“Bayağı fiyakalıydı,” dedi Regis, dışarı adımımızı attığımızda onaylayan bir tavırla.
Göz alıcı mavi gökyüzünün altında dururken ciğerlerime taze havayı çektim ve gülümsemeden edemedim. Yüce Salon’un çörtenleri ve demir mızrakları, davam bittikten sonra gözüme çok daha az heybetli görünüyordu.
Kemerli girişten gelen bir boğaz temizleme sesi dikkatimizi o yöne çekti; baş yargıç bize bakıyordu.
Lauden Denoir öne çıkıp derin bir saygıyla eğildi. “Bugünkü yardımınız için teşekkürler, Sayın Baş Yargıç. Soylu Denoir Hanesi bunu asla—”
“Yaptıklarımın hanenizin çıkarına olduğunu sanma sakın,” diyerek sözünü kesti kadın, alev kırmızısı saçlarını hafifçe savurarak. “Burası hakikat ve adaletin makamı; dar kafalı insanların hileyle servet peşinde koştuğu bir kumarhane değil.”
Lauden Denoir’ın aristokrat gülümsemesi bir anlığına sarsıldı ama geri adım attığında o maske yüzüne tekrar sımsıkı yapışmıştı.
“Yükselmiş Grey,” diye devam etti baş yargıç, o keskin ve otoriter sesiyle. “Bugün olanların ve son üç haftadır size karşı yürütülen eylemlerin geçmişte kalması en iyisi olur. Ne de olsa Yüce Salon’un bir… itibarını düşünmek zorundayız. Ayrıca Granbehl Hanesi ile aranızdaki şiddet tırmanacak olursa Egemenler bizzat duruma müdahale edebilir.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Rica etme tarzınız bir hayli ilginçmiş, Sayın Baş Yargıç.”
Bakışlarım kadının buz mavisi gözlerine kenetlendiğinde havada gerginlik çatırdıyordu. Granbehllerin çiğnediği tüm o yasaları düşündüm; baş yargıç şimdi benden hepsini affedip unutmamı istiyordu.
Sonunda derin bir nefes verdim. “Yüce Salon ve Granbehller yoluma çıkmadığı sürece, ben de sorun çıkarmak için çaba sarf etmem.”
Baş yargıç tek ve sert bir hareketle başını salladı. “O halde bir süreliğine gözden kaybolmanızı tavsiye ederim.”
Kadının keskin hatırlatması, davanın bitişinin verdiği o anlık heyecanı gölgelese de bir an daha gözlerimi ondan ayırmadım ve sonra arkamı döndüm.
Avlunun kenarlarında hâlâ birkaç küçük grup oyalanıyordu ama etrafa uyarıcı bakışlar fırlatan Taegen ve Arian’ın yaydığı baskı yüzünden kimse yaklaşmaya cesaret edemiyordu.
Birkaç kişinin tezahürat yaptığını ve dikkatimi çekmek için bağırdığını duydum ama onları görmezden geldim. Bunun yerine, yüzündeki o yapay saraylı gülümsemesiyle duran Lauden Denoir’a odaklandım.
“Beklenmedik yardımınız için teşekkürler,” dedim, soylu mirasçıyı dikkatle süzerek. “Yine de Denoir Hanesi’nin isimsiz, sıradan bir yükselmişe yardım etmek için bu kadar zahmete girmesine biraz şaşırdığımı itiraf etmeliyim.”
“Sevgili kız kardeşimin bir dostu için mi? İnan bana, Caera’nın içini rahatlatmak için her türlü zahmete değer. Aslında senin için çok endişeleniyordu ama beraat ettiğini duyduğunda inanılmaz bir rahatlama yaşayacağından eminim.” O takındığı resmi maskenin altından gerçek, alaycı bir gülümseme sızdı.
“Leydi Caera’nın o Hanım Evladı’nın ismini defalarca sayıkladığını duymuştum,” diye homurdandı Taegen.
“Bu lakapta karar kıldık, öyle mi?” diye sordum, ifadesiz bir suratla.
Arian keskin gözlerini bir anlığına kalabalıktan ayırıp bana mahcup bir gülümseme sundu. “Bu anormal derecede iri ve kaba saba arkadaşım, isimleri hatırlamakla uğraşmak yerine kişileri fiziksel özellikleriyle çağırmayı daha kolay buluyor.”
Taegen o cılız kılıç ustasına ters bir bakış attı. “O süslü kelimelerinin altında bir alay seziyorum, küçük kılıç.”
“Her neyse,” diyerek araya girdi Lauden, o zoraki gülümsemesi yine titreyerek. “Sizi bu akşam Caera’yı da görebileceğiniz bir akşam yemeğine davet etmek isterim. Annem ve babam merkez eyaletteki malikanemize döndüler bile ama senin gibi bariz yetenekleri olan bir adamın yolu bulabileceğinden şüphem yok. Yüce Lord ve Leydi Denoir seninle tanışmak için can atıyorlar; özellikle de serbest kalman için yaptıkları o yatırımdan sonra.” Bunu söylerken ses tonu daha ciddi, neredeyse iğneleyici bir hal almıştı. Mesaj gayet netti.
Ben cevap veremeden Alaric kolunu omzuma attı ve “Size de hanenize de çok teşekkürler ama korkarım yeğenim büyük bir badire atlattı,” dedi. “Ne de olsa üç hafta boyunca kesintisiz işkence gördü, biraz dinlenmesi lazım. Grey başka bir zaman gelmeyi çok ister, eminim. Size bir not göndeririz.”
Denoir mirasçısı itiraz edemeden “amcam” beni çoktan sürüklemeye başlamıştı. Arkama baktığımda Arian ve Taegen’in eşlik ettiği Lauden’in kollarını kavuşturmuş, kaşlarını çatarak bize baktığını gördüm.
Alaric’e bir Denoir mirasçısını böyle aniden terslemenin akıllıca olup olmadığını soracaktım ki bir bağırış sözümü kesti.
“Yükselmiş Grey, seni seviyorum!”
Şaşkınlıkla kalabalığı taradım ve sesin sahibini buldum; parlak turuncu deri zırhlar içinde genç bir kadındı.
“Ben de seni seviyorum, seni bronz tenli, heykel gibi tanrıça!” diye bağırdı Regis, sesi zihnimde yankılanarak.
Merakla gözlerim kadının üzerinde takılı kaldı, ta ki Alaric koluma vurana kadar.
“Hayranlarla vakit geçirecek zamanımız yok,” dedi Alaric, adımlarını hızlandırarak. “Seni ne kadar büyük ve mavi olurlarsa olsunlar, daha az gözün olduğu bir yere götürmemiz lazım.”
“Neden kaçıyormuşuz gibi hissediyorum?” diye sordum, adımlarımı ağır tutarak. “Lauden’in yüz ifadesi niyetini çok belli ediyor ama evine gidip sadece bir teşekkür etmekten zarar gelmezdi—”
Alaric keyifsizce burnundan soludu ve hızla ilerlemeye devam etti. Yanındaki Darrin ise her an saldırıya uğrayacakmışız gibi kafasını bir o yana bir bu yana çevirip duruyordu.
“Eğer Denoir Hanesi’nin tüm bunları sadece basit bir ‘teşekkür’ için yaptığını sanıyorsan, boynuna tasmayı takıp kayışı da ellerine uzat daha iyi,” dedi Alaric, birinci seviye çıkışına giden geniş bir bulvara saparken. “Aptallık etme evlat. O bencil soyluların bu işe bulaşmasının tek sebebi, seni Mezarlar’dan kendileri için ödüller ve eserler getirecek sadık küçük enikleri yapmak istemeleri.”
“Bunu anlamak zor değil,” diye karşılık verdim. “Ama Granbehllerin aksine, Caera’nın ailesinin elimde bana karşı kullanabileceği bir kozu yok; olsa olsa onlara bir minnet borcum olur.”
“Bir minnet borcu, çoğu zaman bir araba dolusu altından daha değerlidir; hele ki senin kadar potansiyelli birine aitse,” dedi Darrin, çevremizi kolaçan etmeye devam ederek.
“O boynuzlu sevgiline toz kondurmak istemem ama Caera’nın ailesini yardıma ikna etmek için senin ne kadar güçlü olduğunu onlara anlatmış olması da ihtimal dahilinde,” diye ekledi Regis.
Önemi yok, dedim hem kendime hem de Regis’e. Bir daha yollarımızın kesişmesi için bir sebep olacağını sanmıyorum.
Yoldaşım dilini şaklattı. “Heyhat, keşke şu ayyaş dostumuz Caera’nın yarısı kadar güzel olsaydı.”
Bakışlarımı Alaric’e çevirdim; farkında olmadan bu yaşlı sarhoşa güvendiğimi fark ettim. O olmasaydı Mezarlar’a geri dönmek çok daha zor olurdu… Ama aynı zamanda onu anlamak da kolaydı.
Alaric beni bir yemek—daha doğrusu içki—bileti olarak görüyordu; kim olduğumla ya da nereden geldiğimle zerre ilgilenmiyordu. Motivasyonları hakkında endişelenmeme gerek yoktu ve adamın bu yanını takdir ediyordum.
Aynı şeyi Darrin Ordin için söylemek zordu. Alaric’in ona neler anlattığını ve yardımı karşılığında benim adıma ne tür sözler verildiğini merak ediyordum.
“Pek bir yardımı dokunmuş gibi de durmuyordu ya neyse…” diye homurdandı Regis.
Düşüncelerim tekrar davaya döndüğünde, zihnimin bir köşesinde beni kurcalayan o detay öne çıktı. “Alaric, benim neden hayranlarım var? Davadaki o kadar insan kimdi?”
Alaric ve Darrin bakıştılar. “Aslında benim fikrimdi,” dedi Alaric’in arkadaşı omzunun üzerinden, sarı saçlarını eliyle karıştırarak. “Gerçi pis işlerin çoğunu Alaric’e bıraktım.”
İki kan kırmızısı öküzün çektiği devasa bir arabadan kaçmak için yolun kenarına çekildik.
Alaric omuz silkti ama sakalının o beni endişelendiren şekilde titrediğini gördüm. “Hakkında bazı söylentiler yaymış olabilirim. Biraz ilgi uyandırdım, birkaç kişiyi davanı izlemeye teşvik ettim.”
“Ne tür söylentiler…?” diye sordum, Alaric’i göz ucuyla süzerek.
Yaşlı adam boğazını temizledi. “Gizemli ve ilgi çekici havana zarar verecek bir şey değil.”
Aniden durdum ve ona sert bir bakış attım. “Alaric…”
“Sadece soylu bir hane tarafından zorbalığa uğrayan genç bir yükselmişin hikayesi,” dedi sakalını kaşıyarak. “Eğer bu yükselmişin o kadar yakışıklı ve… yetenekli… olduğunu, hatta belli bir soylu hanımın bile dikkatini çektiğini çıtlattıysam—”
Yüzümü ellerimin arasına gömme isteğine engel olmaya çalıştım. “Lütfen şaka yaptığını söyle.”
“Bu durum kalabalıktaki kadın-erkek oranını kesinlikle açıklıyor,” diye takıldı Regis.
Alaric omuz silkti ve birinci seviyenin çıkış portalına yaklaştıkça kalabalıklaşan insan yığınının arasından süzülerek tekrar yürümeye başladı.
Darrin bu diyaloğu dudaklarını birbirine bastırarak, hafif bir gülümsemeyle izlemişti. “O kısım benim fikrim değildi,” dedi özür dilercesine ve Alaric’in peşinden gitti.
Sokağın parlayan karolarına bakakaldım; tek umudum bu dedikoduların asla Caera’nın kulağına gitmemesiydi.
Diğerlerine yetişmek için hafifçe koşturdum ve konuşacak başka bir konu aradım. “Peki, plan ne?” diye sordum sonunda. “Burada yeterince vakit kaybettim—”
“Daha az kalabalık bir yere gidelim,” dedi Darrin, her iki yöne de akıp giden düzinelerce insana göz gezdirerek. Çoğu bize dikkat etmiyordu ama birkaçı Darrin’i görünce dönüp bir daha bakıyor, hatırı sayılır bir grup göz de beni takip ediyordu.
Geniş caddenin her iki yanını saran hanları ve yükselmiş barlarını es geçerek, Alaric’in doğrudan yöneldiği birinci seviye portalına ulaştık. Portallar, renkli mozaik taşların üzerinde asılı duran iki cam parçası gibi göründüğünde, ikinci seviyeyi terk eden yükselmişlerin oluşturduğu kuyruğa girdik.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
“Şu an için Mezarlar’dan ayrılmamızın en iyisi olduğunu düşünüyorum,” diye cevapladı Darrin. “Önce Sehz-Clar’ın kırsalındaki malikaneme gideceğiz.”
“Sehz-Clar mı?” diye mırıldandım kendi kendime, okuduklarımı hatırlamaya çalışarak. “Ünlü bir yükselmiş için biraz fazla kırsal değil mi?”
“Böylesi işime geliyor,” dedi, istifini bozmadan.
Alacrya'nın uçsuz bucaksız topraklarını ve Etril’in doğusundaki Aramoor’da bulunan Mezarlar’a nereden girdiğimizi düşündüm. Sehz-Clar’a gitmeden önce tekrar Etril’den mi geçecektik? Bir avuç altın karşılığında özel bir oda tutabileceğimiz onca han varken, sadece iki çift laf etmek için bu kadar yol tepmek pek akıl kârı gelmiyordu.
Gözlerimi ikinci seviyenin derinliklerine, Mezarlar’ın daha alt katmanlarına açılan o devasa portalın olduğu yöne çevirdim. O anda bir grup adamın tam da bana bakarken aynı anda kafalarını çevirdiklerini fark ettim. Hepsi koyu deri ve zincir zırhlar kuşanmıştı. Sanki daha bir saniye öncesine kadar gözlerini üzerime dikmişler gibi bir halleri vardı.
Hızla sıradaki diğer insanları süzdüm. Turuncu zırhlı kadın birkaç kişi arkamızda bekliyordu. Göz göze geldiğimizde ağzı hafifçe aralandı ama hemen başını önüne eğdi; koyu renk saçları yüzüne perde oldu. Onların haricinde kimse biz üçümüzle ilgileniyor gibi görünmüyordu.
Zihnimde sorular filizlendi ama kendime sakladım. Alaric’in bizi Mezarlar’dan uzaklaştırmak için geçerli bir sebebi olduğuna güveniyordum. Ayrıca yanlış bir soru sorup Darrin’i şüphelendirmek de istemiyordum.
Çıkış portalına ulaşmamız sadece birkaç dakika sürdü. Üniformalı bir görevli geçmemiz için işaret verdi. İkinci seviyeden birinci seviyeye geçmek gece ile gündüz gibiydi. İkinci seviye ne kadar aydınlık ve ferahsa, burası o kadar rutubetliydi; havada ağır bir demir ve dışkı kokusu asılı kalmıştı.
Bazı canavarların postundan yapılma kıyafetler giymiş bir adam, geçiş izni hakkında portal muhafızlarından birine bağırıyordu. Üniformalı muhafız kollarını kavuşturmuştu, geniş çenesindeki bir kasın seğirdiğini görebiliyordum.
Onun arkasında, ikinci seviyeye girmek için sırada bekleyen bir düzine yükselmiş vardı ve çoğu beklemekten şikayet ederek söylenip duruyordu.
Göz ucuyla bu kargaşayı izlerken, parlak turuncu zırhlı kadının portaldan geçtiğini gördüm. Etrafı taradı ve gözleri beni bulur bulmaz, boyut yüzüğünden bir şeyler çıkararak doğrudan üzerimize doğru yürümeye başladı.
Keskinleşen duyularım ve reflekslerim sayesinde, esmer kadının bana ulaşması için geçen o birkaç saniye sanki bir asır gibi gelmişti.
Tam kol mesafeme girdiği an, topuklarımın üzerinde döndüm ve bileğini kavradım. Kolundaki zincir zırhı etine gömecek kadar sertçe sıktım.
Kadın nefesini tuttu ve elinde tuttuğu her neyse yere yuvarlandı.
“Fark etmeyeceğimi mi sandın?” diye sordum. Bileğini bükerken bakışlarımı gözlerine diktim. “Neden beni takip ediyorsun?”
“Ç-çok özür dilerim!” diye ciyakladı. Kahverengi gözleri sonuna kadar açılmış, yüzü bembeyaz kesilmişti. “Sadece i-imzanızı istemiştim!”
Yere, botumun hemen dibine düşen eşyaya baktım. Piramit şeklinde, kenarları zincir işlemeli çelik bir kutuydu bu. Ben ona bakarken, kadın ayağını ileri uzatıp sivri ucuna hafifçe vurdu.
Aynı anda birkaç şey birden oldu.
Ayaklarımın dibindeki eser bir çiçek gibi açıldı ve etrafa parlak, altın rengi bir ışık saçtı.
Kadının boşta kalan elinde bir parıltı belirdi; avucunda ince, koyu renkli bir hançer vardı artık.
Portal platformunun etrafındaki o ana kadar bizi tetikte izleyen ya da ilerlemeyen sıra yüzünden homurdanan yükselmiş kalabalığı, bir anda silahlarını çekip bir bütün halinde bana ve yoldaşlarıma yöneldi. Arkalarındaki üç tedirgin görevli ise portaldan geçip ikinci seviyeye kaçarak gözden kayboldular.
Bütün bunlar bir tuzaktı ve bu kadar zahmete girecek tek bir grup vardı.
“Lord Granbehl’in size selamı var,” diye hırladı turuncu zırhlı yükselmiş, elindeki bıçağı karnıma doğru savururken.
Hâlâ bileğinden tuttuğum esmer kadını tek bir hamleyle yerden kestim ve yakındaki silahlı yükselmiş grubunun üzerine fırlattım. Bir çığlık atarak diğerlerinin arasına daldı ama benim dikkatim zaten eserdeydi. Eser her geçen an daha parlak bir ışık saçarak büyüyordu.
Topuğumun altında ezmek niyetiyle ayağımı kaldırdım ama... Olduğum yerde dondum kaldım, hareket edemiyordum. Açık piramitten yayılan altın ışık vücudumu sarmış, ikinci bir deri gibi her santimimi kaplamıştı. Işığın içinde, beni ve yoldaşlarımı çevreleyen ruhani zincirlerin şeklini seçebiliyordum.
“Hadi canım, gerçekten bir güç kafesi bulmuşlar.” Sesindeki şaşkınlıktan ziyade hayranlıktı. Alaric, kendisini saran enerji katmanının altından boğuk bir sesle konuşurken vücudunu oynatmaya çalıştı. “Hem de bayağı iyisinden.”
Onun bu sözlerine, şimdi bize tehlikeli bakışlar fırlatan yükselmişlerden yükselen alaycı gülüşler karşılık verdi.
“Bok,” diye küfretti Darrin. Sesi sanki başı suyun altındaymış gibi geliyordu. “Bu hiç iyi olmadı.”
Göz ucuyla, iki adamın turuncu zırhlı kadını yerden kaldırmaya çalıştığını gördüm. Kolunu tutuşundan, omzunu yerinden çıkardığımı anlamıştım. Yine de bu, bana zafer kazanmışçasına sırıtmasına engel olmadı.
“Bayağı dişli çıktın, değil mi?” dedi, kolunu bir hamlede yerine oturturken. Kadın bize doğru ağır adımlarla yaklaştı. “Seni Granbehl ailesine teslim etmek zorunda olmam ne acı. Seninki gibi güzel bir yüzün çok daha iyi kullanım alanları olabilirdi.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.