayı teklif etmemişti. Yine de uçan kalede yaşananlardan sonra… Gördüklerini daha önce paylaşmadığı için onu affetmek kolay değildi.
“Seni ihtiyar münafık,” diye mırıldandım kendi kendime. Ayağa kalkıp küçük, kare odada bir aşağı bir yukarı yürümeye başladım.
Göğsümde pişmanlığın ince sızısı belirdi. Benden bile daha yaşlı ve yıpranmış görünen Rinia’ya bakmak, son birkaç ayda kendinden ne kadar çok şeyi feda ettiğini açıkça gözler önüne seriyordu. Karımın, yani kendi kız kardeşinin izinden gidiyordu ama bunun için ona teşekkür edecek değildim. Yine de tüm bunları bir amaç uğruna yaptığına, yeniden gün ışığına çıkmayı da yine bir amaç uğruna seçtiğine inanmak zorundaydım.
Söylediği her şeyi göz ardı etmek tam anlamıyla bir budalalık olurdu.
Pencereye doğru ilerleyip titrek bir iç çekişle pervaza yaslandım. Aşağıda, elfli bir aile Belediye Binası’nın yanındaki mantar bahçesinde çalışıyordu. Üç küçük elf, bahçede koşup zıplayarak babalarına mantarları gösteriyordu. Adam her birinin yanında eğiliyor, mantarın toplanmaya hazır olup olmadığına bakıyor, ardından ya topluyor ya da çocuklara neden henüz hazır olmadığını açıklıyordu…
Bu sığınağa gelmeden önce ne yaptığını merak ettim. Bir asker miydi? Yoksa bir oduncu mu? Belki de bir aşçıydı. Eserler hakkında ne düşündüğünü ve daha da önemlisi, üç gün sonra verilecek kararın sorumluluğunu üstlenmek isteyip istemediğini merak ediyordum.
Çünkü kendi arzuları ne olursa olsun, bu adamın da o karara sesini katması beklenecekti. Bu baskıyı onun omuzlarına ben yüklemiştim.
Beni bunu yapmaya iten şey gerçekten bilgelik miydi?
İçimin derinliklerinde bir yerde, bu kararı sırf yorulduğum için verdiğimden korkuyordum. Tüm ırkımın geleceği bıçak sırtındayken bu yükü tek başıma üstlenmek istemiyordum.
Vritra ve Indrath Klanları gibi devasa güçlerin arasında yapayalnız kalmışken hem de.
WINDSOM
Çok aşağılarda, sığınak köyü alt ırklarla kaynıyordu. Tahminime göre birkaç yüz kişi, yeraltı kasabasının merkezinde sıkışıp kalmıştı. Gözlerimi kapatıp kulağıma mana yönlendirsem, böğüren bir sığır sürüsünün çıkardığına benzer o karmaşık gürültülerini duyabiliyordum.
Virion’un, sahip olmak için can attığı eserler hususunda çekimser kaldığını öğrenmek bende hayal kırıklığı yaratmıştı. Dışarıdan bakıldığında, halkı Elenoir’ın Dünya Yiyen tekniğiyle yok edildiği gerçeğini öğrendiği an pes etmiş gibi görünüyordu.
Yalanın sonsuza kadar sürmesi zaten beklenmiyordu; amaç sadece Lord Indrath’ın planının bir sonraki aşamasına geçebilmek için zaman kazanmaktı. Umudunu kaybetmiş bir Dicathen, efendimin hiçbir işine yaramazdı. Hatta Virion’a, buradaki halkından kimlerin yeni eserlerle ilk önce kutsanması gerektiğine dair birkaç öneride bile bulunmuştum. Son üç gün içinde bu süreci istediği an başlatabilirdi ve Glayderlar, Earthbornlar veya Muhafız Bairon Wykes gibi büyücüler çoktan bu insanların önünde birer umut feneri gibi geçit töreni yapıyor olabilirdi.
Bir bakıma, muhakeme yeteneğinin bu şekilde birdenbire çökmesi meseleyi benim için kişisel bir boyuta taşımıştı. O uzun sohbetlerimizin, verdiğim tüm tavsiye ve yönlendirmelerin tamamı bir anda bir kenara atılmıştı.
Savaş ciddi anlamda başladığında Virion’u Dicathen birleşik güçlerinin komutanı yapma fikri Aldir’e aitti. Aldir onu zaman ve eğitime değer bir adam olarak görüyordu fakat bu başarısızlık, tüm alt ırkların sınırları olduğunu sert bir şekilde hatırlatmıştı. Görünüşe göre Virion da kendi sınırına dayanmıştı. Ömürleri kısa, öngörüleri ise bundan bile daha kısa olan bu yaratıklar, zamanın gerçek akışından veya kendi canlarının ötesinde nelerin tehlikede olduğundan tamamen habersizdi.
Bunca zaman boşa gitti, diye düşündüm. Huzursuzluk, uzun bir yolculuğun ardından üstüme çöken yol tozu gibi üzerime yapışmıştı.
Dicathen elçisi olarak hayatımın büyük bir kısmı bu kıtayla ilgilenmekle, alt ırkların medeniyetinin tam anlamıyla kurulmadan kendi kendini yok etmemesini sağlamakla geçmişti. Bu düşünceyi ustama dile getirmemiş olsam da savaşın bir an önce bitmesini ve sarayda daha yüksek bir konum elde edebilmeyi canıgönülden istiyordum.
Tabii Virion ve halkının alacağı karara bağlı olarak, onlara olan hizmetim düşündüğümden çok daha kısa sürede de son bulabilirdi.
Bedenim mürekkep karası bir karanlığa dönüşerek siyah bir kedi formunu aldı. İzlediğim kayalıktan aşağı atlayıp kasabaya giden patikaya ulaşana kadar taştan taşa sıçradım.
Rinia Darcassan’ın müdahalesinden duyduğum huzursuzlukla, belki de o kâhinle yıllar önce hesaplaşmalıydım, diye düşündüm. Alt ırklar arasında Lord Indrath’ın amacını net bir şekilde anlayabilen tek kişi oydu. Ancak Dicathen’dan istenen fedakarlık gözünü o kadar kör etmişti ki, kendilerine verilen rolü yerine getirerek sağlayacakları iyiliği göremiyordu.
Toplantı başlamadan önce kalabalığın sınırına ulaştım. Yaklaştıkça halkın anlaşılamayan fısıltıları münferit seslere dönüştü. Her ses farklı bir görüş bildiriyor, her görüş bir diğeriyle çelişiyor, ortaya yönü belirsiz bir karmaşa çıkarıyordu. Kararların bu şekilde nasıl alınabildiği benim anlayışımın çok ötesindeydi.
İnsanlar daha da sıkışık hale geldikçe bacaklarının arasından süzüldüm ve işlenmiş taştan bir binanın yanından çıkıntı yapan küçük bir pervaza sıçradım. Aşağıdaki bir çocuk kuyruğumu yakalamaya çalışınca oturduğum yeri seçtiğime anında pişman oldum. Kalabalıktaki değişimi hissettiğimde ise yer değiştirecek vakit kalmamıştı.
Meydanın karşı tarafındaki Belediye Binası’nın kapıları açıldı ve Virion, Lord Indrath’ın kendisine hediye ettiği çubuk şeklindeki eserlerden birini taşıyarak dışarı çıktı. İnsan Muhafız hemen arkasından yürüyordu; elinde gümüş saplı, mavi mücevherli ikinci eseri tutuyordu. Sarışın bir cüce ise sanki zehirli bir yılan tutuyormuşçasına altınla işlenmiş, kırmızı mücevherli üçüncü eseri kavramıştı.
Halk, komutanlarının geldiğini birer ikişer fark ettikçe kalabalığın uğultusu dalgalar halinde dindi. Virion; meydanı ve yakındaki tüm sokakları dolduran, hatta bazıları pencerelerden sarkan ya da alçak çatılarda toplanan o insan yığınını öylece süzdü. Bütün mağara sessizliğe büründüğünde konuşmaya başladı.
“Dicathenlılar. Bugün burada olduğunuz için teşekkür ederim. Önümüzdeki mesele, bu sığınaktaki her bir can için hayati bir önem taşımaktadır. Birlikte nasıl ilerleyeceğimize karar verirken herkesin sesinin duyulması elzemdir.” Virion bir an durdu, cılız konuşmaların tamamen kesilmesine izin verdi. “Elimde bir büyücüyü beyaz çekirdek seviyesine, hatta onun da ötesine taşıyabilecek güce sahip bir eser tutuyorum. Bu güç bize, düşmanlarımızla nihayet eşit şartlarda mücadele edebilmemiz için veriliyor.”
Bu sözler üzerine kalabalıktan bazı tezahüratlar ve bağırarak sorulan sorular yükseldi. Disiplin ve saygı yoksunluğunu tiksindirici buluyordum ancak Virion sadece gürültünün yatışmasını bekledi ve konuşmasını sürdürdü.
“Bu eserler Epheotus’un asuraları tarafından işlendi ve Lord Indrath tarafından bize hediye edildi. Fakat artık hepinizin bildiğinden emin olduğum üzere, Amiral Aldir olarak bilinen asuraya Elenoir’daki Alacryalılara saldırma emrini veren de Lord Indrath’tı. Bu saldırı, elf vatanının yok olmasıyla sonuçlandı.”
“Katiller!” diye bağırdı göbekli bir insan.
“O şeytanların yardımını kabul etmeyeceğiz!” diye çığlık attı bir elf kadını. Tek gözü yoktu; gözün bulunması gereken o korkunç çukur, herkesin görmesi için açıkta duruyordu. “Siz de en az onlar kadar kötüsünüz! Hain!”
Nereden geldiğini tespit edemediğim derin bir ses, “Beyaz çekirdeğin ötesi diyorum, budalalar!” diye gürledi. “Gururunuz yerin dibine batsın, evlerimizi geri alabiliriz!”
Çatının birinden genç bir insan erkeği, savaş çekicini taşa vurdu. “Neden oylama yapıyoruz ki? Komutan, güçlenmek isteyenlerin eserleri kullanmasına izin ver işte!”
Düzinelerce ses destek ve lanetlemelerin karıştığı bir karmaşayla yükseldi; kalabalık her an şiddete başvuracak gibi görünüyordu. Ancak durum daha da ileri gitmeden, bir gök gürültüsü mağarayı sarstı. Büyüdüğüm çocuk, şaşkınlık ve korku içinde çığlık atarak ebeveynine doğru döndü.
Muhafız’ı inceledim. Bairon Wykes farklı koşullar altında Dicathenlıları sevk ve idare edecek sert bir el olabilirdi fakat Virion’a çok fazla bağlıydı.
Elbette geriye kalan diğer Muhafızlar da vardı. Özellikle Varay Aurae etkili bir lider olabilirdi. Ancak Dicathen’a tamamen sadık olduğunu kanıtlamıştı; Virion ve alt ırk konseyine karşı bizim tarafımızı seçmesi pek olası değildi.
“Asuralara nasıl yanıt vereceğimizi ya da halkın benimle ilgili ne yapmak istediğini tartışmak için bolca vaktimiz olacak,” diye devam etti Virion. Ses tonu mağarada çınlıyordu. “Fakat bugün buradayız çünkü bu direnişin kaderini değiştirecek çok özel ve hayati bir amaç için toplandık. Seçim şu: Bizi yıkıma götürebileceği konusunda uyarıldığımız bu güç hediyesini kabul mü edeceğiz, yoksa Indrath Klanı’nı reddedip ulusumuzun geride kalan acınası kalıntılarını asuraların karşısına mı dikeceğiz?”
Tüm bunlardan sonra başlayan bu sirke gözlerimi ve kulaklarımı kapatmak istesem de insanlar tek tek içlerini dökerken pürdikkat dinlemekten başka çarem yoktu.
Kimileri hayatta kalmaktan, kimileri ise doğrudan ve yanlıştan bahsetti. Çoğu, gözyaşları içinde ormanlık yuvalarının kaybına yas tutarken, diğerleri gerçekçi olunması gerektiğini savundu. Bütün bu konuşmalara rağmen bana kalırsa hiçbir şey elde edilemiyordu. Yine de etrafımdakileri süzerken hem kelimelerine hem de hareketlerine dikkat ederek söylenen her şeyi not ettim.
Eleanor Leywin, solumdaki bir verandadan annesi ve koruyucu ayısıyla birlikte süreci izliyordu. Fakat bu zeki genç insanın gözlerimi fark edip bu formu gerçek görünümümle bağdaştırması ihtimaline karşı bakışlarımı üzerinde fazla tutmadım.
Mucit Gideon da oradaydı; kollarını kavuşturmuş, yüzü hoşnutsuzlukla buruşmuştu. Asuraların Dicathen’ın zanaatkarlarına dikkat etmesi sık rastlanan bir durum değildi ancak Gideon alışılmadık bir zekaya sahipti. Vritra Klanı’nın pençelerini onun üzerine geçirmesi son derece talihsiz olurdu.
Sığınakta dikkate değer başka pek az alt ırk kalmıştı.
Çocuklar gibi bir o yana bir bu yana çekişip durmalarının üzerinden koca bir saatten fazla zaman geçmişti. Kadim elflerin en yaşlısından bile daha kıdemli olmama rağmen, ömrümün kıymetli dakikalarının göz göre göre heba olduğunu hissetmenin alaycılığını sindirecek kadar bolca vaktim oldu. Tam bu toplantının asıl amacını tamamen unuttuklarına kanaat getirmek üzereydim ki Virion sessizlik istedi.
“Şimdi oylamaya geçiyoruz. Dostlarım, bu eserlerin kullanılması yönünde oy verenlerin el kaldırmasını rica ediyorum.”
Köyün dört bir yanında eller havaya kalktı. Ancak kalabalık o kadar karmaşıktı ki çoğunluğun sağlanıp sağlanmadığını göz kararıyla anlamak imkansızdı. Virion’un hemen yanında duran bir büyücü ellerini kaldırdı. Yaydığı rüzgar nitelikli mana dalgası, durgun bir gölete atılan taşın oluşturduğu harelere benzer şekilde kalabalığın arasından süzülüp geçti; hızla ilerlerken kürkümü hafifçe dalgalandırdı. Kadın, Virion’a doğru eğilip kulağına fısıltıyla bir sayı söyledi.
Yaşlı elf başıyla onayladı. “Eserlerin kullanımına karşı olanlar lütfen el kaldırsın.”
Eller yeniden yükseldi. Eleanor’ın ve Gideon’ın da ellerini kaldıranlar arasında olduğunu açıkça fark ettim. Virion’un iki oylamada da el kaldırmamış olması beni şaşırttı. Mızrak da oy kullanmamıştı.
Rüzgar dalgası bir kez daha mağaranın içinde uğuldadı. Büyücü yine Virion’un kulağına eğildi. Yaşlı adam kalabalığa hemen seslenmedi. Konuşmaya başladığında ise sesinde kaçınılmaz bir kabullenişin buruk tonu vardı.
“Halk kararını verdi. Eserleri reddediyoruz. Bu kararla birlikte Lord Indrath’ın uzattığı dostluk elini de geri çevirmiş oluyoruz. Büyücülerimiz asuralara bağımlı hale getirilmeyecek. Kıtamızdaki Alacrya işgaline karşı koymanın yollarını kendi başımıza aramaya devam edeceğiz.”
“Ama aramızda kullanmak isteyenler—”
“Aklın yolu bir!”
“—yeniden sayılsın—”
“—ilahları kendimize düşman ettik!”
“—hainlikle yargılanmalı—”
Alt ırkların bu taşkınlığı karşısında içimi çekmeden edemedim. Küçük omuzlarım düş kırıklığıyla çöktü. Nezaket kuralları rafa kalkar kalkmaz kalabalık bir anda çığlıklara ve itiş kakışa teslim olmuştu. Muhafızlar ve bazı güçlü büyücüler araya girerek kavga eden grupları ayırmaya, insanlara bağırarak dağılmalarını ve evlerine dönmelerini söylemeye başladı. Kadınlar kocalarına sarılıyor, ebeveynler titreyen evlatlarını bağırlarına basıyor, dostlar birbirine endişeli gözlerle bakıyordu.
Ne büyük budalalık, diye geçirdim içimden. Tünediğim yerden aşağı atlayıp hışımla basan ayakların arasından sıyrıldım.
Bunca zamandır biz asuraları ilah bellemişlerdi. Yaptıklarımız için daha minnettar olmalı, bize daha büyük bir saygı duymalıydılar.
Veya en azından korkmaları gerektiğini hatırlamalıydılar.
Belki de tarih gerçekten tekerrürden ibarettir, diye düşündüm. Zihnimde Lord Indrath’a sunacağım raporu şekillendirmeye başlamıştım bile.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.