Boo’nun geniş sırtı her ağır adımında bir sağa bir sola sallandıkça ben de onunla birlikte beşik gibi sallanıyordum. Parıltılı balıklarla karnını tıka basa doyurduğu için nefesi derin, ritmik ve neredeyse uykuluydu. En sevdiği balık tutma yerinden dönüyorduk. İşi ağırdan alarak Belediye Binası’nın önündeki meydana doğru ağırdan ilerliyorduk.
Birbirine karışan çok sayıda sesin oluşturduğu o boğuk uğultu şimdiden kulağıma geliyordu. Onlarca, belki bir yüz kişi ya da daha fazlası toplanmış gibiydi.
Garip bir histi. Xyrus’ta büyürken pazara indiğim herhangi bir gün yüzlerce, hatta binlerce insanla burun buruna gelirdim. O zamanlar kalabalığın gürültüsünü hiç umursamazdım. Bütün o insanlar arka planın bir parçası gibiydi; oradaydılar ama bir hükmetmiyorlardı.
Şimdi ise bu kadar çok insanın, her birinin böylesine korkunç kayıplar vermiş ve son birkaç ayın kâbusundan sağ çıkmış olduğu düşüncesi beni rahatsız ediyordu. İçimi daraltıyordu. Yine de bu his içimde kök salarken, çekirdeğimden yayılan altın sarısı bir ışık ruhumu cesaret ve özgüvenle doldurdu.
Gülümseyerek Boo’nun boynuna hafifçe vurdum. “Sağ ol Boo. Sana her zaman güvenebilirim, değil mi?”
Sığınmacıların toplandığı yere yaklaştıkça kalabalığın sesi daha da yükseliyordu. Toplananların neredeyse tamamı elfti. Yanlarından geçerken birçoğu bana huzursuz bakışlar attı. Kalabalığın bu kadar gergin ve huzursuz görünmesi beni şaşırtmıştı. Neler olup bittiğinden tam olarak emin değildim, sadece Albold’un bana mesaj atıp burada olmamı istediğini biliyordum.
Annem, meydanı dolduran yoğun elf sürüsünün uzağında, topluluk bahçelerinden birine çıkan ara sokağın ağzında beni bekliyordu.
Boo’nun üzerinde kalıp aşağı uzandım ve elini hafifçe sıktım. “Neler oluyor?”
“Belki sen bana anlatırsın diye düşünmüştüm,” dedi gözlerini endişeyle kalabalığın üzerinde gezdirerek.
Baktığı yere bakınca neden böyle davrandığını anladım. Artık daha fazla elf bana bakıyordu. Kimisi doğrudan gözlerini dikmişti, kimisi de arkadaşlarıyla ve aileleriyle fısıldaşırken bana kaçamak bakışlar fırlatıyordu. Bazılarının bakışları sadece meraklı, hatta umuyordum ki dostçaydı; ama diğerlerininki hiç de öyle görünmüyordu.
İşte o an Albold’un beni neden çağırdığını anladım.
Acaba o ve Feyrith bu elflere tam olarak ne anlatmıştı? Virion ile Windsom’ın konuşması hakkında onlarla paylaştığım her şeyi mi? Bu büyük bir cahillik gibi görünüyordu ama zaten bu bilgiyle ne yapmalarını beklediğimden de pek emin değildim. Yine de insanların bana bakış şeklinden anladığım kadarıyla, tam olarak öyle yapmışlardı.
Keşke bu bilgiyi nereden aldıklarını en azından çaktırmasaydılar diye geçirdim içimden.
Korktuğumdan değil. Boo’nun sırtında otururken, annemin eli baldırımı teselli edercesine sarmışken, küçük bir çocukken Art’ın beni uyuturken yanımda uyuyakaldığı zamanlardaki o sıcak hissin aynısı vardı içimde. Güvendiydim.
Yine de etrafımda gördüğüm tüm bu mutsuzluğun ve öfkenin benim suçum olduğunu hissetmekten kendimi alamıyordum.
Virion ve Windsom’ın yalanlarını Albold ile Feyrith’e anlatalım birkaç hafta olmuştu. Rinia beni bu işe bulaşmamam konusunda uyarmıştı ama yine de gerçeği bilmeyi hak ettiklerini düşünmüştüm. Yalan söylenmenin, beni "korumak" adına bir şeylerin gizlenmesinin nasıl bir his olduğunu çok iyi biliyordum. Annemle babam Arthur hakkındaki şeyleri her zaman benden saklardı. Mızraklar onu götürdüğünde bile endişelenmeyeyim diye bin bir türlü bahane uydurmuşlardı.
Sanki annem kendini odaya kilitleyip ağladığında bir şeylerin ters gittiğini anlayamayacak kadar aptalmışım gibi.
Ama ben gerçeğin bana söylenmesini istiyordum; böylece olgunlaşabilir, dünyaya ailemin bana göstermek istediği pembe gözlüklerle değil, olduğu gibi tepki verebilirdim.
Yine de… Elflerin aynı şekilde hissetmeyebileceğini biliyordum. Belki de böylesine korkunç zamanlarda bazı insanlar cahil kalmayı, hiçbir şeyden haberi olmadan liderlerimizin umut dolu, filtrelenmiş sözlerine tutunmayı tercih ederdi.
Ben de Feyrith ve Albold ile konuştuğumdan beri bir şeylerin olmasını bekleyerek öylece durdum; sırf bu iş artık bir sonuca varsın diye neredeyse bir olay çıkmasını umuyordum.
Çünkü kötü bir şey olursa, bunun benim yüzümden olacağını biliyordum.
“Geldiğin için teşekkürler Ellie,” dedi arkamdan bir ses.
Boo’nun üzerinde ters dönerek arkama baktım. Feyrith ve Albold dar bir sokaktan henüz çıkmışlardı.
“Burada tam olarak ne oluyor?” diye sordu annem, Boo ile iki elf arasında duracak şekilde kayarak.
İkisi de annemin önünde eğildi. Sonra Feyrith, “Kızınız sayesinde biz elfler nihayet vatanımızın başına gelenlerin arkasındaki gerçeği öğrendik,” dedi. “Liderlerimizin sahte dostlarla yapılan bir ittifakı korumak adına yalan söylediği gerçeği.”
Albold kararlı bir sesle ekledi: “Virion’un yaptıklarını ve kendini savunmasını sağlayacağız.”
Feyrith bana zoraki bir gülümseme sundu. “Burada olmanı istedik Ellie. Virion’un ne söyleyeceğini duymanı ve… gerekirse olaylara biraz bakış açısı kazandırmanı istiyoruz.” Annem itiraz etmek için hamle yapınca elini kaldırdı. “Sana bizzat kâhin Rinia rehberlik etti. Yıkım gerçekleştiğinde Elenoir’daydın… O saldırıdan sağ kurtulan tek kişisin. Virion ile asura arasındaki yalanları kulaklarınla duydun. Sana burada ihtiyacımız var Ellie.”
Demek beni sorgulamak için getirmemişlerdi, diye düşünerek rahatladım. Ama ona açıklama sorduklarında Virion ne diyecekti ya da neyi inkâr edecekti? Her halükarda, bu elf kalabalığının toplanmasına sebep olan şey benim paylaştığım bilgilerdi.
Annem içini çekerek geriledi ve bana baktı. Boo, elfleri izleyebilmek için vücudunu döndürmüştü; kalın kaşları küçük gözlerinin üzerine inmiş, devasa dişleri ortaya çıkmıştı.
“Sorun değil,” dedim öylesine. “Zaten buradayız. Sadece… herkese bunun ben olduğumu söylemek zorunda mıydınız?”
Feyrith’in yanakları hafifçe kızardı ve gözlerini yere indirdi. “İnsanları sadece buraya gelmeye ikna etmek bile zaman aldı. Gerçeği nasıl öğrendiğimizi tam olarak anlatmamız gerekti.”
“Anladım,” dedim. Kızmak istiyordum ama onları suçlayamazdım. Sonuçta bu işe bulaşmak istemeseydim o koca çenemi kapalı tutabilirdim.
Sanırım her şeyin nasıl sonuçlanacağını görene kadar yaptığı şeyin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu bilemeyecektim. Umarım insanların çoğu gerçeği öğrendiği için mutludur, ama eminim birçoğu yalan söylediğimi düşünüyordu ya da sorun çıkardığım için beni suçluyordu.
Tekrar etrafıma bakındım. Feyrith ve Albold ile konuştuğumu gören daha fazla göz bana çevrilmişti. Elinde bastonu olan yaşlı bir elf kadın –konseyden biri olduğunu sandığım– bize doğru ilerliyordu ama onun arkasında gerçekten dostça bir yüz yakaladım.
Jasmine Flamesworth’ün omuzlarında kalabalığın üzerinde yükselen arkadaşım Camellia, bana bakıp neşeyle el sallıyordu. Soluk sarı saçları ince örgüler halinde arkadan bağlanmıştı ve kulağının arkasına bir çobanpüskülü dalı sıkıştırılmıştı. Jasmine’in kafasına vurup beni işaret etti, bu da Jasmine’in yüzünü ekşitmesine yol açtı.
İkiz Boynuzlar’ın geri kalanı da onların yanındaydı. Bize doğru yöneldiklerinde kalabalık yarılarak geçmelerine izin verdi.
Helen bana sıcak bir gülümseme verip Boo’nun böğrüne hafifçe vurdu. “Ellie. Seni bu işe karıştıracaklarını tahmin etmeliydim.” Feyrith ve Albold’a sert bir bakış fırlattığında gülümsemesi anında kayboldu.
Boyu herkesten en az bir baş uzun olduğu için kalabalıkta hemen fark edilen Durden, yüzünün yarısını kaplayan yaraları öne çıkaracak şekilde abartılı bir ifadeyle kaşlarını çattı. “Ellie, ayına ters bindiğinin farkındasın, değil mi?”
Camellia bu şakayı takdir eden bir kahkahayla ödüllendirdi ama kahkahası çabucak söndü. Başını öne eğdi, soluk sarı saçlarından dökülen bir örgü yüzünü kapladı. “Üzgünüm, sanırım gülmenin sırası değil.”
“Hâlâ hayatta olduğumuzu kendimize hatırlatmak için her zaman vakit vardır,” diye karşılık verdi Angela Rose, kollarını annemin etrafına dolayıp onu sıkıca kucaklarken.
Yaşlı elf kadın sonunda kalabalığın arasından sıyrılmayı başardı. İkiz Boynuzlar’a ve bana bakarak duraksadı. “Böldüğüm için üzgünüm ama…” Bakışları Feyrith’e kaydı. “Başlamadan önce seninle konuşmak istiyordum.”
Feyrith, bitkin ve ciddi bir ifadeyle başını salladı. Ancak bana baktığında, yüz hatlarında Alacryalıların elinde esir kaldığı sürenin bıraktığı izleri siler gibi görünen bir yumuşaklık belirdi. “Burada olduğun için tekrar teşekkürler Ellie.”
Ve sonra gözden kayboldular.
Boo’nun üzerinde düzgünce oturacak şekilde yönümü döndüm. Camellia, Jasmine’in omuzlarından inip arkama, Boo’nun sırtına tırmandı. Kolları belime dolandı ve başını sırtıma yaslayıp beni hafifçe sıktı.
“İşler bayağı kızışacak,” diye mırıldandı Angela Rose, bir kolu hâlâ annemin belindeydi.
“Umarım öyle olmaz,” dedi Helen. “Ama olursa da buradaki görevimizin insanların birbirine zarar vermesini engellemek olduğunu unutmayın.”
Durden mana ile dolup taştı ve Sur’daki savaşta kaybettiği kolunun yerinde taştan bir kol belirdi. “Her zamanki gibi seninleyiz Helen.”
Bu garip küçük ailemiz, beklerken gergin bir sessizliğe gömüldü.
Çok uzun sürmedi.
Albold ve Feyrith, Belediye Binası’na çıkan merdivenlere tırmanana kadar kalabalığı yararak ilerlediler. Normalde orada duran muhafızlar yoktu ve kapılar kapalıydı.
Albold bir şeyler bağırmaya çalıştı ama sesi uğultunun içinde kaybolup gitti. Feyrith havaya bir tür su patlaması fırlattı; su kütlesi havada patlayarak cızırdayan bir ses çıkardı ve kalabalığı susturdu.
“Çoğunuz neden burada olduğumuzu zaten biliyorsunuz,” dedi Feyrith son fısıltılar da dindiğinde. “Bazılarınız komutanımızın yalanlarını zaten görmüştü ve bu çabayı desteklemek için burada, ama birçoğunuzun hâlâ şüpheci olduğunu biliyorum. Ve bunun için sizi suçlamıyorum.”
Sözlerinin kalabalığın zihnine kazınmasına izin vererek duraksadı. “Elf kardeşlerim, çok şey kaybettik.” Sesi kırıldı, tekrar durdu. “Yuvamızın yıkılmasıyla, halkımızın acımasızca katledilmesiyle kalplerimizde ve ruhlarımızda açılan o yarayı kimse iyileştiremez. Ama ben, III. Feyrith Ivsaar, şimdi size bunun bize neden yapıldığını anlamayı hak ettiğinizi söylüyorum!”
Feyrith’in sesi konuştukça yükseldi, sığınağı dolduran bir haykırışa dönüştü. “Bize yalan söylendi! Çocuk gibi muamele gördük! Yıkımımıza sebep olanlarla müttefik olmamız istendi! Kendi liderlerimiz tarafından ihanete uğradık!”
Bu sözler birkaç elften destek tezahüratları toplasa da çoğunluk sessizliğini korudu. Hatta birkaçının Feyrith’in söylediklerine sertçe kaş çattığı, ona nefretle dik dik baktığı açıkça görülüyordu. Yanımda duran Helen, tartışmanın hangi tarafında olursa olsun potansiyel tehlike arz edebilecek herkesi tek tek süzüyordu.
Tezahüratları bastıran bir bağırış yükseldi. "Kanıt!" diye haykırdı gri saçlı bir elf adam. Boynunun kenarında henüz tazeliğini koruyan, kabuk bağlamış parlak bir yanık izi vardı. "Bütün hayatı boyunca bizim için savaşmış bir adama, Virion Eralith’e kanıtsız bir şekilde hain demeye nasıl cüret edersin!"
Birkaç destek çığlığı yükseldi ama Feyrith’in tarafını tutanlar adamın sesini bastırmak için yuhalamaya başlayınca gürültü büyüdü.
"Kendi komutanımız dururken insan bir kızın sözüne mi inanacağız yani!" Başka bir elf öfkeyle öne atıldı. Bu kez bir kadındı; parlak yeşil gözleri öyle büyük bir tiksinti ve hor görmeyle doluydu ki midemin bulandığını hissettim.
Kalabalık birbirine girdi. Herkes bir ağızdan bağırıyor, kelimeler gürültünün içinde kaybolup gidiyordu. Görebildiğim tek şey derinleşen ayrılıktı; zaten kırılgan olan direnişimiz gözlerimin önünde parçalanıyor ve söylediklerim bizi bu felaket noktasına sürüklüyordu.
"Umarım bu lafları kişisel algılamıyorsundur El," diyen endişeli bir sesle irkildim. Emily Watsken kalabalığın arasından sıyrılıp yanımıza geldi. Bukle bukle saçları kurum karası yüzünü çevreliyor, gözlük camlarından birinin kenarındaki çatlak dikkat çekiyordu.
"Em!" Boo’nun sırtından kayıp ona sıkıca sarıldım. "Sana ne oldu böyle?"
Yanağını ovuşturdu, bu hamlesi yüzündeki kurumu daha da yaymaktan başka işe yaramadı. "Laboratuvarda küçük bir patlama oldu. Gideon’ın yeni projelerinden biri işte… Ama boş ver şimdi beni. Ben ne kaçırdım?"
Sırtımı Boo’ya yaslayıp içimi çektim. "Şimdilik bağırış çağırış ve dik dik bakışlardan başka bir şey kaçırmadın."
Grubun kalanı kısa bir selam verdi ama İkiz Boynuzlar’ın aklı fikri hâlen kaynayan kalabalıktı. Boo’nun üzerine tekrar tırmandım. Çenesini omuzuma dayayan Camellia’ya sokuldum.
"Kimse seni gerçekten suçlamıyor, biliyorsun değil mi?" diye fısıldadı. "Sadece korkuyorlar."
"Hangimiz korkmuyoruz ki?" diye mırıldandım, ardından abartılı bir şekilde içimi çektim. "Sadece..."
Annem bacağımı hafifçe sıktı, yüzünde mahcup bir tebessüm belirdi. "Dünyayı sarsan olayların tam ortasında kalmak benim çocuklarımın laneti sanırım."
Annemin elini tuttum, hafifçe güldüm. "Şanslıyız diyelim."
Belediye Binası’nın önünde duran Albold, kalabalığa arkasını dönüp büyük kapıları yumruklamaya başladı. "Virion! Virion, halkının senin sesini duymaya ihtiyacı var! Bu suçlamalara cevap ver ya da bir—"
Kapılar ardına kadar savruldu, az kalsın Albold’u geriye doğru deviriyordu.
Mızrak Bairon Wykes kapı eşiğinde belirdi. Komutan Virion’un özel muhafızı ve konsey üyesi olan adamın üzerindeki zırh, etrafa saçılan elektrik arklarıyla adeta canlı gibi kıvılcımlanıyordu. Gözleri öfkeyle parıldıyor, vücudundan fırlayan küçük yıldırım taneleri duvarlara ve taş zemine çarparak siyah yanık izleri bırakıyordu.
"Çekilin şuradan," diye emretti. Sesi, yakından pek az şahit olduğum bir güçle titreşiyordu. On beş metre ötede olmama rağmen cildimde statik elektriğin karıncalanmasını hissedebiliyordum; ön kollarımdaki ince tüyler arasında küçük elektrik arkları sıçrıyordu. "Komutan kontrolden çıkmış bir güruh tarafından evinden sürüklenecek değil. Konuşmak istiyorsanız randevu alın."
Feyrith ve Albold çabuk toparlandı. "Bir zamanlar Elenoir’ın kralı olan kendi komutanımız, bizi kovmak için üzerimize saldırı köpeğini salıyor demek. Planın ne Mızrak? Bizi de mi—"
"Yeter Bairon, bu kadar yeter," diye seslendi içeriden tok, pürüzlü bir ses. Mızrak’ın tehditleriyle iyice galeyana gelen kalabalık, bir anda mezarlık sessizliğine büründü. "Halkımla konuşacağım."
Mızrak etrafa son bir dik dik baktıktan sonra kenara çekilerek yolu açtı. Virion arkasından öne doğru adım attı.
Yaşlı elf dik duruyor, her adımını sağlam ve kendinden emin atıyordu ama ters giden bir şeyler olduğunu hemen sezdim. Altın yaprak ve sarmaşık işlemeli orman yeşili savaş cübbesini giymiş, saçlarını arkada atkuyruğu yapmıştı. Heybetli ve güçlü görünüyordu… Fakat bu görünüş bile üzerine karabasan gibi çöken o derin yorgunluğu gizlemeye yetmiyordu.
Hemen konuşmadı. Keskin, yaşlı gözlerini toplanan mültecilerin üzerinde gezdirdi. Göz göze geldikleri her elf başını öne eğdi. Birkaçı sessizce hıçkırmaya başladı; sığınaktaki tek ses bu hafif burun çekmelerdi.
"Kardeşlerim," diye başladı sözlerine. Sesi aynı anda hem sarsılmaz hem de bir şekilde yumuşaktı. Bir komutanın yıllarca işlenmiş otoritesini taşırken, diğer yandan bir dedenin şefkatli anlayışını barındırıyordu. "Beni çağırdınız, işte buradayım."
Virion’un gözleri kalabalığı tararken yüzünde beliren ifadeyi çözemedim. "Bizi bu halde görmek beni derinden yaralıyor. Medeniyetimizin son kırıntıları olarak doğduğumuz ormanlarda serpilmek yerine yerin altında saklanıyoruz… Ama beni asıl üzen, birbirimize en çok kenetlenmemiz gereken bir zamanda böyle parçalanıyor olmamız."
"Söylediklerinizi kimse sorgulamıyor," dedi Feyrith merdivenlerin dibinden Virion’a bakarak. Eliyle izleyenleri işaret etti. "Ama en azından benim için, sizin birlik mesajınızla içinde bulunduğumuz gerçekliği bağdaştırmak çok zor. Evimiz yok oldu Virion… Ve onu elimizden alanlar Alacryalılar değildi. Epheotus’un asuralarıydı. Bunu inkâr edebilir misiniz?"
Virion, Feyrith’in sözlerini başıyla onayladı. Cevap vermeden önce derin, titrek bir nefes aldı. "Hayır, inkâr etmiyorum."
Kalabalık bir anda infilak etti; insanlar feryat ediyor, inanamayarak bağırıyor, kimisi bunun nedenini soruyor, kimisi de Virion’un bir şekilde manipüle edildiğini haykırıyordu.
"O zaman neden yalan söylediniz?" diye bağırdı Albold gürültünün arasından.
"Gerekli bir yalandı. Medeniyetimizin geriye kalan son yırtık pırtık kırıntıları da umutsuzluk yüzünden çökmesin diye söylenmiş bir yalan." Virion konuşurken başını dik tutuyor, kendisine yöneltilen suçlayıcı bakışlarla gözünü kırpmadan yüzleşiyordu. "Bu gereklilikten pişmanlık duyabilirim ama yine aynı seçimle karşılaşsam hiç tereddüt etmeden aynı kararı verirdim."
"Kendi halkınız yerine asuraları mı korurdunuz yani?" diye sordu Feyrith, şaşkınlıkla.
Virion daha da dikleşti. Genç elfe doğru gözlerini diktiğinde, bakışlarında adeta yangınlar çıkıyordu. "Karşında bir asura mı görüyorsun, yoksa bu kulaklar soyumun kanıtı değil mi!"
Bu ani çıkış diğer tüm gürültüyü bir anda bıçak gibi kesti.
"Bunca yıl yaşadığımı, Elenoir için bunca zaman savaştığımı görüp de onun yok oluşuna en az sizler kadar yanmadığımı mı sanıyorsunuz? Asuralar Elenoir’ı yok etti mi? Evet! Ve bu eylemleriyle, bu kıtadaki bir düşman mevziini haritadan sildiler, Alacrya’nın en üst düzey ailelerinin kellesini aldılar! Düşmanın savaş kamplarını ve büyü laboratuvarlarını küle çevirdiler! Dicathen’i Alacrya’ya bağlayan uzun menzilli ışınlanma kapılarının çoğunu kesip attılar!"
Kalabalığın içinde durduğum yerden, Virion’un o disiplinli, soylu duruşunda beliren ilk çatlağı görebiliyordum. Yaşlı gözleri güçbelâ bastırdığı gözyaşlarıyla dolarken, duyguları ve empatisi ördüğü duvarları yıkıp geçiyordu.
"Ama evimizi elimizden alamadılar." Virion bir elini göğsüne bastırdı, diğereliyle kalabalığı gösterdi. "Nereye gidersek gidelim, elf halkının başına ne gelirse gelsin, evimizi yüreğimizde taşıyoruz. Ağaçlar yeniden dikilir. Evler yeniden inşa edilir. Büyü yeniden kazanılır. Hiç kimse bunu bizden söküp alamaz."
"Ama öldürdükleri insanlar geri gelemez!" diye bağırdı biri, sesi boğazında düğümlenerek.
"Bu bir savaş!" Virion’un pürüzlü sesi çatladı; "savaş" kelimesi devasa bir ağaç gibi kalabalığın ortasına devrildi. "Ödenen bedel akıl almaz görünse bile fedakârlık kaçınılmazdır."
Bir an için içinden dışarı taşıyormuş gibi ışıldayan o ateş söndü; geride çok yaşlı, çok yorgun bir elf bıraktı. "Bu felaketın bizi daha da kötü bir uçuruma sürüklemesine izin vermeyin. Kaybettiklerimizin yasını ancak geride kalan herkesi kurtardıktan sonra tutabiliriz..."
Kalabalık suspus olmuştu. Genişlemiş, yaşlı gözlerle Virion, Feyrith ve Albold’u izliyorlardı.
Virion’a hak vermiyordum. Ama… Onu anlıyordum. Halkı öyle kırılgan, öyle çok şey atlatmıştı ki. O sadece onları ellerinden geldiğince yeni bir acıdan korumaya çalışıyordu.
Uzun bir duraksamadan sonra Virion arkasındaki muhafıza bir işaret yaptı. "Kıtalarımıza saldıran, evlerimizi işgal eden, dostlarımızı, ailelerimizi katleden… Krallarımızı ve kraliçelerimizi idam edenler Alacryalılardı..." Virion’un gözünden tek bir damla yaş süzüldü, kırışık yüzünde zikzaklar çizerek aşağı aktı. "Bu savaş, ancak onlar kıyılarımızdan sökülüp atıldığında bitecek."
Muhafız başı Lenna Aemaris’in uzattığı nesneyi aldı. Muhafız eğilerek Belediye Binası’na geri çekildi. Virion tekrar bize döndüğünde elinde uzun, işlemeli bir kutu tutuyordu. Zengin, kapkara bir ahşaptan yapılmıştı ve etrafı ışıl ışıl parıldayan gümüş bir metalle kaplıydı. Tek eliyle kapağı açarak içindekileri kalabalığa gösterdi.
Bu, yaklaşık yetmiş santim uzunluğunda bir asaydı. Birkaç santimde bir altın halkalarla sarılmış, parlak kırmızı bir kabKabzası vardı. Asanın başındaki kristal, etrafa hafif mor bir ışık yayıyordu. Büyüleyiciydi ama onu görmek sırtımdan aşağı bir ürperti gönderdi.
"Mızraklar’ı güçlendirmek için kullanılan eserleri hepiniz biliyorsunuz artık," dedi Virion büyülenmiş gibi duran kalabalığa. "Sıradan halktan uzun süre gizlenen, kıtanın en güçlü büyücülerini yaratıp kendi hizmetlerine bağlayarak krallarımızın ve kraliçelerimizin güvenliğini sağlamak için kullanılan eserler..."
"O eserler artık bir işe yaramıyor," diye devam etti Virion. Sesi yumuşak, neredeyse hürmet doluydu. "Düşmanın eline geçmesinler diye asura müttefiklerimiz bir daha kullanılamayacaklarından emin oldular."
İzleyenlerden bazıları hayal kırıklığıyla bağırdı ama Bairon parmaklarının arasında çakan yıldırımlarla herkesi susturdu.
"Bunun yerine bize yeni eserler verdiler," dedi Virion. Sesi yükseliyor, yorgunluğunu yitirip güç kazanıyordu. Kutuyu havaya kaldırdı; asadaki mor mücevher yeraltı mağarasının loş ışığında parıldadı. "Bu, bir büyücüyü beyaz çekirdeğe ve hatta ötesine yükseltebilecek üç eserden biri. Alacryalılara karşı savaşmak için en büyük şansımız olabilir. Her bir eser özel olarak Dicathen’in üç ırkından birine uyarlanmıştır ve Vritra kanı taşıyan hiç kimse tarafından kullanılamaz. Yani Alacryalıların hiçbir işine yaramazlar."
Kalabalıktan yükselen tezahüratların çokluğu karşısında şaşırmadan edemedim. Etrafa şöyle bir bakınca, bu insanların çoğunun buraya gerçeği aramaktan ziyade korkudan sürüklendiğini fark ettim. Virion da onlara umudun neye benzediğini göstermişti işte. Alacryalılara karşı savaşacak böyle silahlarımız varsa, Elenoir’daki felakete kimin sebep olduğu bir anda önemini yitirivermişti.
"Şey... bu oldukça iyi bir şey, değil mi?" diye sordu arkamda, hâlâ Boo’nun üzerinde oturan Camellia.
İnsanlar bağırarak sorular soruyor, övgüler yağdırıyordu ama içlerinden biri diğerlerinin sesini bastırdı. "Bu lütuf kime bahşedilecek, Komutan Virion?"
Virion kutuyu kapatıp Lenna’ya geri verirken çatık kaşları iyice birbirine yaklaştı. Hepimiz bir cevap beklerken ortalık yeniden sessizleşti.
İnsanlara doğru ilk adımı atarken, "Henüz kararlaştırılması gereken çok şey var," diye itiraf etti. "Eski yöntem, yani her ırktan sadece iki savaşçı seçmek artık yeterli olmayacak. Bu yeni eserlerle tam bir Mızrak Birliği kurabiliriz ve..."
"...en güçlü koruyucularımızı Indrath Klanı’na köle ederken ne idüğü belirsiz bir yıkıma yol açabiliriz," diye böldü lakırtıyı dinleyicilerin arasından gelen hırıltılı, yaşlı bir ses.
Şaşkın yüzleri hızla tarayıp sonunda onu buldum. Meydanı çevreleyen evlerden birinin kapısından, hem bir pelerin hem de bir battaniyeye sarınmış pürüzlü bir karaltı dışarı çıktı. İlerlerken kapüşonunu geriye doğru çekti.
Kalabalık ona yer açmak için kenara çekildi. Birkaç elf saygıyla eğildi ancak çoğunluk ona temkinli, hatta açıkça düşmanca bakışlar fırlatıyordu.
Onlara hiç aldırış etmeden, titrek adımlarla Virion’a doğru ilerledi Kıdemli Rinia. "Bu eserler bizi güce hapsetmek için tasarlandı. Boyun eğmemizi garanti altına almak için. Bunları kullanırsak ne olacağını biliyorum."
Virion’un derin çatık kaşları yüzünde kat kat kırışıklıklar oluşturdu. Ama öfkelenmek yerine, ifadesinde daha çok üzüntü ve pişmanlık var gibiydi. "Rinia. Lütfen içeri gel, bunu aramızda detaylıca konuşalım."
Kıdemli Rinia, Virion’u görmezden gelerek başını sola sağa çevirdi, en yakınındakilerin gözlerinin içine baktı. "Eğer kullanılırsa, bu eserler gerçekten de büyücülerimizin Alacryalı Scythe’larla savaşacak kadar güçlenmesine yardımcı olacak. Hep birlikte, sayıca çok olarak Vritra Klanı’nın asuralarıyla bile savaşacak güce ulaşacaklar."
Dinleyicilerin arasından kısa bir fısıltı dalgası geçti ama çabucak dindi. "Düşmanımız da bu kıtadaki çabalarını tırmandırarak karşılık verecek. Indrath Klanı’nın oyuna soktuğu bir dikkat dağıtma hamlesi bu. Ardından gelecek savaşlar kıtayı harabeye çevirecek. Xyrus gökyüzünden sökülüp atılacak. Etistin parçalanıp okyanusun koynuna gömülecek. Duvar yıkılıp yeniden toprağa karışacak. Yuvamız Dicathen, yıkıntıların arasında hâlâ savaşan devlerle birlikte bir moloz yığınına dönecek."
Virion sorusunu sorarken sesi oldukça sakindi. "Peki Lord Indrath’ın dostluk elini ters çevirip asuralarla olan ittifakımızı bozarsak ne olacak? Hiçbir müttefikimiz ve umudumuz olmadan, kıtamızın kaderini anlamak için gelecek görümlerine ihtiyacım yok."
Rinia alaycı bir tavırla burun kıvırdı. "Müttefikleriniz, Vritra ile olan savaşları bittikten sonra kuracakları yeni ulusu beslemek için halkımızı gübre niyetine kullanacak." Yaşlı dostuna bakarken Rinia’nın tavrı biraz yumuşadı. "Çok az kaldık Virion. Elflerin sonuncularını da kendi yok oluşlarına sürükleme."
"Öyleyse ne yapmalıyız?"
"Tanrılar bize sırtını döndü..."
"...en azından savaşarak ölelim!"
"...asuraların armağanını kabul edelim..."
"...eserleri yok edin..."
Tartışma bir süre bu şekilde sürüp gitti. İşler çığırından çıkarsa diye Helen ve İkiz Boynuzlar teyakkuzdaydı ama bağrışmalar ve birkaç itişme dışında kimseden aşırı bir hamle gelmedi. Camellia arkamda kaldı, yanağı sırtıma yaslanmış, vücudu bir yay kirişi gibi gerilmişti. Annem kolunu bacağıma doladı, ne düşündüğü yüzünden okunmaz bir halde Boo’ya yaslandı.
"Nasıl çalıştıklarını merak ediyorum," diye fısıldadı Emily fısıltıyla. Duymakta zorlanmışım. "Gideon’a sormam gerekecek..."
Birkaç dakika süren bu patırtının ardından, yaklaşan bir fırtına öncesindeki gibi ağır bir baskı tüm mağarayı kapladı ve kulaklarımı tıkadı.
Mızrak Bairon öne doğru bir adım atınca herkes pusup kaldı. "Sessizlik," dedi kararlı bir sesle.
Virion, Rinia’ya sorgulayan bir bakış attı. "Öyleyse önümüzde bir seçim var. Fakat..."
Virion’un gözleri mağarayı taradı; Albold, Feyrith ve elflerin arasındaki diğer birkaç liderin üzerinde gezindikten sonra gelip benim gözlerimde durdu. "Sesinizi duyurmak istiyorsanız, sadece kendi hayatlarınızın değil başkalarının hayatlarının da yükünü sırtlamak istiyorsanız, o halde tam olarak öyle yapacağız." Mızrak Bairon ona endişeli bir bakış attı ama ifadesini hemen sildi. "Soydaşlarınızla konuşun. Bu bilgiyi sığınaktaki herkese yayın. Alacryalılar yüzünden yerinden yurdundan edilmiş her birimiz arzularını dile getirebilsin. Üç gün içinde bu sığınaktaki her insan, cüce ve elf oy kullanacak. İyi ya da kötü, halkımızın gidişatına hep birlikte karar vereceğiz."
Annem geri çekilip gitmek üzere arkasını döndü ama ben kaldım. Virion’un Belediye Binası’nın merdivenlerinden yavaşça inişini izledim.
Kalabalık dağılmaya, millet kendi yoluna gitmeye başlıyordu. Bazıları Feyrith ve Albold ile konuşmak için kalıyor, diğerleri ise karanlık bir odadaki mum misali Rinia’nın etrafında toplanıyordu. Tüm bu gürültünün arasında Virion’un Kıdemli Rinia’ya yaklaşırken söylediği sözleri güçbelayı işitebildim.
"Rinia. İçeri gel. Eskisi gibi konuşalım."
Yaşlı kahin battaniyesini omuzlarına daha da sıkı sardı. "Olamaz," diye cevap verdi huysuzca. "Artık eskisi gibi dinlemiyorsun beni."
Arkasında birkaç elfle birlikte ağır adımlarla uzaklaştı. Virion kendisini izlediğimi fark etti. Başını hafifçe bana doğru eğdi; her küçük hareketine sinmiş olan yorgunluk ve kabullenişin arkasındaki duygularını okumak imkansızdı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.