Son Merhamet

Bakışlarımı turuncu zırhlı kadından çekip, etrafımızı saran yükselmiş halkasına çevirdim. Sert ifadeleri, duruşları, yürüyüşleri... Her halleri, Granbehl ailesinin bu son çırpınış için ne kadar büyük bir yatırım yaptığını kanıtlar nitelikteydi.

Kadın saldırgan Darrin’in önünde durdu ve onu hapseden altın sarısı auraya elini koydu. “Bu işe karıştığın için üzgünüm Ordin. Yıllar içinde hepimizin saygısını kazandığını söyleyebilirim.”

“O zaman bırak da gidelim,” diye atıldı Darrin. Sesinde her zamanki o çekicilikten eser yoktu; altın renkli güç alanı yüzünden kelimeleri boğuk geliyordu.

Kadın başını iki yana salladı, gözlerinde ciddi bir ifade vardı. “Hayır, korkarım bu imkansız.”

Paralı askerleri izledim. Avantaj onlarda olmasına rağmen elleri silahlarını sıkıca kavramıştı. Gözlerim bu kata geçtiğimiz noktaya kaydı. Normalde her iki yöne de sürekli bir yükselmiş akışı olması gerekirdi ama ne ikinci seviyeden gelen portaldan yeni biri çıkıyordu ne de birinci seviyeye çıkan sokakta kimse vardı.

“Hala kurtulmak için bir yol mu arıyorsun?” diye sordu kadın tek kaşını kaldırarak. “Soğukkanlılığına hayran kaldım ama nafile.”

“Yol mu?” diye tekrarladım ben de kaşımı kaldırarak. “Dışarıdan öyle mi görünüyor?”

“Bizim süperstar serbest kalınca kendini yenilmez sanmaya başladı herhalde,” dedi kadının yanındaki adamlardan biri kıkırdayarak. Kızıl saçlarının yanlarını kazıtmıştı; yüzünde, kafasında ve kollarının açıkta kalan kısımlarında yara izleri vardı.

Görünüşe göre en profesyonel paralı askerler bile kibir hastalığından muaf değildi; çünkü bir diğeri —bu seferki elinde balta tutan oldukça göbekli bir adamdı— lakayt bir tavırla silahına yaslandı.

“Bu üst düzey bir güç kafesi, geri zekalı,” dedi sırıtan bir yüzle. “Bu pahalı aletlerin olayı şu; bir Kadim Kalıntı mülkü kadar paraya mal olurlar ama bariyeri güçlendirmek için senin kendi mananı çekip sana karşı kullanırlar.”

Yara izli kızıl saçlı adam omuzlarını silkerek ters ters gülümsedi. “Yani, dilediğin kadar çırpınabilirsin.”

Turuncu zırhlı kadın bıyık altından güldü; arkasındaki paralı askerler de bunu bir işaret kabul edip kahkahayı bastılar.

Bu yüzden, o sözde kırılmaz altın mana bariyeri etrafımda paramparça olduğunda, hiçbirinin suratı bu kadar hızlı değişemezdi.

Puahaha! Şu tiplere bak! diye kükredi Regis içimde, neredeyse sırtüstü yatıp yuvarlanacaktı.

“İ-imkansız...” diye kekeledi kadın. Bronz teni bir ton solmuştu.

“Bunu bana çok söylüyorlar,” diye yanıtladım sakince. Omzumdaki katılaşmış mana parçalarını silkeledim.

Şaşkınlığını çabuk atan turuncu zırhlı kadın, boğazından gelen vahşi bir kükremeyle öne fırladı. Ellerinde bir anda altın kırmızısı alevlerle parlayan ikiz kılıçlar belirdi.

Hız Hamlesi kullanarak aramdaki mesafeyi kapattığımda görüntüm bulanıklaştı; onu hazırlıksız yakalamıştım. Dizlerine bir tekme savurup, ensesine indirdiğim sert bir darbeyle suratını yere gömdüm.

Diğer paralı askerler şoktan ve dehşetten sıyrılana kadar, liderleri çoktan ayağımın altında eziliyordu.

Bakışlarımı yirmi kadar kadın ve erkeğin üzerinde soğuk bir kayıtsızlıkla gezdirdim. Granbehl ailesine yeterince şans vermiştim.

Regis, gerisini öldür, diye geçirdim zihnimden.

Mor alevlerle sarmalanmış gölge bir kurt bir anda dışarı fırladı; beraberinde bir küfür fırtınası ve şaşkınlık çığlıkları koptu. Ancak karşımızdakiler deneyimli askerler oldukları için çabuk toparlandılar. Etraflarında farklı elementlerden parlayan haleler yükseldi. Mana kalkanları da bir bir devreye girince platform rengarenk bir ışığa boğuldu.

Bir an arkama dönüp Alaric ve Darrin’e baktım. Suratlarındaki o şaşkın ifade, hala tam olarak ne olduğunu idrak etmeye çalıştıklarını gösteriyordu. Yardım etmeleri için onları serbest bırakmayı düşünsem de buna gerek yok gibi görünüyordu... Üstelik aslında kime yardım ettiklerini kendi gözleriyle görmelerini istiyordum.

Kendimi bir eter tabakasıyla sarmalayıp rakiplerime odaklandım, gelecek büyü yağmurunu karşılamaya hazırdım.

Regis bir meteor gibi daldı aralarına; karanlık pençeleri ve dişlerinin değdiği her yerden kan fışkırıyordu. Ancak birkaç yoldaşlarını kaybettikten sonra saldırganlar onu mana kalkanlarıyla kuşatmayı başardılar; büyücüler de uzaktan büyü yağdırıyordu.

Yara izli, kızıl saçlı yükselmiş elinde devasa bir savaş çekiciyle bana doğru koşan ilk kişi oldu. Mana yüklü her adımıyla zeminde çöküntüler oluşturuyordu.

“Seni sağ ele geçirenin de canı cehenneme!” diye kükredi. “Geber!”

Gözü dönmüş Striker, adeta nabız gibi atan siyah çelik çekicini savurdu.

Topuklarımı yere sağlamca diktim. Özümden gelen eter patlamasını kolum üzerinden yumruğuma yönlendirirken, dengemi korumak için vücudumun geri kalanında düzenli bir akış sağladım.

Çıplak yumruğum metal çekicin yüzeyine çarptığında, havayı yırtan bir şok dalgası yayıldı.

Yakındaki paralı askerler bu kinetik enerjinin etkisiyle savrulup yere yapıştılar. Kızıl saçlı adamın çekici ise tıpkı beni hapsetmeye çalıştıkları o kafes gibi tuzla buz oldu.

Gözleri faltaşı gibi açılan rakibim daha ne olduğunu anlamadan, eter yüklü bir yumrukla göğüs kafesini dağıttım. Bir daha asla toparlanamayacaktı.

O sırada Regis, o göbekli baltacının kafasını dişlerinin arasına almıştı. Adamın acı dolu çığlığı, yoldaşımın çenesini kapatmasıyla yerini mide bulandırıcı bir kemik çatırtısına bıraktı.

Mana panelleri gölge kurdu bir an için oyalasa da Regis’in pençeleri yıkım enerjisiyle yüklüydü; paralı askerlerin ortaya çıkardığı her şeyi yavaş yavaş küle çeviriyordu.

Etrafımdaki paralı askerler çaresizce oradan oraya kaçışıyordu; belki de artık aradaki muazzam farkın bilincine varmışlardı.

Solumdan gelen bir Striker, etrafında sert rüzgar akımları dönen devasa bir kılıcı savurdu. Hantal silahın yol açtığı rüzgar kesiklerini umursamadan yana kaydım. Kılıç yere çarptığı anda, silahın geniş yüzeyine sert bir tekme attım. Metalin parçalanma sesi duyuldu; tırtıklı bıçak kabzasından kopup uzaklara doğru sürüklendi.

Striker, kırılan silahına bakıp kalmaya vakit bulamadan, ikinci tekmeyi böğrüne yedi ve yan binalardan birinin duvarını yıkıp içeri uçtu.

Kendi etrafımda dönerek, geçtiği yeri parçalayan elektrik arkından kaçtım.

Cübbeli büyücü, voltaj dolu mana akışını tekrar üzerime yönlendirirken manyakça bir kahkaha patlattı.

Vücudumdan geçirdiğim yeni bir eter akımıyla Hız Hamlesi yaptım ve büyücünün yanından geçip gittim; kanlı kolum karnında kocaman bir delik açmıştı.

Kahkahası yerini ölümcül yarasını görünce histerik bir çığlığa bıraktı.

Ağzından kanlar sızan adam yığılırken bedenini yakalayıp döndürdüm. Onu üzerime gelen buz iğnelerine karşı kalkan olarak kullandım. İğneler çarptıkça bedeninin sarsıldığını hissettim, sonra kollarımda cansız kaldı.

Cesedi yere bıraktım.

Kolumdaki kanı silkeleyip savaş alanını süzdüm; paralı askerlerden biri portala doğru kaçmaya başlamıştı. Güçlü bir rüzgar akımı formunu bulanıklaştırıyordu; kurtulmasına tek bir adım kalmıştı, bir kolu çoktan portalın parlayan ışığına girmişti bile.

Algım genişleyip eter akıntıları çevremde belirdiğinde dünya bir an için değişti. Uzay iplikçiklerinin bana bilgi aktarmasına izin vererek kaçanı yakalayacak rotayı buldum.

Ve bir adım attım.

Görüşüm rüzgar büyücüsünün hemen arkasına kayarken etrafımda mor yıldırımlar çaktı. Zırhlı yakasından kavrayıp onu kendime doğru çektim.

“Nereye gittiğini sanıyorsun?” diye sordum.

Yüzümdeki nazik gülümsemeye rağmen, adamın suratı dehşetle çarpıldı.

“N-nasıl...” diye inledi, kafatasını zemine gömmemle sesi kesildi.

Kadim Kalıntıların daha derin bölgelerindeki yoğun eter atmosferinin eksikliğini hissediyordum. Tek bir İlahi Adım ile rezervlerimdeki düşüşü fark edince, eteri savurgan bir şekilde kullanmamam gerektiğini anladım.

Savaşa geri döndüğümde Regis’in başka bir kurbanla meşgul olduğunu gördüm; devasa gölge kurt, zırhı ve eti aynı kolaylıkla parçalıyordu.

Geri kalan düşmanlara doğru ilerlerken, hemen önümde bir gölge hareket etti. Titreyen bir elin tuttuğu hançeri son anda sol kolumla yakaladım. Saldırganım kısa saçlı bir kızdı; bir şekilde kendini ve silahlarını kamufle ederek etraftaki kaosun içinde neredeyse görünmez olmayı başarmıştı.

“Fırsatın varken kaçmalıydın,” deyip elimdeki bileğini kırdım.

“Canın cehenneme!” diye çığlık attı kamufle olmuş yükselmiş. Topuğu üzerinde dönüp diğer elindeki hançeri savurdu.

Hançer bana ulaşamadı. Pençe gibi uzattığım parmak ucum boğazını bir uçtan bir uca yardı.

Fışkıran kanlar ve boğuk bir hırıltıyla dizlerinin üzerine çöktü.

Onun arkasında Regis’in mızraklı bir Striker’ın üzerine atladığını gördüm. Mızrağın sapını dişleriyle yakalayıp ikiye böldü ve adamı altına aldı. Yakındaki bir binanın köşesinden, geri çekilen birkaç paralı asker tarafından Regis’e doğru beyaz ışık diskleri fırlatılıyordu.

Hançerli kızın hareketiyle dikkatim tekrar ona döndü. Bir eliyle kesik boğazını tutarken, son gücüyle hançerlerinden birini bacağıma saplamayı başarmıştı.

Acıdan ziyade rahatsız olduğum için suratımı buruşturup hançeri çekip çıkardım.

Kız donup kaldı; umutsuzca açtığı yaranın gözlerinin önünde iyileşmeye başlamasını izlemekten başka bir şey yapamadı. Sonra ölümcül yarasına yenik düşüp yığıldı.

Sonunda düşman çözülmeye başladı; adamlardan birkaçı kaçmaya yeltendi. Regis onlardan birini çoktan haklamıştı, ikincisinin peşine düştüğü sırada beyaz disklerden biri omzuna isabet etti.

Yoldaşımın öfkesi alevlendi ama yarayı umursamadı, önceliği kaçan adamın işini bitirmeye verdi.

Kalan saldırganlardan birkaçının daha icabına baktığımda, Regis gözünü onu o parlak beyaz disklerle yaralayan büyücüye dikmişti bile. Büyücü, üst üste binmiş çelik plakalardan zırh giymiş, sert görünümlü bir kadının arkasına saklanıyordu.

İkili, kendilerini takip eden gölge kurttan kaçarak bir ara sokağa doğru sendeleyerek gerilerken, kadın hem kendisini hem de büyücüyü içine alan, parıldayan manadan bir kutu oluşturdu. İlkinin etrafında ikinci ve üçüncü bariyerler belirdi. Kadın derin bir nefes aldı, sert bakışlarını Regis'e dikti; arkasındaki rahatlamış büyücü ise yeniden yakıcı beyaz diskler çağırmaya başlamıştı.

Yoldaşım hayatta kalan son iki paralı askere doğru yaklaştığı her adımda, pençeleri daha parlak ve tekinsiz bir ışıkla parlıyordu. Sonunda yıkım sessizce titredi ve yaratılan üç bariyeri de tereyağından kıl çeker gibi eritip geçti. Yoldaşımın bu son iki avının tadını çıkardığı her halinden belliydi.

Regis'i işini bitirmesi için yalnız bırakıp, kendilerini kısıtlayan altın aura altında olan biteni fal taşı gibi açılmış gözlerle izleyen Darrin ve Alaric'in yanına yürüdüm.

Yere düşen güç kafesi eseri, yoldaşlarımın etrafına dolanan ruhani altın zincirler saçarak parlıyordu. Hiç lafı uzatmadan, açılmış piramit şeklindeki nesnenin üzerine sertçe bastım; eser, altındaki toprakla birlikte botumun altında gıcırdayarak parçalandı.

Altın ışık sönerken her iki adam da öne doğru sendeleyerek kurtuldu.

Alaric dizlerini ovarak bakışlarını önce kan gölüne dönmüş savaş alanında gezdirdi, sonra bana çevirdi.

Rahatsızca boğazını temizleyip Darrin'e kısa bir bakış attıktan sonra kafasını kaldırdı. "Sen... şey... yaralı mısın?"

"Siz ikiniz de katılsaydınız çok daha hızlı biterdi," dedim omuz silkerken.

Darrin, zümrüt yeşili gözleriyle hâlâ çevremizdeki manzarayı süzerek, "Her şey... kontrolün altında gibi görünüyordu," diye mırıldandı.

Sol tarafımızda, yerde bir figür kıpırdadı.

Alaric ve Darrin bana baktılar ama başımı salladım. Acı dolu bir iniltiyle kendini yerden kazımasına, toparlanmasına izin verdim. Bir zamanlar turuncu olan zırhı kıpkırmızıya boyanmıştı ama kanın çoğu ona ait değildi. Yüzündeki derin bir sıyrık ve muhtemelen yaşayacağı şiddetli bir baş ağrısı dışında ağır bir yarası yoktu.

Ona doğru yürüdüm ve etrafındaki manzarayı idrak edene kadar sessizce bekledim.

Gözleri kan çanağına dönmüş, yaşlar içinde, "Hayır..." diye fısıldadı.

Yükselici, titreyen vücudunu olduğum yere doğru çevirdi.

"Lütfen... sadece yaşamama izin ver," diye hırıldadı.

"Seni bu pisliği görmen için hayatta bırakmadım," diye cevap verdim soğukkanlı bir sesle. "Senin için bir işim var."

Hızla başını salladı. "N-ne istersen."

Gözlerimi cesetlerle dolu portal platformunda gezdirerek, "Seni tutan adama söyle ki bu," dedim, "benim son merhametimdi."

Paralı askerin çenesi kasıldı ama anladığını belirtircesine bir kez daha başını salladı.

Ona soğuk bir gülümseme bahşederek devam ettim: "Eğer elinde kalan son akıl kırıntısını da çöpe atıp tekrar peşime düşmeye kalkarsa, Granbehl ailesinden kendi kanı için yas tutacak tek kişinin Ada kalacağından emin olurum. Ne de olsa... nerede yaşadıklarını biliyorum."

Son bir onay işaretiyle yanımızdan uzaklaştı, portaldan geçip gitmeyi zor başardı.

Kadınla olan etkileşimimi ciddi bir sessizlikle izleyen Darrin ve Alaric'in yanına döndüm.

"Bunu ele alış biçimime itirazınız mı var?" diye sordum.

Darrin uzağa bakmadan hemen önce, "Sonuca mı? Hayır, zerre kadar yok," diye cevap verdi. "Ama yöntemine gelince, yani..."

Alaric, eserin kırık parçalarını şefkatle tutarak homurdandı: "Güç kafesini kırmadan bizi dışarı çıkarabilseydin sonuç çok daha iyi olurdu. Bunun ne kadar değerli olduğu hakkında en ufak bir fikrin var mı?"

Ciddi bir suratla, "Eğer satsaydın, yine Granbehl gibilerin eline geçerdi," diye karşılık verdim.

"Doğru tabii," diye kekeledi, "ama o arada ben de hatırı sayılır derecede zenginleşmiş olurdum!"

Hafifçe güldüm, Darrin de bana çaresizce omuz silkti.

Regis tam o anda ara sokaktan çıkıp geldi. Ağzı kan içinde yanımda bitti. Darrin'in ona ne kadar huzursuzca baktığını fark etmemek imkansızdı.

Regis silkelenerek havaya ılık kırmızı damlacıklar saçtı; Alaric, Darrin ve benim üzerime küçük kan lekeleri sıçradı. Darrin yüzünü koluyla kapatarak geri çekilirken, Alaric yüzündeki kırmızı noktalarla öylece uzağa bakakaldı, hiç eğlenmişe benzemiyordu.

Dili ağzının kenarından sarkarken zihnimde sesi yankılandı: "Çok daha iyi hissediyorum. Şimdi biraz kestireceğim."

Darrin ve Alaric, Regis'in yavaşça sönümlenerek vücudumun içine geri süzülmesini hayranlık içinde izlediler.

Darrin, sanki doğru kelimeleri arıyormuş gibi duraksadı. "Senin büyün ve... şu çağırdığın şey..." Ağzını açtı, tereddüt etti ve tekrar kapattı. Sonunda sadece çaresizce başını sallamakla yetindi.

Alaric, üçgen panellerden birini kapatmaya çalışırken, "Ben daha çok o güç kafesinden nasıl çıktığını merak ediyorum," diye itiraf etti. "Bu imkansız olmalıydı."

Gözlerinin içine bakarak, "Gerçekten bilmek istiyor musun?" diye sordum.

Bir an sertleşmiş toprağa baktı, sonra yerdeki gevşek bir taşı tekmeledi. "Hayır, sanırım istemiyorum."

Darrin, Alaric'in omzunun üzerinden, "Ben kesinlikle bilmek isterdim Grey. Umarım bir gün bana sırrını anlatacak kadar güvenirsin," dedi.

Regis eğlenerek hırıldadı: "Hangisini?"

Hemen cevap vermeyince Darrin'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Arkasını dönerek partimize Kalıntılar'ın çıkışına kadar öncülük etti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.