SETH MILVIEW
Stadyum tribünlerine çıkan uzun merdivenlerin başında dururken az kalsın arkamı dönüp vazgeçecektim. O kadar yorgundum ki… Ama neticede kemiklerinizin ve kas dokunuzun büyüyle birbirine yeniden dikilmesi tam olarak dinlendirici bir süreç sayılmazdı.
Zafer Şöleni’nin tüm ikinci gününü yatakta geçirmek zorunda kalmıştım, bu da çok berbattı. Herkes harp oyunlarını tezahüratlarla izlerken ya da pazarda harçlığını ezerken, ben dört kat battaniyenin altına büzülmüş, vücudum kendisini iyileştirmek için fazla mesai yaparken titreyip ter döküyordum.
Yine kalça kemiğimdeki çatlağın kaynamasının görece kolay olduğunu, kalçam çıkmakla kalmayıp kırılsaydı çok daha uzun ve ağrılı bir iyileşme süreci geçireceğimi söyleyen tabibin hakkını vermek lazımdı; kadın oldukça iyimserdi. Sınıftakilerin çoğu da gruplar halinde uğrayıp beni ziyaret etmişti. Mayla gün boyunca birkaç kez gelip halimi hatırımı sormuş, moralim düzelsin diye kurabiyeler, şekerler getirmişti.
Kapıdan her girdiğinde, yanımda kalmamı istediği o içimi kıpır kıpır eden anı hatırladım. Ağrının getirdiği o sisli zihin karmaşasının arasından bir şeyi net olarak fark ettim.
Ondan hoşlanıyordum. Bayağı bayağı hoşlanıyordum hem de. Daha önce hiç kimseden hoşlanmamıştım. Hiçbir kızla birinden hoşlanacak kadar yakınlaşmamıştım ki…
“Seth?”
İrkildim. Göz ucuyla ona bakarken yüzümün alev alev yandığını hissettim. Yürümeme yardım etmek için kolumu tutuyordu ve ben otuz saniye kadar öylece donup kalmış olmalıydım. “Affedersin, ben, şey…”
“Daha aşağılara oturabiliriz eğer—”
“Yo, gerek yok,” diyerek onu temin ettim ve merdivenleri tırmanmaya başladım. “İyiyim ben.”
Tribünün yarısına, Brion, Pascal, Yanick, Linden ve Deacon’ın oturduğu yere doğru tırmandığımız her adımda böğrüme kızgın bir demir saplanıyordu sanki. Sınıf arkadaşlarımızın çoğu, herkes Zafer Şöleni’nin asıl sebebi olan ana etkinliğe, yani meydan okumalara hazırlanırken soylu kanlarıyla birlikte özel localara geçmişti.
Biz diğerlerinin yanına sıkışıp otururken Linden cheer attı: “Selam olsun Yenilmez Seth’e, Devlerin Katili’ne!”
Pascal da yanık yüzünün tek tarafını kıvıran samimi bir gülümsemeyle ekledi: “Varlığınla bizleri onurlandırdın, ihsanınla ezildik.”
Gülmeye çalıştım ama hemen sızlandım.
Yanick arkasına yaslanıp kalın sargılar içindeki bacağını havaya dikti. “Acını paylaşıyorum dostum. En azından sen dövüşünü kazandın.”
Arkadaşşlarıma minnettar bir gülümseme atarak birkaç kişinin önünden geçtim (tribünler neredeyse tamamen dolmuştu) ve Linden’ın yanındaki sıraya kaydım. “Ee, meydan okumaları duyurdular mı henüz?”
“Yok,” dedi Yanick, arena zeminindeki küçük dövüş platformlarının tamamen temizlenmiş olan boşluğuna bakıp surat asarak. Sonra birden neşelendi. “Ama memleketteki dedikodulara göre Taş Yiyen Ssanyu, Orak Viessa Vritra’nın muhafızı olmak için Bilal’in yerine geçmeye meydan okuyacakmış.”
Pascal hırladı. “Ssanyu efsanevi bir tırmanıcı olabilir ama Orak Viessa Vritra’nın nasıl muhafızlar tercih ettiğini herkes bilir.”
“Doğru,” diyerek konuştuklarına başımla onay verdim. “Tenebrous’un Orakların Doğuşu kitabını okudunuz mu?”
“Ah, ben okudum!” dedi Deacon neşeyle. Bu cevabı herkesi güldürdü. Elini göğsüne bastırıp alınmış gibi yaparak, “Aydın bir insan olduğum için bağışlayın beni barbarlar,” dedi.
Sert bankta rahat bir pozisyon bulmaya çalışarak konuşmaya devam ettim: “En son çıkan nüshada Tenebrous, Orak Viessa Vritra’nın muhafızlarını bizzat eğitip yetiştirmeyi tercih ettiğinden bahsediyor. Son muhafızı Bilal savaş zamanı atanmıştı ama çocukluğundan beri onun vesayetindeydi.”
“Aynen!” dedi Deacon. “O ve kardeşleri. Bilal, Bivran ve… Bivrae, değil mi? Ölü Üçler?”
Mayla kafası karışmış bir halde tekrar etti: “Ölü Üçler mi?”
Ona doğru dönerken acıyla yüzümü buruşturdum. Güneş ışığı, kızıl-kahve saçlarına vurarak yüzünü çevreliyor, yanaklarının hafif dolgunluğunu öne çıkarıyordu. O kadar…
Boğazımı temizleyerek konuştum: “Evlerinde tek başlarına bulunan sekiz dokuz yaşlarında üç küçük çocuk. Bina bir çeşit patlamayla tamamen yok olmuş, içerideki herkes ölmüş. Ama bu üçüzler bir şekilde sağ çıkmayı başarmış.”
“Oha,” dedi Brion. “Bu hikayeyi hiç duymamıştım.”
Linden öne doğru eğilip ilk kez söze girdi: “Merak ediyorum da acaba—”
Fakat sözü, stadyumun dört bir yanında yankılanan büyülü gong sesleriyle aniden kesildi. Sanırsın birisi bir an ses bariyeri çekmişti, seyirciler bir anda bıçak gibi kesilip tamamen sustu.
Bu sessizliğin içine, koyu renk plaka zırhlar giymiş, arkasında mor bir pelerin dalgalanan Vritra soyundan bir adam adım attı. Arena zeminindeki dövüş alanının merkezine doğru kararlı adımlarla ilerliyordu. Kısa kesilmiş siyah saçlarının arasından boynuzlar yükseliyordu. Ciddi bir yüz ifadesi vardı ve kırmızı gözleri nereye dikilse, oradaki kalabalık adeta titriyordu.
Adını söyleyen ya da başarılarını sıralayan bir duyuru yapılmadı. Zaten kim olduğunu bilmeyen yoktu: Sehz-Clar’ın muhafızı Cylrit.
Savaş alanının ortasına vardığında, bir kılıç kadar dik duruşuyla yüksek locaya döndü ve derin bir saygıyla eğildi. Orak Seris Vritra’nın balkonun önüne çıktığını hayal meyal görebiliyordum ve zaten oturuyor olduğuma şükrettim. Onu görmek (güneş ışığında erimiş inci gibi parlayan saçları, siyah elmaslar gibi ışıldayan savaş cübbesi) dizlerimin titremesine yetiyordu.
İkinci bir figür ortaya çıkıp Cylrit’e doğru ilerlemeye başladığında, Orak Seris yüksek locanın gölgelerine geri çekildi.
Gelen kadına tamamen odaklanmış olmama rağmen ona bakmak son derece zor, hatta neredeyse sancılıydı. Gözlerim, buzlu yoldaki kaygan ayakkabılar gibi üzerinden kayıp gitmek istiyordu. Sureti belirsizdi, ruhani gibiydi… Somutlaşmış bir gölge misali. Zayıf bedeninden dökülen sade siyah cübbesi dalgalanıyor, bileklerinin etrafında yok oluşa sürükleniyordu; sanki bir kumaş olmaktan çıkıp bizzat karanlığın kendisine dönüşüyordu.
Siyah bir sis rüzgarının üzerinde süzülür gibiydi. Kafasından yükselen bir boynuz yoktu ama gece karası teni ve cübbesiyle tezat oluşturacak şekilde adeta parıldayan kısa beyaz saçları, sivri ve dik dikenler halinde şekillendirilmişti.
Mawar, Etril’in Siyah Gülü…
Cylrit’in yanında duran Mawar da yüksek locaya doğru eğilerek selam verdi.
Başka bir kadın balkona çıkarak elini muhafızına doğru kaldırdı. Orak Seris Vritra’ya çok benziyordu ama aynı zamanda sanki onun tam zıttı gibiydi. Kadının gümüşi gri teninde hiçbir boya yoktu ve parlak beyaz saçlarında hiçbir süs taşımıyordu. Seris’in zarif boynuzlarının aksine, bu kadının kafatası boyunca geriye kıvrılan iki çift kalın, koyu ve ağır siyah boynuzu vardı.
Bir elbise ya da savaş cübbesi giymemişti; beyaz pullardan yapılmış bir zırh kuşanmıştı. Omuzlarındaki, boynundaki ve kalçalarındaki daha büyük, hafifçe koyu plakalar kemiği andıran organik bir görünüme sahipti. Vücudunun geri kalanını ise birbirine kenetlenmiş daha küçük, ok ucu şeklinde pullar kaplıyordu.
Orak Melzri Vritra…
Geri çekildi ve muhafız Mawar doğruldu.
Çalan gonglar tüm seyircileri yerinden sıçrattı. Linden koltuğundan kayarken Yanick küfür etti. Ben de öyle bir irkildim ki sanki kaburgam tekrar çatlamış gibi bir acıyla inledim.
Etrafımızı saran havadan derinden gelen bir ses yükseldi: “Sehz-Clar’dan Cylrit’in karşısına çıkacak hiçbir meydan okuyan olmadı. Adaylar arasından meydan okumak isteyen var mıdır?”
On binlerce kişiden oluşan tüm seyirci kitlesi, tek bir vücut halinde nefeslerini tutup savaş alanına kilitlendi. Fakat kimse öne çıkmadı.
“Cylrit’e meydan okuyan çıkmadı,” diye gürledi ses.
Yüksek locayı tekrar selamlayan muhafız Cylrit, sert adımlarla alandan ayrıldı.
“Etril’den Mawar’ın karşısına çıkacak hiçbir meydan okuyan olmadı. Adaylar arasından meydan okumak isteyen var mıdır?”
Meydan okuma çağrısı yine karşılıksız kaldı.
“Mawar’a meydan okuyan çıkmadı,” diye gürledi ses.
Mawar, Cylrit’i takip ederek zarif bir şekilde eğildi ve dövüş alanından süzülerek uzaklaştı.
O da gözden kaybolduğunda ses tekrar konuştu: “Merkez Hakimiyeti’nden Orak Cadell Vritra, Dreide Yüce Kanı’ndan muhafız Lyra’ya yönelik her türlü meydan okumayı reddetmeyi seçmiştir. Muhafız Lyra, yeni kardeş kıtamızın yerleşmesine katkıda bulunmak ve halkına huzur getirmek amacıyla Dikaten topraklarında kalmaya devam etmektedir.”
Kalabalıktan bazı mırıltılar yükseldi ama ses konuşmaya devam edince çıt çıkmaz oldu.
“Savaş zamanlarında, en güçlü asker bile Yüce Hükümdar’ın iradesini yerine getirirken düşebilir. Dünya engindir ve tehlikeleri çoktur; işte bu yüzden Alakriya’nın bizleri koruması, kollaması ve güçlü kılması için Yüce Hükümdar’a ihtiyacı vardır. Ölenleri, verdikleri kayıplar için minnetle anıyoruz. Vechor’dan muhafız Uto, Truacia’dan Jaegrette ve Truacia’dan Bilal. İsimleri de tıpkı taptıkları ameller gibi tek bir Alakriya kalbi attığı sürece unutulmayacaktır.
Ama birinin düştüğü yerde başkası yükselir. Alakriya’nın şampiyonlarından dördü, Orak Viessa Vritra’nın komutasındaki Truacia muhafızlığı konumu için meydan okumak üzere öne çıkmıştır. Hükümdar Kiros Vritra, şu isimleri alana davet ediyor ve hoş geldiniz diyor: Taş Yiyen Ssanyu—”
“Hah, demiştim size!” diye fısıldadı Yanick, kulaklarına varan bir sırıtışla.
“—Rusaek Soylu Kanı’ndan Aadaan, Gwethe Yüce Kanı’ndan Kagiso ve Ölü Üçler’den Bivrae.”
İsimleri okundukça, dört yarışmacı kapılardan birinden belirip Cylrit ve Mawar’ın az önce boşalttığı alanın ortasına doğru ilerledi. Yana yana dizildiler (Bivrae diğerlerinden epeyce uzakta duruyordu, yüzünde tiksinti dolu çirkin bir ifade vardı) ve hepsi birden yüksek locaya doğru eğilerek selam verdiler.
“Başka meydan okumak isteyen aday var mıdır?” dedi ses.
Birkaç saniye geçti. Kimse kımıldamadı.
Ses bu kez daha derin, daha ihtişamlı gürledi: “Öyleyse Vechor Hükümdarı Kiros’un huzurunda eğilin ve meydan okumalar başlasın.”
Stadyumun üzerine boğucu bir baskı çöktü. Sanki dünya ters dönmüştü de ben bütün bir kıtanın ağırlığı altında kalmış, tepeme düşüp beni yok etmesini bekliyordum.
Yüksek locanın balkonunun kenarında devasa bir varlığın gölgesi belirdi. Etrafımdaki herkes çoktan başını öne eğmiş, gözlerini ayaklarına ya da kucaklarına dikmişti bile.
Ellerimi birleştirip gözlerimi kenetlenmiş parmaklarıma diktim; başka bir yere bakmaya cesaret edemiyordum. Görüş alanımın üst sınırından, dört yarışmacının Hükümdar'ın huzurunda yüzüstü yere kapanmış, secde eder hâlde durduğunu güçbela görebiliyordum.
Hükümdar konuştuğunda, sesi kana bulanmış bir gök gürültüsü ve kor gibi bir güçle yankılandı; kulaklarımı dağladı, nefesimi kesti. “Kendinizi kanıtlayın, yarışmacılar. Cesaretinizin derinliğini ve arzunuzun sınırlarını gösterin. Soyunuza ve Hükümdarlarınıza gurur yaşatın. İçinize hiçbir zayıflığın sızmasına izin vermeyin, bedeninizdeki her bir güç damlasının hakkını verin.”
Derken, varlığının yarattığı o ezici baskı aniden çekildi. Yanlışlıkla Hükümdar ile göz göze gelmekten korktuğum için başımı kaldırmadan bir süre bekledim. Fakat kalabalık kıpırdanmaya, etrafta fısıltılar yükselmeye başlamıştı. En sonunda Mayla'nın eli koluma dokundu.
“Seth, artık—”
Başımı kaldırıp gözlerine baktım. “Bu…” Ama gerisini getiremedim, az önce hissettiğim şeyi nasıl tarif edeceğimi bilemiyordum.
“Biliyorum.”
Görünmeyen sunucunun yansıtılan sesi bir kez daha yankılandı. Bu defa zaten zayıflamış olan sinirlerimi iyice gerdi; sanki biri tam arkamda durmuş, doğrudan kulağıma bağırıyordu. “Yarışmacılar Kagiso ve Aadaan, lütfen alanda kalın. Diğerleri, bekleme alanına dönsün.”
Ssanyu ve Bivrae zıt yönlere doğru ilerledi. İlki gururla yürürken, ikincisi çocukken annemin bana okuduğu korku hikâyelerindeki yaratıkları hatırlatan bir tarzda sinsice süzülüyordu.
Alanda kalan iki adam önce yüksek locaya, ardından birbirlerine selam verdi.
Aadaan uzun boylu ve ince yapılıydı; kolları ve bacakları işkence tezgahında çekilip uzatılmış gibi duruyordu. Üzerinde rün işlemeli deri bir zırh vardı ve koyu kahverengi zırhı neredeyse kendi ten rengiyle aynıydı. Yüzünde alaycı bir gülümseme taşıyordu ve gözlerini bir an olsun Kagiso'dan ayırmıyordu.
Kagiso gösterişli bir şekilde esnedi, her hareketinde sarımsı yelesi omuzlarında dalgalanıyordu. Siyah boynuzlarının uçları saçlarının arasından hafifçe görünüyordu; gözlerinden biri alev kırmızısı, diğeri ise zifiri siyahtı. Zırhı, kırmızı gözüyle uyumlu derin bir kırmızı tonda deri ve zırh örmesinden oluşuyordu. Omuzluklarından, göğsünden ve açıkta kalan sırtının iki yanından gümüş rünler parıldıyordu.
“Oha, ne kadar çok rün var öyle,” diye mırıldandı Linden. Ama zırhtan bahsetmediğini anlayabiliyordum. Adamın omurgası en az bir düzine simge ve hatta birkaç nişan ile kaplıydı. “Onun hakkında bir şey bilen var mı?”
Deacon, “Sadece Yükseksoylu Gwethe tarafından büyütüldüğünü ve tek başına tırmanan biri olduğunu biliyorum,” diye yanıtladı. “Vritra kanı ortaya çıktığında göz önünden kaybolmuştu.”
Pascal hırladı ve izli yanağını kaşıdı. “Vritra kanı taşıyan ve yetenekleri ortaya çıkan herkes üzerinde türlü çılgın deneyler yaptıklarını duymuştum. Bu yüzden sayıları bu kadar azmış.”
“Saçmalama,” dedi Brion, Pascal'ın kendisine öfkeyle bakmasına aldırış etmeden. “Sayılarının az olmasının sebebi, damarlarında bolca Vritra kanı olan birinin bile asura mana sanatlarını kullanabilmesinin çok nadir bir durum olması. Bunu başarabilen birkaç kişiyi de Yüce Hükümdar bizzat Taegrin Caelum'a götürüp diğer asuralarla savaşmaları için eğitiyor.”
Linden güldü. “Dostum, en kral adamlar bile asuralarla dövüşemez. Belki tırpanlar yapabilir ama sadece iksirlerle falan güçlendirildikten sonra. Bence Yüce Hükümdar'ın diğer asuralara karşı gizli bir silahı var. Onlardan hiç korkmamasının sebebi bu. Bir düşünsenize, buradaki Alacrya'ya saldırmak yerine diğer kıtanın yarısını havaya uçurmayı seçtiler. Alacrya'dan korkmuyor olsalardı neden böyle bir şey yapsınlar ki?”
Pascal gözlerini devirdi. “Linden, dostum, fazla yayın izliyorsun…”
Sohbet, dövüşün başladığını bildiren çan sesleriyle bölündü.
Ancak dövüşçüler hareket etmedi. Kagiso ve Aadaan aralarında sekiz-dokuz metre mesafe bırakarak duruyor, ellerine çağırdıkları silahları tutuyorlardı. Aadaan uzun, ince gümüş bir mızrak sallıyordu; Kagiso'nun ellerinin etrafında ise boğumlarından keskin pençeler uzayan siyah demir eldivenler belirdi.
Mayla neredeyse fısıltıyla, “Ne yapıyorlar?” diye sordu.
Deacon, maskesinin arkasından büyümüş gözleriyle, “Birbirlerini tartıyorlar,” diye mırıldandı. “Bu seviyede dikkatsiz bir hamle anında kaybetmek anlamına gelebilir.”
İlk hamleyi Aadaan yaptı.
Kolunu geriye çekip mızrağını Kagiso'ya doğru fırlattı. Mızrağın etrafındaki hava biçim değiştirip eriyen bir buz gibi eridi ve merkezinde gümüş kıymığın bulunduğu devasa bir rüzgâr mızrağına dönüştü. Aynı anda, Aadaan'ın etrafında birden fazla toz bulutu belirip onu koruyucu bir çember gibi sarmalamaya başladı.
Kagiso bir elini kaldırdı. Siyah eldiveni eriyerek onlarca küçük siyah noktaya dönüştü ve saldırıyı engellemek için harekete geçti. Saldıran bir eşek arısı sürüsü gibi mızrağın üzerini tamamen kapladılar ve bir an sonra dağıldıklarında mızrak yok olmuş, etraflarındaki rüzgâr dağılmıştı.
Brion nefes nefese, “Az önce ne oldu öyle?” diye sordu. “Daha önce hiç böyle bir büyü görmemiştim.”
Gözlerimi savaştan ayırmadan, “Çünkü o bir Vritra büyüsü,” diye yanıtladım. “Çürüme türü. Muhtemelen rüzgâr nitelikli aşınma.” Diğerleri şaşkınlık ve merak karışımı bir ifadeyle bana baktı. “Ben—”
Linden, Brion ve Pascal hep bir ağızdan, “Bir kitapta okudun,” dediler.
Bir an için hepimiz güldük ama stadyum o kadar sessizdi ki bu gülüş yapay kaçtı; hemen dikkatimizi yeniden dövüş alanına çevirdik.
Kagiso bileğinin bir hareketiyle siyah nokta sürüsünü havada süzülerek Aadaan'a doğru çoktan göndermişti. Koruyucu kasırgaları sıcak demirin kâğıdı kesmesi gibi delip geçerken hız kesmediler bile ama Aadaan sadece sırıtarak orada durdu. Gümüş bir parıltı oldu ve Aadaan altı metre ötede duruyordu; sırıtışı tehlikeli bir alaycılığa dönüşmüştü.
Muhafızların ilk tanıtımından beri sessiz olan kalabalık nihayet uyandı ve arena tezahürat ve bağrışmalarla patladı.
Yanick soluk soluğa, “Rüzgâr Koşucusu,” dedi. “Onun imza nişanı…”
Siyah noktalardan oluşan sürü, Aadaan'ı takip etmek için yön değiştirdi ama başka bir gümüş parıltıyla Aadaan, Kagiso'nın on beş metre arkasında belirdi.
Fakat Aadaan koştururken Kagiso öylece durup parmağını emmiyordu. Vritra kanlı tırmanıcı, manayı başka bir rüne yönlendiriyor, dövüş alanının her yerine toprak manası uzantıları gönderiyordu. Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum ama—
Sürü üzerine çullanırken Aadaan bir parıltıyla kayboldu ancak dövüş alanından siyah metal damarlarıyla kaplı devasa bir taş sütun fışkırdı. Bir çatırdı koptu ve sütun kırılarak oturduğum bankı sarsan bir gürültüyle yere devrildi.
Rüzgâr hızında hareket eden Aadaan, kemikleri kıracak bir kuvvetle taşa çarpmıştı ama sersemlemiş gibi görünmüyordu bile. Aksine, etrafını parıldayan enerjiden oluşan yoğun bir alan sarmıştı. Sütunun kırık kalıntısından destek alıp kendini ileri fırlattı, tam bir güç patlamasıyla Kagiso'ya doğru atıldı.
Savaş alanı bir an için toz bulutunun içinde kayboldu.
Linden, aşağıdaki kahverengi bulutun arkasını görmeye çalışarak gözlerini kısarken, “O da neydi böyle?” diye sordu.
Deacon, dövüşü takip edebilmek için gözlüğünü maskesinin üzerine kaldırarak, “Bir tür kuvvet yeniden dağıtım büyüsü,” diye yanıtladı. “Ama çok güçlü. Simge, hatta nişan seviyesinde olabilir.”
Bir rüzgâr dalgası toz bulutunu stadyumun dışına itti. Ne olduğunu göremediğimiz o birkaç saniye içinde arena zemini Kagiso'nun küçük siyah zerrelerinden oluşan bir mayın tarlasına dönmüştü. Aadaan sıkışıp kalmıştı. Bu kadar dar bir alanda hareket etmek için Rüzgâr Koşucusu'nu kullanmasının imkânı yoktu.
Kagiso, çağırdığı sütunun kırık kalıntısının üzerinde duruyor, bir bakıma Aadaan ile yer değiştirmiş oluyordu. Kırmızı gözü parıldadı.
Truacia'lıyı köşeye sıkıştırmış gibi görünüyordu.
Derken etrafımızdaki rüzgâr manasında, her yerde bir çekim hissedildi. Mananın akın akın arenaya döküldüğünü, Kagiso'nun büyüsünü bombardımana tuttuğunu hissedebiliyordum; muazzam miktardaki mana, zerrelerin aşındırma yeteneğine baskın geliyordu.
Mayla derin bir nefes alıp elimi tuttu, sertçe sıktı; midem kelebeklendi. Gözümün ucuyla ona baktım ama gözleri arenadaydı ve yüz ifadesinde elimi tuttuğunu düşündüğüne dair hiçbir belirti yoktu. Linden diğer tarafımdan dirseğiyle beni dürttü, kaşlarını indirip kaldırarak bana başparmağıyla onay işareti verdi.
Utanarak elimi çekmeyi düşündüm ama… bunu istemediğimi fark ettim. Bu durum… güzel hissettiriyordu. Gerçekten tuhaf ama aynı zamanda rahatlatıcıydı.
Yeniden dövüşe odaklanmayı başardığımda, savaş alanı siyah zerrelerden temizlenmişti—ezici mana akışı zerreleri tüketmiş, yakıp bitirmişti—ve Aadaan'ın etrafında yavaşça dönen bir kasırga oluşmaya başlıyordu. Kagiso çıplak elini uzattı ve pençeli eldiven elinin etrafında yeniden şekillendi. İki savaşçı uzun bir süre birbirlerini süzdü; ikisi de kavramakta zorlandığım bir şekilde hem temkinli hem de kendinden emindi.
Sonra Aadaan genişçe sırıttı ve toplanan fırtınayı dışarıya doğru itti.
Ve bu sadece başlangıçtı.
Dövüş uzadıkça kalabalığın sesi yükselip alçaldı; beş dakika, ten dakika, yirmi dakika… Yapılan her yeni büyüye veya aktifleştirilen her rüne hayran kalan arkadaşlarımla ben güldük, nefesimizi tuttuk, birbirimize bağırdık; dövüşçülerden biri üstünlüğü ele geçirdiğinde yuhaladık, hemen ardından rakibinin beklenmedik bir hamlesiyle durum tersine döndüğünde şaşkına döndük.
Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Ve hayatımda hiç bu kadar eğlenmemiştim.
Mayla son anlara kadar elimi bırakmadı. Kagiso'nun savunma yetenekleri—rakibinin manasını aşındırma ve en ölümcül saldırıları bile savuşturma gücü—Aadaan'ın mana rezervine galip geldi. Aadaan arenada süzülmek için Rüzgâr Koşucusu'nu artık kullanamaz hâle geldiğinde iş bitmişti.
Kagiso aradaki mesafeyi kapattı, o ağır eldivenleriyle Aadaan'ın koruyucu rüzgâr bariyerlerini parçaladı ve onu yere serdi. Pençelerini Aadaan'ın boğazına dayayan Kagiso, talimat almak için yüksek locaya baktı.
Yeniden sessizleşen kalabalık hep birlikte nefesini tuttu; Mayla ise başını çevirip yüzünü omuzuma bastırdı.
Gong sesi yankılandı. Kagiso ağır eldivenlerini kaybetti. Aadaan yuvarlanıp dizlerinin üzerinde doğruldu. Terden sırılsıklam olmuş cildine kumlar yapışmıştı. Tribünlerden bile titrediğini görebiliyordum.
Kalabalık, bendi yıkılan bir baraj gibi patladı. Arenayı coşkulu tezahüratlar kapladı. Yanick bile tek ayağı üzerinde zıplıyor, Brion'un omzuna tutunarak herkesle birlikte bağırıyordu. "Kagiso! Kagiso! Kagiso!"
Mayla elimi bırakıp olduğu yerde zıplamaya başlayınca içimde hafif bir hayal kırıklığı hissettim. Yüzü kızarmış, saçları hipnotize edici bir ritimle dalgalanıyordu. "İnanılmazdı!" diye bağırdı kulağı sağır eden gürültünün arasında.
Bağırmadan duyulabilmek için ona doğru eğildim. "Evet, gerçekten bambaşka bir seviyedeler. Ben..."
Görünmeyen sunucunun sesi seyircinin coşkusunu bıçak gibi kesti, arenadaki herkesi susturdu. "Güzel dövüştünüz. Gwethe Yüksek Soyundan Kagiso ve Rusaek Adlandırılmış Soyundan Aadaan... İki adaya da tebrikler. Zafer Kagiso'nun!"
İki dövüşçü, koyu gölgelerin ardında gizlenen Hükümdar ve Tırpanlar'ın bulunduğu yüksek locaya doğru tekrar eğilerek selam verdi. Ardından alandan ayrıldılar. Kagiso kendinden emin adımlarla uzaklaşırken Aadaan bakışlarını yere dikmiş, süklüm püklüm onu takip ediyordu.
"Taş Yiyen Ssanyu ve Üç Ölüler'den Bivrae, sahaya dönün ve hazırlanın."
Sahaya önce Ssanyu girdi. Kasları patlayacakmış gibi duran uzun boylu bir adamdı. Göğüs zırhı karın kaslarını ve rünlerle kaplı omurgasının çıkıntısını açıkta bırakıyordu. Vücudunun alt kısmının büyük bölümü çelik plakalarla kaplıydı. Kazınmış kafasını demirden bir taç çevreliyordu.
Ssanyu merkeze ulaştıktan sonra yerden yeşil bir sis kaynamaya başladı. Sis, ince ve sivri uzuvları olan, kemikleri yanlış birleştirilmiş gibi garip, eğri büğrü duran bir kadına dönüştü. İğrenç fiziğini daha da öne çıkarmak ister gibi giydiği siyah cüppe şeffaftı ve yer yer kesilmişti. Gri, hastalıklı cildinden dışarı fırlayan kaburgaları ve omurgası netçe görünüyordu.
Ssanyu'ya hırladığında sivri uçlar halinde törpülenmiş dişleri ortaya çıktı.
Her iki dövüşçü de yüksek locayı selamlayıp birbirlerine döndü. Bivrae'nin insan dışı bedeninin etrafında kusuk rengi yeşil bir sis dalgalanıyordu.
Gong sesleri dövüşün başladığını haber verdi.
"Bekle, ne yapıyor o?" diye sordu Mayla. Ayağa kalkıp eliyle gözlerini güneşten korudu.
Şaşkınlıktan donakalmış halde fısıldadım. "S-teslim oluyor..."
Ssanyu tek dizinin üzerine çökmüş, başını Bivrae'nin pençeli ayaklarının altındaki toprağa dikmişti. Kadın bir hayvan gibi dudaklarını geriye çekerek sivri dişlerini gösterdi. Sisler huzursuzca dalgalandıktan sonra tekrar bedenine çekildi.
Bivrae yüksek locaya döndü, sakat bedeninin elverdiği ölçüde dikleşti.
"Taş Yiyen Ssanyu çekiliyor," dedi ses. Tonu tamamen düzdü. Sunucu şaşırmışsa bile bunu gayet iyi gizlemişti. "Zafer Bivrae'nin!"
Seyirciler arasında bazı huzursuz mırıltılar yükseldi. Kagiso için atılan coşkulu çığlıkların aksine Bivrae için kimse tezahürat yapmadı. Ancak etrafımızdaki yetişkinler şikayetlerini ve konuşmalarını kısık sesle tutuyordu. Nedenini biliyordum. Aşağıda Bivrae, seyircilere meydan okuyan bir bakış fırlattı. Sanki sonucayönelik hoşnutsuzluğunu yüksek sesle dile getirecek birini arıyor gibiydi.
Birkaç saniye sonra, cılız bir alkış kıyameti eşliğinde arenadan kasılarak çıktı.
"Yok artık, inanılır gibi değil," dedi Yanick huysuzca. "Ssanyu'nun dövüşünü izlemek için o kadar heyecanlanmıştım. Çok saçmaydı. Kagiso da Bivrae'ye hemen boyun mu eğecek yani?"
Deacon burnundan soludu. "Bunu öğrenmek için biraz beklememiz gerekecek. Dinlenip güç toplamak için zamanı olacak. Şimdi Dragoth'un muhafızının yerini almak için yapılacak dövüşleri izleyeceğiz."
Brion, Yanick'in sırtına vurdu. "Tırpan Dragoth Vritra'nın en popüler Tırpan olduğunu herkes bilir. Eminim ki harika bir... Ayy!" Yanick dirseğiyle karnına vurunca Brion böğrünü tuttu, diğerleri gülüştü.
Fakat daha fazla bir şey konuşulamadan sunucu tekrar söze girdi. "Alacrya'nın on iki şampiyonu daha Tırpan Dragoth Vritra'nın emrindeki Vechor muhafızlığı pozisyonu için meydan okudu. Hükümdar Kiros Vritra sahay davet ediyor..."
Sunucu meydan okuyanları sıralamaya başladı; hepsi güçlü yükselmişler ya da savaş kahramanlarıydı. Her bir isim okunduğunda aday dövüş alanına adım atıyor ve yüksek locaya bakan sıraya katılıyordu. Son meydan okuyan da durduğunda, sıra hep birlikte eğildi.
"Meydan okuyanlar Echeron ve Lancel, lütfen sahada..."
Ses duraksadı. Önce Linden'a, sonra Mayla'ya baktım. O da en az benim kadar kafası karışmış görünüyordu. Bir şeyler... yanlıştı.
"Hey, o da ne?" diye sordu Pascal, havayı işaret ederek. "Hissediyor musunuz?"
Gökyüzündeki siyah bir nokta hızla büyüyordu. Tribündeki diğer üyeler de durumu fark etmeye başlamıştı. Binlerce ses Pascal'ın sorusunu yankıladı. Birkaçı bariyer büyüsü yaptı, diğerleri bağırarak koltuklarından kalktı ya da tehdit olarak gördükleri bu şeye karşı koymak için rünlerine mana akıtmaya başladı.
Victoriad başladığından beri kaçıncı kez olduğunu unutmuştum; güçlü bir auranın ani varlığıyla nefesim yine göğsümde tıkandı.
Sahadaki adaylar dağıldı, yeteneklerini aktif hale getirip kendilerini savunmaya hazırlandılar. Kapkara bir kuyruklu yıldız, bir an sonra karanlık enerjinin patlamasıyla arenanın ortasına indi ve hepsini böcek gibi fırlattı. On binlerce insan çığlık attı ama kimse kaçmıyordu. Bütün seyirci donakalmıştı, izlemekten başka bir şey yapamıyorlardı.
Aşağıdaki arena bir kez daha tamamen toz bulutuyla kaplandı. Yüksek locada, dört Tırpan'ın hepsi balkona doğru ilerledi. Savunma büyüsü yapmak için hamle yapmasalar da, hepsini birden bu şekilde görmek başımı döndürdü. Bir an bayılacağımdan korktum.
Mayla'nın kolumdaki eli beni kendime getirdi. Elimi onun elinin üzerine koyup sıktım.
Siyah alevlerden oluşan bir patlama tozu dağıttı. Arenanın ortasında çıkan zayıf bir adamdı—aslında bir çocuktu, çoğumuzdan pek de büyük sayılmazdı. Kısa siyah saçları, keskin yüz hatları vardı. Gözlerindeki vahşi, nefret dolu gazap olmasa neredeyse dikkat çekmeyecek biriydi...
Arena zemininde açtığı çukurdan dışarı adım attı. Koyu renk gözleri etrafındaki stadyumu taradı. Her adımında yerden siyah demir mızraklar fırlıyor, vücudunu karanlık alevler sarıyordu. Kagiso'nunkinden katbekat güçlü olan bu siyah Yozlaşma büyüsünü görmek içimi dehşetle doldurdu.
İlk konuşan Tırpan Viessa Vritra oldu. Sesi ölü gibi sessiz olan tribünlerde zahmetsizce yankılandı. "Nico. Kendini açıkla! Yüksek Hükümdar adına ne yaptığını..."
"Grey!" Yeni gelen adam—Merkez Hükümranlığı'ndan Tırpan Nico Vritra olduğunu titreyerek anladım—sesi çatlayarak bağırdı. "Burada olduğunu biliyorum! Meydan okumanı kabul ediyorum piç kurulusu! Çık karşıma!"
Mayla'nın gözleri kocaman açıldı, dudakları titredi. "O... o az önce..."
"Grey mi?" diye kekeledi Linden. "Şey gibi mi... Profesör Grey mi?"
Profesörün Tırpan Seris Vritra ile yaptığı o garip görüşmeye dair kafamdaki tüm vahşi teoriler, rüzgarda savrulan yapraklar gibi darmadağın oldu. Sınıf arkadaşlarımın gördüklerimiz için gittikçe daha akıl almaz açıklamalar uydurmalarını tamamen delilik olarak görmüştüm. Ama bu...
Profesör Grey gerçekte kimdi?
Tırpan Dragoth Vritra diğer Tırpan'a bakarak bıyık altından güldü. "Haddini aşıyorsun, küçük Nico. Biz işleri böyle..." Baş aniden dövüş alanına açılan çok sayıdaki girişten birine çevrildi, alaycı gülümsemesi öfkeli bir kaş çatmayla yer değiştirdi.
Biri Tırpan Nico'ya doğru yürüyordu. Kürk astarlı beyaz bir pelerin ve Merkez Akademisi üniforması giymiş bir adam. Buğday sarısı saçları Tırpan'ın öfkeli aurasıyla darmadağın olmuştu, maskesinin ardından altın sarısı gözleri parıldıyordu. O kadar kendinden emin ve kararlı yürüyordu ki, sadece varlığı bile Tırpan Nico'dan bir hastalık gibi yayılan nefret dolu auraya karşı bir kalkan oluşturuyordu.
Onu tanıyordum. Ama beynimdeki bir şeyler, bu kişinin tanıdığım adamla aynı olabileceğini bir türlü kabul etmiyordu. Sezon başlamadan önce kütüphanede ilk karşılaştığım, zayıf, çelimsiz, hastalıklı bir çocuğu adamakıllı bir dövüşçüye dönüştürmek için vakit harcayan adamla... Boynumu kırmak ister gibi bakmasına rağmen bunu yapan adamla...
Gözümün önündeki bu adam nasıl benim o huysuz, gizemli, mesafeli Yakın Dövüş Taktikleri profesörüm olabilirdi? Dövüş alanında Tırpan Nico'ya sanki ölüme yürümüyormuş gibi yaklaşan kişi o olamazdı. Aklım almıyordu.
Ama oydu.
Profesör Grey ve Tırpan Nico neredeyse burun buruna gelene kadar diğer Tırpanlar bile müdahale etmedi.
"Nico," dedi Profesör Grey. Gözlerine ulaşmayan bir gülümsemeyle ekledi. "Leş gibi görünüyorsun, eski dostum."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.