KANLI İNTİKAM

"Unutmadan söyleyeyim," dedi karım yemek masasının diğer ucundan. Yüzünde mutlu bir tebessümle, tam ısırmak üzere olduğu şişteki pembe et parçasını tabağına bıraktı. "Vale kanı şartlarımızı kabul etti. Mektuplarını getiren elçi sadece bir saat önce ulaştı."

Ağzımdaki lokmayı bitirip tabağımdaki kızarmış samur geyiğinden bir parça daha kesmek için bıçağıma sarıldım. "Evet, Rothkeller kanının başına gelenleri gördükten sonra Vallerin tutuşacağını tahmin etmiştim..."

Karin'in soğuk bakışları Ada'ya kaydı ancak kız tabağındaki yemekle öylesine oynuyor, bize hiç dikkat etmiyordu.

"Her neyse," diye devam etti Karin. Bakışları, sanki o anlaştığımız şeyi bana hatırlatmak istercesine hafifçe büyümüştü. Sanki unutmam mümkünmüş gibi.

Tabağımdaki eti hırsla keserken çatal bıçağı daha da sıkı kavradım. Ada çok narin, eylemlerimizin yükünü kaldıramayacak kadar zayıftı.

Kalon ve Ezra geldi aklıma. Büyük oğlum, şu an yaptıklarımızı anlayamayacak kadar gururlu ve erdem budalasıydı. Yine de yaşasaydı belki bu kadar radikal adımlar atmamıza gerek kalmazdı. Fakat Ezra... Bana en çok benzeyen çocuğum oydu.

İştahımın kaçtığını hissederek bitirmediğim tabağı ileri doğru ittim.

Şu korkuluktan farksız kızıma kasvetli bir bakış fırlatarak içimden geçirdim; keşke onun yerine Ezra yaşasaydı...

"Ayrıca teklifimiz için uygun görebileceğimiz bazı seçkin adaylara da haber gönderdim," diye sürdürdü sözlerini. Bir yandan da uzanıp Ada'nın yemeğini doğramaya, hatta lokmaları kızın ağzına kadar götürmeye başladı.

"Karin, bırak kendi yesin, o artık—"

Bana öyle öfkeli bir bakış fırlattı ki kelimelerimi yutmak zorunda kaldım.

İşte yine o takıntılı şefkati.

Karımın, sanki kolları yokmuş gibi kızıma yemeğini yedirmesini izledim ama tek kelime etmedim. Kabullenmek zor olsa da şu kısa sürede başardıklarımızın çoğu onun sayesinde gerçekleşmişti.

Sinsi, karizmatik ve acımasızdı. Fakat aynı zamanda iki evladını kaybetmiş bir anneydi. Kalon ve Ezra gittikten sonra Ada bu kadının bütün dünyası haline gelmişti. Bu durum onu hayal bile edemeyeceğim sınırlara sürüklemiş olsa da karımın zihninde her şey sadece Ada içindi.

"Titus, beni dinliyor musun?"

"Elbette," diyerek zihnimi zorladım ve yarım yamalak duyduğum sözlerini hatırlamaya çalıştım. "Lowe ve Arbital seçkinleri. İkisi de Ada için biçilmiş kaftan."

Masadan kalktığımda hizmetkârlardan biri derhal tabağımı ve takımlarımı toplamak için içeri seğirtti. "Kısa bir devriye gezeceğim, ardından odamıza çekiliriz, ne dersin?"

Karımın dudaklarında bir im belirdi. "Nasıl isterseniz, Lord Granbehl."

Yemek odasından çıkıp dışarı yönelmeden önce, "Yakında Yüce Lord olacağım," diye mırıldandım.

Batıdan, denizden esen ılık rüzgârda tuzlu bir tatlılık vardı. Rüzgâr yön değiştirdiğinde uzak dağların dondurucu soğuğunu getirecekti. Yine de rüzgâr ne taraftan eserse essin, her zaman arkamızdan esiyordu. Yenilgilerimiz bile zafere dönüşüyordu.

Yükselen Grey'in mülklerini ele geçirmekte başarısız olmam, Granbehl Soylu Hanesi için tehlikeli bir dönem başlatmıştı. Rüşvet verdiğimiz yargıçlar hücrelerinde infaz edildiğinde, aynı kaderi paylaşacağımızdan korkmuştum. Mirasçım öldüğü için tüm ailemiz bir kılıcın keskin ucunda duruyordu ve en ufak bir yanlış adım sonumuz olabilirdi. Fakat kader, görünen o ki bize cömert davranmıştı.

En azından şimdilik.

Mülkün artırılan güvenliğini denetlemek üzere akşam devriyesine çıktığımda güneş henüz batıyordu. Çok kısa bir sürede pek çok rakibimizi amansız birer düşmana dönüştürmüştük. Her ne kadar arkamızdaki destekçinin varlığına dair söylentiler yüzünden bize doğrudan saldırmaya cesaret edemeseler de her ihtimale karşı hazırlıklarımı eksiksiz yapmıştım.

Keyfimin yerinde olmasına rağmen Vechor mülkümüzün güvenliği için kiraladığım paralı askerlerin, muhafızların ve yükselenlerin önünden geçerken yüzüme son derece sert bir ifade takındım. Çizgiden çıkmamaları için benden korkmaları gerekiyordu sonuçta.

Ana kapının yanından geçerken muhafızların başı kulübeden çıkıp esas duruşa geçti. "Lord Granbehl."

"Rahat, Henrik."

Adam eğilerek selam verdi, ardından yanındaki çantadan sarılı bir parşömen çıkardı. "Bu sadece birkaç dakika önce size geldi."

Üzerinde Merkez Akademi mühürü olan parşömeni alırken muzafferane sırıtmamı bastırmaya çalıştım. "Mükemmel. Etraf düzgün görünüyor, Henrik."

Sonsuz bir sadakate sahip, bir o kadar da kalın kafalı ama diğer muhafızları yönetmekte usta olan adam tekrar eğilip görev yerine döndü.

Bense Profesör Graeme'in raporunu okumak için sabırsızlanarak hızla içeri seğirttim. Girişte Petras'ın dikildiğini görünce adımlarımı yavaşlattım. Beni gördüğü an irkildi.

Dudaklarım büküldü. "Burada ne işin var? Etrafta dolanmayı bırak da zindanına dön."

İşkenceci, yağlı bir şelaleyi andıran siyah saçları yüzüne dökülürken derin bir saygıyla eğildi. "Bağışlayın Efendim. Mahkûmların sonuncusunun da... son nefesini verdiğini ve cesedin götürüldüğünü haber vermek istemiştim. Zindanlar tamamen boşaldı ve—"

"Rapor alındı," diyerek elimle gitmesini işaret ettim. "Şimdi çekil karşımdan. Uzun zamandır beklediğim bu zaferin tadını kaçırıyorsun."

İşkenceci gölgelerin arasına süzülüp hizmetçi merdivenlerinden aşağı kaybolurken arkasında ağır bir yağ kokusu bıraktı. Başımı sallayarak tekrar parşömene odaklandım. Mührü söküp kağıdı açarken yüzümde çocuksu bir tebessüm belirdi.

Fakat mektuptaki alelacele karalanmış yazıları okudukça gülümsemem karardı, öfkeyle dişlerimi gıcırdattım. Kaliteli parşömeni avcumun içinde ezerek duvara fırlattım.

"Beceriksiz budala. Seçkin biri olduğu için Janusz'a fazla güvendim galiba."

Yükselen Grey'e karşı beslediğimiz ortak nefret göz önüne alındığında Janusz'u kullanmak son derece mantıklı görünmüştü fakat o ezik seçkin, Grey'i Yükselenler Birliği'nin elinde tek bir gün bile tutamamıştı.

Zihnim, bu planın detaylarını tamamen bana bırakan destekçimden uzak durmaya çalışıyordu. Eğer başarısız olursam...

"Baba?" Ada'nın sesini duyunca arkama döndüm. "Her şey yolunda mı? Kendi kendine konuşuyordun."

Yüzüme sahte bir gülümseme takınarak hemen cevap verdim. "Endişelenecek bir şey yok. Sen neden odanda değilsin? Dersini çalış ve hemen yat. Dinlenmen gerektiğini biliyorsun."

Kızın o çaresiz, kabullenmiş omuz silkinişi o kadar acınasıydı ki ona sarılsam mı yoksa yüzüne bir tokat mı atsam bilemedim. Derin bir iç çekerek elimi küçük omzuna koydum. "Ada, artık bunları geride bırakma vakti geldi. Yeterince yas tuttun. Şimdi dik dur ve—"

Başımı yana eğip kulak kabarttım. Sanki bir...

Dışarıdan gelen bağırışlar. Bir büyü patlaması.

Ön pencerelerden içeri süzülen kızıl bir parıltı, giriş salonunun duvarlarını ve yerini kan kırmızısına boyadı. Bir kalp atışı kadar kısa bir süre sonra uyarı çanları çalmaya başladı.

"Ada, hemen bodruma in," dedim kızıma bakmadan. İnleyerek tereddüt etti, ben de gürledim: "Vritra'nın Boynuzları adına, kızım, hemen!"

Hızlı adımlarla uzaklaştığını, Petras'ın gittiği hizmetçi merdivenlerinden aşağı koştuğunu duydum ama artık onu düşünmüyordum. Yalpalayan adımlarla ön pencerelerden birine yaklaştım ve mülkün savunma bariyerinin aktifleştiğini, tüm araziyi kaplayan kırmızı bir kubbe oluşturduğunu kendi gözlerimle gördüm.

Akşamın ilk karanlığını yaran ateş mermileri, çakan yıldırımlar ve buz mızraklarıyla avlu adeta büyü patlamalarıyla aydınlanıyordu. Hedef aldıkları şeyden görebildiğim tek şey, mor bir elektrik örtüsünün içinde dalgalanan, takip edebileceğimden çok daha hızlı bir şekilde belirip kaybolan bir gölgeydi.

"Rakip bir hane mi?" diye mırıldandım, parmak boğumlarım pencere pervazında eziliyordu. "Ama kim cesaret edebilir ki...?"

Zihnim iradesizce destekçimize, son zamanlardaki başarılarımızın kaynağına kaydı... ama o olamazdı. Grey ile ilgili başarısızlığımızı henüz biliyor olamazdı ve bilse bile durumu düzeltmek için vaktimiz vardı, böyle bir şeye gerek—

Yüzümden soğuk terler boşanırken kaskatı kesildim.

Grey...

Elimdeki mektubu iyice buruşturup yere attım. Haklı olup olmadığımı anlamak için yüzümü neredeyse cama yapıştırarak dışarıyı taradım.

Mor alevlerle kaplı canavarca bir siluet pencerenin önünden hızla geçti. Nefesim kesildi, panikle geriledim.

Evin etrafındaki adamlar çığlık atıyordu. Çığlık atıyor ve ölüyorlardı.

Mülkün bariyeri devreye girdiğinde büyülü bir şekilde kilitlenen ana kapı, ağır bir darbenin yükü altında sarsıldı.

Boğuk bir ses anlaşılmaz küfürler haykırıyordu. Henrik olduğunu anladım fakat o pürüzlü sesinde daha önce hiç böylesine bir panik duymamıştım. Ardından, işlenmiş sert ahşabı çatlatan bir feryatla kapıdan içeri süzülen saf ışıktan mor bir kılıçla ses birden kesildi.

Evimin içine, sadece üç metre öteme uzanan o kılıca baka kaldım. Daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu; sanki kendi üzerine katlanmış sıvı bir ametist gibiydi. Rengi sürekli ama zarifçe değişiyor, önce daha koyu bir mora bürünüyor, ardından daha parlak ve vahşi bir hal alıyordu. Bir an için o kılıcın bu dünyaya ait olmayan derinliğinde kayboldum.

Sonra kayboldu. Kapıdaki delikten ince bir kan akıntısı süzülmeye başladı.

Yaklaşmakta olan şeyi zihnimde canlandırarak yavaşça geriledim. Büyülü korumaların buna izin vermemesi gerekiyordu ama dayanamayacaklarını biliyordum.

Korumalı kapı içe doğru patladı; keskin ahşap kıymıkları ve bükülmüş siyah demir parçaları giriş salonuna saçıldı. Önümde parıl parıl yanan mavi bir ateş bariyeri peydah oldu, hem ahşabı hem de metali anında buharlaştırdı. Evin iç kısımlarından koşarak gelen diğer muhafızların ayak seslerini duydum.

Mavi ateşin yarattığı dalgalanmanın ardından, kapımın olduğu yerde dikilen belli belirsiz bir karaltı görebiliyordum. Henrik'in cesedi ayaklarının dibinde yatıyordu.

Arkamdan yaklaşan muhafızlara dönüp hırladım: "Beni buradan çıkarın! Ve o soysuz iti gebertin!"

Omuzumu kavrayan güçlü bir el beni geriye doğru çekmeye başladı, alevden kalkan da bizimle birlikte hareket ediyordu. Ağır zırhlı iki saldırgan, silahları parıldayarak ve büyü enerjisi zırhlarına nüfuz etmiş halde gürültüyle yanımdan geçip gitti. Rüzgar ve alevden oluşan dönen bir çark, aralarındaki havayı yararak davetsiz misafire yöneldi ancak adam çoktan oradan kaybolmuştu.

Boğuk bir çığlık arkamı dönmeme neden oldu. Seçkin muhafızlarımdan biri olan büyücü, bedeni belinden ikiye bölünmüş halde yere yuvarlanıyordu. Bacakları zemine yığılırken üst gövdesi geriye doğru düştü, zaten ölmüş olan yüzünde şaşkınlık dolu bir ifade donup kalmıştı.

Karanlık bir karaltı yanımızda belirdi ve koruyucuma saldırdı. Kalkan, büyüsünü ayarlayamayacak kadar hızlı bir şekilde çığlık atarak geriye fırladı. Kendi mavi ateşi ciğerlerindeki havayı yakıp bitirirken çığlığı yarıda kesildi ve duvara çarpan şey artık bir insana benzetilemezdi.

Her iki saldırgan da şaşkınlıkla etrafa bakınıyor, saldırganlarını bulmaya çalışıyorlardı. Silahları hazırdı ama adam aralarında belirdiğinde tamamen vasıfsız kaldılar. Parlak mor bıçak, ipekten yapılmışlar gibi silahlarının, zırhlarının, etlerinin ve kemiklerinin arasından geçerken havada bir iz bıraktı.

İki adam da cansız bir şekilde yere serildi.

Alev kalkanından kalan son parıltılar, koruyucunun hırıltılı bir son nefes vermesiyle yok olup gitti.

Grey, malikanemi koruyan kırmızı bariyer arka planda anlamsızca titrerken öylece durmuş, bana bakıyordu.

Yumruklarımı sıktım, bedenim titriyordu. Korkudan değil, öfkeden diye telkin ettim kendime.

"Ç-çizgiyi aşıyorsun," dedim, sesim çatlayarak. "Granbehl hanesi koruma altında. Biz..." Kuruyan ağzımla zorlukla yutkundum. "...yükseltiliyoruz. Senin hiçbir konumun, hiçbir yetkin yok; bizse bir Tırpan tarafından korunuyoruz. Anlıyor musun? Bu yaptığın yüzünden öleceksin. Sen..."

"Bana tekrar bulaşırsan ne olacağı sana söylenmişti," dedi, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu.

Siyah ve mor alevlerle sarılı devasa bir kurt kapı eşiğinde belirip adamın yanında durunca korkuyla geriledim. "Arka taraf tamamen temiz."

Cesaretimi toplamaya çalışarak dikleştim ve boğazımı temizledim. "Ben Merkez Hakimiyet'ten Tırpan Nico'nun koruması altındayım. Bana saldırmaya nasıl cüret edersin? O sana..."

Grey bir adım öne çıktı. Öyle hızlı geri çekildim ki ölen büyücünün uzanan koluna takılıp az kalan düşüyordum.

"...arkamdan gelecek," diye tamamladı cümlemi. "Biliyorum."

Elindeki bıçak parıldadı, çağırdığı kurt hırlayarak derinden bir ses çıkardı.

"Hayır!"

Bağırış merdivenlerin başından gelmişti.

"Karin!" diye haykırdım. Gözlerimi karıma diktiğimde zaman durmuş gibiydi. Saçları ıslaktı ve bedenine yapışan ince bir tuvalete sarınmıştı. Banyonun içinde olmalıydı. Bedenim olduğu yere çakılmışken zihnim bu bilgiyi işlemeye çalışıyordu.

Kaçmalı, arka çıkışlardan birinden veya zindana inerek saklanmalıydı ama o bunun yerine soyumuzun yuvasını savunmak için koşarak gelmişti. Ve benim aksime, olduğu yerde donup kalmamıştı. Elleri havaya kalktı ve aralarında rüzgar dans etmeye başladığında ondan yayılan mana dalgasını hissettim.

Kahretsin kadın, yapman gereken...

Rüzgar büyüsü bir kasırga gibi odanın içinde esti, duvarlardaki portreleri ve duvar halılarını söküp attı, mobilyaları devirdi. Yükselen adamın etrafında yoğunlaşan rüzgardan beyaz kordonlar, onu tuzağa düşüren bir ağ oluşturdu. Kaçmasını bir kez daha diledim ama Karin ağı daralttı, Grey'i kıstırdı ve güçlü nişanıyla onu onlarca farklı yönden yumruklamaya başladı.

Büyücülerin bu büyüyle her yönden gelen rüzgar darbeleriyle parçalandığını görmüştüm. Karım toplum içinde gücünü bastırmayı tercih ederdi ama soyumuzun geleceğini güvence altına almak anlamına geliyorsa ellerini kirletmekten asla çekinmezdi. Eğer Grey nişan seviyesindeki Rüzgar Ağı büyüsü karşısında sadece saçları dağılarak öylece duruyor olmasaydı, karımın büyüsüyle gurur duyabilirdim...

"Hayır, Karin sen..."

Arkamı dönüp karımın ölümle çoktan buğulanmış gözleriyle karşılaştığımda kelimeler boğazımda tıkandı. Arkasında Grey duruyordu, mor bıçağı Karin'in kanına bulanmıştı.

Karımın gözlerindeki ışık sökerken ağzımı açtım, bir şey söylemeye çalıştım, herhangi bir şey... Ama sadece hava solumaya çalışan bir balık gibi baka kaldım.

Ardından, karımın cansız bedeni öne doğru devrilip ayaklarımın dibine kadar tiksindirici bir şekilde merdivenlerden aşağı yuvarlanınca büyü bozuldu.

Yanına diz çöktüm, gevşemiş bedenini kucağıma çektim. Bedenim titriyordu, ciğerlerimdeki nefes bile sarsılıyor gibiydi. Karımın ölmekte olan büyüsünden kalan döküntüler etrafımda yere saçılırken Karin'in cesedine bakmaktan başka bir şey yapamıyordum.

Ağır, beceriksiz bot sesleri sessizliği bozdu ve Petras'ın hizmetçi merdivenlerinden çıktığını gördüm. Grey merdivenlerin başında duruyordu, uzaklara dalan bakışları duygusuzdu, okunmuyordu.

"Petras, öldür onu," diye boğulurcasına konuştum, boğazımı sıkan ham bir duygunun soğuk pençesi altında.

Grey merdivenlerden inmeye başladı, kaşları Petras'a doğru kalkmıştı. "Görüşmeyeli uzun zaman oldu, eski dostum."

Sıska bir gelincik olan Petras, kavisli bıçağını yere düşürerek tıkırdatıp bıraktı. Bana, evet bana arkasını döndü ve giriş salonundaki birçok kapıdan birinden tek bir kelime etmeden çıkıp gitti.

"Piç," diye mırıldandım. Grey'e toplayabildiğim tüm nefretle, "Neden sadece ölemedin?" dedim. Soğuk bir boşluk içimi kaplarken ürperdim. "Tırpan Nico bizimle iletişime geçtiğinde sanmıştım ki..." Yumruğum yere çarptı, parmak kemiklerimin kırıldığını hissettim. "Kolay olmalıydı." Katilime nefretle baktım. "Öyleyse neden sadece siktir olup ölemedin?"

Grey, üzerinden gök gürültüsü gibi bir baskı yayarak sessizce yaklaştı.

Yere tükürdüm. "Yanına kalacağını mı sanıyorsun? Oğullarımın ölmesinin sebebi sensin. Sen..."

Adam merdivenlerden yavaşça inerken alaycı bir tavırla dudağını büktü. Kurt kapıdan bana doğru yaklaşıyordu, ağzı açıktı ve parlak gözlerinde karanlık bir açlık parıldıyordu.

"Şimdi bile hırsını haklı çıkarmak için aileni kullanmaya çalışıyorsun."

"Niyetlerimi sorgulayacak sen kimsin?" diye fısıldadım, karımın soğuk bedenine daha sıkı sarılarak. "Bunu bilecek bir tanrı değilsin, beni yargılayacak hiçbir yetkin de yok!"

Yükselen adam acele etmeden bana doğru yürüdü, mor uzantılar parıldayan bir bıçak oluşturmak üzere yoğunlaştı. "Haklısın, Granbehl. Ben tanrı değilim, yargıç da değilim. Sadece sözümü tutmak için buradayım."

İlkel bir korku damarlarımda zehir gibi aktı ama bu piçe en ufak bir zayıflık belirtisi göstermeyi reddettim. Çenemi ve göğsümü öne çıkardım, böylece yakamdaki Granbehl nişanı soysuzun yüzüne doğrudan bakabilecekti. "Cehenneme kadar..."

Mor bıçağın göğsüme saplandığını hissetmekten ziyade duydum. Öne doğru yığılırken bedenimin her bir santimine sızan katı bir soğukluk yayıldı. Katilimin üzerinden evime bakarken yer beni karşıladı.

Diğer herkesin üstüne çıkmak, soyumuzu yüceltmek için çabaladığımız her şey hiç uğrunaydı. Mirasım olarak sadece Ada kalacaktı, Granbehl'lerin en zayıfı, hatırlanacağımız zavallı bir ağıt.

Düşüncelerim bulanıklaştı, tüm şeklini ve biçimini kaybetti.

Sonra dünya karardı.

ARTHUR

Eterik kılıç üzerindeki hakimiyetimi bıraktığımda eriyip yok oldu. Lord ve Leydi Granbehl ayaklarımın dibinde, cesetleri birbirine sarılmış halde yatıyordu.

"Pekala, bu da bitti," dedi Regis, Titus Granbehl'in cesedine bakıp bana dönmeden önce burnunu çekerek. "Eee... dönüş yolunda bir şeyler yesek mi?"

Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım; yanık et kokusu havada ağır bir şekilde asılı kalmıştı. "İkimizin de yemek yemeye ihtiyacı yok ve öyle bir yemeğin bu dünyada var olmadığından neredeyse eminim."

Regis ağzını açtı, durakladı, sonra başını yavaşça öne eğdi. "Yani, evet, haklısın sanırım ama ortama uygun görünmüştü." Burnunu buruşturdu. "Ya da belki de bu koku acıkmama neden oluyordur."

"Regis," dedim yavaşça, "bunlar gerçekten kendine saklaman gereken türden düşünceler."

Yandaki dar bir girintiden gelen hafif ayak sesleri yankılandı ve gözlerimi o tarafa çevirdim. Hizmetçi merdivenlerinden süzülen tanıdık genç kız, son karşılaştığımızdan bile daha zayıf ve solgundu.

"Merhaba, Ada."

Ada elini yüzüne sürdü, kirleri yarı kurumuş gözyaşlarına buladı. "Onları öldürdün." Kelimeler bir suçlama değil, sadece bir tespitti. "Öldüreceğini biliyordum."

"Belki baban bilseydi..." Onların cesetlerinden uzaklaştım. "İşler bu noktaya gelmezdi."

O kadar sessiz ve solgundu ki bir hayalet olabilirdi.

Zavallı kıza daha fazla yük olmamak için sadece çekip gitmeyi düşündüm ama ona ihtiyacım vardı. "Ada?"

"Hım?" diye mırıldandı, benim üzerimden cesetlere bakarak. Bakıyordu ama yaklaşmak için hiçbir hamle yapmadı.

Rothkeller nişanını çıkardım. Altından çıkan dekoratif bir sivri ucu kullanarak nişanı ikinci kata çıkan ana merdivenlerin tırabzanına sapladım, bir zafer bayrağı gibi dikildi.

Ada gürültüden irkildi ama başka bir hareket yapmadı.

"İnsanlar bunu görecek ve Rothkeller soyunun ailenizden intikam aldığını varsayacak. Anlıyor musun?"

Tereddütlü birkaç adım atarak ailesinin rakiplerinin yanmış sembolünü görebileceği bir yere geçti. "Herkese hiçbir şey görmediğimi söyleyeceğim..."

Başımı iki yana salladım. "Hayır, herkese değil."

Ada kafasını kafa karışıklığıyla yana eğdi.

"Seni bulmaya gelecek Tırpan'a gerçeği söyleyeceksin..." Gözlerim anladığına dair bir işaret arayarak kızı izledi. "Ve onunla Viktoriad'da bekliyor olacağımı."

Kalıntımezarlar'ın ikinci katından Darrin Ordin'in Sehz-Clar'daki kır malikanesine geçiş oldukça ani olmuştu. Alacrya'nın güneyinde, dağlardan uzakta hava hala sıcaktı; tatlı kokulu bir rüzgar dalgalı tepelerin üzerinde hafifçe esiyor, Darrin'in ön bahçesindeki alçak çalıları hışırdatıyordu.

Vechor'dan Kalıntımezarlar'a yerel Yükselenler Loncasi Salonu üzerinden girmiş, ardından Darrin'in evine ulaşmak için ikinci kattaki tempus ışınlanma odalarından birini kullanmıştım. Sulla bana "sarhoş amcamın" orada bekliyor olacağını söylemişti.

Alaric’i ön kapının yanındaki bankta oturmuş, patikaya gözlerini dikmiş hâlde bulduk. Benim ortaya çıkmamla onun tepki vermesi arasında epey bir zaman geçti. En sonunda yüksek sesle geğirip dirseklerine yaslandı ve göbeğini öne doğru çıkardı. Bu hâlinden az çok sarhoş olduğunu anladım.

"Biliyor musun, bu ihtiyar bunak için üzülüyordum," dedi Regis neşeyle.

Yanına vardığımda Alaric konuştu. "Eee, duyduğuma göre yine bir hukuki danışmana ihtiyacın varmış."

"Tam olarak sayılmaz," diyerek yanındaki banka oturdum. "Zaten ne biliyorsun?"

Alaric hafife alan bir edayla dudak büktü. "Başının belada olduğunu biliyorum. Bir de her zamanki gibi boyundan büyük işlere kalkıştığını..." Dengesiz bakışlarını üzerime dikti. "Granbehl’ler yarım kalan işi bitirmeye çalıştı ama sen onları bitirdin, değil mi?"

Ona tam olarak nelerin yaşandığını anlattım ancak en önemli bilgiyi sona sakladım. "Aralarında bir Orak vardı. Merkez Hâkimiyet’ten Nico."

Alaric’in her daim kan çanağı gibi olan gözleri fal taşı gibi açıldı. Ağır gövdesini doğrultup ayağa fırladı ve inanamayan gözlerle bana baktı. "Hükümdar aşkına çocuk! Neden burada oturmuş boş boş konuşuyoruz öyleyse? Profesör kimliğin tamamen çöpten ibaret artık. Darrin ve benimle olan bağın yüzünden alışık olduğum bağlantıların çoğu da tehlikeye girdi..."

Darrin’in özenle yetiştirdiği bitkilerden birini çiğnediğine bile aldırmadan hızlı adımlarla bir ileri bir geri yürümeye başladı. Kendi kendine, yakalayamadığım kadar hızlı ve kısık sesle bir şeyler mırıldanıyordu. Sözünü kesip onu daha fazla strese sokmak yerine ihtiyarın bir süre böyle devam etmesine izin verdim.

"Sanırım zavallı sarhoşun kafasındaki o tüm dumanı dağıttın," diye araya girdi Regis. Sesinde hafif bir endişe vardı.

Alaric birden durdu ve bana öfkeyle baktı. "Sen bir Orak ile nasıl ters düşebildin ki zaten?"

"Eskiye dayanan bir geçmişimiz var," dedim son derece ciddi bir ifadeyle. "Şimdi neden peşime düştüğüne gelirsek..."

Alaric başını salladı ve sanki tükenmiş gibi ellerini başının arasına alarak tekrar oturdu. Sesi boğuk bir şekilde, "Önemi yok çocuk," dedi. "Kıçına bir Orak'ı nasıl taktığının hiçbir önemi yok, önemli olan takmış olman."

Bir dakika kadar duraksadıktan sonra devam etti. "Seni bu duruma ne soktuysa soktu, artık saklanman hiç kolay olmayacak. Arkanda bu kadar büyük bir güç dolanırken hem de..."

"Sorun değil," diyerek ben de arkama yaslandım. "Çünkü saklanmayacağım. Vechor’dan kaçmam gerekirse diye birkaç tedbir almaya geldim buraya."

"Vechor mu...? Yoksa sen..."

"Victoriad’a hâlâ katılacağım," diye kestirip attım kararlı bir sesle.

Yüzüme bakıp alaycı bir şekilde sırıttı. "Şimdi şaka yaptığını biliyorum, çünkü sadece bir zır cahil böyle bir şey yapmayı düşünür." Gözleri kısıldı. "Ciddi olamazsın. Seni gidi budala... Akıl var mantık var, ne düşünüyorsun sen?"

Ellerimi başımın arkasında birleştirip bacak bacak üstüne attım. Bakışlarımı mavi gökyüzüne dikerek arkama yaslandım.

"Bir Orak'ı öldürmeyi düşünüyorum."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.