Yaşlı Alacryalıya bakakaldım; duyduklarımın doğruluğundan pek emin değildim.
Darrin, Alaric’in sözlerinin hemen ardından söze girdi. “Akademi personeli, toplumsal sınıfların dışındadır. En azından prestijli akademilerde durum böyle. Güçlü bir yüksekkan bile seni bir öğretmenlik pozisyonundan çekip alamaz. Dahası, Granbehl ailesi Merkez Akademi sınırları içinde bir saldırı düzenlerken yakalanırsa, isimleri anında silinir.”
Sandalyemde geriye yaslanıp kollarımı bağladım, tek kaşımın kalkmasına engel olamamıştım. “Zaten bir daha saldıramayacaklarını söylemiştiniz.”
Alaric eğlenerek burnundan güldü. “Hadi ama evlat. Konuyu değiştirme.”
Darrin, parmaklarını masaya vurarak devam etti. “Pozisyon, başlangıç seviyesi bir yakın dövüş eğitmenliği için.” Beni dikkatle süzüyordu.
“Kebap iş, o veletlere büyü öğretmekle uğraşmana bile gerek yok,” diye ekledi Alaric genişçe sırıtarak. “Sadece kılıç sallayacak, talim yaptıracaksın, o kadar.”
Darrin sözünü sürdürdü. “Haftada sadece birkaç gün dersin olacak, yani düzenini kurduğunda şunlar için vaktin kalacak—”
Kapının hafifçe çalınmasıyla sözü ağzında kaldı.
Bir an sonra kapı açıldı ve Sorrel, yemek dolu ağır tepsilerle içeri girdi. “Bu kadar git gel yapmak insanı acıktırıyor,” dedi ve tepsileri masaya bırakırken tatlı bir şekilde gülümsedi.
Biz Sorrel’in masayı kurmasını ve çatal bıçakları dizmesini beklerken Regis araya girdi. Ne düşündüğünü biliyorum, belli ki ama ikimiz de mantıklı düşündüğümüzde bunun oldukça sağlam bir plan olduğunun farkındayız.
Bu planın neresi sana mantıklı geliyor Regis? diye karşılık verdim, içimdeki öfke kıvılcımını bastıramayarak.
Müdahale edilmeden işimize bakabilmek için tam yetki almak karşılığında, birkaç zengin Alacryalı velete birbirlerine sopalarla vurmayı öğretmek ödenmeyecek bir bedel değil prenses. Regis’in ses tonu ukalaydı, zira bana karşı kullanmak için doğrudan zihnimdeki düşünceleri çekip aldığını biliyordu.
Alacryalı çocuklara Dicathian çocuklarını nasıl öldüreceklerini öğretmekten mi bahsediyorsun?
Maerin Kasabası’ndaki küçük Belmun’un bir mühür almasına yardım ederken yaptığın şey bu muydu? Ya da Mayla ve onun nişanı söz konusu olduğunda?
Verecek bir cevabım yok— Düşüncelerimi yarıda kesip bu fikri savuşturdum. İşin doğrusu, Maerin’deki o iki çocuğun bu kadar güçlü rünler almasının benimle bir ilgisi olduğundan şüpheleniyordum. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir tesadüftü.
Karşılaştığımız her Alacryalıya can düşmanımızmış gibi davranma aşamasını artık geçmedik mi? diye sordu Regis; sesindeki o sertlik yerini neredeyse sempatik bir tona bırakmıştı. Kahretsin, senin dışındaki tek tanıdığım insanlar Alacryalılar… Ayrıca sempatik falan da davranmıyorum, sadece ikna edici olmaya çalışıyorum.
Regis’in argümanını tartarken, Sorrel’in akşam yemeğinin son parçalarını yerleştirmesine odaklandım. Haklıydı ama bu düşüncenin ona sızmaması için yoğun bir çaba sarf ettim. Sorrel odadan çıkmadan önce üçümüze de neşeyle gülümsedi.
Kapı arkasından kapandığı an Alaric yeniden başladı. “Seni ilk nerede bulduğumu hatırlıyor musun evlat? Aramoor Şehrindeki o küçük kütüphanede. Eğer Merkez Akademi’ye gidersen, Alacrya’daki en büyük kütüphanelerden birine erişimin olacak. Üstelik bilgiye kaynağına daha yakın bir yerden ulaşacaksın, ne demek istediğimi anlıyorsun ya. Aramoor’da bulduğun o… iyice ayıklanmış bilgiler gibi değil.”
Yaşlı sarhoşu görmezden gelip çatalımı yakut kırmızısı bir meyve dilimine sapladım ve bir ısırık aldım.
“Yükselmişler akademi çevrelerinde itibar görür,” dedi Darrin, dumanı tüten kalın bir ekmek parçasının üzerine mis kokulu tereyağını sürerken. “Özellikle Merkez Akademi çok prestijlidir. Bir profesör, canı istediğinde ana Yadigar Mezarları yükseliş portalına gidiş dönüş ayarlayabilir… veya ikincil bir portala, hatta bir yerdeki özel bir portala erişim sağlayabilir. Birçok profesör hâlâ yükselişlere gidiyor, bu yüzden dikkat çekmezsin.”
Meyveyi çiğnerken kaşlarımı çattım; tadı lastik gibiydi ve kurutulmuş et dokusuna sahipti. En acil önceliğim Yadigar Mezarları’na dönmekti. Eğer bu akademide profesör taklidi yapmak buna engel olmayacaksa…
“Düzineyle farklı alanda uzmanla çevrili olacaksın,” diye devam etti Alaric. “Herkesin ne kadar zeki ve yetenekli olduğunu göstermeye bayılan türden insanlar. Rünlerin nasıl çalıştığı, Yadigar Mezarları ve kadim büyücülerden kalan yadigarlar hakkında bilinmesi gereken her şeyi bilen büyücüler…”
Güçlüce yutkunarak öne eğildim ve tepsilerden birinden bir dilim sert peynir aldım. “Bu akademide yadigarlar üzerinde çalışma yapıyorlar mı?” diye sordum, çok ilgili görünmemeye çalışarak. Alaric’in yüzünün aydınlanmasından, bu konuda pek de başarılı olamadığımı anladım.
“Hayır, tüm yadigarlar Yüksek Egemen’e gider. Muhtemelen aşılayıcılarının deneylerini yaptığı süper gizli bir ini vardır.” Alaric’in sözleri içimdeki o kısa süreli heyecanı söndürürken yüzümün düştüğünü hissettim. “Ama orada sergilenen epey bir ölü yadigar var!” diye bitirdi lafını aceleyle.
Darrin hevesle başını sallıyordu. “Bu doğru. Yaklaşık bir yıl önce orada konuk konuşmacıydım ve bana ‘yadigar deposu’ dedikleri yeri gezdirdiler. On yıllardır ele geçirdikleri ölü yadigarlar için küçük bir müze gibiydi.”
Ölü yadigarlarla dolu koca bir oda mı? Olasılıkları düşündüm. Eğer elimi o tarz yadigarlara geçirebilirsem, tıpkı şunun gibi…
Sahi, buna ne demeliyiz? diye sordum Regis’e; kız kardeşimi ve annemi görmemi sağlayan çok yüzlü taşı düşünerek.
Uzun Menzilli Dikizleme Küresi, dedi Regis, ismi tiyatral bir edayla uzatarak. Haftalardır içimden ona böyle diyorum zaten.
Olmaz öyle şey, diye yanıtladım. Ama adı her ne olursa olsun, emrimizde birkaç tane daha yadigar olması işimize gelirdi.
“Pekala,” dedim yüksek sesle, “diyelim ki planınıza uydum. Bu iş nasıl yürüyecek?”
Alaric masaya vurdu ve genişçe sırıttı; sakalına birkaç yemek kırıntısı sıçramıştı. Darrin ise daha detaylı bir açıklama yapmaya koyuldu.
O akşam kendimi Darrin’in konforlu misafir odalarından birinde, yerde bağdaş kurmuş durumumu değerlendirirken buldum. Regis ise devasa gövdesiyle yumuşak şilteye gömülmüş, yatağımda horuldayarak uyuyordu.
Her ne kadar itiraf etmek istemesem de Alaric ve Darrin’in fikrinin mantıklı tarafları vardı. Müdür Goodsky beni daha on iki yaşımdayken profesör yapmıştı ve Kordri ile ruh aleminde yıllarca yakın dövüş becerilerimi geliştirmiştim.
Akademi bana hem Denoir hem de Granbehl ailelerine karşı siyasi bir koruma sağlayacaktı ve görünüşe bakılırsa neredeyse anında Yadigar Mezarları’na geri dönebilecektim.
Yadigar Mezarları…
Bir yerlerde, keşfedilmemi bekleyen üç kadim kalıntı daha vardı. Caera ile birlikte yükseldiğimiz bölgelerin aynı kalıntıya mı yoksa farklı birine mi ait olduğundan emin değildim ama içgüdüsel olarak ikinci yükselişimde başarılı olamadığımı hissediyordum.
Üç Adım sayesinde Tanrı Adımı konusunda önemli bir ilerleme kaydetmiş olsam da, Aroa’nın Ağıdı’na dair içgörü içeren kilit taşı teknik olarak ilk kalıntıdan olduğu için, o zamandan beri yeni bir tanrı rününe dair büyük bir atılım gerçekleştirememiş veya bana yol gösterecek bir şey bulamamıştım.
Kaderin özünde ustalaşmak için, o konuşan sihirli kristalle konuştuğum harabe odaya benzer daha fazla bölge bulmam gerektiği düşüncesinden kurtulamıyordum. Aksi takdirde djinler neden oraya kendilerinden bir kalıntı bıraksın ve gelen ilk layık soydaşa kilit taşını teslim etmeyi beklesinler ki?
Zihnimi boşalttım ve Sylvia’nın tarif ettiği o dört kadim kalıntının konumlarını hatırlamaya çalıştım. Zihnime nakledilen anılar bir an için gözlerimin önünden geçti ama orada bir rehberlik bulamadım; gördüğüm yerlerin hiçbiri tanıdık değildi, zaten gitmiş olduğum yer hariç. Yadigar Mezarları’nın içinde kendimi onlara yönlendirmenin bir yolu yoktu.
“Burada, Alacrya’da sadece el yordamıyla ilerliyoruz,” diye mırıldandım. “Ya Agrona Kader üzerinde benden önce içgörü kazanırsa?”
Regis başını yataktan kaldırdı, hafifçe yana eğdi. “O zaman… kaybederiz sanırım. Kız arkadaşın onun ordusunu Epheotus’a sürer ve Agrona da Kader’i kullanarak—ne bileyim—diğer tüm asuraları karahindibaya falan çevirir.”
Başımı iki yana sallayarak kendimi geriye bıraktım ve soğuk zemine yaslandım. “Agrona ve Nico, Tessia’ya ne yaptıysa, o dövmeler veya büyü formları her neyse… onu kurtarmak zorundayım Regis.”
“Tüm hayatın boyunca—veya ikinci hayatın boyunca her neyse—etrafında pervane olduğun bir kız için, burada epey karışık duygular seziyorum.” Regis kelimelerini tartmak için duraksadı. “Onu aşk yüzünden mi kurtarıyorsun yoksa suçluluk duygusundan mı?”
Sözlerinin üzerimde bir süre demlenmesine izin verdim ve sonunda içimi çektim. “Emin değilim, belki ikisi de? Durum karışık…”
Gölge kurdu esneyerek çenesini patilerinin üzerine yasladı. “Bunu, nesneleri hayata döndürmek için zamanı geri almayı çözen adam söylüyor.”
Dalmış bir şekilde kıkırdadım; zihnim Tess ile olan ilişkimizin tüm aşamaları arasında geziniyordu. Kurtarıcıdan küçük bir kardeşe, arkadaştan sınıf arkadaşına ve daha fazlasına… Tüm bunların içinde her zaman bir tür sevgi vardı ama Regis’in kastettiği anlamda değildi. Fiziksel bedeninden çok daha yaşlı bir adam olmanın verdiği suçluluk duygusu, duygularımı derinlemesine incelememe engel olmuş, onları hep itelememe sebep olmuştu. Paylaştığımız o birkaç öpücük bile kararsızdı, sanki birbirimizi sınıyorduk…
Sonra Epheotus’ta gözden kaybolmuştum ve Tessia savaşa gitmişti. Savaş boyunca birbirimizi neredeyse hiç görmemiştik ve romantizm aklımdan o kadar uzaktı ki…
Sonra aniden kendimizi Duvar’da tekrar bir arada bulmuştuk. Orada karşılaştığım Tess, bir zamanlar beni bekleyeceğine söz vermiş, güzel ve yetenekli genç bir kadındı…
O gece, Duvar’a bakan o uçurumlardaki o an… Belki de ilişkimizin aşk etiketine yaklaştığı ilk ve tek zamandı. Bu konuda pek iyi olduğum söylenemezdi. İki hayatım olsa bile, hâlâ iyi olmadığım bazı şeyler vardı…
Tıpkı Tess’in dediği gibi…
“Ona hiç yaklaşmamalı mıydım?” diye sordum odaya doğru, sesim fısıltıdan farksızdı.
“O zaman buradaki hayatının, öncekinden ne farkı kalırdı?” diye sordu Regis, başını kaldırma zahmetine bile girmeden.
Konuşmak için dudaklarımı araladım ama tek bir kelime bile edemedim. Kendimi suçladığım pek çok şey vardı ancak bu dünyada sevdiğim insanlara yakınlaşmış olmak onlardan biri değildi.
Tereddüdümü gören yoldaşım, iç çekerek yataktan süzüldü. Kendi etrafında bir tur atıp yanıma, yere kıvrıldı; sırtını sol koluma dayamıştı.
Yavaşça inip kalkan gövdesini patpatladım, sonra parmaklarımı kürkünün arasında gezdirdim.
“Tuhaf bir yumuşaklığın var,” dedim, güçbela hafifçe gülerek.
“Biliyorum,” dedi uykulu bir sesle. Çenesi devasa bir esnemeyle çıtırdadı.
“Teşekkürler,” dedim; ne demek istediğimi anlayacağını biliyordum.
Regis sessiz kaldı ama içini kaplayan o huzurlu sıcaklığı ve kabaran keyfini hissedebiliyordum.
“Keşke yadigarı onu görmek için kullanabilseydim... Belki o zaman gerçekten neler döndüğünü anlayabilirdik. Hâlâ kendisi olup olmadığını bilirdim.” Yine de içimde bir yanım, bunu yapamadığım için memnundu. Eğer taş işe yarasaydı, göreceklerimden korkuyordum.
Boyutlararası depo rününe mana değil, aether yüklemeye başladığımda Regis yeniden canlandı. “Yine de deneyecek misin?”
Sadece başımı salladım; Tessia’yı her düşündüğümde hissettiğim o derin suçluluk ve korku kuyusundan zihnimi uzaklaşmaya zorladım. Şu anki tek endişem o değildi. Kurtarılmayı bekleyen eski bir dostum daha vardı ve onu da en az elf prensesi kadar, belki de daha fazla özlemiştim.
Gökkuşağı gibi parıldayan yumurtayı çıkarıp elimde çevirdim, içindeki Sylvie’yi hissetmeye çalıştım. Regis’in aksine, zihnimi yumurtanın içine sızdıramıyor, onun uyuyan bilincine dokunarak kendimi teselli edemiyordum.
Şu an Tessia için elimden bir şey gelmiyordu ama belki...
Regis başını yerden kaldırıp omzunun üzerinden bana baktı. “Şu numaranı denemeyeli epey oldu... Yumurtayı çatlatma mevzusu yani.”
Maerin Kasabası’ndan beri kazandığım güç artışlarını düşününce, gerçekten de çok uzun zaman olmuştu. Granbehl ailesi tarafından hapsedildiğim o bitmek bilmeyen, yorucu günlerde denemeye çok niyetlenmiştim ama... Başarırsam neler olabileceği konusundaki endişelerim beni durdurmuştu.
“Eee?” diye üsteledi Regis, patisiyle kulağının arkasını kaşıyarak. “Deneyecek misin yoksa öylece bakacak mısın?”
“Sanırım burası yeterince güvenli...”
Elimdeki taşa gerginlikle baktım; eğer yükleme yapmaya başlarsam vücudumdaki her bir damla aether’ı emip bitirecekti. Ya Sylvie aniden önümde beliriverirse? Bağım bir tilki olarak mı dönecekti, yoksa bir kız olarak mı... Yoksa Darrin Ordin’in evini yerle bir edecek yetişkin bir ejderha olarak mı?
Çocukluğumdan beri yanımdan ayrılmayan o aynı Sylvie olup olmayacağını ilk kez merak etmiyordum. Bana kızgın olur muydu? Olan biten her şeyi, birlikte yaptığımız her şeyi hatırlar mıydı?
Ya geri döndüğünde kim olduğumu bile bilmezse?
“Bunu öğrenmenin tek bir yolu var, prenses,” dedi Regis, ayağa kalkıp gerinerek.
Kararımı verince yerimden sıçradım ve odada üç hızlı adım atıp uçsuz bucaksız tepelere bakan geniş camı açtım. Tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmediğim için, yumurtaya burada aether yükleyip Darrin’in evini riske atamazdım.
Regis’e gelip gelmediğini sormak için döndüm ama cevabı çoktan hissetmiştim. Bu mahrem bir şeydi, kendi başıma yapmam gereken bir şey.
Gözlerinin içine baktım, hafifçe onaylarcasına başımı salladım ve pencereden aşağı atladım. Bir dizi süs çalısının ve küçük bir çitin üzerinden geçip uzun otların arasına indim. Karanlıkta tepeler hayaletimsi bir hal almıştı, soluk otlar yıldız ışığı altında renksiz görünüyordu.
Tüm vücudumu aether ile besleyerek, elimde hafifçe parıldayan yumurtayla Darrin’in evinden yaklaşık bir mil ötedeki yüksek bir tepeye doğru hafif tempoda koştum.
Kendimi sakin tutmak için elimden geleni yapsam da sert otların arasına bağdaş kurup oturduğumda kalbim göğsümde güm güm atıyordu. Sylvie’nin yumurtasına en son aether yüklemeye çalıştığımda, sanki hızla boşalan bir baraja kovalarla su boşaltıyormuşum gibi hissetmiştim. Ama bu bile, aether çekirdeğimi oluşturduktan hemen sonraki ilk denememden çok daha iyiydi.
Tahminlerime göre —aether çekirdeğimin saflığını belirlemek, mana çekirdeğimde olduğundan çok daha zordu— Maerin Kasabası ile şimdiki zaman arasındaki gelişimim, o ilk yükselişimde başardıklarımdan katbekat fazlaydı.
Tepeye kadar olan kısa koşu çok fazla aether tüketmemişti ama yine de başlamadan önce atmosferden çekebildiğim kadar aether çekmeye karar verdim. Bu işlem, etrafın aether ile kaynadığı Yadigar Mağaraları’na kıyasla çok daha yavaştı ancak çekirdeğim tamamen dolana kadar devam ettim.
Başarı şansımı en üst düzeye çıkarmak için, çekirdeğimdeki aether’ın bir kısmını serbest bıraktım; üzerinde hiçbir bilinçli kontrol kurmadan vücudumda doğal bir şekilde dolaşmasına izin verdim. Aether’ın çoğu ellerime —daha doğrusu Sylvie’nin yumurtasına— yöneldi, bir kısmı ise heba oldu ancak yaklaşık otuz dakikalık bir meditasyonun ardından çekirdeğim taşma noktasına gelmişti ve vücudum serbestçe yüzen aether parçacıklarıyla dolup taşıyordu.
Bu his bende çakırkeyiflik benzeri bir duygu yarattı; sanki birkaç kadeh bir şey içmişim de sarhoşluğun eşiğindeymişim gibi.
“Pekala Sylv,” diye fısıldadım. “Bakalım bu işe yarayacak mı?”
Işıldayan taşı sıkıca kavradım, gözlerimi kapattım ve iman tahtamın hemen altındaki aether çekirdeğinin o sıcak ışıltısını hissettim. Vücudumun her yerine yayılan aether kanallarını, her biri ben serbest bırakana kadar enerjiyi tutan küçük kapıları olan otoyollar gibi hayal ederek çekirdeğime bağladım; zihnimde o kapıların dizginlerini tuttum.
Tüm aether’ın yumurtaya akması önemliydi ancak içindeki hazneyi dolduracak kadar hızlı aktarmak da bir o kadar kritikti. Elbette, eğer kontrolsüz bir patlama şeklinde gönderirsem, çoğu yumurtaya akmak yerine atmosfere karışıp yok olurdu.
Bir anda tüm kapıları açtım ve var gücümle ittim. Lavlarla dövülmüş kanallarımdan hücum eden aether seliyle vücudum ısındı. İlk başta enerjinin dışarı kaçmasını veya fiziksel bedenim tarafından emilmesini engellemeye o kadar odaklanmıştım ki yumurtada neler olup bittiğini tam anlayamadım. Fakat aether’ım taşa daha fazla nüfuz ettikçe, büyük bir şaşkınlıkla işe yaradığını fark ettim.
Artık saflaştırılmış aether’ın daha fazlası taşın içine çekiliyor, dışarıya sadece küçük bir miktar kirli enerji sızıyordu; bu muazzam bir ilerlemeydi.
İçerideki aether’ın yumurtanın kalbine çekildiği o sarmal yol, canlı bir ametist ışığıyla parlamaya başladı. Etrafımdaki tepenin zirvesi mor ışığa boğulmuş; yeşil, kırmızı ve mavi gölgelerle bezenmişti.
Aether’ımın son damlaları da yumurtanın içine çekilirken çekirdeğim, aşırı gerilmiş bir kas gibi sızlamaya başladı.
Işık soldu; o canlı parıltılı taş önce donuklaştı, sonra tamamen karardı.
Ardından, Yadigar Mağaraları’nda uyandığımdan beri yanımda taşıdığım o küçük taşın derinliklerinden bir çatlama sesi geldi. Bu, duyduğumdan ziyade hissettiğim bir şeydi; çok ince bir buzun üzerine basıp ayaklarının altında kaydığını hissetmek gibi.
Bir şeyler olmasını bekledim. Taş, tıpkı onun gözlerimin önünde yok oluşu gibi, aether yeniden bağımın formuna dönüşürken aniden patlayarak mı açılacaktı? Yoksa yumurtadan yeni doğmuş bir kedi yavrusu boyutunda emekleyerek mi çıkacaktı?
Birkaç saniye geçti ve sinirlerim gerilmeye başladı. Bir dakika devrildiğinde bir şeylerin ters gittiğini anladım.
Artık yumurtanın içinde süzülen hiçbir aether akışı yoktu. Verdiğim her şeyi yutmuştu ama henüz olmamıştı...
Donup kaldım. Bir şeyler farklıydı. Göremesem de hissedebiliyordum.
Çekirdeğim boşaldığı için sızlasa da, küçük taşa deneme amaçlı bir enerji dalgası göndermeye yetecek kadar aether toplamak için birkaç dakika harcadım. Sylvie’nin yumurtası bunu açlıkla kabul etti ancak daha öncekinin aksine, aether yumurtanın merkezine sarmal çizerek inmedi.
Mor zerreler, emilirken keskin açılı geometrik bir yolu takip etti.
Başımı öne eğdim, Sylvie’den miras kalan buğday sarısı saçlarım yüzüme döküldü. “Bir katman daha.” Kelimeler ağzımdan kurumuş, kâğıt kadar ince ölü yapraklar gibi döküldü.
Bu yeni yolun karmaşıklığını hesaba katarsak, haznenin bu yeni katmanının ilkinden çok daha fazla aether gerektireceğine emindim.
Ve bu sonuncu olmayabilirdi.
Dudaklarımdan acı bir alay dökülürken ellerim titredi. Heyecanımın bu kadar ani bir şekilde hayal kırıklığına dönüşmesi beni sersemletmişti; görüşüm bulanana kadar boş boş yumurtaya baktım.
Titrek bir nefes verip kendimi topladım ve o gökkuşağı parıltılı taşı alnıma bastırmadan önce gözyaşlarımı sildim.
“Yadigar Mağaraları’ndaki tüm aether’ı tüketmem gerekse bile, seni oradan çıkaracağım Sylv.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.