Geçitlerin Ötesinde

ARTHUR

"Sadece bana güven."

Taci ile birlikte geçide çarptığımız an, Rinia’nın sözleri zihnimde yankılandı. Geçit, bir sabun köpüğünün yüzeyi gibi dışarı doğru şişiyor, asuraya karşı direnerek içeri girmesine izin vermiyordu.

Bir asuranın karşısında hissetmem gereken korkunun yerini, içimi yakan öfke almıştı. Bu öfkeyi dizginleyen tek şey, arkamda bıraktığım ailem ve dostlarımın varlığıydı. Çalkalanan duygularımın ortasında bile Rinia’nın haklı olduğunu biliyordum. Etrafımdaki herkesi korurken Taci’yi yenmem imkansızdı.

Geçidin yüzeyi bizi sarmalamak için büküldü, tehlikeli şekilde dalgalandı. Ona doğru yüklendiğimizde, mananın biçimini korumakta zorlandığını hissedebiliyordum; bir yandan beni kabul etmeye çalışıyor, bir yandan da Taci’yi dışarı itiyordu.

Parçalanacak. Başka bir yol bulmak için zihnim hızla çalışırken duraksadım. Regis, biz…

Dünya kırıldı.

Geçidin mor kırıntıları, alacakaranlığı andıran sonsuz bir manevi boşluğa saçıldı; kırık aynalar gibi her yerden ve hiçbir yerden gelmeyen o ışığı yansıttı.

Aç ve her yeri kaplayan bir varlık, parıldayan her bir parçayı yuttu; önce saf manaya, sonra da tamamen yokluğa dönüştürdü.

Bir uzvumu kaybetmişim gibi içimde keskin bir eksiklik hissi peydahlandı ama buna bir anlam veremedim.

Süzülüyordum. Belki de düşüyordum ama nerede ve neyin içinde olduğumdan emin değildim.

Az önce ne yapıyordum ben?

Öfkeli olduğumu biliyordum. Ya da az önce öfkeli olduğumu. Şimdiyse sadece… buraya ait değil gibiydim.

Hayır, aç değildim. Sürüklendiğim o şeye odaklanmaya çalışırken dağılan düşüncelerimi toplamaya çalıştım. Oradaydı işte, ama neydi…

Gözlerimi kısarak puslu ametist ışığının içinden aşağıya, silik bir gölgeye baktım. Mor alacakaranlık denizinde süzülen, kum tepelerinden oluşan hareketli bir arazi vardı. Şekli seçilebiliyordu. Tanıdıktı.

Refleks olarak kum tepelerine doğru uçmak için başımı öne eğdim fakat hiçbir hareket hissi yoktu. O tanıdık ama bir o kadar da yabancı arazi hiç yakınlaşmıyordu.

"N-nerdeyiz biz?" dedi arkamda, yukarılardan gelen zoraki bir ses.

Düşünmeden arkama döndüm. Bedenim kendi etrafında dönerek kel, genç bir adamın siluetini görüş alanıma soktu.

Zihnimdeki uyuşuklukla hatıralarım, açık denizde çarpışan iki buzdağı gibi birbiriyle çakıştı.

Kum tepeleriyle kaplı bir bölgenin tabanında, kanyonun dibinde Dicathen’e bağlı bir geçit bulduğumda hissettiğim o büyük rahatlama… Ve geçidi çalıştırır çalıştırmaz bir mızrağın kız kardeşimin göğsüne saplanışını izlediğimdeki o dehşet ve gazap… hepsi bir anda üzerime çöktü.

Arayışım sırasında bölge bölge gezmiş, Pusula’yı her kullandığımda Dicathen’e odaklanmış ama her defasında hiçbir yere bağlanmayan ölü geçitlerle karşılaşmıştım.

Yine de Dicathen’de en az bir Yadigâr Mezarı geçidinin bulunması gerektiğini biliyordum. Sadece Sylvia’nın benim için bıraktığı hafıza haritası olmadan nasıl arayacağımı bilmiy猛dum.

Anılar karmaşık, yarı anlamsız bir çamur yığını halinde birleştikçe kafama saplanan ağrıyla sarsıldım.

Alaric hazırlıklara yardım etmişti. Geçit rün anahtarını ele geçirmişti. Alacrya’ya dönememe ihtimalime karşı istediğim eşyaları satın almış veya çalmıştı.

Zafer Şenliği’ni öğrendiğimde, oraya katılmanın gerçek kimliğimi açık edebileceğini ve bunun da saklanmak anlamına geleceğini biliyordum. Gidecek tek bir yer vardı: Dicathen’e dönüş. Evime. Aileme. Nihayet.

Ve başarmıştım. Sadece birkaç saniye geç kalmıştım…

Taci ile dövüşmüştüm, Rinia’nın sesini zihnimde duymuştum…

"Sadece bana güven," dedi sesi zihnimde bir kez daha. Kontrolden çıkan düşüncelerimi dizginlememi sağladı.

Kum tepelerinin pembe gölgesine göz gezdirdim. Dikkatim oraya takıldı, kafa karışıklığı dev bir örümcek ağı gibi beni sarmaladı. Burası Dicathen’e varmadan önce geçtiğim son bölgeydi. Yeri yaran devasa bir kanyon vardı. Bölgenin koruyucusundan, yani canlı camdan ve sıvı ateşten oluşan hidradan kalan parçalar hâlâ kanyonun kenarında paramparça yatıyordu.

Yadigâr Mezarları asuraların girmesini engelleyecek şekilde programlanmıştı fakat bu mana âlemi Yadigâr Mezarları’nın kendisinden ayrı, belki de ondan daha kapsayıcı bir yerdi. Mezarlar sanki bu büyük boşluğun içine hapsedilmiş gibiydi.

Yadigâr Mezarları’ndan sezip bu ara mekâna savrulmuş olmalıydık.

Aşağıdaki loş araziye baka kaldığımda, bir rüzgar dalgası kumları havalandırdı. İmkansız bir hızla kum tepelerini sıyırıp geçerek onları yok etti. Fırtına dindiğinde, bölge sanki… sıfırlandı. Tam da onu ilk bulduğum haline döndü. Kanyonun hemen altında hidranın siluetinin kıvrıldığını, kendisiyle savaşacak bir sonraki maceracıyı beklediğini görebiliyordum.

Bu da ne—

İçimdeki bir boşluğu hissettiren o keskin ağrı geri geldi.

Regis! Zihnen bağırdım, yoldaşımın zihnine ulaşmaya çalıştım. Ama hiçbir yerde yoktu.

Bağımız kopmuştu.

Bu izi takip ederek Dicathen’de geçirdiğim o birkaç saniyelik ana döndüm. Regis hâlâ oradaydı. Onu Ellie’nin içine göndermiştim… Ne için olduğunu bilmiyordum. Yardım etmesi için. Bir şekilde. Cılız bedeninin soğuk taşlar üzerinde kanlar içinde yatışını, annemin kanlı elleriyle onu iyileştirmeye çalışışını yeniden gördüm.

Öfkemi tutmam gerekiyordu. Kontrolü kaybetmek oradaki herkesi, Ellie ve Annemi de öldürebilirdi. Şok etkisi geçtikçe, o an hissettiğim tüm gazap yeniden içime doldu.

Burada kendimi tutmak zorunda değildim.

Düşüncem henüz tam şekillenmeden, sağ elimde toplanan mana bir kılıca dönüştü.

Dişlerimi gıcırdatıp tüm bedenimi gererek Taci’ye doğru hamle yaptım. Ama hareket edemedim.

Taci’nin yüzündeki o şaşkın ifade, yerini benimki gibi nefret dolu bir surata bıraktı. "Neredeyiz Leywin? Ne yaptın sen!"

Aramızdaki mesafeyi tek anda kapattı. Dostlarımın ve ailemin kanıyla daha da kızaran mızrağı silahımı savuşturup omzuma saplandı. Boşta kalan elimle mızrağın sapını kavrayıp destek alarak Taci’nin göğsüne bir tekme savurdum ve onu geriye fırlattım.

Mızrağı yaramdan sökülürken köprücük kemiğimin hemen altında kanlı bir yarık bıraktı. Kanım küçük damlalar halinde dışarı sürüklendi. Taci’nin yarattığı tehlikeye rağmen, o damlaların manevi boşlukta süzülüşünü izlemekten kendimi alamadım.

Mana tanecikleri tutundukça kanın kırmızı rengi hızla mor renge büründü. Omzumdaki keskin ağrı hafifledi. Mananın çekirdeğimden dışarı akmadığını, aksine etraftan yarama doğru aktığını fark ettim. Yara bir anda iyileşti.

Buraya geldiğimden beri ilk kez etraftaki manayı çekmeye başladım. Atmosfer sadece mana ile dolu değildi, tamamen mananın kendisiydi. Bütünüyle. Her şey. Hissettiğim o yutucu varlık, Yadigâr Mezarları geçidine dönüştürülmüş o küçücük parçayı yeniden bünyesine katmak için can atan sonsuz bir mana okyanusuydu.

Taci, yaramın kaybolduğu omzuma diktiği gözleriyle bana temkinli bir şekilde bakıyordu. "Sen neye dönüştün böyle, Arthur Leywin?"

Hafifçe dudağımı bükerek yadigar zırhı çağırdım. Obsidyen pullar bedenimin etrafında dalgalar halinde birleşti, saf mana okyanusuna tepki vererek adeta cildimin üzerinde titredi.

Sol elimi öne uzattım, avcum dışarı bakıyordu. Alev alev yanan mor bir enerji konisi aramızdaki boşluğu yakıp geçti. Taci mızrağıyla manayı yararak geriye doğru uçtu ama patlama onu takip etti. Büyüdükçe büyüyen, onu bütünüyle yutmak isteyen canlı bir mana nehri gibi kıvrıldı.

Baskı uygulayacak bir zemin olmadığı için uçabiliyordu fakat konum değiştirmek için Serap Yürüyüşü tekniğini kullanamıyordu. Yine de hareket kabiliyeti, belirdiğimiz yerden yavaşça uzaklaşırken sadece olduğum yerde dönmekle sınırlı kalan benimkinden katbekat üstündü. Onu yenme umudum varsa, nasıl hareket edeceğimi çözmem gerekiyordu.

Mana kılıcımı serbest bıraktım fakat elimden fışkıran mana akışına odaklanmaya devam ederek zihnen etrafımı taradım. Uçmak en iyisi olurdu ama ayaklarımı basacak bir şey olsa bile yeterdi…

Ayaklarım sert bir şeye çarptı. Hazırlıksız yakalanarak morumsu gri, hafifçe ışık saçan küçük bir enerji platformuna baktım ve mana akışındaki odağımı kaybettim. Pürüzsüzdü ve hafif bir sıcaklık yayıyordu.

Bu mana…

Görüş alanımın kenarındaki bir hareketlenmeyle başımı hızla kaldırdım. Ametist kılıç elimde homurdanarak canlandı ve tam zamanında boynuma doğru gelen kesişi savuşturdu. Taci momentumunu kullanarak bana çarptı ve beni platformdan aşağıya, kum tepelerine doğru savurdu. Kontrolümü kaybederek boşlukta savruldum ama sırtım sert, titreyen bir yüzeye çarpınca aniden durdum.

Taci üzerime çöktü. Mızrağı o kadar hızlı fırlayıp saplanıyordu ki kırmızı bir bulanıklıktan ibaretti. Serap Yürüyüşü sadece hareketlerini değil, saldırılarını da hızlandırdığı için her darbesi anlık bir patlamaya dönüşüyordu.

Ayaklarımı yere basarak asuranın her hamlesine karşılık verdim. Uzun zaman önce Kordri’nin bize öğrettiği düzenli dövüş ritmine girdik fakat Taci’nin aldığı eğitimin benimkinden çok daha ileri düzeyde olduğu kısa sürede anlaşıldı. Her bir darbesi benimkini vahşi bir verimlilikle savuşturuyordu. Asura bedenine sahip olmasaydım, birkaç saniye içinde beni alt ederdi.

Taci birden gözden kayboldu. Duyularımı serbest bırakıp Doğal Adım rünüyle mana yollarını aradım ama… burada hiç yol yoktu.

Kürek kemiklerimin arasına bir koçbaşı çarpmış gibi bir darbe aldım. Yadigar zırh darbeyi zorlukla göğüsledi ve öne doğru savruldum. Taci önümde belirdi. Mızrağının uzun, kanatlı bıçağı karnımın hemen üstünden zırhımı deldi; siyah pullar bükülüp parçalandı.

Mızrak, mana çekirdeğimin kat kat sertleşmiş kabuğuna çarptığında bunu iliklerime kadar hissettim. Bedenimden mide bulandırıcı bir dalga geçti, varlığımın her bir atomu dehşetle geriye çekildi. Mızrağın ucu sırtımdaki zırha çarpıp tamamen delmeye gücü yetmeyince acıyla sarsıldım.

Boğazıma kadar yükselen panikle duyularımı içime yönelttim, çekirdeğime odaklandım.

Sapasağlamdı.

Yaramın acısına rağmen korku bedenimden süzülüp gitti. Yerini soğuk bir gazaba bırakırken elimi bir kılıç gibi kullanarak boğazına doğru savurdum.

Taci kolumu yakalamaya hamle yaparken mızrak parçalanıp dağıldı. Bedenimi kıvırıp tutuşundan kurtuldum, hemen ardından çenesine sert bir yumruk indirerek doğrudan yüzüne eterik bir patlama saldım. Geriye doğru sendelerken kolunu koluma doladı; oluşan momentumu kullanarak beni yerden kesti, etrafında döndürüp boşluğa fırlattı.

Acının sisi arasından nerede olduğumuzu fark ettim; kumul bölgesini saran bir tür bariyerin yüzeyinde dövüşüyorduk. Bölgeyi eterik enginlikten ayıran pürüzlü, saydam bir kabuktu bu. Bunu düşünecek yarım saniyem varken zihnim bu fikre isyan etti. Kumullar içeriden bakıldığında ne bir duvar ne de bir tavan varmış gibi sonsuz görünüyordu, ama yine de...

Taci sırtıma indi ve beni kabuğun yüzeyine çarptı. Mızrağını kaldırırken eterin yarıldığını hissettim; kafatasımı deşmeye hazırlanırken hırlayışıyla kenetlenen dişlerinin ve çenesinin gıcırtısını duydum.

Eter içime akıyordu. Çekirdeğim onunla dolup taşıyordu, göğsümdeki yara zaten iyileşmişti.

Eter kılıcını ters tutuşla oluşturup arkama savururken kendimi zeminden olanca gücümle uzağa ittim.

Mızrak boynumun etrafındaki zırhtan sekti ve Taci acı içinde haykırdı.

Kendi etrafımda döndüm. Savunma pozisyonuna geçerken eter kılıcı kendiliğinden düz tutuşa geçti; fakat Taci on beş metre kadar uzağımdaydı, bir elini böğründeki kanlı yaraya bastırmıştı ve yüzünün yarısı koyu, isli bir griye dönene dek yanmıştı. Göğsü hızla inip kalkıyor, nefesi sıkılı dişlerinin arasından tıslayarak çıkıyor, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bakıyordu.

Taci’nin darbesinin bir an için bıraktığı çürüğü eter iyileştirirken boynumu esnettim. "Lord Indrath’ın hırsları uğruna ilk kez mi kan döküyorsun?"

Öfkeli bir haykırışla geriye yaslandı ve mızrağını bana doğru fırlattı. Silah, mor gökyüzünden fırlayan kızıl bir şimşek gibi süzüldü. Yüzümün bir parmak uzağından havayı yarıp geçmesine izin vererek yarım adım attım.

Bölgenin kabuğuna bir gonga vuran çekiç gibi çarptı ve yüzeye saplandı. Çarpmanın etkisiyle bir dizi çatlak hızla yayıldı, mor zerreler sızıp atmosferde yok olmaya başladı.

İçgüdüsel olarak mızrağı ellerimin arasına alıp kabuktan çekip çıkardım. İkiye ayırma niyetiyle güç uyguladığımda sapı avuçlarımda esnedi, fakat mana ile yoğun şekilde güçlendirilmişti. Bir sonraki saniye ellerimin içi boş kaldı. Mızrak maddesizleşmiş ve yeniden Taci’nin elinde belirmişti.

Şimdi ayaklarımın dibindeki kabukta bıraktığı delikten dışarı kalın bir eter parçacığı akışı sızıyordu.

Mızrağı elinde tutan Taci daha da uzağa süzüldü, aramızda otuz metreden fazla mesafe kalınca durdu. Boşlukta sesi yankılanırken bağırdı. "Kendini ne tür bir melez mahlukata dönüştürmüş olursan ol, Arthur Leywin, seni yok etmek benim için bir onurdur."

Ardından dönüşmeye başladı.

Kulaklarının üzerinden fırlayan geniş, siyah boynuzlar derisini delip geçti, gözlerinin önünde birbiriyle kesişene dek öne doğru uzadı ve yüzünün üst yarısını maskeleyen düz bir plakaya dönüştü. İki çift kol daha yanlarından dışarı fırladı, gömleğini parçalayarak insanlık dışı bir biçimde uzadı. Bronz teni sertleşti, dağılan mor ışıkta donukça parıldayan altın rengi pullara dönüştü. Kalçasının hemen üzerindeki yara kapandı, pullar üzerine doğru büyürken deri birbirine kaynadı.

Sonunda başının her iki yanında ikişer tane olmak üzere dört gözü açıldı; bembeyaz irisleri her yöne aynı anda dik dik bakıyor gibiydi. "Bir panteonun, benim gerçekte neler yapabileceğimi gör, aşağılık."

Dört eliyle kavradığı kızıl mızrak, kollarını kaplayan pulların arasından piston gibi tıslayan havayla birlikte yandan savruldu. Saldırı serbest kaldığında eterdeki bozulmayı hissettim, bölgenin kabuğundan koyu renkli eterik kıvılcımlar saçıldı.

Patlama Adımı’nı etkinleştirerek güç saldırısının hemen altından sıyrıldım. Arkamda ani, keskin çatlama sesleri yükseldi ve kabuktaki yarık içeri doğru çökmeye başladı; bariyer bir yumurta kabuğu gibi paramparça oluyordu.

Ayağımın altında küçük bir eter platformu belirdi. Bedenimi eterle doldurup Patlama Adımı ile platformdan fırlayarak doğrudan Taci’yi hedef aldım. Fakat o da en az benim kadar hızlı hareket etti. Kalbine yönelen darbeyi bir eliyle savuşturan asura, diğer eliyle bileğimi yakaladı ve tüm momentumumu karnıma indirdiği bir diz darbesiyle karşıladı.

Zırhım esnedi, altındaki kaburgalarım çatladı. Geriye doğru savrulmaya başladım ama Taci bileğimi hâlâ bırakmamıştı. Beni hızla kendine doğru çekip durdurdu, mızrağını geriye çekti.

Onu bir dayanak noktası olarak kullanarak etrafında döndüm, ayaklarımı göğsüne dayadım ve Patlama Adımı’nı tekrar etkinleştirerek kendimi dışarı doğru ittim.

Kavrayışı kırıldı, ancak mızrağı zırhımı delip uyluk kemiğimi çatlatınca bacağım acıyla sızladı. Patlama Adımı sona erdiğinde boşlukta süzülüyor, kendi etrafımda dönüyor ve parçalanmış bacağımdan yoğun bir kan izi saçıyordum.

Canım feci şekilde yandı, ancak eter zaten yaraya doğru akıyor, eti birbirine çekiyor, zırh da aynı hızla üzerine kapanıyordu. Kendi eksenimde dönerken, Patlama Adımı’nın şiddetiyle benden uzağa fırlatılan Taci’nin uçuş kontrolünü yeniden kazanmaya çalıştığını gördüm.

Sonra dönüşüm, kumul bölgesini tekrar görüş açıma getirdi.

Kabuğunun yüzeyindeki binlerce çatlaktan eter dökülüyordu ve bu kabuğun büyük bir kısmı çoktan çökmüştü. İçerideki kumullar eriyor, katı madde boşluğa savrulmadan önce eter parçacıklarına ayrışıyordu.

Mor dumanların atmosfer tarafından yeniden emildiğini izlerken tenimi bir anda soğuk ter bastı. Bu gerçeğin farkına varınca hayret ve sevinç dolu bir nefes aldım; kalbim bir davul gibi çarpıyordu.

Sylvie’nin taşı...

Durumumun ciddiyeti tüm ağırlığıyla üzerime çökmeden önce neredeyse taşa uzanacaktım, ama tam o anlık duraksamada Taci üzerime çullandı.

Aşağıdaki çöken bölgeye doğru bir meteor gibi fırlarken uzuvlarımız birbirine dolandı; dört kol beni kavramak için uğraşırken diğer ikisi mızrağı kaburgalarıma sapladı. Geniş uçlu namlu, metalik bir çığlıkla siyah pulların üzerinden kaydı.

Sabitlenmiş bileklerimden birinde eter kılıcını var edip bileğimi büktüm.

Şiddetli mor ışık Taci’nin bileklerinden birini sıyırdı. İnce altın pullar yer değiştirip darbeyi sektirecek şekilde açı aldı; vuruşum kabuğu delip geçecek güçten yoksundu.

Asura alay etti ve beni kendine doğru çekti. Kollarım aramızda sıkışıp kalırken mızrağını sırtıma dolayarak beni bedenine kilitledi.

Taci başını geriye çekti, ardından gözlerinin üzerindeki boynuz plakası bir çatırtıyla burun kemiğime çarptı. Görüşümde yıldızlar patladı, Taci bana bir kafa daha atınca yerini siyah ve mor renkli acı çizgilerine bıraktı. Üçüncü bir darbe için gerildiğini görmekten ziyade hissettim, ancak yandan bir şey bize çarparak ikimizi de savurdu.

Neler olduğunu anlayamadan bir kumulun yamacına çarptım; kaba altın sarısı kumlar beni yuttu.

Etrafımdaki maddenin parçalandığını hissedebiliyordum; kadim büyücülerin gerçekliği bağlamak ve şekillendirmek için kullandığı büyü her neyse artık işlevini yitiriyordu.

Taci’nin son darbesinin sersemliğini hâlâ üzerimden atamamışken, içine gömüldüğüm kumulu yok eden bir eter patlaması yaymak gerçek bir çaba gerektirdi. Çökmekte olan bölgenin boşlukla birleştiği sınırda süzülen Taci’yi beni beklerken buldum.

Bir zamanların sonsuz kum denizi, şimdi mor boşluğun ortasında küçük bir adadan farksızdı. Kabuk artık bölgenin içinden de görülebiliyordu; gökyüzü canlı mavisini yitirmiş, içinden parlak çatlaklar geçen alacakaranlık bir mavi-mora bürünmüştü. Hidrayı ve çıkış geçidini barındıran kanyon çoktan eriyip gitmişti; geriye yalnızca bu kumul parçası ve tam merkezdeki vadide duran giriş geçidinin çerçevesi kalmıştı.

Kahretsin diye düşündüm, yüzümün solduğunu hissederek.

O geçit buradan çıkmanın tek yolu gibi görünüyordu. Ve bölge onun etrafında hızla çöküyordu. Bütün alan tamamen yok olduğunda ne olacağından emin değildim, ama iyi bir şey olmayacağını biliyordum.

Havada Taci’ye doğru adım atarken zihnimin yönlendirmesiyle altımda küçük platformlar belirdi.

Fazla zaman yoktu, fakat geçidi etkinleştirip onun da benimle birlikte geçmesi riskini göze alamazdım.

Kendime düşünecek bir an kazandırmak için konuştum. "Bizi bu noktaya getirecek kadar benden gerçekten nefret etmiş olmalısın."

Taci alay etti, sesi taşların parçalanmasını andırıyordu. "Mevcut görevimle hiçbir ilgin yok. Bu ilginç bir karşılaşma olsa da ve seni öldürmek çocukken seninle birlikte eğitilmeye zorlanmanın hakaretini bir nebze temizleyecek olsa da, efendimin emrettiği şeyi yapmama engel olamadın."

"Olamadım mı?" Çarpık bir gülümsemeyle tek kaşımı kaldırdım. "Nerede olduğunu ya da buradan nasıl çıkacağını bilmiyorsun. Beni öldürsen de öldürmesen de ailem ve dostlarım senden uzakta, güvende. Burada kapana kısıldın, Taci. Sonsuza kadar."

Taci’nin dudakları derin bir hoşnutsuzlukla büküldü. "Bu bir yalan. Sadece kendini kurtarmaya çalışıyorsun, çünkü beni yenemeyeceğini biliyorsun."

Küçümsercesine burnumdan soludum. "İtiraf edeyim, asuraların o gizemine gerçekten inanmıştım, sizi hâlâ tanrı sanıyordum. Ama gerçek şu ki, sen sadece korkmuş bir çocuksun, Lord Indrath ise dar görüşlü bir korkak."

Taci’nin mızrağı parıldadı ve hemen yandaki bir kumulun tepesine Patlama Adımı ile geçtim. Geride bıraktığım tepe, tam ortadan ikiye ayrılarak bir kum sağanağı halinde patladı. Mızrak bir kez daha parıldadı; savruldum, ardından defalarca ardı ardına geldi darbeler. Her vuruş bölgeden geriye kalan azıcık parçayı da yontup yok ediyordu.

Tanrı Adımı’nı etkinleştirdim.

Bölgenin içinde, her noktayı diğerine bağlayan ametist renkli yolların tümü duyularımda parıldayarak algımı aydınlattı. Ancak dengesizdiler, bölgeyle birlikte çöküyorlardı; zihnimde tuttukça noktalar kayıyor ve siliniyordu.

Yine de o yollara adım attım.

Ve doğrudan Taci’nin önünde belirdim.

İnsanlıktan uzak gözleri şaşkınlıkla büyüdü, ancak elimde beliren kılıcı savunmak için mızrağını kaldırmayı başardı. Darbeyi karşılaması için mızrağını hareket ettirmesini sağlayarak ona doğru savurdum, son anda kılıcı dağıttım ve savuruşumun gücünü doğrudan göğsüne bir darbe indirmek için kullandım.

Mızrak hızla savrulup üzerime geldi, fakat Tanrı Adımı beni doğrudan ardına taşıdı. Altın pullar yine yer değiştirdi; dört gözü her yöne engelsiz bir görüş sağladığı için beni adım adım takip ediyor gibiydi.

Dizimi belinin alt kısmına geçirdim, dirseğim ensesinin köküne indi ve bir kez daha Tanrı Adımı kullanarak mızrağının çizdiği yayın hemen ardında belirdim. Eter yumruğuma doldu, kaburgalarının hemen altına vurduğum anda bir patlamayla serbest kaldı ve oluşan güç beni geriye fırlattı.

Fakat yeniden Taci’nin yanı başında belirdim. Kollarından ikisini yakaladığım gibi dirseğimi çenesine çaktım, diğer ayağımla da dizinin arkasından güç alıp kendimi ittim. Kendi kesintisiz düşüşümün ivmesini, vuruşlarımın ve tekmelerimin yarattığı ince açılarla birleştirerek havada kendi etrafımda döndüm; bir eter kılıcı var edip kollarının altından yukarıya doğru savurdum.

Aynı anda iki yumruk bana çarptı; beni bölgenin kısıtlı atmosferinden çıkarıp etrafı saran eterik uzaya fırlattı.

Beni yakalamak için dikey bir duvar oluştu ve o duvara çatlatacak kadar büyük bir kuvvetle çarptım.

Taci’yi arayarak hızla arkama döndüm. Sağ tarafına baka kalmıştı; kopan eklemlerden ve uzuvlardan fışkıran kan şeritleriyle vücuduna zar zor tutunan üç kolu da yanında öylece süzülüyordu.

Fakat onun hemen ardında, bölgeden geriye ne kaldığını gördüm. Geçit çerçevesi yalnızca dokuz metre genişliğindeki bir adacığın merkezinde duruyordu, kırılan kenarlardan altın sarısı kumlar dökülüyor ve mor eter parçacıklarına dönüşüyordu.

Çatlayan platformdan güç alarak yeniden Patlama Adımı attım. Tamamen çökmeden önce oraya ulaşmaya odaklanmıştım, zihnim sadece bu hedefle doluydu. Cin projeksiyonunun sözleri aklıma geldi ve eter düşünceme karşılık verdi; beni sarıp sarmalar gibi oldu, yukarı kaldırdı, ileri itti ve hedefime doğru hızlandırdı.

Güçlü eller bileğimi kavradı ve neredeyse tamamen duracak kadar sarsıldım. Omzumun üzerinden baktığımda, arkamdan Taci’yi sürüklediğimi fark ettim. Kalan iki eliyle beni sıkıca tutuyor, üçüncüsüyle de mızrağını saplamaya çalışıyordu. Mızrak ucu önce kalçamı sıyırdı, ardından sırtıma çarptı; zırhım darbeleri emip namluyu savuştururken eter parıltısıyla aydınlandı.

Bileklerine doğru bir kılıç darbesi savurdum, o da daha fazla uzvunu kaybetmemek için geriye doğru savruldu. Geçide doğru tekrar dönüp yeniden ileri atıldım, eterin içinde kanatlarım varmışçasına uçuyordum.

Ada gözlerimin önünde küçülüyordu. Dört buçuk metre, üç metre. Depo rünüme eter aktı ve Pusula avcumun içinde belirdi. İki buçuk metre. Pusulaya hem eteri hem de irademi yükleyerek onu ikiye büktüm. Kenarları bozulmaya başlayan ve eterin şeklini korumakta zorlandığı geçit çerçevesinin altında sadece bir buçuk metrelik bir kara parçası kalmıştı.

Pusulaya, Ellie ile Annemi bulduğum odaya odaklandım. İçimden gelen tüm daha hızlı, daha da hızlı gitme dürtüsüne rağmen yavaşladım. Kumtaşı çerçevenin içinde mor bir ışık parlamaya başladı, geçidin ardındaki manzara giderek netleşti.

Virion’un Rinia’nın yanında diz çöktüğünü, yüzünden gözyaşları süzüldüğünü gördüm. Annem kız kardeşimin üzerinde büyüler yapıyordu, gözleri kupkuruydu, yüzünde kararlı bir ifade vardı. Ellie’nin yanaklarındaki kırmızılığı, göğsünün inip kalkışını görünce kalbim yerinden oynadı. Hayattaydı.

Geçidin tam önünde ise Regis oturuyordu; kurt benzeri çehresine endişe kazınmıştı, yelesindeki alevler huzursuzlukla dalgalanıyordu.

Oraya doğru hızla atılırken geçidin iki yanında yalnızca otuzar santimlik bir zemin kalmıştı.

Kızıl bir ışık çizgisi geçit çerçevesini delip geçti. Kumtaşı dışarıya doğru patladı ve mor renkli pencere dalgalandı, soldu ve kaynayan zift gibi bir ses çıkararak patlayıp söndü. Bir an sonra enkazın üzerine indim. Etrafımdaki adanın son kalıntıları eriyip gitti, ardından geçit çerçevesinin parçaları ve son olarak da bölgeyi içinde tutan sert eter kabuğunun son birkaç kırığı yok oldu.

Boşlukta mahsur kalmıştık. Göz alabildiğine ikimizden başka hiçbir şey yoktu.

Taci, kalan üç eliyle bedenindeki kesik kol köklerini tutarak, "Benimle burada kalacaksın, aşağılık varlık," dedi.

Ben izlerken boynuzları Taci’nin kafasının içine çekildi, vücudunun geri kalanı bir an sonra orijinal haline döndü. Bir kolu eksik halde yana doğru eğilirken solgun ve zayıf görünüyordu, omzundaki kanlı delik yarayı sarmak için manayla parlıyordu. Yine de bir şekilde o sinir bozucu kibrini korumayı başarıyordu.

Dudağını küçümseyerek büktü, gözleri yüzümü tarıyor, gözlerimin derinliklerine bakıyordu. "Bu dış âlemde sonsuzluk boyunca savaşan iki ölümsüz mü olacağız yani?"

Başımı iki yana salladım, gözlerinin içine bakabilmek için etere irademi aktarıp beni onun seviyesine çıkarmasını sağladım. "Burada hiç mana yok, değil mi? Sen de o formu korumak için elindeki her şeyi harcadın. Seninle sonsuza kadar savaşmak zorunda değilim, Taci. Aslında hiçbir şey yapmak zorunda değilim." Onu manidar bir şekilde baştan aşağı süzdüm. "Mananı yenilemenin bir yolu olmadığı için bedenin kendini tüketecek. Zaten öldün ve bunu sen de biliyorsun."

O baskıcı özgüveninin arkasındaki maske çatladı ve bir anlığına sadece bir çocuk gibi göründü; ölmeye hazır olmayan, dehşete düşmüş bir çocuk.

Sonra mızrak kızıl bir parıltıyla belirdi ve ucunu çekirdeğime doğrulttu. "Öyleyse hiçbir şeyimi sakınmayacağım."

Altımızda geniş bir eter platformu oluştu. Ayaklarımı üzerine bastım. Niyetimi anlayan Taci de aynısını yaptı, mızrağını sol tarafında aşağıya doğru tutuyordu. Sağ elimde bir kılıç var edip duruşumu aldım.

Taci gururla, "Lord Indrath adına, altın güneşin altında sonsuza dek hüküm sürsün," dedi.

"Elimden gelirse süremeyecek."

Eter vücudumun her noktasına doldu, beni Patlama Adımı için hazırladı. Taci’nin gözleri kısıldı. Sonra harekete geçtim.

Taci beni karşılamak için öne fırlamadı. Bunun yerine geriye yaslandı, gözleri beni Patlama Adımı’nın ortasında bile takip ediyor, mızrağı beni yakalamak için hareket ediyordu.

Eter kılıcımı serbest bırakıp Tanrı Adımı’nı etkinleştirdim. Ortada hiçbir patika yoktu, olsa bile onları hissedecek vakit de yoktu; fakat etrafımdaki uzay büküldü, beni bu çarpıklığın içine ve ötesine çekti. Uzuvlarımı saran eterik yıldırımlarla birlikte Taci’nin arkasında belirdim.

Elimin kenarını eterle doldurarak kendi etrafımda döndüm ve Taci’ye tam boynunun kökünden, omzuyla birleştiği yerden vurdum. Bedeni içeri doğru çökerken yüksek bir kırılma sesi duyuldu.

Hâlâ ileri doğru hareket ederken bıraktığım eter kılıcı, Taci’nin yanından geçip gitmişti. Onu boşta kalan elimle yakalayıp kürek kemiklerinin arasına sapladım. Bedeni dönüyor, mızrağı geriye doğru savurmak için hareket ediyordu; fakat silah parmaklarının arasından kayıp gitti. Bunun yerine çaresizlik içinde bana bakan simsiyah gözleriyle dizlerinin üzerine yığıldı.

Kılıcımı boynuna saplarken, "Ne hale geldiğimi mi bilmek istiyorsun?" diye sordum. "Tanrıkatili uygun bir tanım olur herhalde."

Taci öksürdü, platforma kan püskürttü, ardından yığılıp hareketsiz kaldı.

Zırhımı ve ardından platformu dağıtarak Taci’nin bedenini boşlukta süzülmeye bıraktım. Taci’nin yüzü bana doğru dönene kadar birkaç saniye boyunca süzülüşünü izledim; bu son şaşkınlık anında donup kalmış geniş, ölü gözleriyle karşılaştım.

Sonra arkamı döndüm, ölümünden sevinç duymayı reddettim. Taci ne yapmış olursa olsun, nihayetinde Kezess için sadece bir araçtı.

Kanımdaki eter atmosfere geri emildikçe kanatlı ucu titrek bir pusla çevrelenen kızıl mızrak yakınlarda süzülüyordu. Onu boşluktan çekip boyut rünüme gönderdim; düzgün bir incelemenin sonraya kalması gerektiğini biliyordum.

Bundan sonra Taci’yi ve silahını bir daha düşünmedim, bedeninden uzaklaşıp etrafımdaki sonsuz boşluğu incelemeye koyuldum.

Çıkış geçidinin bulunduğu yerdeki atmosfer renginde, karanlık gökyüzündeki bir leke gibi duran bir sapmayı hemen fark ettim. Oradaki eter su gibi dalgalanıyor, titreşiyordu.

Hızla oraya yöneldim, elimi uzatıp parmak uçlarımın yüzeye hafifçe temas etmesine izin verdim. Statik elektrik gibi bir karıncalanma hissi kolumdan yukarı tırmandı ve dişlerimi sızlattı.

Bir şey burayı zorla açık tutuyor, benim için orada muhafaza ediyordu. Avcumu bu çarpıklığa bastırdım ama direndi. Dicathen’e uzanan bir bağlantı vardı, bunu hissedebiliyordum; fakat geçidin kendisi yok olmuştu. Bu daha çok bir yara izine benziyordu.

Zihnimde, yara izi boyunca yankılanan Regis’in sesini duydum: "thur. Sen... bok herif, ölmemiş olsan iyi edersin yoksa seni bizzat ben öldürürüm."

Yorgun bir sırıtış yüzüme yayıldı.

Regis. Geçidi açık tuttun. Nasıl?

Neredeyse hafife aldığını duyar gibiydim. "Evet, harikayım falan ama şu an ayrıntıların pek bir önemi yok çünkü..." Zihinsel sesi sanki büyük bir ağırlığı kaldırıyormuş gibi zorlanıyordu. "Bunu daha fazla tutamam. Hemen..."

Regis’in düşünceleri cızırtıyla kesildi ve çarpıklığın gözlerimin önünde belirgin bir şekilde silikleşerek titrediğini hissettim.

Neredeyse farkında olmadan, Sylvie’nin yanardöner yumurtasını boyut rünümden çıkardım. Dokunulduğunda sıcacıktı ve bu kadar çok eterin varlığında neredeyse titriyordu. Onu geri getirmek için burada fazlasıyla yeterli eter vardı, biliyordum. Fakat...

İçimden bir panik dalgası geçti. Benim değil, Regis’in paniğiydi. Geçidin yara izini daha fazla yerinde tutamıyordu.

Yumurtayı sıktım. "Geri geleceğim, söz veriyorum."

Yara izine dönüp iki elimle birden uzanırken yumurta tekrar rünüme girdi. Tüm zihinsel ve fiziksel gücümle üzerine bastırdım, Regis’in beni duymasını diledim.

Saniyeler geçti. Gerçekliğin dokusunun ellerimin altında sarsıldığını hissederek daha sert ittim. Aroa’nın Ağıtı etkinleşirken beni altın bir ışık sardı; altın benekler kollarımdan aşağı akıp yara izinin içine süzüldü.

Ölmekte olan bağlantı aniden güçlenince Regis’in düşünceleri bana net bir şekilde ulaştı.

Hiçbir kelime yoktu, sadece gördüklerinin zihinsel bir yansıması vardı: Molozların arasından başkalarını çıkarmak için çalışan bir düzine büyücü ve ağızları açık, yüzlerinden gözyaşları süzülerek sadece Regis’e baka kalan onlarca kişi.

Ellie ve Anneme odaklandım. Benimle onlar arasındaki mesafeyi gördüm, aramızdaki her bir noktayı birbirine bağlayan eterik patikalar ağını zihnimde canlandırdım.

Tanrı Adımı’nı etkinleştirdim.

Ametist rengi sis ve menekşe rengi şimşeklerden oluşan duvarlar yanımdan hızla akıp geçti. Gerçeklik etrafımda bükülürken çekirdeğim sarsıldı.

Sonra ayaklarım sağlam bir zemine bastı.

Uzun, derin bir uykudan uyanır gibi yavaşça gözlerimi açtım.

Geçit odasının büyük kısmı çökmüştü. Havada asılı kalan yoğun toza dökülen kanın o buruk, madeni kokusu karışıyordu.

Sırtımdan içeri süzülen ılık bir varlık, doğrudan çekirdeğimin yanına yerleşti. Zihnimde tanıdık bir ses yankılandı: Hoş geldin. Gerisini halledersin, değil mi?

Kız kardeşim, geçit çerçevesini taşıyan platformun kenarından gözlerini ayırmadan bana bakıyordu. Kan ve tozla kaplı yüzü duygudan duyguya sürükleniyor; içindeki kafa karışıklığı, henüz dinmemiş acıyı ve kahredici kederi bir kenara itiyordu. Bütün bu karmaşanın altında ise umut dolu cılız bir parıltı vardı.

“A-ağabey? Gerçekten sen misin?”

Yüzümdeki sertliğin yumuşadığını, bedenimdeki gerginliğin dağıldığını hissettim. “Selam El. Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”

Gözyaşları birden boşaldı. Yerinden fırlayıp kendini kollarıma attı, çaresizce boynuma sarıldı.

Ellie’ye sarılıp onu sımsıkı göğsüme bastırdım, ayaklarını yerden kestim. Onu tekrar yere bıraktığımda, yanaklarında gözyaşlarının açtığı izlerle başını kaldırıp bana baktı. O kadar büyümüştü ki. Badem biçimli kahverengi gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir derinlik ve olgunluk vardı; babamın gençliğindeki gibi ince, yapılı ve çevikti.

Kaşlarını hafifçe çatarak solgun saçlarımdan bir tutamı parmaklarının arasına aldı.

Ardından var gücüyle koluma bir yumruk indirdi. “Öldün sanıyordum!”

Tebessümüm soldu. Onu yeniden kendime çekip sarıldım, bir elimle başının arkasını okşadım. Başının üzerinden, az ötede güçlükle doğrulmaya çalışan anneme baktım. Rengi atmıştı, titriyordu. Gözleri ardına kadar açık, dudakları aralıktı. Onu görmediğim bu aylar içinde sanki eriyip gitmiş, bir deri bir kemik kalmıştı. Yine de benim o güzel annemdi işte.

Babamın her zaman yaptığı gibi gülümsedim ona. “Merhaba anne. Döndüm.”

Bu iki kelime son gücünü de elinden almış gibi dizlerinin üzerine çöktü, elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırıklara boğuldu.

Çevremizde düzinelerce insan ayakta dikiliyor ya da yere oturuyordu; hepsi toza, kana bulanmıştı. Fakat gözlerim Virion’a takıldı. Bana belli belirsiz bir onaylama işaretiyle başını salladıktan sonra kollarındaki bedene çevirdi bakışlarını.

Kıdemli Rinia, bedeni kaskatı kesilmiş ve açıkça cansız kalmıştı. Bu insanları koruyabileceğim bir yere, buraya getirebilmek uğruna yaşam gücünün son kırıntısını da tüketmişti.

Gözlerimi yeniden kollarımda titreyen Ellie’ye çevirdim.

“Geri döndüm.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.