Kül Kalan Anılar

ARTHUR

Nico bana doğru yarım adım attı. Çenesi seğiriyor, şakakındaki damar öfkeyle zonkluyordu. En ufak bir hareketinde yerden siyah dikenler fışkırıyor, teninden cılız ruh ateşi alevleri yükseliyordu. “İki hayat geçse de hiç değişmemişsin.”

Bu sözler üzerine yüzümdeki sahte tebessüm silindi, söyleyeceğim diğer kışkırtıcı lafları yuttum. Nico’yu kaçamayacağı ya da destek çağıramayacağı bu dövüşe çekmekle, gösterdiğim zekayla gurur duyuyordum; fakat şimdi karşımda dikilirken o gururdan eser kalmamıştı. Yüzünde Elijah’dan kalan tek bir gölge bile neredeyse silinmişti ve o çehre içimi karmakarışık duygularla dolduruyordu.

Ne de olsa iki hayatımda da en yakın dostumdu. Önce Nico olarak, sonra Elijah... Ve ben ikisinde de ona karşı başarısız olmuştum. Onu şu anki haline getiren de biraz bu başarısızlıklardı.

Nefret dolu. Çaresiz. İnsanlığını yitirmiş bir kabuk.

Yine de... Benden nefret ettiği için onu suçlamıyordum.

Suçlayamazdım.

Bu hayatta yaptıkları için bile onu suçlayamazdım, bunu yapmak ne kadar kolay olsa da... Buraya sırf Agrona tarafından kullanılacak, manipüle edilecek bir kukla olsun diye reenkarne edilmişti. Kader ona geçmiş hayatının hatalarından ders çıkarma fırsatı tanımamıştı. İkinci bir şans verilmek yerine, hayatının ilk anından itibaren içindeki korku, güvensizlik ve gazap eğilip bükülmüş, bir silaha dönüştürülmüştü.

Fakat ikimiz de bu noktaya nasıl gelmiş olursak olalım, artık özürlerin ya da helalleşmelerin çok ötesindeydik.

Tessia’nın benim için ne anlama geldiğini bilmesine rağmen Nico, Tess’in bedenini bir kap olarak kullanıp Cecilia’nın reenkarnasyonuna yardım etmişti. Bu durumun yol açacağı felaketleri hâlâ tam olarak kavrayamıyordum. Başkasının silahı olmaktan o kadar çok korkuyordu ki sırf bundan kaçmak için kılıcıma atlamıştı Cecilia...

Ve Nico, o sonsuz bencilliği ve körlüğüyle onu elleriyle Agrona’ya teslim etmişti.

“Bir şey söylesene!” diye kükredi Nico, neredeyse bağırıyordu. Altındaki zemin, aniden patlayan bir ruh ateşiyle eriyip gitti ve kendisi havada asılı kaldı.

“Ne diyeyim?” diye çıkıştım. Mızmızlanmaları eski bir yara gibi sinirlerimi törpülüyordu. “Cecilia’yı benim öldürmediğimi mi? Sizi asla terk etmek istemediğimi mi? Sana gerçeği anlatsam dinleyecek misin ki? Hem neyi değiştirir Nico? Binlerce masumu katlettiğin gerçeğini mi? Sırf kendi bencilliğin yüzünden Tessia’yı elimden aldığını mı—”

“Ben sadece bana ait olanı geri aldım!” diye bağırdı. Gözleri kapkaranlık, nefret dolu bir alevle parlıyordu. “Bana verilmesi gerekeni! Kader bu. Tıpkı senin ölmenin gerektiği gibi. Yine.”

Nico’nun son cümlesindeki o nihai ton içimde derin, keskin bir acı uyandırdı. O an, yaşanmış her şeyi geri alabilmeyi ne çok isterdim... Keşke Cecilia hayatta kalsaydı da planladıkları gibi birlikte kaçabilselerdi. Keşke Leydi Vera ile antrenman yapabilmek için onları hayatımdan çıkarmasaydım, Cecilia ortadan kaybolduğunda Nico’ya yardım etmek için daha çok çabalasaydım...

Farklı yapabileceğim o kadar çok şey vardı ki.

Ama yapmamıştım. Katettiğim yola geriye dönüp bakabilirdim belki ama onun şeklini değiştiremezdim. O yolun beni getirdiği yeri de değiştiremezdim. Fakat ileriye bakabilir, ilerlediğim yönü değiştirmek için yeni, bambaşka seçimler yapabilirdim.

Kalıntımezarlar’da gözlerimi açtığımdan beri soğuk ve mesafeliydim. Öyle olmak zorundaydım, biliyordum. Bunun için kendimi suçlamıyordum.

Grey kimliği zihnime ördüğüm bir kalkan gibiydi; şu an yardım edemeyeceğim kişilerin düşüncelerini dışarıda tutuyordu: Tessia, Ellie, annem, Dicathen’deki herkes... Bunların yerine Kalıntımezarlar’a, Sylvia’nın son mesajında tembihlediği gibi harabeleri keşfetmeye, yeni yeteneklerimi ve içinde bulunduğum bu yeni dünyayı kavramaya odaklanmışım.

Ancak artık farklı bir yöne gitme vakti gelmişti. Ve bu da Nico ile başlayacaktı.

Yüzüme çöken hüzün ve acımanın tüm ağırlığını gizleyemedim, ifadem ister istemez yumuşadı.

“Yapma. Bana öyle bakma,” dedi Nico, başını öfkeyle sallayarak. “Senin merhametini istemiyorum.”

Birazdan yaşanacakları kabullenerek bedenimi serbest bıraktım. “Keşke her şey daha farklı olsaydı.”

SERIS VRITRA

Tırnaklarımı birbirine çarpmaya başladım. Çocukluğumdan kalma bu gerginlik alışkanlığından çoktan kurtulduğumu sanıyordum, görünüşe göre yanılmışım.

Arthur’un hamleleri bir kez daha benim hesaplarımın önüne geçmişti.

Kendimi hazırlıksız yakalanmış buldum; bir yanda taşları alelacele yerine oturtma telaşı, diğer yanda ne olup bittiğini tam anlayamamanın getirdiği sessiz bir kabulleniş arasında gidip geliyordum.

Aynen öyle, yine de buralara kadar aptal olarak gelmemiştim. Kendime düşünmek için bir an tanıdıktan sonra Arthur’un planının aslında ne kadar basit ama bir o kadar da etkili olduğunu kavradım.

Nico’nun, Arthur nefretini paylaştığı Granbehl ailesiyle kurduğu o acemice, sabırsız ittifak... Arthur’un peşisıra gelen tedbirsiz misillemesi ve üstünü kapatmak için gösterdiği zayıf çaba...

Arthur’a tehdit oluşturacak kadar güç toplamaları için müttefiklerini beklemek, Nico’nun o fevri ve gazap dolu doğasına aykırıydı; kendi içindeki dürtüleri bastıracak dirayete sahip değildi. Kötü kurgulanmış planı patladığında, Arthur bunun bir öfke krizine yol açacağını gayet iyi biliyordu.

Nico öfkesine yenik düşen bir çocuktu her zaman. Zayıf bir adamın güç anlayışını, bir budalanın zekâ tanımını ve bir çocuğun olgunluk hissini temsil ediyordu. Yine de onu asla hafife almamıştım. Diğer Tırpanlar henüz farkında değildi belki ama reenkarne olanların hiçbiri göründüğü gibi değildi. Her biri kendi çapında bir değişim, bir kaos gücüydü.

Nico ile Arthur’un —ya da Dicathen’de kurtardığım çocuktan her anlamda çok farklı bir adama dönüşen Grey’in— savaş alanında karşı karşıya dikildiklerini görmek içimde aniden heyecanlı bir ürperti uyandırdı.

“Plan dışı bir kesinti ama belki de küçük Nico için rüştünü ispatlama fırsatı olur,” diye mırıldandı Dragoth, tasasız bir kahkaha atarak.

“Rüştünü mü ispatlayacak?” diye fısıldadı Viessa, sesi alçak bir tıslamayı andırıyordu. “Şununla dövüşüyor olması bile —ne ki bu adam, bir tür okul hocası mı?— Nico’yu rezil ediyor, dolayısıyla bizi de.”

Hükümdar Kiros, her türlü konforla donatılmış yüksek locasında huzursuzca kıpırdandı, sıkılmış gözleri amaçsızca etrafta gezindi. “Yeter ki bu durum işleri çok geciktirmesin,” diye homurdandı. Bakışları odanın en karanlık köşesinde takılı kaldı. “Belki de gidip silah arkadaşını azarlamalısın.”

Cadell gölgelerin arasından sıyrılıp Kiros’a doğru eğildi. “Tırpan Nico’nun küstahlığını bağışlayın, Hükümdarım. Yüce Hükümdar onun tasmasını çok fazla boşladı, korkarım ipini fazla uzun tuttu.”

Kiros’un dudakları alaycı bir tebessümle kıvrıldı. “Yüce Hükümdar’ın kararlarını veya takdirini mi sorguluyorsun, Tırpan?”

Cadell tek dizinin üzerine çöktü, kollarını göğsünde birleştirdi. “Hayır, Hükümdar Kiros, haşa.”

“Bir şeyler konuşuyorlar,” dedi Melzri, balkonun parmaklıklarına dayanıp başını hafifçe yana eğerek. “Boş, anlamsız lakırdılar.” Viessa ile karanlık bir bakış fırlattılar birbirlerine. “Eğitimi sırasında Nico’yu daha çok benzetmeliymişiz.”

“Kim bu Grey dedikleri?” diye sordu Dragoth, hepimize tek tek bakarak. “Sanki bir yerden tanıdık geliyor.”

Yeniden ayağa kalkan Cadell, bizimle balkona çıkmak yerine gölgelerin arasından izlemeye devam ediyordu. “Ölü bir adam,” dedi kestirip atarak. Konuşurken gözleri gözlerimle buluştu.

Demek Agrona, Arthur’un Alacrya’da olduğunu diğer Tırpanlara doğrulamamıştı ama Cadell’e söylemişti. İlginç.

Agrona’nın "Arthur artık umurumda değil" tavrına ne kadar inandığımdan emin değildim. Yüce Hükümdar sık sık kendi oyunlarını oynardı; kimini bir amaç uğruna, kimini sırf eğlence olsun diye... Bazen sırf müttefikleri de dahil onu takip edenlerin kafasını karıştırmak için ya da belki de olayların tam olarak nasıl gelişeceğini bilmemenin verdiği o heyecanı sevdiği için kendi planlarıyla çelişen işler yapardı.

Aşağıda Arthur, beyaz pelerinini omuzlarından sıyırıp tek bir zarif hareketle yok etti. Ne bir mana kırıntısı ne de bir niyet sızıyordu bedeninden; diğerlerinin de bunu fark etmesi uzun sürmedi.

“Manaya olan hâkimiyeti kusursuz,” dedi Viessa, simsiyah gözlerini kısarak Arthur’a bakarken.

Bu laf karşısındaki eğlenmişliğimi gizlemeye çalışmadım, o da bakışlarını bana çevirdi. Truacia’lı Tırpan ile konuşmayalı epey zaman olmuştu. Göz göze geldiğimizde duruşunu, ifadesini ve yüz hatlarını inceledim.

Ten gözleri kadar karanlık, gözleri kadar soluktu; mor saçları bir deniz gibi omuzlarından sırtına dökülüyordu. Benden uzundu, ayağındaki deri çizmelerin topukları onu daha da uzun gösteriyordu; çizmelerin turkuaz rengi, gri-beyaz zırhlı cüppesine işlenmiş rünlerle uyumluydu. Zifiri karanlık gözlerinden hiçbir şey okunmuyordu, porselen soğukluğundaki yüzünü bir duygu kırıntısı bile bozmazdı kolay kolay.

Bütün Tırpanlar arasında en az emin olduğum kişi Viessa’ydı.

Ama şu an zihnimi onunla meşgul edemezdim. Odaklanılacak çok daha ilgi çekici şeyler vardı. “Dövüşecekler.”

Arenada Arthur ile Nico aralarına altı metrelik bir mesafe koyarak ayrılmışlardı. Nico adeta siyah bir alev kasırgasıydı. Arthur ise buzdan oyulmuş bir heykeli andırıyordu.

Nico, öfke dolu bir çığlıkla öne atıldı. Bastığı zemin parça parça oldu, gölgesinin değdiği her yerden cılız otlar gibi siyah dikenler fışkırdı. Arthur’u cehennem ateşinde yakmaya hazırlanırken etrafında dönen siyah alevlerden bir girdap öne doğru uzandı.

Fakat Arthur, Nico’nun bu gazabı karşısında kılını bile kıpırdatmadı. Gerçeği bilmeseydim, onun da en az Nico kadar delirdiğini düşünebilirdim.

Gözlerim yuvalarından fırladı, Caera’nın bahsettiği o gücü nihayet kendi gözlerimle görmek için Melzri’nin yanındaki parmaklıklara doğru iyice eğildim.

Aç bir kükremeyle fırladı Nico’nun ruh alevleri. Arthur elini kaldırdı, alevleri karşılamak üzere avcundan mor bir enerji konisi yayıldı.

İki güç karşılaştığı anda birbirine sarıldı, birbirini kemirmeye başladı; ikisi de diğerini kusursuz bir şekilde etkisiz hale getiriyordu.

“İmkânsız,” diye homurdandı Cadell arkamızdan.

“Bak bu gerçekten ilgi çekici işte,” dedi Kiros, tahtında öne doğru kayarak. “Hey, Melzri, kenara çekil biraz, görüşümü kapatıyorsun.”

Arthur’un etrafındaki topraktan siyah mızraklar fışkırdı fakat tenini sıkıca saran parıltılı eter katmanına çarpar çarparak tuzla buz oldu.

Eter ile ruh ateşinin çarpışmasından geriye kalan çatırtılı duman bulutunu yaran Nico, etrafında dönen bir düzine siyah metal bıçakla belirdi. Sert bir hamleyle hepsini Arthur’a doğru füze gibi fırlattı.

Arthur’un elinde aniden bir kılıç belirdi. Canlı bir mor renkle parıldayan, saf eterden bir bıçak. Etrafındaki hava, sanki kılıç kendine yer açmak için alemin dokusunu kenara itiyormuş gibi gözlerimi ağrıtan bir biçimde büküldü. Çoğu kişinin gözleriyle takip edemeyeceği kadar hızlı hareketlerle Arthur, fırlatılan mızrakları birbiri ardına kesti; parçaların yanından geçip gitmesine ya da tenindeki koruyucu bariyerden zararsızca sekmesine izin verdi.

Ardından Nico bitti tepesinde.

Çarpışmaları stadyumun temellerini sarstı, bir an için yaşanan aksiyonu gözden kaybettim. Arthur’un silahı, toz bulutunun arkasından parıldayan canlı mor bir ışık çizgisiydi. Nico ise etrafını sarmaya devam eden siyah ateşten halenin belirginleştirdiği bir gölgeden ibaretti.

O mor ışık çizgisi, karanlık silüeti kesti…

Sonra… Nico, fırlatılmış bir bez bebek gibi havada taklalar atarak Arthur’un yanından geriye doğru savruldu.

Nico’nun bedeni, Arthur’un arkasındaki arena zeminine gürültüyle çarptı ve alanın yarısı boyunca derin bir yarık açarak sürüklendi.

“Bir dakika, ne oldu öyle?” diye sordu Dragoth, boğuk sesinde koyu bir kafa karışıklığı vardı.

Viessa yavaşça nefesini verdi. “Nico’nun çekirdeği…”

Haklıydı. Mana çoktan Nico’yu terk etmeye başlamıştı. Parçalanmış çekirdeğinden boşalan mananın etraftaki atmosfere yayıldığını hissedebiliyordum.

“Hah,” diye homurdandı Dragoth. “Rüştünü ispatlama konusunda yanılmışım demek ki.”

“Kapa çeneni ayodun,” dedi Melzri, korkuluklardan aşağı atlayarak. Yere öyle bir güçle indi ki altındaki zemin çatladı.

Sonunda Arthur arkasını döndü. Altın sarısı gözleri, yığılmış bir enkazı andıran devrilmiş Orak’a kadar uzanan o yıkım izini takip etti. Bakışları Melzri’ye takıldı ama kadın Nico’nun hareketsiz bedeninin yanında diz çöktüğünde, bakışlarını yukarıya, şeref locasına doğru kaldırdı.

Ağır ağır ilerleyen zaman aniden normale döndü.

Kalabalığın dehşet dolu çığlıklarını, yönlendirme bekleyen muhafızların ve görevlilerin bağrışmalarını, savaş alanının altındaki tüneller çökerken çıkan taş ve kırık ahşap gürültülerini duydum.

Melzri’nin endişesini, Viessa’nın öfkesini, Dragoth’un merakını, Cadell’in ise o buz gibi mesafesini süzdüm.

Arthur’u buradan nasıl çıkarabileceğimin yollarını düşünmeye başlamıştım bile ama kendimi durdurdum. Bu, onun planının bir parçasıydı. Kaçması gerekseydi bile kendi kaçış yolunu zaten hazırlamış olurdu. Hem diğer Oraklar ne yapabilirdi ki? Nico, Arthur’a meydan okumuştu —ya da kendi deyimiyle onun meydan okumasını kabul etmişti. Viktoriad’ı bölen de Nico’ydu. Arthur yanlış hiçbir şey yapmamıştı… ama yine de mesajını vermişti.

Sessiz, ama son derece net bir mesaj.

Arthur’un işler daha da kızışmadan öylece yürüyüp gideceğini ummuştum. Ama o, Melzri Nico’nun yarasını incelerken tam yanından geçerek kararlı adımlarla şeref locasına doğru ilerledi.

“Bu düellonun bugünkü etkinliklerde yarattığı gecikme için özür dilerim ama korkarım bir kesinti daha gerekiyor,” diye bağırdı. Sesinin sadece şeref locasına değil, tüm kolizyuma yayıldığından emin olmuştu.

“Bu düello yetkisiz bir meydan okumaydı,” diye karşılık verdi Viessa soğukkanlılıkla. Sesi hiç çaba sarf etmeden stadyumun öbür ucuna ulaşıyordu. “Orak dostumuza saldırma nedenin ne olursa olsun, onu yenmiş olman sana Hükümdar Kiros ya da Yüce Hükümdar nezdinde hiçbir şey kazandırmadığı gibi, Orak Nico’nun makamını talep etme ya da bizden herhangi bir şey isteme hakkı da vermez.”

Arthur, Viessa’nın simsiyah gözlerine hiç istifini bozmadan baktı. Keskin çene hattı rahattı, dudakları düz ve kararlıydı; duruşu dikkatli ama son derece sakindi. Dışarıdan bakıldığında, burada ipleri elinde tutan kişi tamamen o gibi görünüyordu.

“Koyduğunuz kurallara saygı duyuyorum,” diye devam etti Arthur. Ellerini arkasında birleştirdi, bacaklarını daha geniş ve hırslı bir duruşa getirdi. “Yine de, sıram gelmeden bu meydan okumayı yapmam için beni kışkırtan ve zorlayan sizin kendi Orak’ınızdı.”

Dragoth’un cüssesi bir metre kadar daha genişleyip heybetlendi. İki elini de korkuluklara dayayarak Arthur’a tepeden baktı. Çenesinin duruşunda ve kaşının hafifçe kalkışında o saklamaya çalıştığı merakı okunuyordu. “Pekala öyleyse. Ne istiyorsun? Belki yalvarırsan sana—”

“Hayır,” dedi Arthur. Sesi, Dragoth’un kurumunu bir kamçı şaklaması gibi kesti.

Diğer Orakalara kıyasla her zaman daha rahat olan Dragoth, normalde ölümle cezalandırılacak bu küstahlığa sadece hafifçe gülmekle yetindi.

Arthur konuşmaya devam ederken anlık bir süre gözlerime baktı, ardından bakışlarını arkamdaki Cadell’e çevirdi. İsteğinin olağanüstülüğüne tezat oluşturan sakin bir özgüvenle konuştu: “Sadece hak ettiğim şeyi istiyorum. Merkez Hükümranlık’tan Orak Cadell’e meydan okumayı.”

Viessa’nın dudakları, neredeyse bir kaş çatma sayılabilecek şekilde seğirdi.

Yanındaki Dragoth ise savaş alanına doğru elini umursamazca salladı. “Sıradan bir okul öğretmeninin meydan okumalarını dikkate almak zorunda değiliz.”

Aşağıda Melzri elinde bir iksir şişesiyle kalakalmıştı; eli Nico’nun ağzına doğru yarı yolda donup kalmış, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

Sadece beş dakika önce, Arthur ile Cadell arasındaki herhangi bir çatışmanın tek taraflı bir zaferle sonuçlanacağını varsayardım. Arthur tüm planını bana açmış olsaydı —sadece Nico’yu kimsenin araya girmeyeceği bir dövüşe çekmekle kalmayıp, aynı zamanda tüm Viktoriad’ın önünde Cadell’e meydan okuyacağını söyleseydi— ne yapar eder onu vazgeçirir ya da gerekirse turnuvadan elerdim.

Zaten bu yüzden bana anlatmamıştı.

Şimdi onu buradan çıkarmak ya da kaçmasına yardım etmek için kullanabileceğim tüm yollar tıkanmıştı. Bakışlarım Melzri ve Nico’nun üzerinde gezinirken, Arthur’un yeteneklerinden artık o kadar da emin olamayacağımı fark ettim. Nico bir Cadell olmasa da hâlâ bir Orak’tı… Yine de kendisini bilinmeyen bir tuzağın içine çekilmesine izin vermiş, Arthur’un tuzağına tam anlamıyla düşmüştü. Cadell ise bu kadar budala olmazdı.

Cadell’le göz göze geldim. Yüzündeki hoşnutsuzluk derin bir öfkeye dönüştü. Kaşlarım hayretle kalktı, onunki ise daha da çatıldı.

“Hayır,” dedi sonunda, sadece şeref locasındakilerin duyabileceği bir sesle. “Oraklar önüne gelen her meydan okumayı kabul edemez. Bu bizi küçültür ve kendini bir şey sanan her budalaya—”

“Az önce aramızdan birini tek bir darbeyle deviren bir budalaya mı?” diye araya girdim.

“Harika,” dedi Dragoth boğuk bir kıkırdamayla. “Bana ejderha katili Cadell’in bir okul öğretmeninden korktuğunu söylemeyeceksin herhalde?”

“Halka, Nico’nun bizi düşürdüğü kadar zayıf olmadığımız gösterilmeli,” diye ekledi Viessa.

Cadell’in gözleri parladı. “Bu meydan okuma benim seviyemin altında. O—”

Hükümdar Kiros kıpırdandı. Küçük bir hareketti ama büyüyen tartışmayı anında kesti. Hepimiz ona doğru döndük.

Kiros, bel çevresi daha kalın olsa da en az Dragoth kadar uzun ve heybetliydi. Kafasının yanlarından çıkan kalın boynuzları yukarı ve öne doğru kıvrılarak keskin uçlarla son buluyordu. Boynuzlarını farklı kalınlıklarda altın halkalar süslüyordu; bazısı mücevherlerle bezenmiş, bazısına ise parıltılı rünler işlenmişti. Altın sarısı saçları boynuzlarının etrafından kısa kesilmiş, arkada bir kuyruk şeklinde toplanmıştı. Omuzlarından parlak kırmızı cübbeler dökülüyordu.

Ağzına iri, mor bir meyve attı ve çiğnerken konuşmaya başladı; çenesinden sular akıyordu. “Git. Bu garip küçük adam ilgimi çekti. Neler yapabileceğini biraz daha görmek istiyorum, o yüzden işini çok çabuk bitirme.”

Cadell dimdik durdu, ardından derin bir saygıyla eğilip balkondan aşağı bir adım attı. Kendi arzusu ne olursa olsun, Kiros’un emrine karşı gelemezdi.

Cadell’in savaş alanının üzerinde süzülüşünü ve Arthur’a tepeden bakışını, içimdeki o derinleşen huzursuzlukla izledim. Melzri’nin Nico’yu —ya da çocuğun bedenini, ayırt edemiyordum çünkü içinde hiç mana dolaşmıyordu— kucaklayıp gözden kaybolmasını bekledi.

“Kabul ediyorum.” Cadell’in sesi gergindi, acı doluydu. “Ama bu dövüş…” —duraksadı, kelimelerin havada asılı kalmasına izin verdi— “…ölümüne olacak.”

Nefesini tutmuş bekleyen seyircilerin o derin sessizliği net bir şekilde duyulabiliyordu.

“Evet,” diye yanıtladı Arthur, yarı yıkılmış savaş alanının merkezine doğru birkaç adım geri çekilerek. “Kesinlikle öyle olacak.”

Cadell hiç vakit kaybetmedi, hiçbir uyarıda bulunmadı. Siyah alevlerden bir aura havayı tutuşturdu; hem Cadell’in etrafını sardı hem de aşağıya doğru geniş bir koni şeklinde dalgalandı. Arthur’un durduğu arena zemini yerle bir oldu, toprak kararıp kavruldu ve arena boyunca genişleyen bir krater açıldı. Arthur bu yıkımın içinde kayboldu.

Cehennem ateşi dağılırken kalabalıktan korku dolu fısıltılar yükseldi.

Arthur, derin kraterin dibinde duruyor olması dışında hiç kıpırdamamıştı. Bedeninde tek bir hasar yoktu ve olması gerektiği gibi yaşam enerjisini kemiren hiçbir ruh ateşi manası bünyesine işlememişti.

Bu manzara karşısında beliren o hayranlık dolu tebessümü bastırmak zorunda kaldım.

İyi bir numaraydı. Cadell’in bulunduğu yerden, kendi saldırısının dumanı görüşünü kapattığı için büyük ihtimalle görememişti bile. Zaten hareket, seyirciler arasındaki en güçlü büyüyle görüşünü artıranların bile takip edemeyeceği kadar hızlıydı. Bir göz kırpması süresince, sadece o ateş dalgasının geçeceği kadar bir anlığa, Arthur mor bir yıldırım çakışıyla ortadan kaybolmuştu.

Caera bu yetenekten bahsetmişti ama Arthur’un sergilediği o inanılmaz hız ve kontrol beni bile dehşete düşürdü.

İçimdeki o büyüyen cehalet hissi beni içten içe kemiriyordu. Arthur tam olarak ne yapmıştı? Ejderhaların bile yapamadığını nasıl yapabiliyordu? Herkesten daha neleri gizlemişti?

Cadell’in etrafındaki ruh ateşi aurası, süzülürken devasa kanatlar gibi arkasında genişleyerek parladı. Ellerinden dışarıya doğru alevden pençeler uzadı. Çürüme temelli ateş ışığın kendisini yuttukça, alevleriyle birlikte figürü de kararıp gölgeye dönüştü.

Arthur pozisyonunu değiştirdi; bacaklarını açtı, ellerini kenetleyip yumruk yaptı. O parlak eter bıçağı bir kez daha parıldayarak belirdi.

İkisi de siyah ve mor alevler ile yıldırımlardan oluşan kesif bir bulutun içinde kayboldu.

Darbenin artçı şokundan milleti buharlaşmaktan koruyan bariyerler titreyip titreyince tribünleri dehşet çığlıkları kapladı.

Arkamda, Kiros'un tahtında hafifçe öne eğilmesiyle cübbesinden çıkan hışırtıyı duydum.

Önce Arthur yeniden belirdi.

Çenem kilitlendi; parmaklarım süslü tırabzana gömüldü, metal avcumun içinde bükülüp kopana kadar sıktım.

Üniforması karnından kaburgalarına kadar yırtılmıştı. Yanık izinin üzerinde dans eden ruh ateşi, etini içten içe yakıyordu. Durmayacaktı; kanını tutuşturacak, manasının geçtiği damarları dağlayarak çekirdeğine kadar ulaşacaktı. En nihayetinde yaşam enerjisini emip onu içeriden çürüterek öldürecekti.

Mana ve eterin tutuşmasıyla oluşan o bulut dağılıp yok olurken, meydanın karşı tarafında, yerden birkaç metre yüksekte süzülen Cadell'a gözüm kaydı. Bir elini boynuna bastırmıştı, parmaklarının arasından kan süzülüyordu. Acıyla yüzünü buruşturmuştu ama gözlerinde intikam hırsıyla dolu bir ışıltı vardı. Çok geçmeden, mor gölgeli siyah alevlerin yarasını yalayarak iyileştirdiğini gördüm.

Ancak iyileşen tek kişi Cadell değildi. Arthur'un böğründe tutuşan ruh ateşi, üzerine dalga dalga vuran mor bir ışıkla yavaş yavaş sönmeye, kıvılcım kıvılcım erimeye başladı. Ardından, sanki o ağır yara kuma çizilmiş basit bir çizgiden ibaretmiş gibi, aynı ışık dalgası derisini silip süpürdü; geride lekesiz, pürüzsüz bir ten bıraktı.

"Büyüleyici," diye mırıldandı Kiros. "Yüce Hükümdar'ın bir sürprizi belki de? Keşfettiği yeni bir büyüyü sergilemek için tezgâhlanmış bir dövüş mü?" Hükümdar'a kaçamak bir bakış attım. Gözleri merak ve hayranlıkla parıldıyor, dudaklarında aptalca bir tebessüm geziniyordu. "Ne enfes bir sürpriz," diye ekledi, heyecanla ellerini dizlerine vurarak.

Hükümdarlar için her şey bir oyundan ibaretti. Gerçek sonuçlardan tamamen kopuk bir hayat sürmenin getirdiği bir hastalıktı bu. Özellikle de dünyayı devasa bir laboratuvar, içindeki her şeyi de birer deney olarak gören Vritra Klanı'nın baziliskleri için... Savaşlar, salgınlar, doğal afetler... Vritra için bunların hepsi, sadece yıkımın ardından kalanları kadavra gibi yarmak için birer fırsattı.

Zihnim, geçmişi ve geleceği her sorguladığımda olduğu gibi yine Vechor ile Sehz-Clar arasındaki son savaşa kayacak oldu ama bu düşünceleri hemen kafamdan atıp gözlerimin önünde sergilenen sahneye odaklandım.

Arthur yönünü Cadell'a dönmüştü. Cadell ise onun hâlâ hayatta olduğunu görünce şaşkınlığını gizlemeye çalışsa da beceremeymiş, burnunu kıvırıp ekşi bir suratla ona doğru yavaşça süzülmeye başlamıştı.

Arthur'un sureti dalgalandı; asuraların maddeyi büküp saf, mana yüklü biçimlerine bürünmelerine benzeyen bir dönüşümdü bu. Cildinin üzerinde siyah pullar belirdiği, başının iki yanından öne ve aşağıya doğru kıvrılarak çenesini kavrayan necef taşı renginde boynuzlar fışkırdığı an nefesim kesildi. Bir anlığına neye uğradığımı şaşırdım.

Derken harekete geçti. Siyah pulların arasından altın sarısı bir ışık süzüldü ve kendimi yine hazırlıksız yakalanmış buldum. Alışık olmadığım bir histi bu ama ne hikmetse Arthur'un olduğu her yerde sinir bozucu bir sıklıkla başıma geliyordu. Zırhı muazzamdı; bedeninde tecelli edişi bile asuraların o asil ve görkemli heybetini taşıyan, seyretmesi hayranlık uyandıran bir mucizeydi.

Arthur duruşunu düzeltip bir kılıç çağırdı. Kılıcın yaydığı mor ışık, savaşın ateşiyle kararmış, delik deşik olmuş zemini aydınlattı. "En son karşılaştığımızdan beri birkaç yeni numara öğrendim," dedi Arthur. Eterin yarattığı o derin sessizlikte sesi yankılandı. "Umarım sen de boş durmamışsındır, yoksa bu iş çok çabuk bitecek."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.