Ağaç tepelerindeki gece kuşları yumuşakça ötüşürken, Corbett ve Lenora’nın Merkez Hükümranlık’taki malikânesinin meyve bahçesinde dalgınca dolaşıyordum. Grey’in yemeğe gelmemesiyle iyice tuhaflaşan ve gerilen o gecenin ardından, kısa bir süreliğine kafa dinlememe izin verilmişti.
Aslında onun gelmeyeceğini zaten biliyordum; bunu Yüce Lord ve Leydi’ye anlatmaya da çalışmıştım. Grey, onların bu kaba saba manipülasyon girişiminin içini daha en başından görmüş olmalıydı. Ne de olsa sahte davaya son vermesi için Yüksek Salon’a bula bula Lauden’ı göndermişlerdi.
Dallardan düşen iri bir tohum kabuğuna vurduğum tekme, kabuğun patika boyunca zıplayıp ağaçların altındaki gür otların arasına yuvarlanmasını izlememe neden oldu. Alacakaranlığın kasvetinde hızlı ve küçük bir şey, kargaşayı incelemek için çalıların arasından hışımla geçti.
Grey’in gelmeyeceğini bilmeme rağmen yine de hayal kırıklığına uğramıştım; bu duygu, nedeninden çok beni sinirlendiriyordu. Üç hafta geçmişti ama hâlâ o adama karşı ne hissettiğimle veya ondan ne beklediğimle ilgili kendimle hesaplaşmakta zorlanıyordum.
Belki de kendime şunu sormalıydım: Grey benden ne istiyor?
Sıcak gece havasına doğru derin bir iç çekerken bu soruyu tarttım.
Çakıllı yoldaki hafif adım sesleri, birinin yaklaştığını haber verdi. Derimin üzerine sıkıca tutunan bir mana tabakası ördüm ve karanlığın içini süzdüm. Özellikle burada saldırıya uğramam pek olası değildi ama meşhur deyişte olduğu gibi, "İhanetten korkmayan tek kişi Yüce Egemen’dir."
Bu düşünce aklımdan geçtiği anda arkamdaki hava dalgalandı ve hiçlikten yoğun bir gölge süzülüp boynuma doğru savruldu. Saldırının altından eğilerek sıyrıldım; gölge kulağımın dibinden vınlayarak geçerken bu hareketin ivmesiyle havada yan bir takla atıp ayağa kalktım.
Kızıl kılıcım anlık bir hareketle elimde belirdi ve siyah ruh ateşiyle parlamaya başladı; ancak bahçede başka bir duyu alamıyor, az kalsın kafamı koparacak olan o siyah keskinliğin kaynağını saptayamıyordum.
Bu da demek oluyordu ki, bunu yapabilecek tek bir kişi vardı.
Hızla dönerek uzun kılıcımı başımın üstünde geniş bir kavisle savurdum, siyah alevler yıkıcı bir nova gibi her yana yayıldı. Hemen sağımda alevlerin arasında bir dalgalanma oldu ama ben kısa ve keskin bir darbeyle oraya hamle yapana kadar o çoktan gitmişti. Şimdi boynumun yan tarafında, saf siyah manadan oluşmuş jilet kadar ince bir şarapnel duruyordu.
"Cık, cık," dedi Orak Seris, sanki kendi gölgesinden çıkmışçasına belirerek. "Eğer bir suikastçı olsaydım şimdi çoktan—"
Ruh ateşi tenimden fırlayıp onun bıçağının kenarı boyunca yarışmaya başladı. Eğlenmiş bir tavırla oluşturduğu silahı yok etti ama aramızdaki havada süzülen ruh ateşi, boğazına doğru fırlayan titrek bir oka dönüştü.
Kalp atışı kadar kısa bir sürede, etrafını karanlık enerjiden bir sis bulutu kapladı. Aura benim manamı açlıkla yiyip bitirirken saldırım da etkisiz kalıp dağıldı.
"Ruh ateşi üzerindeki kontrolün güzel ilerliyor," dedi, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı seğirerek. "Görünüşe göre şu gizemli Grey seni o takıldığın noktadan ileriye itmeyi başarmış."
Orak Seris’in bu sataşması karşısında yanaklarımın kızarmasını görmezden gelerek silahımı kınana soktum ve bakışlarımı yerdeki çakıllara diktim. "Bana çok fazla pay biçiyorsunuz," diye cevap verdim düz bir sesle. "Bu seviyeye ulaşmam sizin eğitiminiz ve rehberliğiniz sayesindedir."
Bunu duyunca gözlerini devirdi ve arkasını döndü. Normalde inci rengi olan saçları, zayıf ışıkta derin bir mor renge bürünerek savruldu. "Hiçbir zaman kıç öpen biri olmadın Caera. Senin en sevdiğim özelliklerinden biri de bu. Şimdi başlama sakın."
Gülümsememek için dudağımı ısırarak, bahçenin derinliklerine doğru ilerleyen akıl hocamın peşinden gittim. "Bu akşam sizi beklemiyordum, Orak Seris."
"Bir süreliğine uzaklara gidiyorum. Haberdar olmanı istedim."
"Yine diğer kıtaya mı?" diye sordum, ellerimi arkamda birleştirerek. "Peki hiç—"
"Evet," dedi, sesi kararlılıkla dolu ve derindi. "Her iki sorun için de cevap evet. Ama şimdi sırası değil Caera."
Düşüncelerim savaşa kayarken bir iki dakika sessizce yürüdük. Denoirlar, Dicathen’daki büyülü ormandan toprak talep etmeyen nadir soylulardan biriydi. Diğer pek çok soylu kan beklenmedik yıkım nedeniyle zarar görüp bazıları tamamen yok olurken, Corbett ve Lenora’nın yıldızı daha da parlamıştı.
Evlatlık ailem savaşa hatırı sayılır miktarda asker göndermişti elbette. Seçenekleri varken bile savaşın dışında kalmak onları zayıf gösterirdi. Ancak Corbett, unvanlı soyluların ve pek çok asilzadenin Dicathen’daki en iyi toprakları ve köleleri kapmak için yarışını izlerken, onların bu heyecanını sadece sessiz bir gülümsemeyle karşılamış ve "Alacrya, Denoirlar’ın ihtiyacı olan her şeye zaten sahip," diyerek diretmişti.
Zaman, her ne kadar itiraf etmekten nefret etsem de onun ne kadar bilge olduğunu kanıtlamıştı. Asuralar saldırdığında Lauden, Denoirlar için bir malikâne kurmakla meşgul olsaydı, evlatlık ailemin kalbi dururdu herhalde. Gerçi benim için pek sorun olmazdı ya, neyse...
Sessizliği bozan, "Anlaşılan Yükselen Grey’in davası tam bir gösteriymiş," diyen Orak Seris oldu.
"Çözülmesi son derece basit bir mesele olmalıydı," dedim acı bir tonla. "Dürüst olmak gerekirse, hukuk sistemimizin bu kadar feci şekilde çökebildiğini bilmek utanç verici."
Orak Seris zarif bir kahkahayla karşılık verdi. "Soylular nesiller boyu sistemi kendi çıkarlarına göre büktüler; öyle ki çoğunuz bunu fark etmiyorsunuz bile. Senin bu şaşkınlığın bile bunun en büyük kanıtı."
Onunla yan yana yürümek için adımlarımı hızlandırarak akıl hocamla göz göze geldim. "Peki Egemenler neden müdahale etmiyor?"
"Asıl soru şu, neden etsinler ki?" diye sordu tek kaşını kaldırarak. "Kan saflığının her şeyden üstün olduğu bir sistemi özenle inşa etmediler mi? Kendi planlarına engel olmadığı sürece soyluların cinayetten sıyrılmasına göz yumuyorlar. Hayır kızım, gerçek şu ki Egemenler, her hükümranlığın efendisine gereken saygı gösterildiği sürece, aşağılıkların birbirine ne yaptığıyla pek ilgilenmezler."
Orak Seris konuşmaya devam etmek için ağzını açtı, sonra bana kurnaz bir bakış attı. "Akıllı küçük melez. Konuyu değiştirmemi sağladın."
Sanki bir askeri geçit törenindeymişim gibi dikleşip sert adımlarla yürümeye başladım. "Yine benimle dalga geçiyorsunuz. Grey hakkında ne bildiğinizi bana söylemeyeceğinizi ikimiz de biliyoruz, o yüzden sormayacağım."
Bu sözüm akıl hocamdan bir başka narin kahkaha daha kopardı. "Eğer ona güvenmek istiyorsan—gerçekten güvenmek—bu, kendi başına kazanman gereken bir bilgi Caera. Sana kestirme yollar sunmayacağım."
"Ama onun yakınında kalmamı istiyorsunuz değil mi? Bunu yeterince çıtlattınız." Bakışlarımı karşıya diktim ama beni incelediğini hissedebiliyordum. "Sizin casusunuz mu olacağım, Orak Seris?"
"Öylesin," diyerek onayladı. "Ama ona ihanet ettiğini sakın düşünme. Ne de olsa o çocuğun bana çok borcu var."
Arkamızdaki patikada hızla ilerleyen ağır ve tok adım seslerini duyunca duraksadım. Orak Seris ile yaptığım bu konuşma, durumla ilgili kafamı iyice karıştırmış ve içimi huzursuz etmişti; bu yüzden bu bölünme beni neredeyse rahatlatmıştı.
Hizmetçim Nessa’nın figürü karanlığın içinden belirdiğinde ikimiz de onu izledik.
"Leydi Caera, ben—"
Nessa yanımdaki boynuzlu Orak’ı fark edince gözleri komik bir şekilde yuvalarından fırladı ve zavallı kız kendini ayaklarımızın dibindeki çakıllara attı. "Lütfen beni bağışlayın Orak Seris Vritra! Fark etmemiştim!"
Akıl hocam, dehşete düşmüş hizmetçiye yukarıdan kibirli bir bakış attı. "Gelecekte daha dikkatli ol." Ses tonuna rağmen, dudaklarının kenarındaki o zar zor seçilen seğirmeyi görebiliyordum. Sonra bana tek kelime etmeden arkasını döndü ve gecenin içinde kayboldu.
"Artık kalkabilirsin Nessa," dedim.
Hizmetçim titreyerek ayağa kalktı. "Leydi Caera, gerçekten hiç haberim yoktu, lütfen özrümü—"
Özür dilemesine engel olmak için elimi salladım. "Önemli değil. Evlatlık ailemin seni gönderdiğini varsayıyorum?"
Nessa’nın hızlı ve zoraki nefesleri yavaşladı, ellerini önünde birleştirip yüzündeki o dehşet ifadesini düzeltmeye çalıştı. Sonunda boğazını temizleyip tekrar konuştu. "Evet Leydi, siz... Yüce Lord’un çalışma odasında ailenizi hemen görmeliymişsiniz. Sizi bulmam birkaç dakika sürdü, o yüzden hemen gitseniz iyi olur."
Yakınlardan gelen yüksek bir baykuş sesi Nessa’yı yerinden sıçrattı; bana doğru bir adım yaklaştı. "İkimiz de gitsek iyi olur," diye mırıldandı, karanlık ağaçlara ters ters bakarak.
Corbett’in çalışma odasının kapısına vardığımda kapının aralık olduğunu gördüm. Lenora hızlı hızlı konuşuyordu, sesi düşük ama öfkeyle doluydu. "Bu ne küstahlık Corbett, düşünebiliyor musun? Yükselenler bizimle baş başa bir akşam yemeği yeme şansı için sokaklarda kuyruğa girerdi ama bu adam bizi ekme cüretini gösteriyor ha?"
"Kesinlikle," dedi Corbett; bu tek kelime, kırık cam parçası kadar soğuk ve keskindi. "İnsan, Yükselen Grey’in nezaket veya adap konusunda en ufak bir fikri olmadığını düşünmeden edemiyor."
"Belki de Caera onun için sandığımız kadar önemli değildir," diye devam etti Lenora. "Bir de Orak Seris Vritra’nın o yükselenle ne işi olduğunu bir bilsek..."
"Yine de bilgi ağın bir kez daha paha biçilemez olduğunu kanıtladı," dedi Corbett, tonu biraz yumuşayarak. "Hata senin değil sevgilim, onun. Vritra adına, eğer bu yükselen hâmimiz tarafından bu kadar el üstünde tutulmasaydı, onu Nishant Dağı’na attırırdım."
Bu kadarı yettiği için kapıyı hafifçe çalıp içeri girdim. Corbett’in süslü masasının önünde bir aşağı bir yukarı yürüyen Lenora, içeri girmemle durup dikleşti. Corbett masanın arkasında oturuyordu, bir eli boş bir kristal bardağı kavramıştı. Sanki hâlâ Grey’in aktif bir yanardağın kraterine fırlatıldığını hayal ediyormuş gibi uzaklara bakıyordu.
Çalışma odasına göz gezdirdim. Kitap rafları duvarların neredeyse her santimini kaplamış, odayı boydan boya sarmıştı; sadece kapı, masasının arkasındaki büyük pencere ve tuğla şömine için boşluk bırakılmıştı. Pek çok soylu hanesinde bu bilgi koleksiyonu sadece gösterişten ibaret olurdu ama Corbett, diğer tüm kusurlarına rağmen çok okuyan bir adamdı.
Başımın üzerinde, siyah demirden bir parmaklığın çevrelediği dar bir asma kat uzanıyordu; orada bir kitaplık dizisi daha vardı. Kitapların yanı sıra raflarda, Corbett’in yıllar boyu topladığı çeşitli hatıralar ve hazineler sergileniyordu.
“Caera, tatlım,” dedi Lenora, o göz kamaştıran gülümsemesini bana lütfederek. “Arkadaşın Grey hakkında bazı haberlerimiz var.”
Ellerimi önümde birleştirmiş, kaskatı duruyordum. Yıllar boyunca ders aldığım o sayısız özel öğretmenden birinin öğrettiği bir numaraya başvurup, sesimdeki hevesi gizlemek için cevap vermeden önce iki derin nefes aldım.
“Öyle mi? Akşam yemeğini kaçırdığı için özürlerini mi iletti?”
Lenora çınlayan bir kahkaha attı. “Hayır, korkarım Grey’in bizzat kendisinden bir haber alamadık ama eski bir dostumdan, Merkez Akademi’deki bir idareciden oldukça garip haberler içeren bir mektup aldım.”
Kaşlarımı hafifçe çattım. “Bunun Grey ile ne ilgisi var?”
“Haber zaten bu,” diye duyurdu Corbett dişlerinin arasından. Koltuğuna yaslanıp elindeki boş kadehi çalkaladı. “Anlaşılan o ki, akademide oldukça sıra dışı bir işe alım gerçekleşmiş.”
Lenora, Corbett’in sözlerini onaylayarak başını sallıyordu. “Üç gün önce birileri, ismi duyulmamış ve henüz rüştünü ispatlamamış bir yükseliciyi başlangıç seviyesi bir mevki için işe aldırmış. Çok tuhaf, değil mi?”
“Evet,” diye yanıtladım ağır ağır. Lenora’nın neyi ima ettiğini anlasam da söyledikleri mantığıma oturmuyordu. “Özellikle de aynı yükselici cinayet suçlamasıyla yargılanırken…”
“Aslında oldukça zekice bir hamle,” dedi Lenora. Masaya yaslanıp elini cilalı yüzeye hafifçe koydu. “Tam bir imaj yenileme çalışması ve üstüne bir de Granbehl ailesine karşı koruma kalkanı. Yine de dürüst olmam gerekirse, böyle bir hamle için gereken bağlantılara sahip olması beni şaşırttı.”
Çalışma odasında bir ileri bir geri yürüme dürtüsüne engel oldum. Dikleştim ve parmaklarımın gergin seğirmesini gizlemek için ellerimi arkamda kenetledim. Gerçek şu ki, ben de en az Lenora kadar şaşkındım. Önce ünlü yükselici Darrin Ordin onu savunmaya gelmişti, şimdi de Grey aniden merkez eyaletin en prestijli akademilerinden birinde işe mi girmişti?
Sen aslında kimsin? diye geçirdim içimden. Grey’in soluk sarı saçlarının arasından bakan o altın rengi gözlerini hayal ettim.
Aklıma gelen bir düşünceyle duruldum. Eğer Grey Merkez Akademi’de olacaksa, onunla kolayca konuşabilirdim. Üstelik bunu, sadece çok acil durum halinde kullanacağıma dair kendi kendime söz verdiğim madalyonla onu takip etmeden yapabilirdim.
Tabii önce Corbett ve Lenora’dan kurtulmam gerekiyordu.
Evlatlık ailemi süzdüm. Grey’in nedenini bilmedikleri halde Tırpan Seris’in ilgisini çekmiş olması, onu Denoir Yüksek Soyu’na borçlu kılmak istemeleri için yeterli bir sebepti. Bunu kendi lehime kullanabileceğimi biliyordum.
“Lenora… Anne,” dedim, bu hitabın onu mest edeceğini bilerek. “Akademi tarafından koruma altına alınmışken Grey’e nasıl göz kulak olmayı planlıyorsunuz?”
Eğer onları beni Grey’in yanına göndermeye ikna edebilirsem…
Tahmin ettiğim gibi, Lenora’nın yüzü mutlulukla aydınlandı. “İşte tam burada sen devreye giriyorsun.”
Corbett boğazını temizledi ve kadehini masasındaki mantar altlığın üzerine bıraktı. “Merkez Akademi’de senin için bir pozisyon ayarladık bile. Profesör Aphelion’un asistanı olacaksın. Onu hatırladığına eminim.”
Gözlerimi kırpıştırdım. “Ne?”
Lenora masadan doğrulup yanıma geldi ve ellerini omuzlarıma koydu. “Bu çok önemli Caera. Öğrenciyken akademiden pek hoşlanmadığını biliyorum ama bu mesele kan bağımızla, soyumuzla ilgili.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak ona gülümsedim ve nefes alacak bir alan yaratmak için bir adım geri çekildim. Grey ile vakit geçirmek için Denoir malikanesinden ayrılacak olmaktan ve üstelik evlatlık ailemin buna hiçbir itiraz göstermemesinden büyük sevinç duysam da, benden ne beklediklerini çok iyi biliyordum.
“Yaptıkları hakkında bir rapor isteyeceksiniz elbette,” dedim gülümsememi bozmadan. “Peki, Grey’i tam olarak ne yapmaya ikna etmemi bekliyorsunuz?”
Corbett masasının etrafından dolanıp yanmayan şöminenin önünde dururken, “Bir Tırpan’ın dikkatini çekmek öyle kuru bir hevesle olacak iş değil,” dedi.
“Tırpan Seris size… bir şey söylemedi, değil mi?” diye sordu Lenora tereddütle. “Bu yükselici hakkında?”
“Elbette hayır,” dedim diklenerek. “Ben ne biliyorsam siz de biliyorsunuz.” Bu bir yalandı elbet ama çok da mühim bir yalan sayılmazdı. Yüksek lord ve hanımefendiye Grey’in eter kullanımından bahsetmemiştim ama bunun dışında onun hakkında bildiğim her şeyi anlatmıştım.
Ki görünen o ki, pek de bir şey bilmiyormuşum, diye düşündüm; akademideki o tuhaf işe alımını tekrar aklıma getirerek.
“O özel biri,” diye devam ettim. “Fakat Tırpan Seris’in ondan ne istediği, hatta bir şey isteyip istemediği hakkında hiçbir fikrim yok.” Bu doğruydu, en azından bir kısmı. Seris, Grey’i bir şekilde tanıyordu ama son konuşmamızdan sonra bana daha fazla bilgi vermeye yanaşmamıştı.
Lenora, Corbett’e yaklaşarak koluna girdi. Evlatlık ebeveynlerim birkaç uzun saniye boyunca sessizce beni süzdüler.
Nihayet Corbett konuştu. “Umarız bu yükseliciye onunla tanışmayı ne kadar çok istediğimizi, hatta gelecekte birlikte çalışabileceğimizi hissettirirsin. Eğer ona serbest bırakılmasında oynadığımız rolü hatırlatırsan” —gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutarken şakağındaki bir kasın seğirdiğini hissettim— “çok daha iyi olur.”
“Ve tabii ki,” diye ekledi Lenora, başını Corbett’in omzuna yaslayarak, “Grey ile çalışırken ilginç bir şeyler öğrenirsen bize haber vermelisin.”
“Pekâlâ,” dedim evlatlık annemin gözlerinin içine bakarak. “Yapacağım.”
Ama senin beni ona karşı kullanmana izin vermeyeceğim, diye ekledim sessizce.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.