SETH MILVIEW
Stadyum sarsılırken herkes çığlık çığlığaydı.
Yarı saydam bir mana balonu grubumuzu koruyordu. Mayla koluma sarılmıştı. Tırnaklarını etime geçirdiği yerden sızan kanı belirsizce fark ediyordum ama hiçbir şey hissetmiyordum.
Deacon yerde başını tutuyordu. Yannick oturduğu yere yığılmıştı, kendinde değildi. En azından sadece bayılmış olmasını umuyordum.
Brion ve Linden bir yandan onlara bağırıyor, bir yandan da gözlerini kollukçularla tırpanlar arasında bile devam edebilen savaştan koruması gereken o kalkanı paramparça eden dövüşten ayıramıyordu.
Sadece Pascal tamamen kontrolünü kaybetmemiş gibi görünüyordu ama sonra ben de onun baktığı yöne çevirdim bakışlarımı…
Bulunduğumuz bölümün ilk birkaç sırası cesetlerle doluydu. Arbalet oku büyüklüğünde mızraklar taş işçiliklerine ve bedenlere saplanmıştı. Bazıları korunmak için kendi büyüleriyle kalkan oluşturmuş olmalıydı ama bir tırpanın tüm gücüne karşı…
Korkunç bir gürültü patladı ve tam karşımızdaki tribün bloğu bütünüyle çöktü. Binlerce insanın kahverengi bir toz bulutunun içinde yok oluşunu izledim. Bir anda kaybolup gittiler…
Arena, kararmış ve kırılmış bir enkaz yığınına dönmüştü. Kan demiri mızraklar birer mezar taşı gibi her yerden fırlıyordu. Hiçlik rüzgarının oluşturduğu bulut dağılıp yok oluyordu. Ruh ateşi, hikayelerde anlatılan o cılız alevler gibi karanlık lekeler halinde yanıyordu. Kahramanı yoldan çıkarıp bataklığa ya da canavarın inine çeken o masalsı alevler…
Savaş alanının tam kalbinde, Profesör Grey, Merkez Hakimiyet’ten Tırpan Cadell Vritra’nın başında dikiliyordu. Birbirlerinden daha farklı görünemezlerdi. Profesör Grey… Ona hâlâ böyle hitap edebilir miydim ki? Bu unvan artık o kadar yetersiz kalıyordu ki.
Profesör Grey dik ve heybetli duruyordu; gücü inkar edilemez, kaçınılamaz bir varlıktı. Siyah pullu bir zırha bürünmüştü, başından kıvrılarak çıkan Vritra benzeri oniks boynuzlarıyla adeta bir tanrıyı andırıyordu.
Gördüklerimi anlamlandırmakta zorlanıyordum. Küçüklüğümden beri büyü ve rün çalışmış biriydim. Hastalığım yüzünden Circe gibi eğitime başlayamamıştım, bu yüzden hep içeride kalıp okumuştum. Durmadan. Ama daha önce hiç böyle mana sanatları duymamıştım.
Arenanın içinde imkansız bir hızla süzülmüştü. Silahı anlık olarak belirip kayboluyor, bunu yaparken en ufak bir çaba sarf etmiyormuş gibi görünüyordu. Çağırdığı yaratık, zaten ürkütücü olan kurt benzeri bir mahluktan, sadece nefes alarak Çürüme nitelikli her türlü mana saldırısını yok edebilen devasa, uçan bir canavara dönüşmüştü!
Mantığa bile sığmıyordu. Ondan yayılan hiçbir mana hissetmemiştim, kesinlikle hiç. Tırpan Cadell Vritra’nınki ezici, nefes kesiciydi ama profesörün gücü… tamamen bambaşka bir şeydi.
Bu yüzden Profesör Grey’in silahının Tırpan’a saplanışını ve onu yutuşunu garip bir hissizlikle izledim. Kaçınılmaz gibiydi. Garip mor ateşin Tırpan’ın teninde kıvrılıp onu yok ediş biçimi beni derinden rahatsız etti. Sanki dünyamı ayakta tutan kuralların gözlerimin önünde çözülüşünü izliyor gibiydim.
“O-o… ama… ne?” diye kekeledi Mayla.
“İmkansız,” dedi Linden, bilinci kapalı yatan Yannick’i unutup tüm dikkatini Tırpan Cadell Vritra’nın küle dönüşünü izlemeye vererek.
“O da neydi öyle?” diye mırıldandı Pascal. Gördüklerine inanamıyormuş gibi başını sallıyordu. “Daha önce hiç böyle bir büyü görmedim.”
“Çağırdığı yaratığı canice bıçakladı…” Mayla’nın sesi korku doluydu.
“Sanırım onu silahının içine emdi,” diye belirttim. Kurdun nasıl çözündüğünü ve bıçağın mor alevlerle nasıl canlandığını hatırlıyordum. “Çılgınca bir kombo saldırıydı.”
Dürüst olmak gerekirse tüm bunları kavramak çok zordu.
Profesör Grey bir tırpanı yenmişti. Ama hayır, bu tam olarak doğru değildi. Zihnim ve hafızam az önce yaşananları sindirmeye çalışırken uyuştuğundan, Tırpan Nico’yu çoktan unutmak üzereydim.
Profesör az önce iki tırpanı birden devirmişti. Ve birini öldürmüştü!
“Üzeri kesinlikle ihtişam rünleriyle kaplı olmalı,” dedi Linden. “Büyücülerin aksine onları nispeten gizli tutmasının sebebi bu.”
Pascal’ın gözleri yuvalarından fırladı. “Dostum, belki de sınıftaki herkesin son nişanda bu kadar güçlü rünler almasının sebebi buydu…”
Şüphe, bir anda içimdeki hayranlığı boğdu. Ve onunla birlikte… amansız bir korku geldi.
Bu doğru değildi. Victoriad’da yaşananların sınırlarını fersah fersah aşıyordu. Tek bir meydan okuma bile nadir görülürken, bir tırpanı, hatta belki de ikisini öldürmüş olmak… bu bir savaş ilanı olabilirdi.
Profesör Grey hakkında ne kadar az şey bildiğimizin rahatsız edici bir şekilde farkına vardım. Eğer Pascal’ın tahmini doğruysa, bu durum onun tüm öğrencileri için ne anlama gelecekti? Profesör Vritra’nın bir tür düşmanı mıydı? Hepimiz onun eğitiminden faydalanmıştık, hatta belki de sadece varlığından bile etkilenmiştik. Bu bizi bir şekilde… suç ortağı mı yapıyordu?
Başımı Mayla’nın başına yasladım.
Gözlerini yukarı kaydırıp bana şüpheyle baktı. “Korkuyorum Seth. Neler oluyor?”
“Bilmiyorum,” diye cevap verdim, göğsüm sıkışıyordu. “Ama ben de korkuyorum.”
SERIS VRITRA
Hükümdar Kiros’un Cadell’in ölümünü sevinçle karşılamasıyla hissettiğim rahatlama dalgası, altımızda beliren ve Hükümdar’ın sözlerini kesen geçitle birlikte yerini hayal kırıklığına bıraktı.
Vakit kaybetmeden Arthur’u bu durumdan nasıl canlı çıkarabileceğimi planlamaya başladım.
Bu insan çocuğun her şeyin anahtarı olduğundan artık her zamankinden daha emindim ve onun Agrona’nın eline düşmesine kesinlikle izin veremezdim.
Gerçekten çok sinir bozucuydu. Sadece istediğim gibi yapıp Cylrit ile düello etseydi, onu yenip eşlikçi unvanını reddetseydi… her şey çok daha basit olurdu. Zaferini onu bir tahta oturtmak için yine kullanabilir, Agrona’nın dikkatini çekmeden onu “aşağılıklar” arasında bir lider gibi yükseltebilirdim. En azından henüz dikkat çekmezdi.
Ancak bu zafer… çok büyüktü ve çok erken gelmişti. Agrona, çocukla ilgili tüm düşünceleri bir kenara atmış, tamamen Miras’a odaklanmıştı; onu buraya bağlayan demirlerle artık ilgilenmiyordu. Bu işime yarardı. Tabii ki sonsuza kadar süremezdi ama üzerinde çalışabileceğim birkaç ayım daha olsaydı…
Onu bir şekilde buradan uzaklaştıramazsam, Agrona, Arthur’un eterik güçlerinin nasıl çalıştığını anlamak için onu en temel parçalarına kadar ayırırdı. Taegrin Caelum’un altındaki zindanları ve laboratuvarları onu bekleyen kaderi tam olarak bilecek kadar görmüştüm. Belki de Arthur’u kaybetmekten daha korkunç olan şey, Agrona’nın Arthur’un parçalanmış cesedinden bir şekilde eteri kontrol etmenin yolunu bulması ihtimaliydi.
Mevcut durum göz önüne alındığında, kendimi açık etmek bile buna değerdi. İdeal olmasa da planlarımı gerekirse gizlenerek harekete geçirebilecek kadar iyice hazırlanmışım. Arthur ya da daha doğrusu Grey, günler içinde Alacrya’da herkesin bildiği bir isim haline gelecekti. Makam sahibi hiç kimse onun bu zaferinden habersiz kalmayacaktı. Victoriad’dan mucizevi bir şekilde kaçmayı başarabilirsek, onu bir simge olarak kullanmak çocuk oyuncağı olurdu.
Doğru anı beklerken kendimi sadece izlemeye ve dinlemeye adadım. Ancak Miras bir an sonra büyüsünü yaptığında, mideme bir kramp girdi.
Gelişimini takip etmeme rağmen bu yeteneği daha önce görmemiştim. Böyle bir büyü, teorik olarak, üzerindeki kontrolü yeterince güçlüyse bir tırpanı bile alt edebilirdi. Hayır, sadece bir tırpanı değil. Asuraların var olmak için bile manaya güvendiği, mananın onların öz bedenlerine işlediği düşünüldüğünde, böyle bir büyü bu dünyadaki en güçlü varlıkları bile etkisiz hale getirebilir, onları kendi güçlerinden koparabilirdi.
Dragoth ve Viessa gökyüzüne doğru süzülerek Arthur’un kapandığı tuzağın etrafında turlamaya başladılar. Durumun netleşmesini beklemekten ve takip etmekten başka çarem yoktu.
Yine de Arthur’un yüzünü izlediğimde… bir şekilde hiç de korkmuş gibi görünmüyordu. Hatta daha çok hesap yapıyor gibiydi.
Hatta biraz… üzgün müydü?
Diğerleri Arthur’u yakalamak için harekete geçene kadar Agrona’nın konuşmasını kelimelere aldırış etmeden dinledim. Belki de onu Taegrin Caelum’a geri taşırken hamlemi yapabilir, zindanlara kadar ona bizzat eşlik etmeyi teklif edebilirdim…
Aniden Arthur hamle yaptı, tuzağı parçalayarak Agrona ve Miras’a doğru fırladı, avucunun içinde canlı, mor bir eter bıçağı uğultuyla belirdi.
Neler olduğunu görebilmek için o kadar dikkatli odaklanmak zorunda kaldım ki nefes almayı bıraktım.
Budala, diye düşündüm sadece bir an sonra. Kelimeyi dudaklarımla oynattım ama yüksek sesle söylemeyecek kadar tecrübeliydim.
Durmuştu. Bıçak kadar yakındı, Miras’ın savaş giysisinde bir delik açmıştı, öldürücü darbeyi vurabilirdi ama kendini durdurmuştu. Tessia Eralith ile olan ilişkisi yüzünden, yapılması gerekeni yapacak yüreğe sahip değildi.
Onu bizzat öldürme düşüncesi zihnimden onuncu kez geçti ama tek bir hamlede hem Agrona’yı hem de Arthur’u karşıma alma riskini göze alamazdım. Ancak darbeyi Arthur’un kendisi vursaydı…
Ama Agrona Arthur’a hakaretler yağdırarak alay etmeye başladığında bunda artık umut kalmadığını anladım. Sonra, gözlerini çocuktan bir an olsun ayırmadan emri verdi. “Yakalayın onu.”
Artık ya şimdi ya da asla olduğunu biliyordum ama tereddüt ettim. Yüzü solgun, parmakları yanında titriyor olsa da Arthur henüz yenilmiş gibi görünmüyordu. Diğerleriyle aynı tempoyu koruyarak ona doğru uçtum, nasıl ilerleyeceğimi bilemiyordum.
Ve sonra yok oldu. Bir anda, o kadar hızlı gitti ki, yüzü öfkeyle buruşan Agrona bile Arthur’dan geriye kalan tek şey olan havada asılı kalmış mor yıldırımın hayalinden başka bir şeye dokunamadı.
Güler.
Kendi kendime gülmeye başladım.
CAERA DENOIR
“Siktir de oradan, neler oluyor amk?”
Sözler ağzımdan sanki bir yabancı tarafından söylenmiş gibi döküldü ama kelimeler üzerinde düşünmek için bana bir ay süre verilse bile hislerimi bundan daha açık ifade edemezdim.
Grey… gitmişti. Öylece yok olmuştu.
Yüce Hükümdar tüm tırpanlara talimatlar yağdırmaya başladığında, boş bir hazırlık alanının gölgelerine sıyrıldım, duvara yaslanıp gözlerimi kapatmadan önce molozların üzerinden geçip sendeleyerek ilerledim.
Gözlerimin önüne gelen ilk şey Grey’in o hali oldu. Mana önleyici bir kürenin içine hapsedilmişti. Doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Tek bir anda yüzünden yüzlerce duygu ve düşünce geçip gitmişti ama biri diğer her şeyin üstüne çıkıyordu.
Pişmanlık.
Bu da tek bir anlama gelebilirdi. Gidiyordu.
Stadyumdan kaçmak için sadece eter sanatlarını kullanmamıştı, buna emindim. Ortadan kaybolmayı kafasına koymuştu.
Öfkelenmem, ihanete uğramış hissetmem gerekirdi belki de. Ama hissetmiyordum. Grey beni çok yakınlaşmam, çok fazla şey öğrenmem konusunda her zaman uyarmıştı. Bu son yaşananlar da uyarısını doğrulamıştı. Yapmaya çalıştığı şey, benim hayal gücümün sınırlarını çoktan aşıyordu.
Onu Kalıntılarda ilk görüşüm dün gibi aklıımdaydı. Manasızdı, ölümün kıyısındaydı sanki. Çekirdeği parçalanmış genç bir kadına acıdığımı sanmıştım. Bütün imkânsızlıklara rağmen sonra çakışma bölgesinde tekrar karşılaşmıştık; kendi öz kardeşimin silahını savaşa taşıyordu. Bu kadarı bile basit bir tesadüf denip geçilemeyecek kadar fazlaydı. Sonra onunla öz akıl hocam Tırpan Seris arasında gizemli bir bağ olduğunu öğrenmiştim...
Bizi bir araya getiren güç her ne olursa olsun; eter, kader ya da asuraların da ötesinde bir ilahın iradesi... Bundan sonraki adımları atmanın bana kaldığını biliyordum. Grey beni macerasına daha fazla dâhil etmek istesin ya da istemesin, buradan sonra ne yapacağıma kendim karar vermeliydim.
"Her neyse işte," diye mırıldandım. Sırtımı, hafifçe titreyen duvara daha da bastırdım.
Bu düşünceler zihnimde dönerken, bir yandan da Grey’in Cadell ile olan dövüşü gözlerimin önünde tekrar tekrar oynuyordu. Onunla omuz omuza savaşmış olmama rağmen, yetenekleri benim için hâlâ ilk günkü kadar büyük bir muammaydı.
Tırpan Cadell’in sadece bir Tırpan olmadığı Alacrya’da herkesçe bilinirdi. Yüce Hükümdar’ın bizzat ilgilenmesi gereken meseleleri halleden özel infazcısıydı. Tırpan Seris’in söylediğine göre, yaklaşık on beş yıl önce Dicathen ile savaş başladığında Tırpan unvanı almıştı ama ondan öncesinde bile diğer Tırpanlardan çok daha güçlü ve tehlikeliydi.
Yine de Grey onu teke tek dövüşte alt etmiş, kıtanın en önemli insanlarının gözü önünde canını almıştı.
Zihnimde üst üste yığılan sorular boğazımı tıkadı. Bu durum çarpıcı bir yenilgiden çok daha fazlasıydı. Victoriad göstermişti ki Grey sadece Tırpan Seris’i değil, Cadell ve Nico’yu da tanıyordu. Konuşma şekline bakılırsa Agrona’yı bile biliyordu.
Peki aralarındaki ilişki neydi? Grey bu meydan okumaları neden yapmıştı? Gerçekte kimdi bu Grey? Neyi başarmaya çalışıyordu?
Tırpan Seris’e onun doğuştan bir asura olabileceğini söylerken haklı olabilir miydim? Belki de Agrona’dan intikam almaya ant içmiş ejderhaların bir soyundan geliyordu? Kalıntılarda onunla birlikte maceraya atılmamış olsaydım, safkan bir asura olduğuna neredeyse inanacaktım. En azından eter üzerindeki hâkimiyetini açıklardı bu durum.
Ya da... Bunu düşündükçe içimi bir heyecan kaplıyordu. Yoksa kadim büyücülerden biri miydi? Ejderhalar soylarını tükettiğinden beri Kalıntıların derinliklerinde hayatta kalan, aramızda gizlenen bir djinn mi? Kalıntılar konusunda şimdiye kadar gördüğüm tüm yükselenlerden çok daha yetkin olduğu bir gerçekti. Bildiğim kadarıyla tarihte hiçbir yükselen daha önce bu kadim harabelerden birini keşfetmemişti, kaldı ki bir djinn kalıntısıyla konuşsun.
Üstelik vücudunda kendiliğinden beliren o rünler, tanrı rünleri vardı. Hatta bunlardan biri kadim kültüre ait kalıntıları canlandırmasına bile izin veriyordu...
Yanaklarıma bir sıcaklık bastı. Bunları düşünmek bile kendimi aptal, küçük bir kız çocuğu gibi hissettiriyordu. Ama gerçek şuydu ki Grey’in tüm bu gücün merkezinde nasıl durabildiğine dair daha basit, daha mantıklı bir açıklama bulamıyordum. Basilisk Dişi Dağları’nın tepesindeki Taegrin Caelum’dan neredeyse hiç ayrılmayan Yüce Hükümdar’ın bile dikkatini çekmişti...
Aniden ve kesin bir netlikle kavradım ki Grey dünyadaki en güçlü varlıklardan biri olabilirdi. Henüz değilse bile, zamanla olacaktı. Ve o bir yerlerdeyken, eski hayatıma dönmekle yetinemeyeceğimi de aynı kesinlikle biliyordum.
El üstünde tutulduğum soylu hayatım, bir yükselen olarak ağabeyimin mirasına layık olma çabalarım, hatta kanı uyanmış gizli bir Vritra soyundan geldiğim gerçeği bile... Grey’in gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmeye devam edeceği atılımların yanında tamamen önemsiz kalıyordu.
Gerçek güç buydu işte; dünyamızın çehresini değiştirebilecek türden bir güç.
Dudaklarıma hafif bir tebessüm kondu. Çok uzun zaman önce Sevren ile yaptığımız bir konuşma geldi aklıma. Bahçede tahta kılıçlarla dövüşçülük oynuyorduk. Her bir kılıcın üzerine eter sembolü kazınmıştı elbette. Dövüş kızışmış, sonunda "silahımla" yanlışlıkla parmak boğumlarına vurmuştum. Canı acıdığı için çığlığı basmıştı.
Utancımdan, eter büyümün gücüne boyun eğdiği için onunla dalga geçmiştim. Ama kızmak yerine çimlere oturmuş, moraran elini düşünceli düşünceli esnetmişti.
"Bir gün yükselen olacağım abla. Kalıntılara girip tüm bunları gerçekten öğreneceğim." Yerden bana bakarken gözlerinin nasıl parıldadığını hâlâ dün gibi hatırlıyordum. Yüzü, henüz on iki yaşında bile olmayan bir çocuk için fazla ciddiydi. "O zaman kimse savaşmak zorunda kalmayacak. Dünyayı nasıl istersek öyle şekillendirebiliriz."
Gülmüştüm ona. "Bize şeker yağdırabilir misin peki? Geçen sefer gizlice yediğim için Lenora aşçılara şeker yapmayı yasakladı."
Ama Sevren yüzünü bile kıpırdatmamıştı. "Yapacağım ilk şey, kimsenin seni ailemizden koparmamasını sağlamak olurdu. Vritra Klanı’ndan güvende olacağın bir dünya kurardım."
İçimde çalkalanan çelişkili düşünceler ve duygular beni tamamen ele geçirdi. Yanaklarımdan aşağı gözyaşlarının süzüldüğünü fark ettim. Boş hazırlık alanının güvenli sınırlarının ötesinden sesler geliyordu. Arenadan aceleyle kaçışan binlerce insanın ayak sesleri, bağıranlar, stadyumun kımıldayan kemikleri, uğuldayan büyü... Tek bir anda toplanmış bunca hayat, acı, korku ve hayret. Hiç kimse az önce neye şahit olduğunu tam olarak anlayamamıştı.
Grey’in öğrencilerini düşündüm. Muhtemelen dehşete düşmüş, şaşkına dönmüşlerdi. Gördüklerini anlamlandıracak en ufak bir bilgiden yoksundular.
Üvey ailem de bir yerlerdeydi muhtemelen. Grey’in Soylu Yüksek Sülale Denoir ile olan bağları ortaya çıktığında olayın dışında kalabilmek ve kendilerini aklayacak bir hikâyet uydurmak için Merkez Hükümdarlık’a giden ışınlanma kapısına doğru koşturuyor olmalıydılar.
Belki de doğrusu gidip yardım etmekti. Onlarca büyücü hâlâ stadyumun çöken kısmında dolanıyor, molozların arasında sağ kalanları arıyordu. Yetkililerin, ışınlanma platformlarına akın eden kalabalığı kontrol edebilmek için her türlü yardıma ihtiyacı vardı.
Ama sonunda duvardan doğrulup gözyaşlarımı sildiğimde, yapabileceğim tek bir şey olduğunu biliyordum. Bundan sonra ne olacağını öğrenmeliydim. Ve bunu yapmak için akıl hocama ihtiyacım vardı.
Gerçek cevapları alma vaktimin çoktan gelip geçtiğini hissetmekten kendimi alamıyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.