Fırtınanın Gölgesinde

Elimi havaya kaldırıp mananın verdiği tepkinin tadını çıkardım. Kızıl parçacıklar, içleri enerji dolu bir halde sıçrayıp dans ediyordu. Sarı parçacıklar yere yakın duruyor, minik taşlar gibi yuvarlanıp yuvarlanıp duruyorlardı. Mavi mana üzerimden bir deniz dalgası gibi geçip cildime çiy taneleri gibi yapıştı. Yine de en sevdiklerim yeşil olanlardı. Keskin bir kılıcı andıran, temsil ettikleri rüzgar gibi şaklayıp savrulan kesici bir yapıları vardı; ama aynı zamanda soğuk ve temiz bir his veriyorlardı. Rüzgar manası hem sert hem de yumuşaktı.

Zirvesiz Basilisk Dişi Dağları’nın adı sanı duyulmamış bir yaylasında duruyordum. Taegrin Caelum’dan çok da uzak olmayan bir yerde. Etrafta kazara yok edebileceğim hiçbir şey yoktu… ama Agrona kontrolü kaybetmemden korktuğu için burada değildim. Aksine, gücümün sınırlarını biliyordu ve bunu serbest bırakmamı istiyordu.

Gökyüzüne uzanıp manaya odaklandım; onu tepemizde yüksek bir noktaya doğru çektim. Su ve rüzgar sıkışarak birbirine çarptı ve milisaniyeler içinde etrafımızdaki dağları karartan devasa, simsiyah bir fırtına bulutuna dönüştü.

Küçük izleyici kitlem sessizlik içinde izliyordu. Nico elbette oradaydı, diğer üç tırpanla birlikte. Nico’nun hizmetkarı Draneeve ve kaleden birkaç üst düzey yetkili de gelmişti. Agrona gelmemişti ama zaten daha önce kaleden ayrıldığını hiç görmemiştim.

Güneşle ısınan taşlardan yükselen ateş manası, beyaz ve sıcak yıldırım oklarına dönüşerek aşağıya çakıldı; kayaları parçaladı ve eğitim alanımın dört bir yanına şarapnel parçaları savurdu. Su, buza dönüştü ve sert dağ toprağında kraterler açmak üzere mancınık taşları gibi düşmeye başladı.

Dünyadaki gücümün en tepe noktasında bile ki ile asla böyle bir şey yapamamıştım.

Agrona’nın kalesinden ayrılabileceğimi söylemesinden bu yana geçen haftalarda anılarım çok daha netleşmişti. Bu bedende ne kadar uzun süre kalırsam, kendim gibi hissetmeye o kadar başlayacağımı söylemişti. Tenimi kaplayan rünler beni bir arada tutmaya, içimdeki o diğer sesi susturmaya yardımcı oluyordu.

Rüzgar manası geniş, kesici akıntılar halinde birleşip etrafımda bir ejderha gibi örüldü ve beni diğerlerinden ayırdı. Hem yumuşak hem de sert rüzgar…

Hayatım—önceki hayatım—aldığım sürekli ve işkence gibi eğitimlere dayanabilmek için kendimi katılaştırmamı gerektirmişti. Ama kalbimde her zaman koruduğum bir parçam vardı; hayatımda ilk kez sevgi dolu bir sıcaklık hissettiğim o parça. Ve beni o ana kadar ayakta tutan da işte o sıcaklıktı…

O anıların parçalanmış kalıntılarından sıyrılıp yeniden manaya odaklandım. Ölümümü hâlâ hatırlayamıyordum ve Nico zamanı geldiğinde öğreneceğimi söylemekle yetinmişti.

Nico…

Koyu renk saçları yüzüne çarparken büyü yapmamı izlediği yere baktım. Diğerlerinden iyice uzakta durduğunu fark etmeden edemedim. Zavallı Nico, burada bile bir yabancıydı.

Draneeve ellerini çırptı ve rüzgara doğru bağırdı; maskesi sesine dinlemesi rahatsız edici, tırmalayıcı bir nitelik katıyordu. Nico, Draneeve’e susması için işaret etti. Maskeli adam bağırmayı kesti ama yavaş, ritimsiz çırpmalarla alkışlamaya devam etti.

Uzanıp devasa fırtınanın köşelerinden tuttum; onu içeri ve aşağıya doğru, neredeyse bir elma ağacı boyutuna gelip tam tepemde durana kadar çektim. Birkaç an önce ham gücün ölümcül bir dışa vurumu olan bu eser, artık bambaşka bir şeydi. Havadan yapılmış minik, kanatlı yaratıklar bulutların içinde dönüp duruyor, altlarında küçük sudan yunuslar zıplayıp su sıçratıyordu.

Çok güzeldi. Mana çok güzeldi. Ki, toplanabilen ve serbest bırakılabilen bir enerjiydi ama asla bu şekilde biçimlenemezdi; mananın şekil aldığı gibi şekil alamazdı. Gerçek büyü buydu.

Dikkatim tedirginlikle diğerlerinden ayrı duran üç kişiye kaydı: tırpanlar. Teknik olarak Nico da onlardan biriydi ama onu ayrı tutuyorlardı ya da Nico mesafesini koruyordu. Ya da her ikisi de.

Gri tenlerinin farklı tonları, siyah boynuzları ve kırmızı gözleri, onları tamamen farklı bir tür olarak tanımlamaya yetiyordu. Bakışlarında, sirkte aslan terbiyecisini izleyen bir seyirci gibi hem merak hem de huzursuzluk vardı. Bu da Nico’nun bana söyleyip durduğu şeye inanmamı sağlıyordu: Eninde sonunda onlardan daha güçlü olacağımı biliyorlardı.

“Çok ama çok iyi!” dedi Draneeve o bilerek tırmalayıcı yaptığı sesiyle. “Lort Nico’dan çok daha hızlı geliştin. Sıska elf kızının bedeninde daha birkaç hafta geçirmene rağmen şimdiden—”

Gürültülü bir şaplak sesi duyuldu.

Draneeve, gözler için küçük delikleri ve kabaca çizilmiş bir gülümsemesi olan düz beyaz maskesini düzeltti ve Nico’nun tokat attığı kafasının kenarını ovuşturdu. En azından utanmış görünme erdemini gösteren Nico’ya kaşlarımı çatarak baktım. Draneeve’den nefret ettiğini biliyordum ama sebebini söylemiyordu.

Cadell ve Dragoth, Nico’yu izliyorlardı.

Dragoth devasaydı, gördüğüm her adam kadar iri yarıydı ama bunun dışında tanıdık bir kumaştan dokunmuş gibiydi. Kralın Tacı turnuvasında rütbeleri tırmanırken onun gibilerden çok vardı. Küstah, kendini beğenmiş savaşçılar. Kendi şakalarına hemen gülen, en ufak bir hakarette kavga etmeye hazır adamlar.

Cadell daha garip, daha korkutucuydu. Bir baltanın keskin tarafı gibi soğuk ve acımasız bir yüzü vardı ama tavırları iş bitiriciydi. Ondan hoşlanmamıştım.

Ama en çok ilgimi çeken üçüncü tırpan oldu. Onunla daha önce sadece bir kez karşılaşmıştım, o da kısa sürmüştü. Genç görünmesine rağmen—en fazla yirmi yaşındaydı—gözlerinde derin, meraklı bir bilgelik ve dünyevi bir zeka vardı. Koyu renk gözleriyle hem o zaman hem de şimdi beni ameliyat eder gibi incelediğini hissediyordum. Diğerlerinin aksine, hâlâ bana bakıyordu. Aptalca rüzgar martıları ve su yunuslarıyla dolu büyüme değil, bana.

Gözlerinin içine baktığımda, arkalarındaki dişlilerin döndüğünü, beni çözmeye çalıştığını görür gibi oluyordum. Beni bir tehdit olarak mı görüyordu? Bir araç mı? Emin değildim.

“Nico,” dedi Cadell, sesi buz ve ateş doluydu. “Evcil hayvanına iyi davran. Ne de olsa seni o berbat kıtadan getiren Draneeve idi.” Draneeve, çirkin maskesinin arkasında ne hissettiği belli olmayacak şekilde kıpırdandı. “Şükürsüz postunu kurtarmak için Dicathen’den kaçmasaydı, şimdi bir general, hatta belki bir muhafız olurdu.”

Nico’nun cevap vermesini beklerken büyüm söndü, bulut önce sise, sonra da hiçliğe dönüştü. Yumruklarını sıktı ve Draneeve’den bir adım uzaklaştı. “Benimle dengin değilmişim gibi konuşma Cadell. Ben de bir tırpanım, unuttun mu?”

Dragoth sakalının arasından ay ışığı gibi parlayan beyaz dişleriyle dişlerini göstererek güldü. “Haklısın küçük Nico. Sen bir tırpansın. Ve seni de aramızda saydığımız gün tırpan unvanı biraz daha az anlam taşır oldu.” Kendi şakasına yüksek sesle güldü ama orada durmadı. “Belki Bivrae bir tırpan olmalı, hatta Draneeve!” dedi adeta bağırarak; gülümsemesi yırtıcı bir hal almıştı.

Nico dudak büktü. “Peki ulu Dragoth savaş sırasında neredeydi? Söyle bana Vechor’un Titanı, sen güvende otururken muhafızın neden Dicathen’e gidip öldü ve—”

“Bir sonraki söyleyeceğine dikkat et,” diye hırladı Dragoth, gülümsemesi anında kaybolmuştu. Devasa kasları şişerek Nico’ya doğru bir adım attı.

İkisinin arasında bükülmüş, diken kaplı bir sarmaşık patlayarak yükseldi ve hızla acımasız bir çalı çitine dönüştü. Hiç büyü yapmak istememiştim ama kavgaları beni germişti. Diğer unsurlar daha mantıklı olsa bile, savunma içgüdüm her zaman bitki büyüsüne kayıyordu.

Dragoth öne eğildi, iki kolunu da dikenli sarmaşıklara dayadı. “Genç ve küçüksün ama şimdiden gücünün zirvesindesin, reenkarne.”

Nico başını yana eğdi. Gözleri sönmüş kömürler gibi soğuktu. “Bana meydan okumayı umabilecek herkes zaten burada,” dedi sessizce, sonra bana döndü. “Gitmeye hazır olduğun açık. Yeterince bekledik—elbette Lort Agrona’nın ısrarı üzerine,” diye ekledi hızla, Cadell’e ekşi bir bakış fırlatarak.

“Manayı şekillendirme yeteneğin etkileyici,” dedi Tırpan Seris; ustura gibi keskin bakışları beni zihninde parça parça ediyordu. “Ama önündekiler zihnini bulandırmasın. Gözlerini ve kulaklarını açık tut, uzanabileceğinden fazlasına uzanma.”

“O, Miras,” diye karşılık verdi Nico karanlık bir sesle. “Yıldızlar bile onun uzanabileceğinin ötesinde değil.”

Bu dünyadaki ilk deneyimim elf halkının ormanlık vatanı olmuştu. Tuhaflığını kavrayamamıştım. Kendi reenkarnasyonum yüzünden o kadar kafam karışmıştı ve o kadar şaşkındım ki efsunlu ormanlarına pek dikkat edememiştim. Üç gözlü devin—bir asura, diye hatırlattım kendime—ortaya çıkışı bile yeni evimin bambaşka bir dünyaya ait olduğunu bana hissettirememişti.

Burasının Dünyadan ne kadar farklı olduğunu anlamaya Taegrin Caelum’da başladım. Ama orada öğrendiğim her şey Agrona’nın süzgecinden geçiyordu. İki dünya arasındaki garip ve harika farkların tüm derinliğini ancak Nico beni Kalıntı Mezarları’na götürdüğünde takdir edebildim.

Agrona’nın özel geçidi, Alacrya’daki herhangi bir geçide bağlanabiliyor, gideceğimiz yere çok yakın bir noktaya ışınlanmamızı sağlıyordu. Kalıntı Mezarları’nın ikinci katında gezinirken keşfetmek, her şeyi sindirmek için zaman harcamak isterdim. Geniş mavi enginliğe doğru bakarken sadece gökyüzü bile neredeyse nefesimi kesiyordu. Fırtınamın etkileyici bir büyü olduğunu düşünmüştüm ama bu…

Mantıken gökyüzünün kendisinin büyüyle yapılmış bir yapı olduğunu biliyordum ama bunu kavrayamıyordum. Birinin böyle bir şey yaratabilmesi akıl almaz geliyordu. Bu düşüncemi Nico ile paylaştığımda beni duymazdan geldi, bunun yerine etrafımızdaki zırhlı erkek ve kadın kalabalığının arasından dirsek atarak ilerlemeye odaklandı.

“Bu dünyanın harikalarına karşı tamamen bağışıklı mısın?” diye sordum, yanında tempomu koruyarak. “Bütün bunlara alışmış olabilirsin ama ben buraya daha yeni geldim.”

“Gitmemeiz gereken bir yer var,” diye çıkıştı. Gözünün ucuyla kaşlarımı çattığımı görmüş olmalı ki biraz yavaşladı. “Üzgünüm Cecil. Ben… biraz gerginim. Lort Agrona burada bulacağımız şeyin benim için önemli olabileceğini ima etti ama hiçbir ayrıntı vermedi ve…” Yüzünü buruşturarak sustu. “Üzgünüm, senin suçun değil. Sadece bu yargıçlarla konuşmak için sabırsızlanıyorum.”

"Hayır, asıl ben özür dilerim," dedim, seçtiğim kelimeler yüzünden anında suçluluk hissederek. Kralın Tacı turnuvasına istemeden dahil edilmemden sonraki süreçte neler yaşadığını ve buradaki bölünmüş hayatını bana uzun uzun anlatmıştı. "Yaşadıklarını hafife almak istememiştim."

"Biliyorum," demekle yetindi.

Nico bizi koyu renkli taşlardan ve siyah dikikenlerden yapılmış, ürkütücü derecede büyük bir binaya doğru ok gibi düz bir hatta götürürken onu sessizce takip ettim. Sırtına bir gargoyle ordusu tünemiş devasa bir kirpiyi andırıyordu.

Binanın önünde, saçları meşale gibi alev alev yanan bir kadın bizi bekliyordu. Üzerine altın bir kılıç ve terazi nakşedilmiş koyu renk cüppelere bürünmüştü. Yaklaştığımızda gözlerini ayakkabılarından ayırmadı, konuşmaya başladığında bile kafasını kaldırıp bakmadı.

"Yüce Hükümdar'ın temsilcisini ağırlamak büyük bir onurdur." İtaatkar görünmeye çalışsa da sesinde otoriter bir ton vardı. "Yine de itiraf etmeliyim ki sizi daha erken bekliyorduk."

Nico kadının yanından yürüyüp geçti. Kadın da onu takip etmek için kendi etrafında döndü, ancak bana kıyasla Nico'nun biraz daha gerisinde durmaya özen gösterdi. Nico kestirip atan bir tavırla, "Yüce Hükümdar'ın birkaç yozlaşmış yargıç gibi önemsiz şeylere ayıracak vakti yok. Bir Orağın buraya neden gönderildiğini hâlâ anlamış değilim," dedi.

Etrafa bakınmak istiyordum ama o kadar hızlı yürüyorduk ki mekânı inceleme şansı bulamıyordum. Agrona olduğunu düşündüğüm bir adama ait devasa bir fresk gördüğümde neredeyse gülecektim. Sanatçılar onu hayatlarında hiç görmemiş gibiydi, ama çok geçmeden bunun gayet olası bir ihtimal olduğunu fark ettim. Nico da kızıl saçlı kadın da hiç oralı olmadan yanından geçip gittik.

Nico siyah demir bir kapının önünde durdu, başyargıcın kapıyı açmasını beklerken parmaklarını sabırsızca kapıya vurdu. Kadın manayla sarmalanmış elini kapının önünde sallayarak bizi koyu renk taşlar ve gri karolardan yapılmış loş bir merdivene yönlendirdi. Nico tekrar öne geçti, merdivenleri hızla inmeye başladı. Aşağıya vardığımızda o kadar rahatsız edici bir hızla yürüyordu ki başyargıç ve ben ona yetişebilmek için neredeyse tempolu koşmak zorunda kalıyorduk.

Solumuzda ve sağımızda parmaklıklı hücre kapılarıyla dolu dar tünellerden oluşan bir labirent açıldı. Merdivenlere en yakın hücredeki üstü başı yırtık bir kadın, meşale ışığına doğru hamle yaptı. Nico'yu görünce, sanki bir iblis görmüş gibi yüzü buruşarak hemen gölgelerin arasına çekildi.

Nico, bizi tam ortadaki yoldan götürürken ayrılan tünelleri görmezden geldi.

Sonra, zihnimde bir şeyler yerine oturdu.

Bozuk moral, son üç haftayı Agrona'ya hazır olduğumu kanıtlamak için yorulmak bilmeden çalışarak geçirdikten sonra beni neredeyse tamamen görmezden gelmesi, mesafeli tavırları... Nico bu sorgulama yüzünden gergindi.

Eski nişanlımın her zaman gergin olduğunu söylemek pek yanlış olmazdı ama şu an bütünüyle kaskatı kesilmişti. Her hareketi sert ve gergindi, yüzüme bile bakmıyordu. Sadece endişeli değildi; gelecek olan her neyse ondan ölesiye korkuyordu.

Köridor, gece gibi kapkara ve tamamen gümüş rünlerle kaplı bir çift geniş demir kapıyla son buldu. Gözü dönmüş bir gergedanı bile içeride tutabilecek gibi görünüyorlardı. Devasa boyutlarına rağmen başyargıç yaklaştığında kendi kendine açılarak arkasındaki geniş, dairesel odayı gözler önüne serdiler.

Midem altüst oldu.

Gözlerimi kaçırarak, "Bu insanlar bunu hak etmek için ne yaptı?" diye sordum.

Hücrenin içinde beş kişi, bileklerinden ve ayak bileklerinden tavana asılmış, çarmıha gerilmiş gibi duruyordu. Ağızlarını bronz bantlar kapatmıştı. Zincirlerde ve tıkaçlarda mana olmasına rağmen mahkûmlardan en ufak bir şey hissedemiyordum. Ya manaları bastırılıyordu ya da—zorlukla yutkundum—mana çekirdekleri yok edilmişti.

Başyargıç kararlı bir sesle, "Masum bir adamı işlemediği bir suçtan mahkûm etmek için soylu bir hananeyle iş birliği yaptılar," dedi. "Kişisel çıkarları için yetkilerini böylesine küstahça kötüye kullanmaları bunun ve daha fazlasını hak ediyor."

İçeri girmek isteyip istemediğimden tam olarak emin olamasam da hücreye doğru bir adım attım ama Nico beni durdurdu. Koluma dokunmak için uzandı ama sonra vazgeçti. "Burada beklesen daha iyi olur sanırım."

Neredeyse rahatlamıştım. Bir adım geri çekilip başımla onayladım. O ve başyargıç içeri girdikten sonra kapılar kapanmaya başladı. Son anda, gözleri gözlerimden ayrılırken yüzü değişti, soluk bir mermerden oyulmuşçasına sertleşti. Sonra gözden kayboldu; sarı mana taneciklerinin kapılar, tavan ve zemin arasındaki oluklar boyunca hızla ilerleyişini izledim.

Kapıların yanında ahşap bir tabure vardı, ben de oturdum. Zihnim sürekli içerideki manasız bedenlere kayıyordu. Kendi mana çekirdeğime çok kısa bir süredir sahiptim ama yine de onu kaybetme fikri beni kelimelerle ifade edilemeyecek kadar korkutuyordu. Mananın varlığını keşfedip sadece bir düşünceyle fiziksel dünyayı yeniden şekillendirmeyi öğrendikten sonra o gücü kaybetmek...

Alacryalılar bunu anlayamazdı. Agrona bile, Nico bile...

Dünyadayken, nispeten büyük bir ki merkezim olmasına rağmen bu gücün asla bana ait olmayacağını çok küçük yaşta öğrenmiştim. Ben bir silahtım. Miras denilen şeyin anlamı onlar için buydu.

Agrona'nın da bir farkı yoktu.

Avucumu göz çukuruma bastırarak bu can sıkıcı düşünceyi kafamdan attım. Agrona'nın gücümü kendisi için kullanmamı umduğu doğru olabilirdi ama beni reenkarne ederken bu gücün bana ait olacağını bilerek yapmıştı bunu. Gerçekte ne olduğumu biliyordu. Ve neye muktedir olduğumu bana göstermek istiyordu.

Sürekli bir şeyler saklıyorlar. Tıpkı şu an olduğu gibi. Nico görmeni istemediği ne yapıyor olabilir ki?

Bu düşünce zihnimi bir kez işgal ettiğinde artık ondan kaçamadım. O odaya girmekten ne kadar çekindiysem, içeride neler olup bittiğini öğrenmeyi de en az o kadar merak ediyordum. Dikkatle dinledim ama hücrenin etrafında ses bariyeri oluşturan sapan rüzgar manası katmanı vardı.

Manaya odaklandıkça dalgalandı ve kulağıma boğuk konuşma sesleri geldi. Akademi yüzme derslerinde ki gücümü farklı ortamlara odaklamayı öğrendiğim günleri, suyun havuzun dışındakilerin seslerini nasıl değiştirdiğini hatırladım. Tıpkı öyle duyuluyordu. Mecazi yüzeye doğru yaklaştım ve ses daha da netleşti. Ses bariyerini yarıp geçtim, aniden Nico'yu sanki hemen yanımda duruyormuş gibi duymaya başladım.

"...onun hakkında hatırladığınız lanet olası her şeyi bana anlatın. En ufak bir detayı bile atlamayın." Nico'nun sesi derin ve yankılıydı, sanki bir kanyonun dibinden konuşuyordu.

Gırtraktan gelen bir ses korosu yanıt verdi, her biri sesini duyurmak için bir diğerinden daha hevesliydi.

"...gözlerindeki o acımasız kurnazlık..."

"...bir heykel gibi oturdu, sanki hiç korkmuyormuş gibi..."

"...sıradan biri olabilir, çünkü manasını hiç hissetmedik ya da..."

"...öyle korkunç bir baskı yayıyordu ki..."

"Kesin. Kesin sesinizi!" diye kükredi Nico. Hücre sessizliğe gömüldü. "Birbirinizin sesini bastırmaya devam ederseniz dillerinizi dağlarım, böylece sadece biriniz konuşabilir." Bu korkunç tehdit karşısında irkildim ama kendi kendime sadece yapması gerekeni yaptığını söyledim. "Sen, anlat bakalım bu tırmanıcı dikkatini nasıl çekti."

İnlemeler ve boğaz temizleme seslerinden sonra ince, genizden gelen bir ses yanıt verdi. "Granbehl Soyu'nun bir hizmetkarı bize garip bir hikaye getirdi... Hiçbir soy bağı olmayan, nedensizce çok güçlü görünen ve hiç mana imzası yaymayan bir tırmanıcı hakkında..." Konuşan kişi duraksadı, hırıldayarak nefes aldı. "Tırmanıcı Grey'in bir yadigar kaçırdığından şüpheleniyorlardı..."

Taşlar ve kemikler aynı anda kırılırken ses birden kesildi. Korumalı kapıların arkasından bile Nico'nun gazabının ağırlığını hissedebiliyordum.

Nico tekrar konuştuğunda sesi gergindi. "Bu tırmanıcının adı bana neden bildirilmedi?"

Başyargıç titreyen sesiyle hızla, "T-Taegrin Caelum'a gönderdiğimiz raporda yazıyordu," dedi.

Nico dişlerinin arasından, "Hiç mantıklı değil," diye mırıldandı ve volta atmaya başladığında hafif ayak seslerini duydum.

Ayağa kalkıp tereddütle kapılara doğru ilerledim. Yaklaştıkça çelik sürgüler çekildi ve kapılar iki yana açıldı. İçeride başyargıç başı önünde, kavisli duvara doğru sinmişti. Nico kalan dört mahkûmun önünde bir o yana bir bu yana volta atıyordu. Keçi sakallı beşinci mahkûma ise üç siyah mızrak saplanmıştı. Kanı mızraklardan aşağı koyu hatlar halinde akıyor, zemindeki çatlaklara sızıyordu.

Nico kararlı bir sesle, "O öldü," dedi. Topuklarının üzerinde dönüp aksi yönde yürümeye başladı. "Ama lanet bir hamam böceği gibidir. Hayatta kalabilecek biri varsa o da..." Tekrar döndü. "Hayatta kalmış olsa bile görmemüz mümkün olmadan Alacrya'ya gelemezdi."

"Nico, ne..."

Şıklatıp parmağıyla beni işaret etti, ardından kendi kendine konuşmaya devam etti. "Hâlâ aktif olan kadim bir geçit bulmuş olabilir... Ama o bile o ismi kullanacak kadar özsever olamaz... Karanlıkta işaret ateşi yakmak gibi bir şey bu..."

Sevdiğin adam bu mu?

Gözlerimin arkasında başlayıp mideme kadar inen bir baş dönmesi dalgasıyla titredim. Titreyen elimle bileğini tuttum. "Nico, sen ne yaptın?"

Kollarını elimden çekip bir hayvan gibi dişlerini gösterdi. "Kapa çeneni!"

İçimde bir canavar kükreyerek uyandı. Kadim koruyucunun iradesi tamamen sapkın, kaynayan bir gazaptı. Bu, kendisini bağlayan zincirlere karşı çığlık atan kapana kısılmış bir canavardı ama aynı zamanda insanlar terk ettiğinde dünyayı geri alan çimenler, sarmaşıklar ve ağaçlardı. İçimde uyuyan bu vahşi şey beni korkutuyordu. Geç önceki hayatımdaki ki gücüme çok benziyordu: kontrolden çıkmış, patlamaya hazır, amansız...

Her türlü manaya dokunmayı öğrenmiştim. Kışın kar topu yapmak kadar basit görünen sözde sapkın manalara bile... Ama Agrona beni canavar iradesine karşı uyarmıştı. Belki bir gün onu eğitebilirdim ama şimdilik...

Odadaki ışık, sık bir ağaç örtüsünün altındaki ormanın alacalı yeşiline büründü ve tek bir zümrüt sarmaşık koluma dolanarak Nico'ya doğru uzandı.

Öfke yüzünden eriyip gitti, geriye solgun ve yeşilimsi bir yüz bıraktı. Sanki yakılmış gibi benden uzaklaştı.

"Cecil, iyi misin? Özür dilerim, ben..." Sesi kısıldı, iki elini de sönük saçlarının arasından geçirdi.

Sarmaşık geri çekildi ve ışık normale döndü. Ama canavar iradesinin hâlâ öfkeyle titrediğini hissedebiliyordum. "İyiyim."

Nico boğazını temizleyip dört mahkûma döndü. Yaşlı kadın bayılmıştı, şişman adam ise yere kusmuştu. Nico ile benim aramda aniden yükselen gücün ortasında, tamamen savunmasız kalmışlardı.

Sana zarar verecek.

Bunun bir önemi yoktu. Nico’nun ruhu paramparçaydı, kendinde değildi. Yine de bu durum zamanla iyileşemeyeceği anlamına gelmiyordu.

"Nasıl görünüyordu bu yükselmiş?" Nico, ortadaki güçsüz, yaşlı mahkûma bakarak sordu.

"Soluk sarı saçlar..." diye hırıldadı yaşlı adam. "İnsandan çok kediyi andıran altın sarısı gözler. Belki yirmi yaşlarında, keskin ve gururlu hatları vardı..."

Nico çatık kaşlarıyla, zihninde bu gizemli yükselmişi canlandırmaya çalışırken gözleri daldı.

"Bir de soylu bir havası vardı," diye ekledi yaşlı adam. "Kraliyet ailesinden biri gibi... Bir kral gibi duruyordu."

Nico’nun boğazından havayı yaran, nefret dolu bir kıkırdama koptu. "Kral gibi dedin demek?" İçinde birden büyüyen gazap artık etine ve kemiğine sığmaz oldu, bedeni adeta patladı. Siyah alevler gövdesini sardı, sıcak bir kül gibi bedeninden fışkırdı.

"Kimmiş kral!" diye kükredi. "Burada sadece Egemenler vardır!"

Basiliskin çürüten etkisinden simsiyah kesilmiş mananın, mahkûmların etlerinin içinde çılgına döndüğünü görebiliyordum. Hepsini içeriden yakıyordu. Dışarıdan ise sessiz bir ıstırap içinde kıvranıyorlardı. Acı öyle büyüktü ki çığlık bile atamıyorlardı.

Nico derin derin soluyordu. Her nefes verişinde etrafındaki hava çarpılıyor gibiydi. Yüksek yargıç, siyah ateşten kaçınmak için hücreden dışarı emeklemişti bile. Temsil ettiğini iddia ettiği adaleti savunmak için tek kelime edemiyor, sadece izleyebiliyordu.

"İşe yaramaz ihtiyar budalalar!" Nico’nun sesi çatladı. Yaşlı adamın eti su toplamaya, çatlamaya başladı. Ruh ateşi onları yutarken yaralardan küçük siyah alevler fışkırdı.

Çok sürmedi.

"Hiç gerek yoktu," dedim, kısık ama kararlı bir sesle. Nico’nun gazabını üzerime çekmek istemiyordum ama korkmuyordum da. "Korkun ve gazabın yüzünden yakılıp kül olmayı hak etmemişlerdi."

Nico gözlerini kapattı. Nefesi yavaşladı, etrafını ölümcül bir halef gibi saran alevler etine çekilip yok oldu. "Onlar bir hiç. Zerre kadar önemleri yok." Sesi duygudan tamamen arınmıştı.

"Yine mi Grey..." dedim fısıltıyla. "Bu adam senin üzerinde nasıl bir nüfuza sahip ki sadece adı bile sende böyle güçlü bir tepkiye yol açıyor? Kim bu Grey?"

Nico, arkası bana dönük halde kendi içine çöktü sanki. "Dostumuzdu..."

Bana döndü. Bir an için Nico’nun taşıdığı o yabancı yüzü görmedim. Sadece ağlamaktan kızarmış, gözyaşlarıyla parıldayan gözlerini gördüm. O gözlerdeki kederi tanıyordum. Şimdi bana eskiden baktığı gibi bakıyordu: Çaresiz. Muhtaç.

"Ve seni katleden de o oldu, Cecilia."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.