Kanlı Yadigar

Sanki tedirginmişim gibi yaparak Fare denilen adamın arkasından tünellerde ürkek adımlarla ilerledim. Gözlerim bir gölgeden diğerine sıçrayıp duruyordu. Yol, düğümlenmiş bir halat gibi kıvrılıp bükülüyordu. Dikkatli hareket ediyor, dinlemek ve köşelerden gizlice bakmak için sık sık duruyorduk. Ama alan, Fare'nin arkasından sürüklediği ayağının hafif kazıma sesi dışında son derece sessizdi.

Zihnimin çekirdeğinde süzülen o ılık, ruhani ışık topu, "Caera'yı o katil canilerin arasında bıraktığımız için kendimi biraz kötü hissediyorum," dedi.

Biliyorum, diye karşılık verdim. Onu dizginlemek için yanında biz yokken o adamlara ne yapacağını hayal bile edemiyorum.

Tünelin çökmüş bir bölümünü geçtik. Duvarın altüst olmuş, gevşek bir kısmı dikkatimi çekti. Bir canavarın ya da yükselenin toprağı kazarak tünel açıp açamayacağını merak ettim. Kage'in alanın giriş portalındaki aniden belirişini hatırlayınca bu düşünce mantıklı geldi. Dicathen'deyken, sert toprağın içinden geçebilme yeteneği güçlü toprak nitelikli büyücüler arasında oldukça yaygındı.

Sağa dönen yol, bir an sonra keskin bir kıvrımla kendi altına bükülerek az önce katettiğimiz tünelin derinine daldı. Duvarlardaki gevşek alanlar gittikçe artıyordu; belli ki birileri bu yolu sık sık kullanıyordu. Pasajları aydınlatan kırmızı kaya damarları da ilerledikçe daha kalın ve parlak bir hal alıyordu.

Atmosferdeki eter de giderek yoğunlaşarak havayı mor bir sis gibi doldurmaya başladı. Fare'nin beni doğru yola götürdüğünden ve o olmasa bile etraftaki eteri takip ederek tapınağı bulabileceğimden artık emindim.

Çevremdeki uzayın her bir noktasını birbirine bağlayan eterik yolları hissedebilmek için odağımı genişlettim. Ancak bu tünel ve mağara ağları o kadar büyüktü ki, zihnime ulaşan geri bildirimleri anlamlandırmak imkansızdı.

"Seni pısırık bir korkak gibi davranırken izlemek ne kadar sıkıcı olsa da, doğru kararı verdiğini kabul etmeliyim."

Biliyorum. İşte bu yüzden seni çok nadir dinliyorum, diyerek Regis'le dalga geçtim.

"Haksızlık ama, değil mi?"

Fare aniden konuşmaya başlayınca biraz hazırlıksız yakalandım. "Affedersiniz?"

"Evcil hayvanlar gibi hizmet etmemizin beklenmesi... Ama bunu yaparken de bizi korusunlar diye ustalarımızın gücüne muhtaç hale gelmemiz." Solgun, sessiz adam dudaklarını birbirine bastırarak bana sıkıntılı bir tebessüm yolladı.

"Kage'e bu yüzden mi hizmet ediyorsun?" diye sordum. Ses tonumu, o manyağın adını anmaktan bile korkuyormuş gibi değiştirmiştim.

Fare kambur omuzlarını silkti. "Vahşeti, onu bu yerde etkili kıldı. Bana inanmayabilirsin ama o gelmeden önce işler daha da kötüydü."

"Şey... Leydi Caera'ya zarar vermez, değil mi?"

Caera'nın başının çaresine bakabileceğinden emin olduğum için onun adına pek endişelenmiyordum. Amacım rehberimin duygusal bir teline dokunmaktı. Eğer içini bana açmasını sağlayabilirsem, bu alanda nelerin dönüp bittiğini anlamam ve buradan kaçış yolunu bulmam çok daha kolaylaşırdı.

Sorum üzerine Fare'nin sırtı daha da büküldü. Konuştuğunda sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Kage ve adamları... kadınlara karşı pek nazik değillerdir. Bunu savunacak değilim ama..." Boğazımdan korku dolu yapmacık bir ses çıkınca duraksadı. Durup bana doğru döndü. Siyah gözleri yüzümde bir şeyler arar gibi gezindi. "İlerlesek iyi olur. Tapınağa hâlâ biraz mesafemiz var."

Fare'nin kulakları seğirdi. Yola devam etmeden önce bir saniye durakladı. Zeminden tavana kadar uzanan kalın sarmaşıkların yolu kapattığı bir tünele ulaşana kadar bir süre sessizlik içinde ilerledik. Fare yön değiştirip bu sarmaşıklı geçidi teğet geçeceğini söylediği başka bir tünele saptı.

"Ne kadar zamandır buradasın?" diye sordum kısık bir sesle.

"Bir yıldır... Belki daha fazla." Omuzları çaresiz bir edayla naikçe kaydı. "Diğerleri gibi ben de bir süre dövüştüm. Sonra saklandım. Sonra Kage geldi. En azından yadigarı nasıl ele geçireceğimizi çözerken onun sayesinde bir nevi düzenimiz var."

"Gerçekten onu almak için kan kurban etmek gerektiğine inanıyor musun?" diye sordum, şüpheci bir edayla.

Fare burnunu çekti ve birkaç farklı tünelin kesiştiği noktadan geçerken yere tükürdü. "Bir yıl boyunca glife dökülen kanı izledim, hiç yeterli olmadı. Birkaç ay önce Kage hapsedildiği tüm yükselenleri tapınağa sürükledi. Tek seferde yeterince kan dökülmediğini düşünerek hepsinin boğazını aynı anda kesti... Ama bu bile yetmedi." Fare durdu, etrafı dinledikten sonra bana döndü. "Bu tünellerde başka bir şey olması gerektiğini düşünenler var. Belki de rünleri yanlış okumuşuzdur..." Sırtından bir titreme geçti. O ölümlerin ağırlığının üzerine çöktüğünü neredeyse görebiliyordum.

"İşte bu yüzden..." Görüşünü ağırdan alarak yine o arayış dolu bakışlarını üzerime dikti. "...sana tapınaktan daha fazlasını göstermek için bazı ayarlamalar yaptım."

Ona kararsız gözlerle baktım ama hiçbir şey söylemedim.

"Bence biz birbirimize çok benziyoruz," diye devam etti temkinli bir şekilde. Sözlerine hafif bir umut kırıntısı karışmıştı. "Katliam ve savaş için yaratılmamış olabiliriz ama ustalarımızın bize biçtiği değerden daha fazlasına layıkız." Duraksadı, ardından gergin bir tebessümle başını salladı. "Burada geçirdiğim zaman nezaketimi köreltti. Adını bile sormadım."

"Grey," dedim ben de onun tebessümüne cılız bir karşılık vererek. "Senin... dışındaki adın ne?" Sözümün arkasını getirmeyip enseme dokundum.

Üzüntüyle kaşlarını çattı ama "Amand," dedi. "Ama burada... bana Fare de. Herkes öyle der." Dikleşti. "Grey, bence birlikte bu korkunç döngüye bir son verebiliriz. Eve dönmeye hazırım. Şeylerimi görmeye..." Yine durakladı, kaşları daha da çatıldı. "Bir annem var... ve bir erkek kardeşim... Muhtemelen öldüğümü düşünüyorlardır..."

Ağzımı açtım ama sonra tekrar kapattım. Darv çölünün altında saklanan, yaşadığımdan habersiz olan Ellie ve annemi düşünürken hissettiğim duyguları taklit etmeme gerek bile kalmamıştı.

Boğazını temizleyen Fare konuşmayı sürdürdü. "Sana bunu anlatırken aldığım riski takdir edeceğini umuyorum ama... Bir süredir bu alandaki diğer gruplara Kage hakkında bilgi sızdırıyorum."

Regis kıkırdadı. Demek bizim Fare aslında bir köstebekmiş.

"Kage ve adamları dışında kimsenin yadigarı ya da onu koruyan bariyeri görmesine izin verilmeyeli aylar oldu. Kage burada bir düzen sağlıyor gibi görünse de pek... zeki biri sayılmaz."

"Ve taze gözler, eski kelimelerde yeni anlamlar bulabilir," dedim. Henüz Xyrus Akademisi'nde bir öğrenciyken okuduğum büyü kitabı satırlarını alıntılamıştım.

"Kesinlikle," diyerek onayladı Fare. "Yani... bana yardım edecek misin?"

Gergin bir şekilde ağzımı açtım, kapattım ve tekrar açtım. "Ben sadece Leydimi bu alandan sağ salim çıkarmak istiyorum."

Fare başıyla onaylayarak beni tapınağa doğru götürmeye devam etti. Konuşmak için durduğumuz yerden çok da uzakta değildi zaten. Birkaç dönüşün ardından tünelde ellerinde silahlarıyla bekleyen üç kadınla karşılaştık.

Kaskatı kesildim ama Fare onlara doğru yürümeye devam etti.

Sıkıca örülmüş saçları olan uzun boylu bir kadın, altın mızrağını göğsüme doğrultarak, "Bu kim?" diye sordu.

Fare nefes nefese, "Yeni biri," diye yanıtladı. "Kage'in adamlarından değil."

"Neden burada?" Kadının akıcı kahverengi gözleri güvensizlikle üzerimde gezindi, bakışları iman tahtamın üzerinde takılı kalıyor gibiydi. Kaşları daha da çatıldı.

Fare kulağının arkasını kaşıdı. "Seninle aynı nedenden, T’laya."

Kadın dilini şaklattı ama tünelin kenarına çekildi. Fare, her biri kendinden birkaç parmak daha uzun olan kadınların arasından süzüldü. Gözleri kadınların silahlarına takılıyordu.

İki yanımda nöbetçi gibi dikilen ve bana soğuk soğuk bakan kadınların arasından geçerken ben de onun bu tedirginliğini taklit ettim.

Yolun sola ve sağa kıvrılarak ayrıldığı bir noktaya geldik. Fare sola doğru dolandı, ardından boş bir duvar parçasının önünde durdu. Gözlerini kapatıp elini duvara bastırdı. Pasajı titreten uğultulu bir sarsıntı yayıldı.

Bir perde kenara çekiliyormuş gibi duvar açıldı ve alanın geri kalanından tamamen soyutlanmış bir oda ortaya çıktı. Üstü başı yırtık pıtık ve pislik içinde olan —belirgin bir şekilde Kage'in çetesine mensup— üç adam silahlarını savurdu, ancak Fare'yi görünce geri çekildiler.

Sakal neredeyse göbeğine kadar uzanan ayı gibi bir adam, devasa çift elli baltasının sapını yere vurup ellerini baltanın baş kısmına yasladı. Dişsiz, lekeli ağzını sergileyerek üç kadına bıyık altından sırıttı ancak beni fark edince neşesi söndü.

"Başka bir adamdan bahsetmemiştin," dedi pürüzlü bir sesle. "Kage'in haberi var mı—"

"Ustamız istemeseydi burada olur muydum?" diye hırladı Fare. "Kage yadigar için sabırsızlanıyor. Bu adam, güçlü bir soylunun hizmetinde olan yetenekli bir Gözcü. Kage, T’laya ve kadınlarıyla birlikte onun da tapınağı görmesine izin verilmesini emretti."

İri yarı muhafız pek ikna olmuş gibi görünmüyordu, bize şüpheyle bakıyordu.

Fare, zeminin neredeyse tamamını kaplayan devasa bir oymanın üzerinden üç muhafızı kovalayarak, "Buradan çıkmak istemiyor musun sanki, seni kansız aptal?" diye çıkıştı.

Adam bir an düşündü, sonra Fare'ye uyup kenara çekildi. Fare elini sallayarak bizi içeri davet etti, zemini işaret etti.

Ancak gözlerim zeminin ötesine, bunca insanın uğruna öldürdüğü ve öldüğü o şeye kaydı.

İlk tepkim... hayal kırıklığı oldu.

Altın bir ışık hüzmesinin içinde asılı duran giysi, en iyi ihtimalle zırhlı bir cübbe olarak tanımlanabilirdi. Kalın ve hantal bir yapısı vardı; kumaşı mat grimsi kahverengiydi, koyu deri omuzlukları, kolçakları ve boyunluğu bulunuyordu. Rünler, dikiş yerlerine işlenmiş ve deri zırh parçalarının kenarlarına kazınmıştı.

Demode tarzı bir kenara bırakırsak, yadigar zırh bir insandan ziyade bir dev için yapılmış gibi duruyordu.

Bilemiyorum, dedi Regis düşünceli bir tavırla. Erkek fatma bir prenses için gayet uygun bir elbise gibi görünüyor.

Odadaki eterin hareket ediş tarzında gözüme çarpan bir şey oldu ve daha yakından baktım. Zırhın içine süzülen hafif morumsu bir eter ışıltısı vardı.

Bu...

Sanırım öyle, diyerek onayladım. Eterin alanın dört bir yanından çekilerek zırhın etrafında girdap gibi dönmesi beni büyülemişti. Atmosferdeki eterin burada çok daha yoğun olmasının sebebi bu.

T’laya önümden geçerek yadigarın üzerimdeki büyüsünü bozdu. Glifin üzerine diz çöktü, parmaklarıyla taş zemindeki derin olukları takip etti.

Glif, iç içe geçmiş daireler halinde titizlikle dizilmiş karmaşık rün dizilerinden oluşuyordu. Sözcüklerle resim çizmek gibi dahi bir tasarımdı ama alışılagelmiş kalıpların çok dışındaydı. Bir cin rünü profesörü bile buradaki tam anlamı çözmekte zorlanırdı. Zamanla aşınan veya zarar gören parçalar, üzerine dökülen bunca kanın lekesiyle kızıl kahverengiye dönüştüğü için işler iyice sarpa sarıyordu.

Glif, baş kısmında daha küçük ikinci bir sembolle birleşiyordu; zırh takımı, koruyucu bariyerinin içinde tam da burada süzülmekteydi.

İyice görebilmek için eğildim, parmaklarımla kazınmış çizgilerin üzerinden geçtim.

Yükselen kadınlardan biri tapınağı görünce hayranlıkla, "Işık bana yol göstersin..." diye fısıldadı.

Fare burnunu çekti. "Ne düşünüyorsun?"

'Milletin bunu almak için neden bu kadar uğraştığı belli. Bu glif tam bir arap saçı,' dedi Regis bilgiçlik taslayarak.

Rünlerin yapısını çözmeye çalışırken aynı bölümü üçüncü kez okudum.

"Buradan başlıyor," dedi Fare, altın ışığın ve yadigarın yakınındaki iç içe dairelerin kırıldığı noktayı göstererek. "Belki baştan sona doğru okusan daha çok yardımı dokunur."

İşaret ettiği yere geçip Regis'in yardımıyla çevirmeye başladım.

'Pasifist bir ırk için bayağı çok kan var burada,' diye düşündü Regis.

Haklıydı. Kage ve Fare bu bölgeyi saran şiddetin sebebini açıkladıklarında, diğerlerinin budala çıkmasını ve cinlerin talimatlarını yanlış okumuş olmalarını ummuştum. Fakat glif, buram buram kan göndermeleriyle doluydu.

'...şunun kanı... ne diyor burada?'

Bunu çıkaramadım, diye itiraf ettim. Belki de zarar görmüştür.

'...kanımızdan olan birinin kanı, şunla yüklenmiş mi olsun? Hiçbir anlam ifade etmiyor ki...'

T’laya da takıldığımız aynı rünü gösterip okuyabilen olup olmadığını sordu fakat kimseden ses çıkmadı.

Duvara yaslanmış duran üç muhafıza kısa bir bakış attım. Her biri gördüğüm neredeyse tüm yükselenlerden daha iri yarı—'ve daha salaktı,' diye ekledi Regis. Kage'in muhafız olarak neden bunları seçtiğini şimdi anlıyordum. Böyle adamlar merak nedir bilmezdi; altında durdukları, kavrayamayacakları kadar büyük bir servetin anahtarı olan bu bulmaca üzerine kafa yoracak tipler değillerdi.

"Kadim büyücüler barışçıl bir halktı," dedim yarı kendi kendime. "Bu ideale öyle bağlıydılar ki başka bir ırk onları yok ederken bile kendilerini savunmadılar. Bunun yerine, bilgilerini yaşatabilmek adına Kalıntı Mezarları inşa ettiler. Silah ya da zırh dövmediler. Bu yadigarın kilitlenip saklanma sebebi de bu." Glifin bir parçasını işaret ettim. "Buna 'nafilelik tapınağı' bile demişler."

"Ama yadigar aynı zamanda buradan çıkış anahtarı," dedi Fare, çenesindeki sakalları kurcalayarak. "Çıkmaz sokakta olduğumuzu mu söylüyorsun?" Üzerine bir huzursuzluk çökmüştü. "İmkansız bu..."

T’laya yere tükürdü. "Bir yolu olmalı. Kalıntı Mezarlarında her zaman bir yol bulunur."

Yeniden glife döndüm, etrafında bir tur atıp en baştan çevirirken kendi kendime mırıldandım. "Kanımızdan olanın kanı... bir amaçla yüklenmiş... biri ki..."

Kaşlarımı çatarak rünleri birkaç kez daha okudum; birbiriyle çelişiyor gibi görünen kısma odaklanıp ne anlama geldiklerini bir araya getirmeye çalıştım.

Aydınlanmanın getirdiği iç çekme isteğini zor bastırdım. İşler hiçbir zaman kolay yürümüyordu zaten.

Gülümseyerek ayağa kalktım. "S-sanırım çözdüm."

Fare yanıma yaklaştı, gözlerini rünlere dikip bana şüpheyle baktı. "Ne buldun, Grey?"

Heyecandan ağzım kendiliğinden açıldı. "Kan aslında..."

Son anda kendimi toparlayıp öksürdüm.

Sakinleşmek için derin bir nefes aldım. "Şey... Ben... Rünler belirli bir soyun kanını talep ediyor..."

Bu tepkimi gören Fare yumuşadı, hafifçe başını eğdi. "Özür dilerim, Grey. Geçen yıl boyunca pek çok kişi rünleri anladığını iddia etti ama hepsi boş çıktı. Seni hafife almak istemedim, sadece... temkinliyim."

Başımı salladım, yüzüme yavaşça bir gülümseme yayıldı. "Şey birine ihtiyaç var..." Derken kalakaldım, ağzım açık kaldı.

"Neli birine, Grey?" diye çıkıştı Fare. Bir adım yaklaşmıştı, yüzünde sabırsızlık ve öfke karışıktı.

"Vritra aşkına, ben Alacrya'nın en berbat hizmetkarıyım," diye inledim, dehşetle yüzüne bakarak. "Leydi Caera'yı neredeyse unutuyordum. Sizce iyi midir? Ben... Yadigarın nasıl alınacağını size söylerim ama önce onun güvende olduğundan emin olmalıyız."

Fare başını iki yana salladı. T’laya ve yanındakiler işi gücü bırakmış, bana güvensiz gözlerle bakıyorlardı. Üç muhafız ise şaşkınlıkla birbirini süzüyordu.

"Yadigarı aldıktan sonra onu Kage'in elinden kurtarmak daha kolay olur. Kozlar bizim elimize geçer," diye diretti Fare. "Hele bir buradan nasıl çıkacağımızı öğrenelim..."

İri yarı yükselen öfkeyle öne doğru dev bir adım atıp baltasını Fare'ye doğrulttu. "Kage seni bu sefer göndermedi, değil mi Fare? Yalan söyledin!"

Fare, dev adamın ağzından saçılan tükürüklerden sakınmak için geriledi. Ancak adam üzerimize yürüyemeden, boğazına saplanan altın bir mızrakla sarsıldı. Diğer ikisi de aynı anda, T’laya ve yanındakilerin mızraklarıyla yere serildi.

Uzun boylu kadın, mızrağını ölen adamın boynundan çekip bana doğrulttu. "Açıkla."

"Kanın... şey olması gerekiyor..." Yutkundum. "Kanın asura soyundan gelen birine ait olması gerekiyor," diye bir çırpıda bitirdim.

T’laya’nın mızrağı boğazıma dayandı. "Aptallık. Yalan. Bu imkansız."

"Değil," diye fısladım. "'Kanımızdan olanın kanına zarar verenin kanını dökün.' Asuralar... asuralar kadim büyücülerin düşmanıydı..."

T’laya’nın sert gözleri, gerçeği arar gibi gözlerime kenetlendi. Birkaç uzun saniyenin ardından küfredip geri çekildi, mızrağını indirdi. "O zaman gerçekten de sonsuza dek burada çürümeye mahkûmuz."

Tenimden süzülen bir damla kanın biriktiği boğazımı ovaladım. Yara çoktan iyileşmişti ama kimse fark etmişe benzemiyordu.

Fare gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Yüzümü buruşturdum. Gözlerini kıstı. "Ne oldu, Grey?"

T’laya öfkeyle soluyana kadar duraksadım, sonra konuştum: "Leydi Caera... Denoir Yüksek Soyu'ndan ama doğuştan değil. O Vritra kanı taşıyor."

Fare’nin gözleri çaktı. Bakışlarındaki yoğunluğu fiziksel bir baskı gibi hissedebiliyordum; sonra bunun zihnime masaj yapan parmaklar gibi gerçek bir fiziksel his olduğunu fark ettim. Fare’nin yüzünde geniş, tatmin olmuş bir sırıtış belirdi ve elini kaldırdı.

Bedenim bir anda komut almaz oldu. Bilincimin derinliklerinde, kulaklarımdan ziyade kemiklerimde hissettiğim belirsiz bir uğultu vardı. Felç etmek için doğrudan sinir sistemime saldıran ses nitelikli bir büyü. Sırtım diğerlerine dönüktü ama onların da aynı durumda olduğundan emindim.

'Bu bir amblem,' dedi Regis durumu kavrayarak. 'Ses tabanlı bir felç büyüsü. Bayağı güçlü.'

Doğruydu. Uygun bir mana kalkanı işe yaramasını engellerdi ama doğrudan sinir sistemini hedef alma şekli onu çok etkili kılıyordu. Fiziksel gücümün bunu bozmaya hiçbir faydası yoktu.

Fare’nin simsiyah boncuk gözleri bana bakarken seğiriyordu, ellerini göğsünün önünde birleştirmişti. "Tehlikeli derecede zekisin," dedi dudaklarını yalayarak. "Kızla yaptığınız o numara... Kage hemen varsayımlarda bulunacak kadar budalanın tekiydi. Mana imzasını saklayan alelade bir gözcü olmadığını ilk andan anlamıştım."

Kafasına dokundu. "Çok kullanışlı rünlerimden biri daha. Kanının akışını, kalbinin atışını, ciğerlerinden geçen havanın sesini duyabiliyorum. Birinin ne zaman yalan söylediğini anlarım. Ve az önce doğruyu söylediğini bildiğime göre, artık hiçbirimizin bu tiyatroya ihtiyacı kalmadı. Kim daha zayıf ve acınası rolü yapacak duellosu oldukça eğlenceliydi ama sıkıldım. Yardımın için teşekkürler, Grey."

'Art, ne yapayım? Ben—'

Regis'e ne yapması gerektiğini söyledim, sessizliğe gömüldü.

Fare pişkin bir sırıtışla belinden uzun, kıvrık bir hançer çıkardı ve bana doğru yürüdü. Bıçağı boğazıma çekerken gözlerimin içine bakıyordu; önüme süzülen kanımın sıcaklığını uzaktan uzak hissettim.

Bedenim yere yığıldı, Fare üzerime eğildi. Hareket edemesem de hançerin böğrüme, sırtıma ve son olarak kalbime saplandığını hissedebiliyordum. Gözlerim kırpılarak kapandı, nefesim kesildi.

FARE

Kanı altın gözlü yükselenin bedeninin altında göllenirken ruhsuz bir çuval gibi yere serildi.

"Sonunda bir işe yaradın demek." Bıçağı Grey’in kolunun yenine sildim, ayağa kalkıp T’laya’ya döndüm.

Uzun boylu, gururlu yükselen ve yanındaki muhafızları kımıldamadan duruyordu. Bu üçü olmadan halkının geri kalanının işi çabuk biterdi, emindim. Hançerimi T’laya’nın kan çanağına dönmüş gözlerinin önünde salladım. Hareket edemiyordu ama kalbinin ritmik atışından birazdan ne geleceğini bildiğini anlayabiliyordum.

Sesli durgunluk büyüsü beni yormaya başlamıştı, bu yüzden ölümlerinin tadını istediğim gibi çıkaracak vakit yoktu. Yanındakilerin hemen yanında cansız fırlatıldığında büyüyü serbest bıraktım, yorgun ama neşeli bir nefes çektim.

"Sondan önceki son kurban," dedim hançerimi yadigara doğru bir kadeh gibi kaldırarak.

Küçük rünlerimden birine mana akıtıp elimi yere bastım. "Kage. Getir onu."

O aşağılık yaratık talimatlarımı izlediyse highblood kızıyla çoktan yakınlaşmış olmalıydı. Grey’in yadigar sorununu çözeceğinden tam emin olamazdım ama kendi içinde barındırdığı o sarsılmaz özgüveni hissetmiştim.

Kızın sırrını öğrenmek gerçek bir sürpriz olmuştu. En önemli kısmı dile getirmemiş olsa da sesindeki o ince değişimler her şeyi açık etmişti. Leydi Caera sadece Vritra kanlı değildi, kanı benliğinde tezahür de etmişti. Grey’in yardımı olmasaydı çekirdeğini delip onu Kage’e verme hatasına düşebilirdim. Ama Vritra kanı taşıdığını bilmek... işte bu her şeyi değiştirirdi.

Kage bir iki dakika sonra geldi, arkasında Leydi Caera’yı sürüklüyordu. Kadının bakışları yerdeki yoldaşının cesedine kaydığında çenesi kenetlendi. “Onu öldürmen gerçekten gerekli miydi?”

“Yücekan Denoir Hanedanı’ndan Leydi Caera,” diyerek hafifçe başımla selam verdim. Ağzı pat diye kapandı. “Vritra’nın soyundan.” Dudakları incecik bir çizgi halini aldı, yüzünün rengi attı. Bu manzara karşısında dişlerimi göstererek sırttım. Tam önünde duracak şekilde ilerledim, bileklerini sıkan zincirleri parmaklarımla dürttüm. “Bir tırmanış sırasında mana engelleyici kelepçelerin ne kadar işe yaradığından haberin var mı? Üstelik bunlar özellikle yüksek seviye modellerden. Ele geçirilecek ödüller varken bir düşmanı—ya da müttefiki—ne zaman etkisiz hale getirmen gerekeceğini asla bilemezsin.”

Bana tepeden baktığını belli etmek istercesine çenesini dikleştirdi. “Soyumu biliyorsan, bana dokunmaya cüret edemezsin…”

Kıs kıs gülerek elimi uzattım, boynunda olduğundan emin olduğum eseri bulmak için el yordamıyla arandım. Parmaklarım ince zinciri kavradığında sertçe çekip teninden kopardım.

Başının iki yanından boynuzlar fırladı; öne ve yukarı doğru kıvrılıyor, ikincil sivri uçlar arkaya doğru uzanarak kafasını siyah bir defne çelengi gibi çevreliyordu. Sert ve pürüzsüz yüzeyinde parmağımı gezdirdim, bir an için bu ihtişam karşısında büyülendim. Bastırdığı hiddetle titriyordu ama geri çekilmedi. Bunun yerine, kızıl gözlerini kanlı birer hançer gibi kısıp zoraki bir sakinlikle konuştu.

“Buradan çıktığımızda, elimde hem canlı bir yadigar hem de bir Vritra kanı olacak. Bir düşünsene, Leydi Caera. Alacrya’ya dönüyorum; seni bu yakınlaşma bölgesinde yarı ölü, en sadık hizmetkarın tarafından ihanete uğramış halde bulduğuma dair bir hikaye anlatıyorum… O kadar şey gördükten sonra eskisi gibi olamazsın tabii ama en azından hayattasın. Ve yadigardan elde edilen servet sayesinde, belki Denoir’lar parçalanmış benliğin için beni uygun bir koca olarak görür?” Ona alaycı bir gülümseme fırlattım. “Tek bir günde Alacrya’nın en ünlü yükseleni olacağım. Yüce Hükümdar’ın huzuruna bile kabul edilirim herhalde. Belki de bu yadigarı bulan kişiye bir lütuf olarak bizi bizzat kendisi evlendirir?” Zihnime takılan garip bir düşünceyle gülümsemem dondu. “Neden yaptın ki? Neden bu güzel armağanı gizledin?”

O ölümcül kızıl gözler sadece nefretle dikildi yüzüme.

“Neyse, böyle mahrem sohbetler için ileride bolca vaktimiz olacak. Şimdilik…” Boynuzundan tuttuğum gibi çırpınan kadını bölgenin ortasına doğru sürükledim. Yolu üzerinde ölü yoldaşının cesedinin üzerinden geçmesini özellikle sağladım. Ardından bacağının arkasına bir tekme atıp dizlerinin üzerine çökerttim.

Kısıtlayıcı kelepçelerle bağlı ellerini yukarı doğru bükerek hançerimle avucuna kanlı bir çizik attım. Sonra onu yere savurdum; kanayan eli zemindeki oyma taşa çarptı, kanı simgenin üzerine bulandı.

Gözlerimin önünde sergilenecek olan gösterinin yanında lafı bile edilmezdi ama yine de acıyla çığlık bile atmamış olması beni hayal kırıklığına uğrattı.

Ancak… hiçbir şey olmadı.

Sıkıntılı bir iç çekişle neşemin bir kısmının uçup gittiğini hissettim. “İki ödülü birden alabileceğimi umuyordum ama ne yazık ki… Her zaman umduğumuz her şeyi elde edemeyiz, değil mi leydim?”

Leydi Caera’yı tekrar boynuzundan tutup bana dönmesini sağladım; boğazını arkadan kesmeyerek ona büyük bir nezaket gösteriyordum. Gözleri arkamda bir noktaya odaklandı, irileşti. Görmeyi beklediğim o dehşet ifadesinin yerini yavaşça beliren bir gülümseme aldı.

Ağır ağır arkama döndüğümde Grey’in ayakta olduğunu gördüm. Yaraları iyileşmiş, teninde bıçağımın bıraktığı tek bir iz bile kalmamıştı. Ama onu bıçakladığımdan emindim… Boğazını kesmiş, kalbini delmiştim… Giysilerini sırılsıklam eden kan bunun kanıtıydı!

Kage küfredip pala kılıcını çekti ama saldırma fırsatı bulamadı. Grey’in bedeninden fırlayan zifiri bir gölge Kage’i yere savurdu. Grey’in altın rengi gözlerinden bakışlarımı alamadığım için bunu zar zor fark etmiştim.

Şimdi her şey mantık zeminine oturuyordu: Adamın gizleyemediği o imkansız özgüven… Şu an bile manasını hiç hissedemiyordum. Varlığını gizleyebilen tuhaf, küçük bir gözcü olduğu için değil… Hayır. Sadece benden kıyaslanamayacak kadar güçlü olduğu içindi… Ama ben daha önce de benden daha iri, daha güçlü, daha çetin pislikleri devirmiştim.

Ses sabitleme büyüsünü yapmak için manayı tekrar nişaneme pompalarken çekirdeğim sızladı. Sinir sistemini felç etmek, tüm hareketleri durdurmak için gereken tam frekansta boğuk bir ses dalgası yayıldı bedenimden.

Gölge kurt olduğu yerde donakaldı, çenesi Kage’in yüzünün hemen üzerinde asılı kaldı; devasa dişlerinden salyalar akıyordu. Kage de yaratığın altında sırtüstü yatmış, felç kalmıştı. Ağzı, savaş nidasından ziyade bir dehşet çığlığıyla açık kalmıştı. Arkamda, Leydi Caera’nın soluğunun ciğerlerinde düğümlendiğini duydum.

Altın gözlü yükselen kıpırtısızdı. Dişlerimi göstererek sırttım ve görmesi için hançerimi parmaklarımın arasında döndürdüm.

“Bir daha ayağa kalkmayacağından emin olmak için kafanı gövdenden ayırmam mı gerekiyor? Belki bunu yaptıktan sonra, işimi garantiye almak için seni yakarım da.”

İmkansızı başarıp başını salladı. “Yapmasan iyi edersin.”

Kendi ölümümün kesinliğini o altın gözlerde alev alev görürken bile savaşmadan teslim olmayı reddettim. Hızla dönüp Leydi Caera’ya doğru atıldım. Eğer onu rehine olarak kullanabilirsem—

Sonra hemen yanımda belirdi. Pürüzlü, mor bir hançerin kabzası parmaklarının arasında parıldıyordu; bıçağı ise karnımdaydı. Çekirdeğimde. Sihrim, kulaklarımı çınlatan öfkeli bir cızırtıyla patlayarak serbest kaldı. Kadının muntazam nefes alışverişini ve yaratık Kage’i yere çiviledikçe adamın hırlamalarını duyabiliyordum.

Güç bedenimi terk ederken Grey’in ayaklarının dibine, toprağa yığıldım. Kanım serbestçe akıyor, simgenin oluklarını dolduruyordu.

Üzerimdeki altın ışık titremeye başladı. Gücümün son kırıntısıyla, yadigarı görebilmek için boynumu uzattım.

Bunca zamandır geçit vermeyen bariyer, yavaşça eriyip yok oldu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.